HDP'ye 45 günde 57 saldırı ve 208 kişiye gözaltı

HDP Hukuk Komisyonu, seçim kararının alındığı 18 Nisan 2018'den bu yana partilerine dönük saldırı ve engellemeleri raporlaştırdı. Rapora göre seçim kararı alınmasından bu yana en az 208 HDP'li gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan 16'sı tutuklandı. Seçim çalışması yürüten HDP'lilere en az 57 saldırı ve engelleme girişiminde bulunuldu. Raporda Saadet Partisi ve CHP’lilere yönelik saldırılara da yer aldı.

HDP raporunda yer verilen saldırılardan bazıları şöyle:

- HDP Güngören ilçe binasındaki toplantıya yapılan baskın sonrası aralarında HDP İstanbul İl Eş Başkanı Cengiz Çiçek'in de olduğu 39 kişi gözaltına alındı. Çiçek'in de aralarında bulunduğu 9 kişi tutuklandı

- HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli'nin pasaportuna el konuldu.

- İstanbul genelinde yapılan ev baskınlarında HDP PM üyesi Asiye Kolçak ile HDP üye ve yöneticileri Fatma Kaya, Canşah Çelik, Zeynep Çalıhan, Ayten Ay, Zübeyde Akdağ ve Diyar Ozgan gözaltına alındı.

- İstanbul Bağcılar'da yer alan İYİ Parti standı saldırıya uğradı. İYİ Parti İlçe Başkanı ve Gençlik Kolları Başkanı dahil olmak üzere 4 kişi bıçaklandı.

- 5 Mayıs'ta İstanbul’da gözaltına alınan 6 HDP üye ve yöneticisinden 4’ü çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı.

- HDP'nin Kadıköy İskele'de kurulan standında halay çekmek polis tarafından yasaklandı.

- Ağrı'nın Diyadin ve Mardin'in Derik ilçelerinde, polis HDP seçim bürolarına parti bayrağı asılmasına izin vermedi.

- Erzurum'un Karaçoban ilçesinde yapılan ev baskınlarında HDP İlçe Eş Başkanı Kazım Keleş ile DBP İlçe Eş Başkanı Remziye Sönmez'in de aralarında bulunduğu 7 kişi gözaltına alındı.

- Batman milletvekili aday adayı Sidar Zana Bilir evine yapılan baskında gözaltına alındı.

- Esenyurt’ta HDP'nin açtığı standa bir grup saldırdı. Arbedenin ardından 9 HDP'li gözaltına alındı.

- İstanbul Bakırköy'de 4 kişi HDP seçim standına saldırdı.

- Diyarbakır Bağlar Hatboyu HDP Seçim Bürosunun açılışında 3 kişi gözaltına alındı.

- HDP Mamak ilçe binasını gündüz saatlerinde basan 3 kişilik bir grup, bir partiliyi yaraladı.

- Ankara'da HDP'nin Hüseyingazi seçim bürosuna asılan bayraklar, gece saatlerinde kimliği belirsiz kişilerce indirildi.

- Ankara Konya yolu civarında gece saatlerinde bayrak asan Saadet Partililere saldırı düzenlendi. 15 kişi darp edildi. Darp edilenlerden 7'si yaralandı.

- Hatay'da HDP'nin 2'nci sıra adayı Hülya Kavuk'un da aralarında olduğu gruba yönelik saldırıda seçim araçları zarar gördü.

- Manisa Karaağaç'ta HDP seçim bürosuna saldırıldı. Büronun camları kırıldı, afişler parçalandı, bayraklar indirildi.

- HDP'nin Keçiören'deki seçim bürosu saldırıya uğradı. Camlar kırıldı, afişler parçalandı. Duvarlara 'AK Parti' yazıldı, 3 hilal çizildi.

- Diyarbakır'ın merkez Bağlar ilçesinde HDP'nin seçim çalışmasını yürüten partililerin evlerine sabah saatlerinde polislerce baskın yapıldı. Aralarında DBP Bağlar İlçe Eş Başkanı Hasret Akay’ın da bulunduğu 13 kişi gözaltına alındı.

- HDP'nin İstanbul Çeliktepe'deki seçim standına yapılan saldırı sonrası 3 HDP'li gözaltına alındı.

- Mardin'in Artuklu ilçesindeki ev baskınlarında HDP İlçe Eş Başkanı Hamide Coltu ile birlikte 4 kişi gözaltına alındı.

- Ankara HDP il yöneticisi Zeyno Bayramoğlu'nun da aralarında olduğu 11 HDP'li sabah saatlerinde evleri basılarak gözaltına alındı.

- Erzurum'un Karayazı ilçesinde DBP İl Eş Başkanı Başkanı Muhsin Kırmacı'nın da aralarında bulunduğu 21 partili gözaltına alındı.

- Bursa'da, Emirsultan meydanındaki İYİ Parti standına MHP'liler saldırdı. Çıkan kavgada 6 kişi yaralandı.

- HDP Manisa adayı Sırrı Sakık'ı karşılayan konvoy, ırkçı bir grubun saldırısına uğradı. Saldırıda 2 kişi hafif yaralandı.

- Antalya'da bir grup, HDP standına taş ve sopalarla saldırdı. Saldırıda anons aracı tahrip olurken bir HDP'li de ayağından hafif yaralandı.

- CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce'nin Kars'ta gerçekleştireceği mitingin duyurusunu yapan afiş ve pankartlar söküldü.

- Bolu'da HDP il binasına bayrak asıldıktan sonra, binaya yürüyen bir grup HDP bayraklarını indirip yaktı. Gündüz saatlerinde Bolu'da tekrar saldırı oldu. Sokakta çalışma yapan HDP milletvekili adayları darp edildi.

- İhraç edilen KESK üyelerinin her hafta yaptığı eyleme polis saldırısı oldu. Aralarında HDP'nin milletvekili adayı Sema Uçar'ın da bulunduğu 3 kişi gözaltına alındı.

- Bursa'da, 13 yaşındaki bir çocuk, evinin duvarına 'HDP' ve 'Selo' yazdığı gerekçesiyle gözaltına alındı.

- HDP Bolu İl binası ateşe verilmek istendi.

- Antalya'da ev baskınlarında 5 öğrenci gözaltına alındı.

- HDP Ankara Gençlik Meclisi'nin Güvenpark'ta açtığı seçim çadırına polis 'Kalabalık durmayın yoksa gözaltı yaparız' diye uyarıda bulundu. Buna karşı çıkan HDP’'iler polisin ablukasına alındı. HDP'liler polis tarafından darp edilirken HDP Ankara Milletvekili adayı Emine Kaya'ya yumruk attı.

- Elazığ'da HDP mitingine katılan, aralarında Arıcak ve Kovancılar ilçe eş başkanlarının da bulunduğu 29 kişi gözaltına alındı.

- HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli'nin Konya'nın Kulu ilçesindeki konuşması polislerce engellenmek istedi. Polis kendilerine tepki gösteren yurttaşlara biber gazı sıktı.

- Erzurum'da aralarında HDP'nin sandık görevlilerinin de bulunduğu 21 kişi gözaltına alındı.

- İstanbul Kadıköy'de 'Karneler sizin gelecek bizim' pankartıyla karne eylemi yapan lise öğrencilerine polis saldırdı, yaşları 15 ila 20 arasında değişen 30 öğrenci darp edilerek ters kelepçeyle gözaltına alındı. Lise öğrencilerinin karne eylemine katılan engelli HDP Milletvekili Adayı Musa Piroğlu'da polis tarafından darp edildi.
(Mezopotamya Ajansı)

http://aktifhaber.com/siyaset/hdpye-45-gunde-57-saldiri-ve-208-kisiye-gozalti-h118416.html
13 Haz 2018 00:56 güncellendi
13 Haz 2018 00:56
AKP'ye 'evet' mührü konulmuş hazır oy pusulaları tespit edildi

AKP, yurtdışında başlayan oy kullanma işlemleri sırasında yaptığı hukuksuzluklar bir bir ortaya çıkmaya başladı.

Yurt dışında yaşayan 3 milyon 49 bin 65 Türkiye vatandaşı seçmen, Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimi için 7 Haziran'da sandık oy vermeye başladı. Oy verme işlemi 19 Haziran'da sona erecek. 24 Haziran’da yapılacak seçimler için 60 ülke ve 123 temsilcilikte oy kullanılabiliyor. Bunun yanı sıra, gümrük kapıları, havalimanlarına da sandıklar kondu.

Yurtdışındaki seçimin başlamasıyla birlikte, usulsüzlüklere ilişkin sandık kurulunca tutulan tutanaklar dikkat çekti.

Paris’teki oy kullanma işlemi sırasında, AKP’nin üzerine önceden konmuş “Evet” mühürlü bir oy pusulası seçmene verildi. Bu durum tespit edildi ve konuyla ilgili tutanak tutuldu.
http://aktifhaber.com/upload/assets/678255c93328a69a66143bbccc4897cc.jpg

Bir başka tutanakta da benzer bir durumla karşı karşıya kalındığı ifade ediliyor.
http://aktifhaber.com/upload/assets/007efc244a481ef4d3c709ce52f2b762.jpg

Bir başka tutanakta ise 20 No’lu sandık ile mühür numarasının uyuşmadığı ve bunun geç farkına varılması nedeniyle oylama üç gün böyle yapıldığı ifade ediliyor.
http://aktifhaber.com/upload/assets/8d29d414502912c7ed9c25de325987db.jpg

Viyana’da tutulan bir tutanakta ise zarf sayısı ile oy pusulası sayısının uyuşmadığı belirtilmiş.
http://aktifhaber.com/upload/assets/f476cf2e7d35342302b6152381fd1230.jpg

Diğer tutanaklarda ise; yasak olmasına rağmen kabine girip oy pusulasının fotoğrafını çekenlerle ilgili. Bu kişiler tespit edilerek haklarında isim ve kimlik numaraları da yazılması suretiyle tutanak düzenlendi.
http://aktifhaber.com/upload/assets/03b05de4237773b0adc2c257eef55658.jpg
http://aktifhaber.com/upload/assets/06b30ae5f268e8c3126aa39e7adedc21.jpg
http://aktifhaber.com/upload/assets/4a1327ffeeae04c8d8a2a8064478208b.jpg

http://aktifhaber.com/gundem/akpye-evet-muhru-konulmus-hazir-oy-pusulalari-tespit-edildi-h118426.html
13 Haz 2018 00:52 güncellendi
13 Haz 2018 00:52
AKP, döneminde açlık ve yoksulluk sınırı da 4 kat arttı

AKP döneminde pahallılaşan hayat vatandaşların açlık ve yoksulluk sınırlarını da değiştirdi. Açlık sınırı 359, yoksulluk sınırı 1243 TL arttı. AKP döneminde açlık sınırı 4 kat arttı.

Birleşik Metal İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin ( BİSAM ), Mayıs 2018 dönemi için açlık ve yoksulluk sınırı verilerine göre dört kişilik bir ailenin sağlıklı bir biçimde beslenebilmesi için, günlük 56.21 TL, aylık 1.686 TL’lik harcama yapması gerekiyor. Yoksulluk sınırı: 5 bin 833 TL.

Yetişkin bir kadının sağlıklı beslenmesi için yapması gereken harcama tutarı 14.39, yetişkin bir erkeğin 14.87, 10-18 yaş arası bir çocuğun 16.05, 4-6 yaş arası bir çocuğun ise 11.05 TL. Dört kişilik bir ailede her ferdin sağlıklı beslenmesi için alması gereken gıdaların maliyeti yaşa ve ürün grubuna göre farklılık gösteriyor. Günlük harcamalarda Mayıs 2018’de en yüksek maliyet grubunu 15.74 TL ile peynir, çökelek vb. ürünler oluştururken, bu ürünleri et, tavuk ve balık 10.81 TL ile takip ediyor. Süt ve yoğurt için yapılması gereken harcama tutarı 7.25 TL, ekmek için yapılması gereken harcama tutarı ise günlük 3.6 TL. Katı yağ 2.32 TL’lik, sıvı yağ ise 1.25 TL’lik masraf yapılması gereken ürün grupları. Sağlıklı bir beslenme için dört kişilik bir ailenin sebze ve meyve için ayırması gereken bütçe ise 6.49 TL. Yumurtaya 0.86, şekere ise 0.58 TL harcama yapılması gerekiyor.

Mayıs 2018’de bir önceki yılın aynı ayına göre, etin yapılması gereken harcamalardaki payı yüzde 19.8’den 19.2’ye düştü. Süt ve süt ürünlerinin payı yüzde 38.8’den yüzde 40.9’a yükseldi. 2003 Mayıs ayında 415 TL olan Açlık sınırı 15 yılda 4 kat artarak 2018 Mayıs ayında 1.686 TL’ye ulaştı.

http://aktifhaber.com/ekonomi/akp-doneminde-aclik-ve-yoksulluk-siniri-da-4-kat-artti-h118409.html
13 Haz 2018 00:48 güncellendi
13 Haz 2018 00:48
ÖSO'cular Afrin'de kaçırdıkları kişilerin ailelerinden fidye istiyor

Afrin'de TSK ile birlikte operasyona katılan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) militanlarının adam kaçırarak fidye ile şantaj yaptığı ortaya çıktı.

Afrin’de ÖSO’cu gruplar arasında rant çatışmaları yaşanırken bazı gruplarda kaçırdıkları kişilerin ailelerinden fidye istiyor. İşkence ile ölenler de var.

Türkiye’nin ABD ile birlikte Mınbiç’te devriye grupları oluşturmaya hazırlandığı iddiaları konuşulurken, 18 Mart’tan bu yana TSK ile bağlı ÖSO gruplarının denetiminde olan Afrin’den de işkence, gasp, kaçırma, mülklere el koyma ve çatışma haberleri gelmeye devam ediyor.

İKİ GRUP 'GANİMET' İÇİN ÇATIŞTI: YARALILAR VAR

Geçtiğimiz akşam Afrin merkezde bulunan Azadi Meydanı’nda TSK destekli Ahrar El Şam grubu ile Fatih Sultan Mehmet Tuğayı’na bağlı ÖSO’cular arasında çatışma yaşandı. Erbil merkezli Kürdistan 24 televizyonuna bilgi veren yerel kaynaklar, Afrin merkezde bulunan bir benzinliğin işletmesi nedeniyle yaşanan çatışmada yaralıların olduğunu belirtti. Aynı kaynaklar Eyşe adlı benzinliğin işletmesi nedeniyle iki grup arasında yaşanan çatışmanın büyümemesi için TSK’nin devreye girdiğini, yaralanan ÖSO’cuların ise hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındığını söyledi.

Afrin’de ÖSO’cu gruplar arasında yaşanan çatışmalar, ağırlıkla sivillere ait el konulan evler ile ticari işletmelerin kullanımı nedeniyle yaşanıyor. Bazı silahlı gruplar, Afrinli sivilleri evlerinden veya ticari işletmelerinden çıkararak buralara kendileri yerleşiyor veya yakınlarına veriyorlar.

İŞKENCE SONUCU YAŞAMINI YİTİRDİ

Afrin’de ÖSO’ya bağlı El Emşat grubu tarafından kaçırılan Şiye ilçesinin Sivil Meclisi Başkan Yardımcısı Ahmed Muhammed Şeyho’nun işkence sonucu yaşamını yitirdiği açıklandı.

Şiye ilçesinin Karmilik köyünden olan Şeyho, 5 gün önce El Emşat grubu tarafından 4 kişiyle beraber evinden kaçırılarak bilinmeyen bir yere götürülmüştü. El Emşat grubu tarafından ağır işkenceye maruz kalan 55 yaşındaki Şeyho, kaçırıldıktan 4 gün sonra serbest bırakılmıştı. Gördüğü ağır işkence nedeniyle vücudunda kırıklar oluşan ve iç kanama geçiren Şeyho, serbest bırakıldıktan bir gün sonra yaşamını yitirdi.

Kürdistan 24 televizyonuna bilgi veren yerel kaynaklar Şeyho ile birlikte köyden 4 kişinin daha kaçırıldığını ve El Emşat grubunun kaçırılanların serbest bırakılması için ailelerinden 30 bin dolar fidye istediklerini açıkladı.

(Artı Gerçek)

http://aktifhaber.com/gundem/osocular-afrinde-kacirdiklari-kisilerin-ailelerinden-fidye-istiyor-h118429.html
13 Haz 2018 00:47 güncellendi
13 Haz 2018 00:47
İşte o yasaklanan haber:

Erdoğan’ın sahte diploması, Ali İbiş’in diplomasından mı kopyalandı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘sahte üniversite diploması’ üzerine tartışmalar 24 Haziran seçimleri öncesi yeniden alevlendi. CHP milletvekili Mustafa Balbay, Meclis’te yaptığı konuşmada Yüksek Seçim Kurulu’na çağrıda bulundu. Balbay, YSK’dan, seçimlere girecek her Cumhurbaşkanı adayının üniversite diplomasını yayınlamasını istedi. Daha önce de defalarca Erdoğan’ın sahte diploması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı’nın ve aldığı kararların yok hükmünde olduğu savunulmuştu.

Erdoğan’ın “uzun kolu” olarak bilinen AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk, 12 Nisan 2018’de sosyal medya hesabından ilginç bir açıklama yaptı. Tayyip Erdoğan’ın üniversite diploması ‘var mı, yok mu’ tartışmasında diplomasının olmadığını kabul etti.

DİPLOMASIZ YİĞİT

Külünk sosyal medya hesabında Erdoğan için “diplomasız yiğit” nitelemesinde bulunarak şöyle dedi:

“Siyaset diploma ile yapılmaz. Diploma ancak yüreğe dokunan mücadele adamı için bir parçadır. Diploma yoksa temsil makamında olamazsın diyen varsa, peygamberler tarihi okusun. Büyük mücadeleleri hiç adı duyulmayan diploması yok ama yüreği samimiyeti olan diplomasız yiğitler taşır.”

Diploma tartışmasında Külünk’ün söyledikleri çok önemli. Zira Külünk’le Erdoğan’ın yolları çok uzun yıllardır ayrılmıyor. Külünk, Erdoğan’ın gölgesi altında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmadan önceki yıllarda dahi bulunan bir isim. Gençlik yıllarından beri Erdoğan’ın arkadaşı ve Erdoğan’ın üniversiteye gidip gitmediğini bizzat bilecek isimlerden biri.

Bir diğer isim ise Ali İbiş.

Erdoğan’ın en eski arkadaşı Ali İbiş, gençliğini birlikte geçirdiği, Ülker‘de birlikte çalıştığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde başkan yardımcısı ve meclis başkanlığı görevlerini verdiği, 22. dönem İstanbul milletvekilli yaptığı, kısacası Erdoğan’ın en güvendiği birkaç isimden biri.

Gençlik yıllarından başlayan bu yakınlık Ali İbiş’e Erdoğan’ların evine teklifsiz girip çıkabilecek kadar yakınlık sağlıyor. Erdoğan’ın para deposu olarak bilinen TÜRGEV’in kurucusu da Ali İbiş’ten başkası değil. Ayrıca Erdoğan’ın çok önem atfederek kurdurduğu Bezmialem üniversitesinin de ilk mütevelli başkanı ve kurucusu.

O ÜNİVERSİTEDEN ALİ İBİŞ MEZUN OLDU

Ali İbiş’in Erdoğan’ın en önemli sırrı diploma konusunda da bir numaralı şahit olduğu aşikar. Nasıl mı?

Ali İbiş, TBMM’deki özgeçmişine göre; 1953 doğumlu ve İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu! Yani Erdoğan’dan 1 yaş büyük ve Erdoğan’la aynı üniversiteden mezun.

Erdoğan’ın diplomasıyla ilgili ortaya atılan ilk iddia, askerliği kısa dönem yapabilmek için sahte bir diploma hazırladığı ardından bu sahteciliğin Cumhurbaşkanı olana kadar kartopu gibi büyüdüğüydü.

İşte burada Erdoğan’ın, yakın arkadaşı Ali İbiş’in diplomasını kopyalamış olabileceği akla geliyor. Ancak bu kopyalamada yapılan bir hata bütün diploma sahteciliği tartışmasını da başlatan şey.

Ali İbiş’in mezun olduğu yıllarda İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında öğretim vermekteydi.

Erdoğan’ın ikinci bir liseden fark dersleri vermesi ve liseden sonra İETT’de çalışmaya başladığı sigorta kayıtlarında görülüyor. Yani Erdoğan iddiasına göre sonraki yıllarda 1981’de mezun oldu.

Erdoğan’ın askerlik şubesine verdiği geçici mezuniyet belgesinde de mezun olduğu kurumun adı, İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi gözüküyor.

Bu belge Erdoğan’a askerliği kısa dönem yapmak için yetiyor. Bir arkadaşınkinden kopyalanabilecek kalitede bu belge, otomasyonun olmadığı yılların Türkiyesi’nde kafi geliyor.





Ancak zaman ilerleyip Erdoğan, parti genel başkanı, milletvekili, başbakan ve nihayetinde Cumhurbaşkanı olunca, kendisine geçici mezuniyet belgesi değil bir diploma gerekiyor.

İşte burada, geçici mezuniyet belgesinde olduğu gibi “bir arkadaşınkinden” kopya yapılmıyor. Hatalar zincirinin ikinci ve affedilmez hata burada oluşuyor.

Diploma Marmara Üniversitesi adına düzenleniyor. Diplomadaki mezuniyet tarihi de geçici mezuniyet belgesindeki gibi 1981 tarihini taşıyor.

Oysa sonradan Ticari Bilimler Akademisi’nin devredildiği Marmara Üniversitesi 1982 yılı Temmuz’unda kuruluyor.

Yani Erdoğan’ın diplomasını aldığını iddia ettiği yıl, öyle bir üniversite yok.

Tabi dünyada bir ilk olarak Erdoğan’ın birbirine benzemez iki ayrı üniversite diploması bulunmasını da kayda geçelim.

İlk diploma eski tarz noter onaylı bir suretten ibaret. Ancak bu suretin orijinali istendiğinde sunulamadı.

Ardından diploma tartışmaları çok büyüyünce ortaya orijinal bir diploma sürüldü. Ama bambaşka bir şekilde. Bu sefer de bu diplomada imzalar unutulmuştu. Taa 1981’deki hocaları bulup imza attırmak mümkün değildi tabi.

O TARİHLERDE TAM GÜN İETT’DE ÇALIŞIYOR

Erdoğan’ın “üniversiteye gittim” dediği yıllarda sigorta siciline göre tam gün İETT’de çalışıyor olması, ayrıca MSP Gençlik Kollarında görevli olması, Emine Erdoğan ile evli olup çocukları olması tartışmasına girmiyoruz bile.

Erdoğan’ın sahte diploması üzerine detaylı araştırmalar yapan ve köşe yazıları yazan Türk Solu yazarı Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun akıbeti de ibret vericidir. Yazıları, yaptığı açıklamalar nedeniyle tutuklandı. Hiçbir ilgisi olmadığını ortaya konulduğu halde Gülen cemaatine üye olduğu gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çulhaoğlu yazılarında şu ifadeleri kullanıyordu:

“Biri Tayyip Erdoğan’ın hazırladığı, diğeri Marmara Üniversitesi’nin hazırladığı iki ayrı diploması olan ve ikisi de sahte olan bir cumhurbaşkanımız var.”



CUMHURBAŞKANLIĞI YOK HÜKMÜNDE

Sözcü Yazarı Ümit Zileli de bir köşe yazısında Erdoğan’ın sahte diplomasıyla ilgili şu hususlara dikkat çekmişti.

– Yüksek Okul Geçici Çıkış Belgesinde “GEÇİCİ ÇIKIŞ BELGESİ” yazar, “MEZUNİYET BELGESİ” değil.

– RTE’nin sahte belgesinde “YUKARIDA FOTOĞRAFI ONAYLANMIŞ BULUNAN” diye yazıyor. Ama yukarıda fotoğraf yok. Bu bir sahteciliktir.

– RTE’nin Yüksek Okul Çıkış belgesinde iki tane belge numarası vardır. 440 ve 677. Bu yasal değildir. Bir belgeye tek numara verilir. Bu da sahteciliktir.

– 1980’li yıllarda Yüksek Okulları Müdürlükler yönetirdi. DEKAN değil. Bu da yasal değil. Benim yüksek okul belgem örnektir. RTE’nin Yüksek Okul Diploması, sahtecilikle hazırlanmıştır, yok hükmündedir.

Ağır ve incitici değil mi?.. Ama son iki madde olayı iyice vahim hale getiriyor:

– RTE’nin bu sahteciliği kendi ıslak el imzası ile onaylaması, sahteciliği bilerek ve isteyerek yaptığının kanıtıdır.

– RTE’nin “Yüksek Okul Mezuniyet Belgesi” Microsoft’un 2005 yılında piyasaya çıkardığı “CALİBRİ FONT” ya da 2008’de ortaya çıkan yazı türü “MALGİN GOTIC FONT” ile düzenlenmiştir. Bu açıkça resmi belgede sahteciliktir. Çünkü Erdoğan’ın 1981’de aldığını iddia ettiği İktisat Yüksek Okul Mezuniyet belgesi olan 1980-81’de böyle bir yazı türü yoktu!..



GRİHAT | ÖZEL

http://grihat.com/erdoganin-sahte-diplomasi-ali-ibisin-diplomasindan-mi-kopyalandi/
13 Haz 2018 00:45 güncellendi
13 Haz 2018 00:45
Tetikçi gazete Yeni Akit'in hedef gösterdiği Grihat'a 2. kez erişim yasağı

Erdoğan'ın sahte diploması ve MİT tırları nedeniyle bağımsız gazetecilerin bir araya gelerek kurduğu Grihat.com isimli haber sitesi Havuz medyasına yakınlığıyla bilinen Yeni Akit tarafından hedef gösterildikten sonra ikinci kez erişime kapatıldı.

Bağımsız gazetecilerin kurduğu GriHat haber sitesi, yayınladığı ‘Erdoğan ve Ali İbiş’in diploma sahteciliği’ haberinin ardından ikinci kez kapatıldı. Türkiye’den erişimi engellendi. GriHat, daha önce de Suriye’ye silah taşıyan ‘Mit Tırları’ ile ilgili belgeleri yayınladığı gerekçesiyle Ekim 2014’te süresiz olarak erişime engellenmişti.

İşsiz kalan muhabirlerin kurduğu ve hiçbir sponsoru bulunmayan GriHat haber sitesi, zor da olsa yayın hayatına devam etmeye çalışıyordu. Fakat haberleri, iktidar ve yandaşlarını rahatsız edince yeniden erişime engellendi. Akit isimli gazete, BTK’ya ihbarda bulunarak ‘Erdoğan aleyhine yayın yaptığı’ gerekçesiyle sitemizin kapatılmasını istedi. BTK bu isteği sadece birkaç saat içinde yerine getirdi.

GriHat’ın iktidar yandaşı gazete tarafından BTK’ya ihbar edilmesine gerekçe olan özel haber ise “ERDOĞAN VE ALİ İBİŞ’İN DİPLOMA SAHTECİLİĞİ’ başlığını taşıyordu.

Haberde, AKP’nin kurucularından ve 24 Haziran seçimlerinde CHP’den aday olan Abdullatif Şener’in bir röportajına atıfta bulunulmuştu. Şener röportajda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mayıs 2000 tarihinde Fethullah Gülen’i Pensilvanya’da ziyaret ettiği sırada yanında Ali İbiş ve Ahmet Ergün’ün bulunduğunu açıkladı.

Tayyip Erdoğan’ın diploma sahteciliğini beraber yaptığı yakın dostu Ali İbiş

GriHat, Ali İbiş ile ilgili özel bir araştırma haberi gündeme getirdi.
Haberde Erdoğan’ın üniversite diplomasının asıl sahibinin Ali İbiş olduğu, bölümü İbiş’in okuduğu ve diploma kopyalanarak sahtecilik yapıldığı anlatıldı. Sahteciliğin, kopyalama sırasında yapılan hatalarla ortaya çıktığı vurgulandı.

Bu haberin yayınlanmasının hemen ardından AKİT gazetesi hareket geçti. “Bu hainleri susturacak yok mu? Kapatın artık şu siteyi” başlıklarıyla GriHat gazetenin sürmanşetinden BTK’ya şikayet edildi. Site haberin yayınlanmasından birkaç saat sonra kapatıldı.

İşte o haber;

ERDOĞAN VE ALİ İBİŞ’İN DİPLOMA SAHTECİLİĞİ

Grihat’ın özel haberine göre Erdoğan’ın ABD ziyaretinde yanında bulunan en güvendiği isimlerden biri Ali İbiş aynı zamanda Erdoğan’ın sahte diploma ortağı.

Erdoğan’ın en eski arkadaşı Ali İbiş, gençliğini birlikte geçirdiği, Ülker‘de birlikte çalıştığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde başkan yardımcısı ve meclis başkanlığı görevlerini verdiği, 22. dönem İstanbul milletvekilli yaptığı, kısacası Erdoğan’ın en güvendiği birkaç isimden biri.
Gençlik yıllarından başlayan bu yakınlık Ali İbiş’e Erdoğan’ların evine teklifsiz girip çıkabilecek kadar yakınlık sağlıyor. Erdoğan’ın para deposu olarak bilinen TÜRGEV’in kurucusu da Ali İbiş’ten başkası değil. Ayrıca Erdoğan’ın çok önem atfederek kurdurduğu Bezmialem üniversitesinin de ilk mütevelli başkanı ve kurucusu.

http://aktifhaber.com/upload/assets/ca417807e7bc9d7a9f7be02c9ee2bb91.png

http://aktifhaber.com/upload/assets/fe7060661ba2f3ade99f8a4f1e150b6f.png

O ÜNİVERSİTEDEN ALİ İBİŞ MEZUN OLDU

Ali İbiş’in Erdoğan’ın en önemli sırrı diploma konusunda da bir numaralı şahit olduğu aşikar. Nasıl mı?

Ali İbiş, TBMM’deki özgeçmişine göre; 1953 doğumlu ve İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu! Yani Erdoğan’dan 1 yaş büyük ve Erdoğan’la aynı üniversiteden mezun.

Erdoğan’ın diplomasıyla ilgili ortaya atılan ilk iddia, askerliği kısa dönem yapabilmek için sahte bir diploma hazırladığı ardından bu sahteciliğin Cumhurbaşkanı olana kadar kartopu gibi büyüdüğüydü.

İşte burada Erdoğan’ın, yakın arkadaşı Ali İbiş’in diplomasını kopyalamış olabileceği akla geliyor. Ancak bu kopyalamada yapılan bir hata bütün diploma sahteciliği tartışmasını da başlatan şey.

Ali İbiş’in mezun olduğu yıllarda İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında öğretim vermekteydi.

Erdoğan’ın ikinci bir liseden fark dersleri vermesi ve liseden sonra İETT’de çalışmaya başladığı sigorta kayıtlarında görülüyor. Yani Erdoğan iddiasına göre sonraki yıllarda 1981’de mezun oldu.
Erdoğan’ın askerlik şubesine verdiği geçici mezuniyet belgesinde de mezun olduğu kurumun adı, İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi gözüküyor.
Bu belge Erdoğan’a askerliği kısa dönem yapmak için yetiyor. Bir arkadaşınkinden kopyalanabilecek kalitede bu belge, otomasyonun olmadığı yılların Türkiyesi’nde kafi geliyor.

Ancak zaman ilerleyip Erdoğan, parti genel başkanı, milletvekili, başbakan ve nihayetinde Cumhurbaşkanı olunca, kendisine geçici mezuniyet belgesi değil bir diploma gerekiyor.

İşte burada, geçici mezuniyet belgesinde olduğu gibi “bir arkadaşınkinden” kopya yapılmıyor. Hatalar zincirinin ikinci ve affedilmez hata burada oluşuyor.

Diploma Marmara Üniversitesi adına düzenleniyor. Diplomadaki mezuniyet tarihi de geçici mezuniyet belgesindeki gibi 1981 tarihini taşıyor.

Oysa sonradan Ticari Bilimler Akademisi’nin devredildiği Marmara Üniversitesi 1982 yılı Temmuz’unda kuruluyor.

Yani Erdoğan’ın diplomasını aldığını iddia ettiği yıl, öyle bir üniversite yok.

Tabi dünyada bir ilk olarak Erdoğan’ın birbirine benzemez iki ayrı üniversite diploması bulunmasını da kayda geçelim.

İlk diploma eski tarz noter onaylı bir suretten ibaret. Ancak bu suretin orijinali istendiğinde sunulamadı.

Ardından diploma tartışmaları çok büyüyünce ortaya orijinal bir diploma sürüldü. Ama bambaşka bir şekilde. Bu sefer de bu diplomada imzalar unutulmuştu. Taa 1981’deki hocaları bulup imza attırmak mümkün değildi tabi.

http://aktifhaber.com/upload/assets/bd2e411f77241dc6be55ad0303c6a465.png

O TARİHLERDE TAM GÜN İETT’DE ÇALIŞIYOR

Erdoğan’ın “üniversiteye gittim” dediği yıllarda sigorta siciline göre tam gün İETT’de çalışıyor olması, ayrıca MSP Gençlik Kollarında görevli olması, Emine Erdoğan ile evli olup çocukları olması tartışmasına girmiyoruz bile.

Erdoğan’ın sahte diploması üzerine detaylı araştırmalar yapan ve köşe yazıları yazan Türk Solu yazarı Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun akıbeti de ibret vericidir. Yazıları, yaptığı açıklamalar nedeniyle tutuklandı. Hiçbir ilgisi olmadığını ortaya konulduğu halde Gülen cemaatine üye olduğu gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çulhaoğlu yazılarında şu ifadeleri kullanıyordu:
“Biri Tayyip Erdoğan’ın hazırladığı, diğeri Marmara Üniversitesi’nin hazırladığı iki ayrı diploması olan ve ikisi de sahte olan bir cumhurbaşkanımız var.”

CUMHURBAŞKANLIĞI YOK HÜKMÜNDE

Sözcü Yazarı Ümit Zileli de bir köşe yazısında Erdoğan’ın sahte diplomasıyla ilgili şu hususlara dikkat çekmişti.

– Yüksek Okul Geçici Çıkış Belgesinde “GEÇİCİ ÇIKIŞ BELGESİ” yazar, “MEZUNİYET BELGESİ” değil.
– RTE’nin sahte belgesinde “YUKARIDA FOTOĞRAFI ONAYLANMIŞ BULUNAN” diye yazıyor. Ama yukarıda fotoğraf yok. Bu bir sahteciliktir.
– RTE’nin Yüksek Okul Çıkış belgesinde iki tane belge numarası vardır. 440 ve 677. Bu yasal değildir. Bir belgeye tek numara verilir. Bu da sahteciliktir.
– 1980’li yıllarda Yüksek Okulları Müdürlükler yönetirdi. DEKAN değil. Bu da yasal değil. Benim yüksek okul belgem örnektir. RTE’nin Yüksek Okul Diploması, sahtecilikle hazırlanmıştır, yok hükmündedir.
Ağır ve incitici değil mi?.. Ama son iki madde olayı iyice vahim hale getiriyor:
– RTE’nin bu sahteciliği kendi ıslak el imzası ile onaylaması, sahteciliği bilerek ve isteyerek yaptığının kanıtıdır.
– RTE’nin “Yüksek Okul Mezuniyet Belgesi” Microsoft’un 2005 yılında piyasaya çıkardığı “CALİBRİ FONT” ya da 2008’de ortaya çıkan yazı türü “MALGİN GOTIC FONT” ile düzenlenmiştir. Bu açıkça resmi belgede sahteciliktir. Çünkü Erdoğan’ın 1981’de aldığını iddia ettiği İktisat Yüksek Okul Mezuniyet belgesi olan 1980-81’de böyle bir yazı türü yoktu!..
(Kaynak: Grihat)
13 Haz 2018 00:35 güncellendi
13 Haz 2018 00:35
Türk şirketlerini bekleyen borç krizi tehlikesi

Ekonomistler, döviz kuru ve faiz artışlarının Türkiye'deki şirketlerin borçlanma maliyetlerini artıracağı, artan borç maliyetleri nedeniyle, şirketlerin yeni istihdam ve yatırım yapamayacakları konusunda uyarıyor.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, geçtiğimiz hafta Anadolu Efes, Coca-Cola İçecek, Doğuş Holding, ERDEMİR, Koç Holding, OYAK, Rönesans Gayrimenkul Yatırım, Turkcell, THY, TÜPRAŞ ve Şişecam’ı, "çalışma ortamındaki bozulmayı" gerekçe göstererek incelemeye aldığını duyurdu. Bu duyurudan iki gün sonra da 17 Türk bankasının notunun indirildiği açıklaması geldi. DW Türkçe, Moody's'in bu adımlarının Türkiye ekonomisi için ne anlama geldiğini ekonomistlere sordu.

"Borç ödemeleri zorlaşacak”

Prof. Hayri Kozanoğlu, notu negatife çevrilen bankalarla birlikte, bütün şirketlerin negatif izlemeye alınmasını, "Durum oldukça ciddi görünüyor. Moody's'in bu kararı Türkiye ekonomisini çok yönlü olarak olumsuz etkileyecek” diye yorumladı. Şirketlerin 223 milyar dolarlık döviz borcunun, yarısının bankalara yarısının yurtdışına olduğunu vurgulayan Prof. Kozanoğlu, şunları söyledi:

“TL kazanan şirketlerin yurt dışı ödemeleri çok ciddi zorlaşacak. Merkez Bankası’nın 5 puanlık faiz artışı, şirketlerin yurtiçi TL kredilerinin maliyetini artıracak. Tipik bir şirket sabit sermaye yatırımlarını dövizle yapar. Günlük işlerini ise TL ile döndürür. Hem döviz kredilerinin hem de faiz artışı nedeniyle TL kredilerinin maliyetleri arttı. Bu şirketlerin borçlarının ana para ve faiz ödemelerinde büyük güçlükle karşılaşacakları beklenebilir.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen ay Bloomberg televizyonuna verdiği söyleşide 24 Haziran'da yeniden seçildiği takdirde para politikasında daha etkin rol oynayacağını söylemesinin ardından TL dolar ve euro karşısında tarihin en düşük seviyesine inmişti. Bunun üzerine Merkez Bankası (TCMB) 23 Mayıs ve 7 Haziran’da iki kez faiz artırarak toplam 500 baz puanlık faiz artışı yapmış ve para politikasında sadeleşmeye gitmişti.

GlobalSource Partners Türkiye Danışmanı Atilla Yeşilada, şirketlerin bilançolarından çok “Türkiye'de genel ekonomik ortam bozulduğu için” incelemeye alındığını söyledi. İsmini vermek istemeyen bir ekonomist ise kur şoku ile birlikte 5 puanlık faiz artırımının ekosistemi bozduğunu söyleyerek "bu ekosistemde faaliyet gösteren firmalara negatif bakıyorlar” değerlendirmesini yaptı. Resesyon uyarısı

Türkiye ekonomisinin bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 7.4 oranında büyüdüğü açıklandı. Ancak ekonomistler yüksek cari açık ve enflasyon nedeniyle yüksek büyümenin sürdürülebilir olmadığını söylüyor ve önümüzdeki çeyreklerde ekonominin yavaşlayabileceği konusunda uyarıyor. Mayıs ayında yıllık enflasyon yüzde 12.5 olmuştu.

Ekonomistler artan döviz kurları nedeniyle borçlanma maliyetindeki artışın yanı sıra Merkez Bankası’nın son faiz artışlarının da durgunluğu tetiklediğini belirtiyor. Ekonominin durgunluğa gireceğini belirten Yeşilada, “Son faiz artırımları işi iyice zorlaştırdı. Ekonomi son çalkantıdan önce durgunluğa giriyordu. Ne kadar tedbirli olsanız da, sene başından bu yana yüzde 20’lik kur artışı oldu” dedi.

Yeşilada,“Resesyon satışların düşmesi demektir. Bir ülkenin satışları o ülkenin milli geliriyle bağlantılıdır. Moody's yılsonunda yüzde 3’ün altında büyüme tahmin ediyor. Bu, satışlarınızın yarı yarıya düşmesi demektir” şeklinde konuştu.

SPK (Sermaye Piyasası Kurulu)’dan bir bürokrat da DW Türkçe’ye, “Nisan, mayıs ayında IBM (güven endeksi) yüzde 50’nin altına düştü. Bu ekonomide durgunluk demektir” değerlendirmesini yaptı.

Yatırımlarda gerileme

Düşük büyüme ve durgunluk nedeniyle iç pazarda satış yapamayacak şirketlerin küçülmek zorunda kalacağını belirten aynı SPK yetkilisi, "Küçülürken de, işçi çıkaracaklar ve yatırımlarını erteleyecekler. Bazıları üretimlerini yurt dışına kaydırabilir” yorumunu yaptı.

Bankaların şirketlerden kredi dönüşü sağlayamayınca, yeni kredi açmakta zorlanacağını vurgulayan Prof. Kozanoğlu, "Borç sorunu yaşamayan şirketler için de, bankaların yeni kredi açamayacak duruma gelmesiyle yatırımlarda çok ciddi bir gerileme görülecek. Bunun devamında da bildiğimiz gibi istihdam yaratılmayacak, işler iyi gitmeyince işçilere ücretleri geç ödenecek” dedi.

Yurt dışından borçlanmada sıkıntı

Şirketleri ve bankaları negatif izlemeye alma kararları birlikte düşünüldüğünde, bankaların yurtiçindeki kredilerinin ana para ve faizini tahsilde güçlük çekeceğini söyleyen Prof. Kozanoğlu, “Tahsilatın yanı sıra yurtdışından borçlanırken de ciddi sıkıntı yaşayacaklar. Risk primi yukarı çıkacağı için daha yüksek faizle borçlanmak durumunda kalacaklar. Bu da dibe giden bir spiral gibi görünüyor” dedi.

Yurt dışından borçlanan şirketlerin kurdaki kayıp nedeniyle bilançolarına bugün itibariyle 150 milyar TL zarar yazdığını belirten Yeşilada, "Döviz kuru sene başındaki seviyesine geri dönmezse, bu şirketler bir yıl içinde 150 milyar TL daha fazla ödeme yapacaklar. Bunu kim kaldırabilir” şeklinde konuştu. Yeşilada, “Şirketler bu durumda, istihdam ve yatırım yapamaz, mal tedarikini azaltarak, bütün nakdini borç faizlerini ödemeye ayırırlar. Fabrika kurmak için dışarıdan mal alırken, daha pahalıya mal alacaklar” değerlendirmesini yaptı.

İstihdam negatif etkilenecek

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre işsizlik Şubat döneminde yüzde 10,6 seviyesinde gerçekleşti.

Yeşilada, “Son bir senede istihdam bir milyon arttı. Daha fazla artmaz. Şirket malını satamayacak diye, yeni işe alım yapmaz. Gelecek sene de istihdam daha düşük olur” dedi.

Bahçeşehir Üniversitesi’nden BETAM Başkanı Prof. Seyfettin Gürsel, ekonomide hem kurdan hem enerji fiyatlarından kaynaklanan müthiş bir maliyet enflasyonu olduğunu belirterek, “Türkiye tekrardan stagflasyona giriyor. TOFAŞ, OYAK gibi otomotiv firmaları önemli miktarda ara girdi ithal ediyor. Kurdaki değer kaybı bunların işine yaramaz” dedi.

Gürsel, kur artışı nedeniyle bilançolarında bozulma olan şirketlerin, arz yönlü yatırımlarını kısacağı için ilave istihdam yaratmalarının zor olduğunu söyledi. Gürsel, makro düzeyde şokların talebi düşürücü etki yaptığının görülmeye başlanacağını belirterek, “Böyle olunca, TOFAŞ, OYAK gibi daha çok iç pazara satış yapan şirketler daha az satış yapıp, stoklara yönelecekler. Bunların hepsi bir arada işçi çıkarmaya da yol açar. İki kanaldan birden istihdam negatif etkilenir” yorumunu yaptı.

Aslı Işık / Ankara

© Deutsche Welle Türkçe

http://aktifhaber.com/ekonomi/turk-sirketlerini-bekleyen-borc-krizi-tehlikesi-h118441.html
13 Haz 2018 00:30 güncellendi
13 Haz 2018 00:30
İnce'den Erdoğan'a: Sen o MİT'in başındaki adamı değiştir

CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, "Diyarbakır mitingine katılanların neredeyse tamamı HDP'li" açıklamasında bulunan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a tepki gösterdi.

"Bu devletin istihbaratı ne zamandan beri miting alanlarını kontrol ediyor. Sen bu devletin istihbaratına görev ver de bomba patlatanları yakalasınlar" ifadelerini kullanan İnce, "İstahbarat Sen kim istihbarat kim, sen darbeyi eniştenden öğrendin. Sen o MİT'in başındaki adamı değiştir bence sana yalan söylüyor. Diyarbakır'da meydanda AK Partili kardeşlerim var" diye konuştu.

CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce Muğla'da konuştu.

İnce'nin açıklamalarından satır başları şöyle:

Şu ana kadar 86 miting içinde Muğla, bir numara oldu. Daha 35 civarında mitig oldu. Bi kere büyük İstanbul mitingi var, seçimin son günü.

Benim rakibimde para çok örtülü ödenek, hazineni imkanları. Sizin yatırdığı paralarla yetişiyorum Muğla'ya. Yarı yolda benzin bitmesin biraz daha ateşleyin.

Ben barış diyorum, huzur diyorum bi de kavga eden adam var.Bugün demiş ki istihbarata sordum, Diyarbakır'da Muharrem İnce'nin mitingine gidenler HDP'liydi" demiş.

Bu devletin istihbaratı ne zamandan beri miting alanlarını kontrol ediyor. Sen bu devletin istihbaratına görev ver de bomba patlatanları yakalasınlar.

İstahbarat Sen kim istihbarat kim, sen darbeyi eniştenden öğrendin. Sen o MİT'in başındaki adamı değiştir bence sana yalan söylüyor. Diyarbakır'da meydanda AK Partili kardeşlerim var. Yazıklar olsun o MİT'in başındaki sana böyle bir bilgi verdiyse. Siz bu işle mi uğraşıyorsunuz? PKK kol geziyor bu memlekette, IŞİD kol geziyor, FETÖ'cüler kol geziyor. Siz Muharrem İnce 'nin mitingleri ile mi uğraşıyorsunuz? Uzaydan bakın da bir sayın. 100 bin kişi mi, 150 bin kişi mi? Sayın.

Muğla'da Turgut Özal bir yazlık yaptı. Kıyamet koptu Türkiye'de. Şimdi bu onu yıktı. 50 bin ağaç kesti. Bir de duvar ördü. Gelir gelmez bir o duvarı yıkacağım. İki o 50 bin ağacı yeniden ekeceğim. Üç sarayı yıkmam onu da engellilere vereceğim.

Eğer Erdoğan yalan söylemezse, eski cumhurbaşkanlarına da kışın bir hafta verebilirim.

Ne diyor "Bay muharrem, bay Muharrem" 24 Haziran'dan sana millet "bay bay Recep" diyecek.

'Bana bak' diyor. Sana hazine, darphane, örtülü ödenek, devlet bakıyor! Sana ne bakayım! Ben millete bakarım...

Recep Erdoğan yüreğin varsa, bilgin varsa çık karşıma ekonomi tartışalım. Karşıma çık, karşıma...

Türkiye karar verecek ya fizikçiyi seçecek, ya kekçiyi. Projeye bak projeye! Stat, park, kıraathane yapacak. Sanki belediye başkanı.

'Çalma ha projeyi' diyor, al senin olsun! O kıraathanede kekleri bile tek merkezden bi yandaşa sattırabilir. 'Ustayım' diyordu meğerse kek ustasıymış.

Bedava kek isteyenler Erdoğan'a oy versin, iş isteyenler bana oy versin.

Benim ne olduğum belli: Ben Atatürkçü, cumhuriyetçi, yurtsever bir fizik öğretmeniyimm.

Kimi ziyaret edeceğimi sana mı soracağım? Bu memleket için seni bile ziyaret ettim, sana bile katlandım.

YSK üyeleri uyarıyorum, görevinizi düzgün yapın, Türkiye'nin bütün sokaklarına fotoğrafınızı asarım, sokağa çıkamazsınız!

http://aktifhaber.com/siyaset/inceden-erdogana-sen-o-mitin-basindaki-adami-degistir-h118444.html
13 Haz 2018 00:27 güncellendi
13 Haz 2018 00:27
Israil yeni doğum yapmış Filistinli bir kadını gözaltına alsa haklı olarak bizim medya aylarca görüntüleri verir, başörtülü kadınlar, sakallı amcalar cuma çıkışı gösteriler düzenler ama bu görüntüler oy verdikleri Erdoğan rejimine ait o yüzden sus puslar
Israil yeni doğum yapmış Filistinli bir kadını gözaltına alsa haklı olarak bizim medya aylarca görüntüleri verir, başörtülü kadınlar, sakallı amcalar cuma çıkışı gösteriler düzenler ama bu görüntüler oy verdikleri Erdoğan rejimine ait o yüzden sus puslar
12 Haz 2018 16:16
AKP'nin samimiyetsizliğini anlatan imam Sosyal medyada hızla yayılan İmam videosu binlerce kez izlendi. İmam, AKP dönemindeki samimiyetsizlikleri 28 Şubat dönemiyle kıyasladı. Cami imamı 28 Şubat'ta ekmek bulmakta sıkıntı yaşadıklarını ancak samimi bir duruşun ve yaşamın olduğunu söyledi. AKP döneminde başörtüsünün serbest kaldığını ancak içinin boşaltıldığını söyledi. İmamın vaazı sosyal medyada paylaşıldıktan sonra yüzbinlerce kez izlendi. Sadece twitterda binlerce paylaşım aldı ve beğenildi.
AKP'nin samimiyetsizliğini anlatan imam

Sosyal medyada hızla yayılan İmam videosu binlerce kez izlendi. İmam, AKP dönemindeki samimiyetsizlikleri 28 Şubat dönemiyle kıyasladı.

Cami imamı 28 Şubat'ta ekmek bulmakta sıkıntı yaşadıklarını ancak samimi bir duruşun ve yaşamın olduğunu söyledi. AKP döneminde başörtüsünün serbest kaldığını ancak içinin boşaltıldığını söyledi.

İmamın vaazı sosyal medyada paylaşıldıktan sonra yüzbinlerce kez izlendi. Sadece twitterda binlerce paylaşım aldı ve beğenildi.
12 Haz 2018 15:00
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
1-#Sabah yine fantastik bir #15Temmuz haberi yapmış.#Erdogan'ın 'suikastten kıl payı kurtulduğunu' vs anlatmış. Kronolojiyi kısaca hatırlatayım (Akıncı İddianamesine göre) Erdoğan’ı taşıyan helikopter saat 01.30’da alçak irtifa seyrederek Dalaman Havalimanı’na iniyor. +

2-01.31’de #Erdoğan helikopterden inip Cumhurbaşkanlığı uçağına biniyor. 01.43’te ise ATA uçağı Dalaman’dan havalanıyor. Saat 03.20’de ise Erdoğan’ı taşıyan uçak (THY-8456 koduyla havalanıyor) İstanbul havalimanına iniyor.+

3-Cumhurbaşkanı’nın 01.30’da Dalaman Havalimanı’na geldiği düşünüldüğünde otelden 01.00 sularında ayrıldığı anlaşılıyor. Darbecilerin Çiğli’den hareketi ise tam 02.14’te oluyor. Yani Erdoğan’ın gazetecilere açıklama yaptığı andan 2 saat, Marmaris’ten ayrılmasından 1 saat +

4-ve uçağının Dalaman Havalimanı’ndan kalkışından 31 dakika sonra.Düşünsenize… Darbe planlıyorsunuz ve darbenin en önemli hedefi olan Cumhurbaşkanı’nı ‘almaya’ o hedeften ayrıldıktan yarım saat sonra çıkıyorsunuz. Otele vardıkları saat 03.20. +

5-Üstelik otelin yerini yoldan çevirdikleri taksiciye soruyorlar. Askerler Marmaris’e ulaştıklarında Erdoğan da İstanbul’a inmişti. 2 yıldır Sevr Mağarası benzetmeleri ile anlatılan 'kılpayı suikast senaryosu' böyle bir şey.

ADEM YAVUZ ARSLAN

https://twitter.com/ademyarslan/status/1006050361516453889
12 Haz 2018 14:15
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Asıl soru "ülke iyi bir yöneticiyi hakediyor mu?" sorusu. Herşeyin kaymağı kendi cinsinden oluyor.
12 Haz 2018 14:10
Akşener zar zor ekrana çıkabiliyor, onda da Erdoğan'ın FETÖ sakızını çiğneyip duruyor. İktidarın dilini kullanarak iktidarla mücadele edemeyeceğini ne zaman anlayacak acaba ?

https://kronoshaber1.com/tr/aksener-beni-gulenle-gorusturen-isim-mhp-genel-baskan-yardimcisi/
12 Haz 2018 14:08 güncellendi
12 Haz 2018 14:08
Darbe gecesi Ankara'da neler yaşandı - Adem Yavuz Arslan - yeni video !
12 Haz 2018 12:49 güncellendi
12 Haz 2018 12:49
16 yılın sonunda dev proje geldi; beleş kekli kıraathane....Ağam eğlenir bizimle
12 Haz 2018 12:48 güncellendi
12 Haz 2018 12:48
Sürekli birileri buna birşey fısıldıyor
12 Haz 2018 12:48 güncellendi
12 Haz 2018 12:48
Çalıntı Banka
Çalıntı Banka
12 Haz 2018 11:00
Her dönem yolsuzluk vardı ama İslamcı AKP hırsızlığı heryere yaydı
Eskiden de yalan vardı AKP olağanlaştırdı
Zulümler oluyordu AKP kitlesel kıyıma dönüştürdü
Parti içi demokrasi eskiden de azdı Erdoğan tekmil tek adam rejimi kurdu
AKP her şerri İslamı kullanarak işledi

https://twitter.com/mahmutakpinar1/status/1006342069902823424
12 Haz 2018 10:40 güncellendi
12 Haz 2018 10:40
Erdoğan’ın Denizli mitingi için camilerden anons yapıldı

Denizli Büyükşehir Belediyesi tarafından personele atılan kısa mesajda ise "Pazar günü saat gerçekleştirilecek mitingine tüm personellerimizin katılımı zorunludur" denildi.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 10 Haziran Pazar günü Denizli’de gerçekleştirdiği miting öncesi camilerden çağrı anonsu yapıldı. Üçler Hacı Eyüplü camisinden yapılan anonsta “Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın mitingine katılmak isteyen vatandaşlarımız için bugün saat 12:15’te otobüs kaldırılacaktır. İlanen duyurulur” denildi. Benzer bir anons Mehmetçik Mahallesi Hacı Hasan Feyzi Efendi camisinden de yapıldı.

Evrensel’in haberine göre, caminin karşısında ikamet eden bir yurttaş “AKP seçim araçları dolaşıyordu. Caminin önünde bir seçim aracı durdu. Araçtan takım elbiseli biri inip camiye girdi. ‘Saat 13.00’te 29 Ekim Bulvarı’nda mitingimiz vardır. Tüm halkımız davetlidir’ şeklinde iki kez anons yapıldı. Takım elbiseli adam araca bindi gitti” diyerek olay anını anlattı.

BELEDİYE PERSONELİNE KATILIM ZORUNLU

Denizli Büyükşehir Belediyesi tarafından personele atılan kısa mesajda ise “Pazar günü saat 13.00’te gerçekleştirilecek olan büyük Denizli mitingine tüm personellerimizin katılımı zorunludur. Denizli Büyükşehir Belediyesi İnsan Kaynakları ve Eğitim Dairesi Başkanlığından bildirilmiştir” ifadeleri yer aldı.

http://aktifhaber.com/siyaset/erdoganin-denizli-mitingi-icin-camilerden-anons-yapildi-h118402.html
12 Haz 2018 10:35 güncellendi
12 Haz 2018 10:35
AKP seçim hilesine erken başladı; Paris konsolosluğunda sahte oy yakalandı

Yurtdışında yaşayan vatandaşlar ile havalimanlarındaki oy verme işlemleri başladı. Fransa’nın başkentinde çekildiği anlaşılan görüntüler, AKP tarafından seçime hile karıştırılmaya çalışıldığı iddialarını teyit etti.

Görüntülerde bir vatandaş kendisine ‘AKP mühürlü oy pusulası’ verildiğine dikkat çekiyor. Vatandaşın anlatımına göre, pusulanın sahteliği ve YSK mührü olmadığı anlaşılınca, yanlışlığı düzeltmek zorunda kalan sandık görevlileri vatandaşa yeni pusula veriyor.

Halktv’nin ‘Paris Başkonsolosluğu’nda rezalet’ başlığıyla duyurduğu haberin videosu şöyle:
https://www.dailymotion.com/embed/video/x6lobfv?autoPlay=1

http://aktifhaber.com/siyaset/akp-secim-hilesine-erken-basladi-paris-konsoloslugunda-sahte-oy-yakalandi-h118397.html
12 Haz 2018 10:34 güncellendi
12 Haz 2018 10:34
OHAL’de bir kıyım öyküsü: Mehmet, Esra ve Yusuf Çelik’in kararan hayatı

Hakkındaki arama kararından dolayı tedavisi geciken ve ameliyat masasında hayatını kaybeden Mehmet Çelik'in eşi Esra Çelik mezarlıkta gözaltına alındı.

Çelik çiftinin 2 yaşındaki Yusuf ise ortada kaldı. Acılı ailenin öyküsünü Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ahval için kaleme aldı.

Önceki gün Hatay’da cenazesi kaldırılan Mehmet Çelik’in eşi Esra Çelik de mezarlıkta gözaltına alınarak Manisa’ya götürülmesi ve arkasında 2 yaşındaki oğlu Yusuf’u bırakmasının acılı öyküsü ortaya çıktı.

İnsan hakları aktivisti ve HDP Kocaeli Milletvekili Adayı Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun, “15 Temmuz darbe girişimi sonrası başlayan acı bir hikaye bu.” sözleriyle paylaştığı hukuksuzluklar sürecinin her aşaması yürek burkuyor.

İşte Gergerlioğlu’nun Ahval’da yayımlanan yazısı:

“Yapılan tedaviler ve ameliyatlar fayda etmedi ve 7 Haziran 2018 perşembe günü Mehmet Çelik bu aleme veda etti. Geride genç eşi ve henüz 2 yaşındaki yavrusu kaldı. Eşi Esra hanım da mezarlıkta gözaltına alındı. 2 yaşındaki bebek şu an hem annesiz hem babasız. (Esra Çelik, 11 Haziran günü serbest bırakıldı.)

Mehmet Çelik ve eşinin başına geleni Kadir gecesi duydum. Müslümanlar için yılın en önemli gününde genç bir insan siyasi ve hukuki arka planı olan bir nedenden dolayı hayatını kaybediyor ancak bu olaydan toplumun haberi olmuyordu. İbadet ediyorlardı ama yanı başlarındaki zulmü umursamıyorlardı.

Ahlak ve adalet dinine mensup olmasına rağmen vicdan sızlatan çok olaya duyarsız kalan topluluğun bu trajediyi duymamasının normal bulunduğu veya duysa bile umursamadığı bir zaman dilindeyiz.

Mehmet Çelik’in yakınlarına ulaşarak konu hakkında bilgi sahibi oldum. Dinlediklerim bana yakından takip ettiğim OHAL mağduriyetleri konusunda yeni bir dramın yaşandığını gösterdi. Mehmet Çelik ve eşi Gülen grubuna ait yurtlarda çalışıyordu. 2014 yılında evlenmişlerdi, Manisa’da yaşıyorlardı. 15 Temmuz darbe girişiminin hemen sonrasında Esra hanım’ın babasının memleketi olan Amasya’ya sığınmışlardı.

Gözaltına alınan, tutuklanan arkadaşlarının haberini alıyor ve adaletin olmadığı ve insan hakları standartlarının dışındaki çok kötü cezaevi koşullarına teslim olmayı düşünmüyorlardı.

9 Ağustos’ta Amasya’da dünyaya gelen yavrularıyla beraber çarşıya bile çıkamadan evlerinde yakınlarının maddi desteğiyle yaşamaya başladılar.

Ancak bu hal bir müddet sonra Mehmet bey’de bir takım rahatsızlıkların yaşanmasına neden oldu. Gittikçe daha gergin, sinirli ve öfkeli oluyordu. 2017 Şubat ayında başlayan balgam ve öksürük şikayetleriyse hiç bitmiyordu.

Araması olduğu için doktora ve eczaneye gidemeyen Mehmet bey ara sıra etraftan bulunan ilaçlarla bilinçsizce tedavi edilmeye çalışılıyordu.

Direnci gittikçe düşen Mehmet bey zayıflamaya başlamış, geceleri öksürük, balgamdan uyuyamamaya başlamıştı. Yakınlarının ifadesine göre geçen süre içinde 15 kg zayıflıyor ve gittikçe kötüleşiyordu.

Mehmet Çelik ve ailesi köşeye sıkışmıştı. Yakınları teslim olmasını telkin ediyor ama OHAL döneminde her geçen gün artan yargı skandalları yüzünden buna cesaret edemiyordu.

Sonuçta bir sınıf öğretmeniydi, hayatı boyunca eline silah almayan bir öğretmen olarak suçlanacağı konu silahlı terör örgütü üyesi olmaktı ve duyduğu örnekler onu çok tedirgin ediyordu.

Uzun süre iddianamesiz cezaevinde tutsak olanlar, hukuki olmayan gerekçelerle verilen ağır cezalar onu korkutuyordu. Yurt dışına gitmeyi düşündü ama zaten zor bela karnını doyuruyordu. Kapana kısılmış, hastalığı gittikçe artan bir insandı artık o.

2018 Şubat ayında Mehmet bey iyice kötüleşmişti. Ateşler içinde öksürüyor, bol balgam çıkarıyor ve iştahsızlığı artıyordu. Doktora gitse kimliği belli olacak ve gözaltına alınacaktı ancak artık sağlık durumu dayanılmaz bir hal almıştı. 4 ay çare arayarak ve hastalığı artarak geçti ve çok kötüleşti.

Mayıs ayında başkasının kimliğini kullanarak gittiği Ankara’daki özel hastane doktoru durumun çok kritik olduğunu söyledi. “Bunca zamandır neredesin, nasıl yaşadın böyle” diye çıkıştı. Antibiotik tedavisi sonrası hemen ameliyat olması gerektiğini söyledi.

Bronşektazi hastalığına tutulmuştu. Yani akciğerlerinin ikisinde de bronşlarda hastanın bakımsızlığından ve iyi tedavi alamamasından kaynaklanan bronş deformasyonları oluşmuştu.

Bir Göğüs hastalıkları uzmanı olarak Bronşektazi uzmanı olduğum bir hastalıktır. Meslek hayatımın her döneminde Bronşektazi hastalarına hep daha bir fazla özen göstermişimdir.

Çünkü çektikleri sıkıntıya empati yapmışımdır ve ne derece inatçı, kronik bir hastalıkla karşı karşıya olduklarını azami derecede anlatmışımdır.

Onlara tedavinin ciddiyetini ve dikkat etmezlerse akıbetin kötü olduğunu anlatmışımdır. Bakımsızlık, yetersiz tedaviler sonucu hasarlı bronşlarda yerleşen yeni enfeksiyonların hastanın klinik ve ruhsal sağlığını nasıl bir işkenceye çevirdiğini iyi bilirim. Bildiğim bir hikayenin yaşandığını yakinen anladım.

Mehmet Çelik belli ki süreç içinde tedavi edilebilecekken ilerleyen ve ölümüne yol açan bir hastalığın pençesindeydi. Hemen ameliyata alınıyor, pnömonektomi yani akciğerin bir yarısı tümden alınıyordu.

4 gün sonra ikinci ameliyata alınıyor, kalan sol akciğerin iki lobundan biri daha alınıyordu. Yani akciğerin 5 lobundan 4’ü alınıyordu.

Ameliyat sonrası enfeksiyon kapıyor, nefesi daralıyor, yoğun bakıma alınıyor ancak 30 yaşında gencecik bir baba geride 27 yaşındaki acılı eşi ve bebeğini bırakarak hayata veda ediyordu.

Ölümüyle ortaya çıkan gerçek kimliği dolayısıyla polisler acılı aileyi takibe alıyor ve defnedildiği gün mezarlıkta her tarafı tutuyordu.

Cenazenin defninden sonra mezarlığa gelen eşi Esra hanım’ı gözaltına alarak Hatay’dan Manisa’ya götürüyorlardı. Bebek teyzesinde ve sürekli anne babasını arıyor.

OHAL döneminde çok acılar yaşandı. Yargısız infaz edilen çok kişiye hayat cehennem edildi. Hukukun dışına çıkmış OHAL çok kişinin canını aldı.

Kimisi ülkedeki hukuksuzluktan kaçarken Ege sularında aile faciası yaşadı, kimisi Meriç nehri akıntılarında kayboldu. Maddi ve manevi sorunlara eşlik eden hastalıklar yüzünden cezaevinde veya dışarıda vefat eden çok kişi de oldu.

Bunları duymaktan ve yazmaktan kahroluyoruz ama toplumun önemli bir kesimi halen “ortada şikayet edilen ne sorun var” diye bize soruyor.

Bu duyarsızlık, fanatizm, vicdansızlık insanı asıl kahreden oluyor. Daha ne kadar acılar yaşanacak bilemiyoruz ama ülke bu siyasi yapının hakimiyeti altında olmaya devam edecekse daha çok artacağı belli.

OHAL, KHK mağdurları uzun süren bir yaşam işkencesindeler

Fiziksel ve ruhsal olarak bu denli köşeye sıkıştırılmış bir topluluk az bulunur.

Bu dramları sağdan veya soldan, Türk veya Kürt, Alevi veya Sünni her kesimden insan yaşıyor.

Artık bu acıları herkes duymalı, empati yapmalı ve ülkeye hukuk gelmeli ki bu dramlar yaşanmasın, acılı eşler mezarlıkta gözaltına alınmasın, bebekler öksüz ve yetim kalmasın.”

http://aktifhaber.com/15-temmuz/ohalde-bir-kiyim-oykusu-mehmet-esra-ve-yusuf-celikin-kararan-hayati-h118396.html
12 Haz 2018 10:32 güncellendi
12 Haz 2018 10:32
Erdoğan’ın ‘Kandil operasyonu’ bir seçim taktiği

İngiltere'nin önde gelen gazetelerinden Financial Times (FT), Erdoğan'ın Kandil'e harekat başlattığını ilan etmesini, 24 Haziran seçimleri öncesi 'milliyetçi oyları kazanmak için bir taktik' olarak niteledi.

http://aktifhaber.com/gundem/ft-erdoganin-kandil-operasyonu-bir-secim-taktigi-h118395.html
12 Haz 2018 10:30 güncellendi
12 Haz 2018 10:30
Seçim ayarlı operasyona Hulusi Akar’ın desteği tam: Bundan dönüş yok

Türk Silahlı Kuvvetleri Irak’ın kuzeyindeki harekatlarla ilgili açıklamada bulundu. TSK tarafından gece saatlerinde düzenlenen hava harekatında Kandil ve Sincar’da 12 hedefin vurulduğu duyuruldu.

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Irak’ın kuzeyindeki Kandil, Sincar, Hakurk ve Avaşin-Basyan’a yönelik hava harekatlarını Birleştirilmiş Harekat Merkezinden takip etti.

Akar, “Ülkemize yönelik her türlü tehdit ve tehlikeye karşı faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Bundan dönüş yok” açıklamasında bulundu.

Akar, seçim öncesi hız verilen operasyona ilişkin, “Bu sefer, bu dönemde biz azimle, kararlılıkla tüm terör örgütlerinin, tüm teröristlerin üzerine gitmek suretiyle bunların sonunu getirmekte kararlıyız. TSK, anayasa çerçevesinde ve yasalar doğrultusunda milletinin emrinde ve daima görevinin başındadır” ifadelerini kullandı.

http://www.tr724.com/secim-ayarli-operasyona-hulusi-akarin-destegi-tam-bundan-donus-yok/
12 Haz 2018 10:25 güncellendi
12 Haz 2018 10:25
Murat Çetiner: Sandıkta başarı için Kandil’e operasyon yapılıyor

Bold Medya’nın programına katılan terör uzmanı Murat Çetiner önemli açıklamalarda bulundu. Avrupa Birliğinin ‘Suruç’u AKP Planladı’ iddiası değerlendiren Çetiner, ‘Ankara Garı saldırısı engellenebilirdi’ dedi.

Hükümet tarafından dile getirilen Kandil Operasyonu’nu da değerlendiren Çetiner, “Madem Kandil’deki hedefler biliniyordu neden seçim beklendi?” diye sordu.

Çetiner, siyasetin sandık için terörü seçim malzemesi olarak kullandığını aktararak, “Eski Genelkurmay Başkanlarından biri de yıllar önce Kandil için BBG evi tabirini kullanmıştı. Yıllar geçti. Devlet her yerini karış karış biliyorsa yaşananlar ne? Bu zamana kadar Kandil’e kaç operasyon yapmışız toplayalım. Abartarak söylüyorum Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamaları ve öldürülen teröristleri üst üste koysunlar kaç kişi oluyor. Bu devlet ciddiyetinde uzak. Bağırarak çağırarak seçim öncesi operasyon yapıyorsun. Askerin durumu da ortada, 2 yıldır tasfiye ediliyor. İnandırıcılığı olmayan şeyler. Ama biz Türk milleti olarak yıllarca bunlara kanıyoruz” dedi.

Murat Çetiner’in açıklamalarının tamamı;
https://www.youtube.com/watch?v=hxkH1X0jFYY

http://www.tr724.com/murat-cetiner-sandikta-basari-icin-kandile-operasyon-yapiliyor/
12 Haz 2018 10:21 güncellendi
12 Haz 2018 10:21
Suçsuz suçlular

YORUM | AHMET DÖNMEZ

Bir yandan af tartışmaları, diğer yandan bir şüpheli ölüm haberi daha düşüyor ekranlarımıza…

Affın kimleri kapsayıp kimleri dışarıda bırakacağı merak ediledursun, genç ve başarılı bir doktor, kırgın ve alacaklı bir şekilde aramızdan ayrılıp gitti. İbrahim Halil Özyavuz isimli bu doktor, akıllı telefon uygulaması Bylock kullandığı iddiasıyla tutuklanıp cezaevine konmuştu. Silivri Cezaevinde işkence ile öldürüldü, ‘intihar’ süsü verildi.

Hemen ertesinde Yargıtay’ın, bu tür toplu haberleşme uygulamalarının tek başına suça delil gösterilemeyeceği kararı geldi.

Ama cezaevinde tertemiz, masum bir insan daha yitip gitmişti…

Tıpkı ülkedeki bu toplu cezalandırma vahşetinden kaçarken Meriç nehrinde boğulup giden anneler ve yavruları gibi…

Tıpkı cezaevinde hala adalet bekleyen onbinlerce masum gibi…

****

Suçsuz ‘suçlular’ onlar.

Bir cinnet devrinin çoğu isimsiz kurbanları…

Cesetlerinin üzerinde kimlik bulunamayan, parmağındaki yüzüğün içinde yazılı isimleriyle tanınan ‘Aslı ve Fahrettin’ler onlar…

Bir de son fotoğraflarında kalan gencecik mutlu yüzler…

Haklarında tek bir delil olmayan, tek bir somut suç isnadında bulunulamayan, bomboş iddianamelerle yargılanan onbinlerce kadın, erkek, yaşlı, çocuk onlar…

Ya okuduğu gazeteden, ya çocuğunu okuttuğu okuldan, ya parasını yatırdığı bankadan, ya bağış yaptığı yardım kuruluşundan, ya üye olduğu sendikadan, ya öğretmenlik yaptığı dershaneden, ya doğum yaptığı hastaneden, ya da cep telefonuna indirdiği haberleşme uygulamasından dolayı ‘silahlı terörist’ olma iddiasıyla yargılanıyorlar.

****

Okunan gazetenin Türkiye’nin en çok satan gazetesi olduğunu ve başta mevcut Cumhurbaşkanı olmak üzere AKP’nin bütün önde gelenlerinin bir zamanlar yıldönümü pastasını kesmek için yarıştığını hatırlatalım.

Okulların en başarılı okullar olduğunu, eski öğrencileri arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı AKP’li Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın da bulunduğunu, yüzlerce AKP’li siyasetçinin çocuklarını bu okullara gönderdiğini de hatırlatalım.

Sözü edilen yardım kuruluşu “Kimse Yok mu?”nun kampanyacıları arasında Erdoğan’ın bulunduğunu, bu derneğin Bakanlar Kurulu kararı ile kamuya yararlı vakıf statüsünde vergiden muaf tutulduğunu ve yüzlerce AKP’linin bu organizasyona gönüllü katıldığını da hatırlatalım.

Bahsi geçen sendikaların tamamen legal sendikalar olduğunu, AKP hükümetinin izinleri ile açıldığını da hatırlatalım.

Yine adı geçen bankanın da bizzat bugünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dönemin başbakanı Tansu Çiller ve bazı önde gelen AKP’lilerce açıldığını da not edelim.

Kastedilen telefon uygulaması Bylock’u indirenler arasında onlarca AKP’li bakan ve milletvekilinin de adının geçtiğini ekleyelim.

Listeyi çok daha uzatmak mümkün…

Ama yaşanan akıl tutulmasının boyutunu göstermek için sadece bir küçük örnek verelim: Tutuklu gazetecilerden Cumali Çaygeç’e yöneltilen suçlamalardan biri, Ankara’daki Bank Asya Termal Otel’de bir kaç gün konaklamış olmak. İktidar partisi AKP, tam 11 yıl boyunca yılda 2 defa bu otelde bütün bakanlar, milletvekilleri ve teşkilatlarını toplayarak istişare kampı yapmıştı. Ta ki 2013’teki yolsuzluk soruşturmaları sonrası cadı avı sürecini başlatıncaya dek… Ama bugün onlar suçlayan; Cumali Çaygeç ise ‘terör örgütü üyeliği’ ile suçlanan taraf.

****

Bu kolektif suç üretimi ve kolektif cezalandırma, insanlığın yeni tanıştığı bir ilkellik değil. Daha önceki bütün diktatörlüklerde gördük, şahit olduk.

Onlar da cezaevlerini ve mezarları ‘suçsuz suçlularla (criminals without a crime)’ doldurmuşlardı.

Kavram, asıl olarak Sovyet Rusyası’nda karşımıza çıkıyor. Bolşevik jargonunda ‘nesnel düşmanlar (objective enemies)’ diye bir şey vardı. Herhangi bir suçu olmasına gerek olmayan; bizatihi varlıklarından dolayı ‘suçlu’ sayılan sözde düşmanlar…

Hannah Arendt’in Totalitarianism kitabında alıntıladığı bir yakarışı hatırlatacağım: “Herhangi bir suçu olmayan bir suçlu olmak istemiyorum! (I do not want to be a criminal without a crime)”

Büyük Tasfiye’nin 1936 yılına ait bu cümlenin sahibi, rejim tarafından ‘sınıfa yabancı bir unsur (class-alien element)’ ilan edilmiş isimsiz bir mağdur. Ama bir dönemin, bir rejimin iş yapma tarzını (modus operandi) dökmüş dudaklarından…

****

Stalin’in gizli polis şefi Lavrenty Beria’nın meşhur sözü “Bana adamı getir, sana suçunu bulayım (Show me the man and I’ll find you the crime)”, bu dönemin serlevhasıdır. Beria’nın yöntemi, önce hedefteki adamı almak sonra da boşlukları doldurmak ve suç üretmekti.

Bu dönemin önemli figürlerinden bir başka gizli polis şefi Martin İvanovich Latsis de “Sovyet makamlarına karşı şüpheli haraketleri olan veya aleyhte konuşan kişiler için kanıt aramayın. Sormanız gereken ilk soru hangi sınıfa ve hangi sosyal gruba ait olduğunu, eğitimini, mesleğini sormaktır. Bu sorular, onun kaderini belirleyecektir” demişti.

Tıpkı Saddam Hüseyin’in “Bir haini, kendisinden önce tanırım (I know a traitor before he knows himself)” demesi gibi…

****

Böyle dönemlerde gerçek ‘suç’ ve ‘suçlu’ yoktur; hedef şahıs ve gruplar vardır. Fabrikasyon kanıtlar vardır. Bu bir büyük tasfiye dönemidir.

Stalin, böyle bir süreci başlattığında şöyle sesleniyordu: “SSCB halklarınının ve devlet düşmanlarının her türünün kökünü yok edeceğiz. Onların ailesi ve soyunu da kurutacağız!”

Böylece akrabalık ve aile bağları bile bir kişinin ‘karşı devrimci’ olarak yaftalanmasına yetti. Eşler, eski eşler, çocuklar, kardeşler, ebeyvnler ‘devlet düşmanı’, ‘karşı devrimci’, ‘hain’ olarak cezalandırılabiliyordu. Hatta aynı etnik kökenden olmak, aynı gruba dahil olmak, komşu olmak bile yer yer suçlanmak için yeter sebep olarak görülüyordu.

****

Tıpkı bugünün Türkiyesi gibi…

Hakkında yakalama kararı çıkarılanlarla ilgili suç delili olmadığı gibi bir de eşleri, kardeşleri, çocukları, akrabaları tutuklanıyor.

Böyle bir süreç, bir ihbar seli olmaksızın olmaz. Bir manyetizma ile beraber

diktatörün ‘halkıyla’ bütünleştiği, kimin gerçek ‘Stalin’ olduğunun karıştığı bir karşılıklı beslenme dönemidir bu.

Suç veya suçlu yok; sadece listede adı olanlar veya olmayanlar vardır.

Önceden fişlenen ve adı tutuklanacaklar arasında olanlar ve olmayanlar vardır…

Gerisi suç uydurmaya kalmıştır.

Hiç bir şey bulunamadı mı; Prof. Dr. Sedat Laçiner’in davasında olduğu gibi “Sanığın 2010-2016 yılları arasındaki tüm telefon görüşmelerinin incelenerek Bylock kaydı olan kullanıcılarla telefon görüşmesi yapıp yapmadığının tespitine” denilebilir. Yani kendisi telefonuna Bylock indirmemiş olsa bile geride kalan 6 yıl içinde Bylock kullanan biri ile telefonda konuşmuş olması bile ‘suç’ olabiliyor. Bu mantıkla yargılanan onlarca gazeteci, yüzlerce memur, işadamı, öğretmen, öğrenci, ev hanımı, binlerce mağdur var.

****

Aynı eylemi başkaları da yapmış olsa bile sonuç değişmiyor. Onların adı tasfiye listesinde yoksa, yani Martin Latsis’in dediği gibi ‘ait olduğu sosyal grup’ farklı ise mesele yok. Kaderinizi, aidiyetiniz belirliyor Türkiye’de.

Mesela bunu, 15 Temmuz askeri darbe girişiminin daha ilk saatlerinde gördük. Binlerce yargı mensubu açığa alınırken sabah güneş doğmadan gözaltı furyası başlatıldı. Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, bunu, “15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece saat 01.00’de 2 bin 740 yargı mensubunun görevine son verdik” sözleri ile teyid etmişti.
https://www.aksam.com.tr/murat-kelkitlioglu/yazarlar/yargida-ince-temizlik-basladi-c2/haber-723641

Diğer bir çok alanda aynı uygulama çıktı karşımıza.

Yukarıda sözünü ettiğimiz eski Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Rektörü ve köşe yazarı Sedat Laçiner’in, tutuklu bulunduğu cezaevinden ünlü gazeteci Hasan Cemal’e gönderdiği mektup güzel bir örnek. Darbe girişiminden 5 gün sonra ‘Anayasayı ihlal’ ve ‘darbe yapmak’ iddiasıyla gözaltına alınan Laçiner, mektubunda şunları kaydediyor: “Ancak savcı darbe ile ilgili bir tek soru bile sormadı. O sormayınca ben anlattım 15 Temmuz’da nerede olduğumu, ne yaptığımı. Ama savcı beni dinliyor gibi görünmüyordu… İlginç olansa hâkim de, tıpkı savcı gibi 15 Temmuz ile ilgili bana ve diğer sanıklara bir tek soru dahi sormadı. Sanki kararlar çoktan alınmış, ipimiz çekilmişti bile…”

Tutuklandıktan 8 ay sonra iddianamesi yazılan Laçiner, şöyle devam ediyor: “En traji-komik olanı ise iddianamenin en son sayfasında ‘eylemlerinde cebir-şiddet unsuruna rastlanmamıştır ama cezalandırılmasında kamu yararı vardır’ denmesiydi. Böyle bir mantık olabilir mi? Böyle bir hukuk olabilir mi?! Aylarca delil araştırdılar, hala da arıyorlar, ama bir şey bulamıyorlar. Hala tutukluluğum ‘delillerin henüz yeterince toplanmamış olması nedeniyle’ denilerek uzatılıyor. Bu sözler aslında suçsuzluğumun da ikrarı. Hala suçluluğum için delil aranıyor, ya da bana zaten ceza çektiriliyor, yargılanmadan yıllarca hapis yatırılıyorum. Bunun adı yargısız infazdır.”

http://t24.com.tr/haber/607-gundur-tutuklu-prof-lacinerden-hasan-cemale-mektup-linc-edilmeye-alistim-bari-suclamalar-mantikli-olsun,587634

Tutuklu gazetecilerden Mustafa Ünal da bir savunmasında, “Bir Rus atasözü şöyle der: ‘Bir ayı yavrusunu yemek istediği zaman onu çamura bular…’ Üstümüzü başımızı çamur içinde görenler olabilir. Ama bu sadece sürekli ve yüksek sesle tekrarlanan propagandanın eseridir.” demişti. Önce üzerine çamur bulanan, sonra da bizzat anaları, yani devletleri tarafından yenilen günahsız insanlar onlar.

****

Türkiye’de 2013’ten sonra başlatılan ve 15 Temmuz kontrollü darbesinden sonra hızlanan cadı avında 20 bine yakın kadın olmak üzere toplamda 80 bin insan tutuklandı. 120 bin civarında insan gözaltına alındı. Halen bunların 40 bini cezaevlerinde. 150 binden fazla memur ihraç edildi.

5 bine yakın yargı mensubu tasfiye edildi. Hükümlülerle birlikte 242 gazeteci cezaevlerinde. Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi Türkiye. Yüzlerce özel kuruluş ve şirkete hükümet tarafından el kondu. Binlerce özel eğitim kurumu kapatıldı.

Neden diye sorsanız, Türkiye’deki çoğu insan “Çünkü onlar hain” diyecektir. Gerekçe olarak 15 Temmuz darbe girişimini gösterecektir. Halbuki 15 Temmuz’dan 2 sene önce başlayan bir cadı avı sürecidir bu. Ayrıca bugün AKP dışındaki bütün muhalefet partileri 15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan’ın kontrolünde sahnelendiğini kabul ediyor. Darbeyle ilgili cevaplanmayı bekleyen yüzlerce soru, aydınlatılmayı bekleyen bir yığın karanlık nokta var. Erdoğan ve kurmayları ısrarla bu soruları cevaplamıyor.

Ama ‘suçsuz suçlular’ yine de amansızca cezalandırılmaya devam ediyor.

Çünkü zaten amaç buydu.

Not: Bu yazı 8 Haziran’da Politurco’da “The nameless victims of an insane era” başlığıyla da yayımlandı.

http://www.tr724.com/sucsuz-suclular/
12 Haz 2018 10:17 güncellendi
12 Haz 2018 10:17
Türkiye 2018: Bir Uzay Destanı

Yorum | Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman

Beştepe’de sahur programında öğrencileri misafir ediyordu. “Biz de artık hamdolsun kendi şu anda uzay araçlarımızı gönderdik ve bazı ülkeler bize üye olmaya başladı. Ki bize üye olmak suretiyle oralardan tabi ki ilk üye olanlar daha ucuz bedellerle bizim bu imkânımızdan istifade eder hale geldiler.” O arada sahurdaki öğrenciler arasında bulunan bazı arkadaşlar vazifeleri gereği tempo tutmaya başladılar: “Re-is bi-zi u-za-ya gö-tür! Re-is bi-zi u-za-ya gö-tür!”.

Öğrenciler birbirine baktılar. Sonra tek tük onlar da mırıldanmaya, tempoya katılmaya başladılar. Bazıları utanıyor, ama anlaşılmasın diye TRT kanallarındaki programlarda stüdyoda şarkı söylermiş gibi yapan assolist edasıyla play-back yaparak dudaklarını kıtırdatıyordu. “Uzaya gönderdik mi?” diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Sonradan sorunun retorik bir soru olduğunu anladım. Reis sorunun yanıtını yine kendi verecekti yani! “Uzaya belki biz de astronot vesaire gönderme noktasına geleceğiz. Bunların üzerine Türkiye şu anda çalışmaya başladı!”. O anda mı başlanmıştı acaba cidden çalışmalar? Yani reis adeta o anda başlandı diyor, sonra Gebze İleri teknoloji Enstitüsü’nden ve Sütçü İmam Üniversitesi’nden ilahiyat doktoralı “ilim adamları” yoğun çalışmalara başlıyorlardı belki de. Sonra İTÜ’de ve Yalova’da kendi modellerini geliştiren bazı hocalar, hummalı bir biçimde öğrencilerine anlattıkları sanayileşmiş Türkiye vizyonlarındaki feza ve kâinatla alakalı projelerine ivme katıyorlar – hepsi sağ olsun reisin on an ağzından çıkan çağ ötesi ve çığır açıcı o konuşmayı müteakip! İnanılması güç, ama gerçek! O ana şahit oluyoruz!

Kastamonu’da bir programda yine reis “El âlem uzaya çıkıyor, bizimkiler ülkeyi tek adama bırakıyor diyor. Yahu el âlem uzaya çıkarken siz Türkiye’de darbe peşindeydiniz!” diyerek, uzay çalışmalarının anlam ve önemine dikkat çekmişti, değil mi? 2015’te TUSAŞ Uzay Sistemleri Entegrasyon Test Merkezi Akıncılar Üssü’nde açılırken de reis feza ve kâinatla ilgili önemli tespitlerde bulunmuş, şunları paylaşmıştı: “Bu uzay var ya, yani bildiğin Mr. Spock ve Kaptan Kirk, hani Atılgan falan. Bak, işte uzayı ele geçirme noktasında Batı nasıl algım operasyonu yaptı! Yıllarca ülkemizin uzay çalışmalarını engellemek için gençliğin beynini yıkadılar! Bizden önce zaten üniversitesi yoktu bu memleketin! Çünkü başörtülü kızlarımızı üniversiteye almamak için üniversiteleri tümüyle kapatmışlardı!” demiş, salondaki üst rütbeliler ve alt rütbelilerle orada bulunan hazirun kendilerini dakikalarca ayakta alkışlamıştı! Sonra ne oldu? Gezi olayları patlak verdi. Reis o vakit de önemli tespitlerde bulunmuş, şöyle demişti: “Bakın son 15 senedir Türkiye nasıl kalkınıyor? Bunların herkes uzaya giderken yaptıkları şey, Gezi Parkı’nda oynamaktı!..”

Önemli mesele, uzay! Feza!

Amerika’nın Sesi, dehşet içinde bu tür çalışmalarla Türkiye’nin dünya beşten büyüktür, Türkiye herkesten büyüktür stratejisinden çekindiklerini bir haberle duyurmamış ve reisin şu sözlerini manşetlere taşımamış mıydı? “Antarktika’da kuruluş hazırlığını başlattığımız Türk bilim üssünü önümüzdeki yıl hizmete açıyoruz. Türkiye’nin otomobil projesini hızla hayata geçireceğiz. Gemi filomuzu hızla büyüteceğiz. Uzay ajansını 2018’de kuracağız. Stratejik sınıf taarruzi insansız hava araçlarını üreteceğiz. Bilgisayar işlemci çip tasarım merkezi kuracağız!”. Yaşasın! İşte budur! O arada hatlar karıştı, bu gemi filosu meselesini Bilal’le konuşurken söyleyecekti falan diyen fitneci teröristlere bakmayın siz! Önemli mesele, uzay! Feza!

İlk fezainin adı da bence Sezai olmalı

Türk astronotlarına ne diyelim tartışması yapmanın zamanı gelmedi mi? Amerikalılar astronot, Ruslar kozmonot diyor. Çinliler taykonot. Türkler neden Fezai demesin? İlk fezainin adı da bence Sezai olmalı. Sezai Özfeza ya da Fezzal Gezegen falan gibi (Luke Skywalker tipi) bir isim soyadı seçilmeli! Yerli araba ve bilgisayar çip dizaynını da inşallah Antarktika’daki araştırma ekibi tez elden gerçekleştirir. Çocuklara bol sucuk ve kavurma yollayalım, orada bol-bol mangal yapsınlar. Hava soğuk, ona göre yanlarına kışlıklarını alsınlar! Sağ olsun, reisin öngörüleri ve önsezileriyle 21. asırda bilim-teknolojide çok gelişti memleket! TÜBİTAK’ta Tillo Evliyalarının Kerametleri projesi mesela bu uzay çalışmalarında önemli bir evre teşkil ettiydi, dün gibi hatırlarım daha! Kansere karşı dua projesini aşağılamaya çalıştılardı da, kanser olunca görürüm ben sizi dediydi bizim reis! Bilimin arkasında dik durarak! İş yerime sağ ayakla girince kazancım artıyor projesinin patentini almak isteyen Alman ve Fransız firmaların arasındaki rekabette Kızılay meydanında yaşanan gerginlik hala hafızalarda. Çiğnenmiş ekmeğin morluklara faydası projesi, geceleri tırnak kesimi girişimini sensorlarıyla algılayıp ufaktan elektroşok uygulayan proje gibi TÜBİTAK projeleri de bilim dünyasında ses getiren önemli bilimsel katkılardı. Hepsinin patenti var hamdolsun! Yerli para sayma makinesi de aradan bu listeye girmiş! Ayet okunan fasulye projesini gerçekleştiren bilim ekibinin Türk uzay üssü projesinin alt projesi olan Mars’ta tarım ekibine dahil edilmesine ne demeli? Zati bu ekibi bir Japon üniversitesi davet etmişti de, muhalefet “davet Japon üniversitesinin psikiyatri anabilim dalı şizofreni ve çoklu kişilik bozuklukları kürsüsünden geliyor” diye durumu mecliste tartışmak istemesi sıkıntı yaratmış, neyse İsmail Karaman beyefendinin yoğun girişimleriyle bu teşebbüs boşa çıkartılmıştı. Zaten aya otoban yapılacağına ilişkin sayın damat beyefendinin demeçleri de, zati böyle bir meclis provokasyonunun da hedef kitleyi etkilemeyeceğini net şekilde otaya koymuştu! Yani Han Solo’yu Konya merkezden birinci sıra adayı yaptık deseler, insanımız itimat etmiş bir defa azizim, tık demez!

Bakanın uzay bilimleri seviyesi

Papaz eriğini imam eriğine çevirme projesi, abdest koruyan EKG önlüğü projesi, salâvat projesi, renkli gözlerin nazar tetiklediğine dair proje, fotoselli cevşen projesi, tespih çeken robot el projesi, mescit finder app projesi, hapşırınca otomatikman çok yaşa diyen aygır projesi gibi on binlerce gayet insanlık hizmetinde olan projeler, vergi paralarımızla cömertçe finanse edilmeseydi eğer, bugün bu uzay bilimlerinde geldiğimiz noktada olabilir miydik? Zikirmatikli ev projesi, kötü söz söyletilen kavanoz projesi gibi Anadolu İmam Hatip Liseleri bilim yarışmalarında dereceye giren ya da mansiyon alan projeler, acaba sayın beyefendinin himayeleri olmasa, gerçekleştirilebilir miydi, sorarım size!

Beyefendinin riyaseti himayesinde Denizcilik ve Haberleşme bakanımız Ahmet Arslan da bu uzay meselesinde nokta atışı yaparak, dosta düşmana memleketin uzay bilimleri seviyesinde ulaştığı menzilleri gösterdi. Arslan bakan şöyle dedi: “Haberleşme de dahil, üreteceğimiz uyduların kendi roketlerimizle yörüngeye yerleştirilmesini hedefliyoruz. İnsanlı uzay uçuş programı da başlatılacak. Ay ve Mars programlarının başlatılması, dünya yörüngesine bir uzay teleskobunun yerleştirilmesi, milli navigasyon uydu sisteminin geliştirilmesi, hibrit ile elektrikli hava araçlarının geliştirilmesi de hedeflerimiz arasında. 2035’e kadar uzaya güneş panelleri yerleştirip buradan üretilecek elektrik enerjisini radyo frekans dalgalarıyla ülkemiz de dâhil dünyanın herhangi bir yerine ulaştırmayı planlıyoruz. Bu projelerin yanı sıra tüm halkımıza salavat metre dağıtımını standart hale getirmek de sanırım gerekebilir. Hatta “ya sabır-matik” de dağıtılabilir. Aynı Japon üniversitesinin ilgili anabilim dalı bakanımızı da ‘görüş almak’ için davet etmiş, danışmanları “gitmeyin” demişler. Keşke gitseydi dememek mümkün müdür?

Reis son olarak “Uzaya nasıl ulaşırız, bunun çalışmalarını yapıyoruz!” dedi. Sonra ekledi: “Bay Muharrem Kanal İstanbul’a karşı olduğunu söylüyor! Kafaya bak kafaya!” diyerek, uzay zaman ile kanal İstanbul arasındaki butik arsa ve cillop kamu arazisi türünden manipülatif yorumların da önünü kesti. Bilim, teknoloji, özellikle de feza konusu, bu nedenle aklı başında her vatandaşın üzerinde gayet ciddiyetle kafa yorması gereken konular arasında ilk sıralarda yer almalıdır kanaatindeyim. Göztepe ve Bostancı sanayide üretilen ilk Türk uzay mekiği ön üretim kaporta çalışması çerçevesinde kaynakçı Hamdi usta ile kaportacı Mehmet ustanın eğitim amaçlı NASA’ya gönderilmesi projesine “FETÖ’nün” engel olduğu, bu nedenle NASA’dan ret yanıtı alındığı, bunun karşısında bu iki değerli ustamızın Helsinki Üniversitesi’ne ERASMUS programı çerçevesinde gönderildiği, hepimizin malumu. Türkiye karşıtı lobilerin son dönemlerde dolar ve avro merkezli manipülasyon çalışmalarının nedenlerinin başta gelenleri arasında, ülkemizin bu feza ve TÜBİTAK projelerinin olduğu, istihbarat çalışmaları neticesinde öğrenilmiş bulunmakta.

Ay ve Mars’a koloni!

Bu projeler yanında Türkiye’nin üzerinde çalıştığı ağırlaştırılmış müebbet yiyen gazetecilerin gönderilmesiyle devreye sokulacak olan Deep-Space-F-Tipi Uzay Hapishanesi gibi işlevsel projelerinin de en kısa zamanda faaliyete sokulması, hedefler arasında. Ayrıca Mars projesinde uzay aracının lastiklerinin Lassa, bilgisayarının Vestel, Fezai iç giyimlerinin Eros, ekmek üstü çikolataların Sarelle, kolanın Kola Turka olması, salavatmatiklerin camlarının Paşabahçe, Antarktika’ya yollanacak sucukların Maret, Zeytinyağı’nın Kırlangıç, sabunların ise Hacı Şakir olmasına özen gösterilmesi, kulağımıza gelen bilgiler doğrultusunda son MGK toplantısında gündeme getirilmiş. Bu konularda sağ olsunlar Beyefendi de gereken desteği vereceğine söz vermiş. Hatta Ay ve Mars’ta yapılacak koloni kurma girişimlerinde Makyol’un yolları, TOKİ’nin konutları yapması söz konusu olacakmış. Buraya taşınacak petrolün Suriye’deki ortaklardan alınması (!), nakil gemilerinin de Bilal beylerin filosundan seçilmesi, diğer temayüller arasındaymış. Simit Sarayı ve Kahve Dünyası’nın galaktik zincirlerine yine Ay’dan başlayacağı, asteroit konaklama merkezinde mutlaka bir adet Keskinoğlu kıtır kanat ve Arnavut ciğeri açık büfesi kurulacağı, yine konuşulan konular arasındaymış. Tüm bu şirketlerin malum olan yüzde on kesintiyi ilgili yerlere Pelit bitter çikolata kutusu içinde dolar, beyaz çikolata kutusu içinde avro olmak üzere iletileceği de ihale aşamasından evvel zati tayin edilmişmiş!

Işınla beni Skati!

http://www.tr724.com/turkiye-2018-bir-uzay-destani/
12 Haz 2018 10:14 güncellendi
12 Haz 2018 10:14
Avukat sizin için ne yapabilir?

Yorum | Nurullah Albayrak

Adil bir yargılamanın olmazsa olmazlarından birisi savunma hakkının tam olarak kullandırılmasıdır. Savunma hakkının olmasa olmazı da adil yargılanma hakkı kapsamında bulunan hakların takibini sağlayacak bir avukat yardımı alabilmekten geçer.

Masumiyet hakkı, suçlamayı en kısa sürede öğrenme hakkı, kendini suçlandırıcı beyanda bulunmaya zorlanamama hakkı, savunma için yeterli zaman ve kolaylıklara sahip olma hakkı, yasak delillerle yargılama yapılamama hakkı, bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılanma hakkı, davayı etkilemeye yönelik düzenlemeler yapılmama hakkı, etkili hukuki yardım hakkı adil yargılanma hakkının unsurlarıdır. Bu en temel ilkelerin uygulanmasını sağlamak mahkemelerin görevi olduğu gibi bu hakların gerekli şekilde kullandırılmasını takip de avukatların etkili bir şekilde varlığı ile mümkündür.

****

Ülkemizde ise etkin ve adil bir yargılama yapılması için mücadele verecek avukat yardımı alabilmek neredeyse imkansız gibi. 2 bine yakın avukat hakkında soruşturma açıldığı 700’ün üzerinde avukatın tutuklandığı ve yüzlercesi hakkında da mahkumiyet kararı verildiği bir ortamda avukatlardan etkin bir savunma beklemek zor. Ancak bu zorluk, yargılanan kişilerin gösterecekleri çaba ve avukatla birlikte yapılacak etkili bir çalışmayla giderilebilir.

****

Öncelikle, yargılamalar konusunda var olan, mahkemelerin savunmaları dinlemediği, kararların önceden verildiği, ne yapılırsa yapılsın sonucun değişmeyeceği, avukatların da bir şey yapamayacağı düşüncesi kesinlikle değiştirilmelidir. Ne yazık ki değerlendirmeler bu algı üzerine yapıldığı için savunma çabası ve yapılacakların belirlenmesi bu algı doğrultusunda şekilleniyor. Öncelikle algılarımızı revize edelim. Biraz çabayla bunların değiştiğinin mümkün olduğu görülecektir.

****

İkinci olarak ceza yargılaması kapsamında avukattan ne beklenmesi gerektiği önem arz etmektedir. Şu an yargılamalarla ilgili iki türlü avukat yardımı almak mümkün. Birincisi, Baro tarafından görevlendirilen bir avukatın yardımı diğeri ise özel olarak anlaşılan kendi özel avukatınız tarafından yapılacak yardım. İkisi de avukat olmasına rağmen beklentilerin farklı olması gerekiyor.

****

Baro tarafından atanan avukatın, birkaç istisna dışında, sadece prosedürel işlemleri yapmakla görevinin sınırlı olduğu bilinmeli. İfadenize katılmak, sorguda bulunmak dava açılırsa duruşmalara katılmak, mahkumiyet kararı verilse istinaf ve temyiz başvurularını yapmak gibi. CMK avukatı olarak nitelenen avukatların büyük çoğunluğunun yapılan işle alınan ücreti karşılaştırdığında bu süreci angarya olarak gördükleri bilinmelidir. Duruşmaya girer savunma da yaparlar ancak günlerini vererek duruşma ve savunma için hazırlık yapmalarını beklemek zor.

****

Yargılama aşamasında CMK tarafından görevlendirilen bir avukatınız varsa, savunma hazırlanması ve duruşmaya hazırlık yapılması işi sanığa düşmektedir. Mevcut davanın sanık için hayat memat meselesi diğerleri için ise sadece bir dosya olduğu bilinmeli ve bir şey yapılacaksa sanık ya da sanık yakınları tarafından yapılacaktır düşüncesiyle hareket edilmeli. Bunun için de öncelikle dava dosyası içerisinde yer alan tüm belgeler alınmalı ve teker teker değerlendirilmeye tabi tutulmalı. Lehe olan aleyhe olan şeklinde ayrılmalı ve bu belgelerle ilgili hazırlık yapılmalı. Dosyada yer alan lehe aleyhe tüm deliller de çıkartılmalı ve üzerinde özel olarak çalışılmalı. Dava dosyasını mahkemenin hakimlerinden daha iyi bilmek istenilen neticeyi alabilmenin ilk koşuludur diye düşünülmeli. Bu anlayışla hazırlık yapılmalı. Yapılan çalışma neticesinde hazırlanılan sonuç hakkında CMK avukatınızı bilgilendirebilir ve onun tarafından mahkemeye söylenmesini düşündüğünüz bilgileri kendisine verebilirsiniz. Bu, avukatın işi neden ben yapıyorum diye düşünebilirsiniz ama davanın sanığın hayatını doğrudan ilgilendirdiğini unutulmamalısınız. O nedenle neden bunları avukat yapmıyor, ben bu işlerden anlamam ki gibi düşünceleri bir kenara bırakın ve kendi hazırlığınızı kendiniz yapmaya çalışın.

****

Eğer özel bir avukatınız olsun istiyorsanız, avukatla dava sürecinin takibi konusunda anlaşma yapmadan önce detaylı bir şekilde konuşmalısınız. Öncelikle masumiyetinize inanmayan birisinin savunmanıza katkı sağlamayacağını düşünerek masum olduğunuza inanan ve bunu mahkemede ispatlayacak bir avukat bulmaya çalışın. Mahkemelerin işleyişi ortada, netice alınması zor, yapılacak bir şey yok şeklinde telkinde bulunan bir avukat size fayda sağlamayacağı için hukuki yardım almaya gerek yok. İkinci olarak, beraat alacağınız ve masumiyetinizin ortaya çıkacağı ana kadar neler yapılacağı nasıl yapılacağı konusunda bilgi alıp gerekirse yapılacakları bir metne yazmak sürecin takibini kolaylaştıracaktır. Sözleşme imzalamadan önce her konuyu görüşmekte fayda var. Cezaevinde ki tutuklunun savunmasının hazırlanması için ne kadar zamanda bir ziyaret edileceği dahi konuşulabilir.

****

Kendi özel avukatınız olduktan sonra sizin için her şey bitmiş olmuyor. Davanın avukatınız için iş sizin için ise hayat olduğu düşüncesiyle avukatınız yok gibi hazırlık yapmaya çalışmak gerekir. Sizin yaptığınız hazırlıkla avukatınızın hukuk bilgisini birleştirerek masumiyetinizin mahkeme nezdinde tescilinin sağlanacağı bilinmelidir.

Önemli olan hakim, savcının ne düşündüğü veya neye inandığı değil, önemli olan sizin neye inandığınızdır.

http://www.tr724.com/avukat-sizin-icin-ne-yapabilir/
12 Haz 2018 09:47 güncellendi
12 Haz 2018 09:47
Uyanmanız için iktidar size daha ne yapsın?

Yorum | Erhan Başyurt

Seçimlerin ‘özgür, adil ve şeffaf’ olması halkın iradesinin sandığa yansıması ve demokrasi için ‘olmazsa olmaz’ şartlardır.

Türkiye, 24 Haziran’da tarihinin en kritik oylamalarından birini yaşayacak.

Ne var ki, Türkiye’de ciddi bir çoğunluk ‘özgürlük varmış’, ‘adil ve şeffaf bir seçim olacakmış’ davranıyor.

***

Seçimlerin özgür olması, her bireyin korku veya baskı olmadan oy kullanabilmesi veya aday olabilmesi demektir.

Adil olması, her partinin ve adayın eşit şartlarda yarışması, eşit propaganda fırsatı ve hakkına sahip olması demektir.

Şeffaf olması ise, gizli kullanılan oyların hile yapılması ihtimalini yok edecek şekilde açıktan sayımı demektir… Seçimde parti ve adayların kampanya gelir ve giderlerini kamuoyuna açmayı da içerir.

***

Yönetimdekilerin meşruiyetini, sandıktan çıkan oy oranları değil, demokratik bir seçimle iktidara gelip gelmedikleri belirler.

Bir lider, şayet bu 3 temel özellikten yoksun seçilmişse, yüzde 90 oy alsa bile itibarı sıfırdır.

Herkes bilir ki, halkın iradesini sandıkta çalarak, silah zoruyla iktidardadır.

O yüzden ‘diktatör’, ‘otokrat’, ‘tiran’ gibi ünvanlar ile anılır bu şekilde seçilenler.

Esed, Saddam, Kaddafi, Hitler, Stalin… hepsi seçimleri düzenli aralıklarla yenileyen liderlerdi.

Halkını ve dünyayı aldatmaya çalışan, gerçekte ülkenin yönetimini gasp eden tek adamlardı…

***

Peki 24 Haziran’da seçimler ‘özgür, adil ve şeffaf’ olacak mı?

Bu soruya hiç duraksamadan ‘evet’ diyebilen aklı başında tek bir kişi bulamazsanız.

‘’Türkiye’de seçimler özgür, adil ve şeffaf oluyor’’ denilse, kargalar bile güler…

***

Cumhurbaşkanı adaylarından birisi Selahattin Demirtaş henüz hiçbir cezası olmadığı halde aylardır hapiste tutuluyor. Seçmenle bulaşamıyor. Kampanya yürütemiyor…

Fikir versin diye belirtiyorum, 28 Şubat darbesi nedeniyle ceza alan generaller, hapis cezası aldıkları halde, yargıtay süreci tamamlanana kadar tutuklanmamalarına karar verildi.

***

Demirtaş, seçimde yarışan partilerden birisi HDP’nin eş genel başkanıydı tutuklandığında. İstifa etmek zorunda bırakıldı.

HDP’nin 10 vekili daha tutuklu. Sürekli, parti üyelerine operasyonlar yapılıyor.

100’e yakın HDP’li belediye başkanı tutuklu, yerlerine kayyım atandı…

***

Bir başka Cumhurbaşkanı adayı, daha doğrusu aday olmaya niyetlenen ve kendisine siyasi partilerden gelen teklife sıcak bakan Abdullah Gül, ‘muhtıra’ verilerek aday olmaktan vazgeçirildi.

Düşünün Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, yanında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın olduğu halde Gül’ün bulunduğu köşkün bahçesine askeri helikopter ile iniyor. Bir süre kalıp sonra ayrılıyor. Ardından Gül, aday olmaktan vazgeçtiğini açıklıyor…

Kalın’a göre, ‘dost’ ziyaretiymiş bu… Muhtıra vermemişlermiş… Aday olup olmayacağını öğrenmek istemişler…

İyi de, Genelkurmay Başkanı ne hakla askeri bir helikopteri ‘dost’ ziyareti için kullanır? Asker, siyaset üstüdür. Onu ne ilgilendirir aday olup olmayacağı? Adı geçen başka bir adayı daha askeri helikopterle ziyaret etmiş midir Orgeneral Akar? Akar’a bir adayı vazgeçirme görevini kim vermiştir? Kimden gelirse gelsin bu apaçık bir siyasi müdahaledir, muhtıradır…

***

İktidar, bir taraftan HDP’yi baraj altında bırakmak diğer taraftan da kendi partisinde oyları bölecek bir aday çıkmasını önlemek için, Demirtaş’ı tutuklamış, Erdoğan’ın ‘kardeşim’ diye hitap ettiği Gül’e de muhtıra verdirmiştir.

***

Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin ziyareti sonrası bir dekan görevden alınmıştır. Bürokrasi ve akademi çevresine gözdağı verilmiştir. Genelkurmay Başkanı ‘muhtıra’ verebilir ama bir dekan muhalefetin adayını nezaket ziyareti için kabul bile edemez?

Buna karşılık, ‘’asker siyasete bulaşmasın’’ söylemiyle iktidara gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan, şimdi muhalefetin adayı Muharrem İnce’yi eleştirirken görevdeki komutanlara da alkışlatıyor…

Yine tarafsız kalması gereken Danıştay üyesi, iktidar tarafından atanan başörtülü bayan bir hakim çıkıp, açıktan Muharrem İnce ve CHP’ye hakaret ediyor…

İnce’nin ziyaret ettiği dekan alınıyor, ama iktidara alkış tutan ve muhalefete hakaret edenler ise baş tacı yapılıyor… Adil yarış bunun neresinde?

***

Cumhurbaşkanı adayı Meral Akşener’in lideri bulunduğu İYİ Parti’nin seçimlere girmesini önlemek için çok büyük çaba gösterildi. Üniversite imtihanlarının tarihi bile değiştirildi ama plan tutmadı.

Halen de Akşener’e yönelik ciddi ‘görmezden gelme’, ‘yok sayma’ çabası var iktidarın…

Akşener’in son olarak kampanya amaçlı gittiği Gaziantep’te yolu, ilkel bir şekilde iktidar partisinin belediye başkanı tarafından çöp kamyonlarıyla kesildi.

Yine İYİ Parti ve SP seçim stantlarına yapılan saldırılar ve HDP parti merkezlerine ‘sokak çeteleri’nin baskınları söz konusu…

***

İktidarı rahatsız edecek sloganlar veya eylemlerle protesto edenler tutuklanıyor.

Üniversiteleri savaş karşıtı açıklamaları nedeniyle ‘terörist’ denilerek hapse atılıyor.

Polis otobüslerinde herkesin gözü önünde genç muhaliflere işkence ediliyor.

Sosyal medyadan atılan mesajlara bile ‘hakaret’ ve benzeri bahanelerle sansür uygulanıyor, insanlar tutuklanıyor.

Özgürlük bunun neresinde?

***

Seçimlerin adil şartlarda geçmediğinin bir diğer göstergesi de, partilerin medyada yer bulabilme oranları.

Baskı ve el koymalarla medya yüzde 90 oranında ‘yandaş’ haline getirilince, iktidarın kontrolündeki TRT ile birlikte Erdoğan medyada tek başına tüm muhalefetin toplamından daha fazla görünüyor.

Bazı yandaş kanallar ve gazeteler ise, muhalefet haberine değil, muhalefeti karalama ve iftira haberlerine ‘muhalefet’ kontenjanından yer veriyorlar. Muhalefete cevap hakkı da tanımıyorlar.

***

İktidarın Hazine’den tüm muhalif partilerin toplamından fazla yardım almasının dışında, devletin imkanlarını seçim için kendi malıymış gibi kullanmasını da bu çarpıklıklara eklediğinizde, adil bir seçim yarışının mümkün olmayacağı büsbütün pekişiyor.

Seçime kadar benzinde ÖTV’nin sabitlenmesi, yaşlılık maaşı ve emekli maaşlarının artırılması, faizler artarken konut kredilerinin seçime kadar düşük faizle verilmesinin sağlanması…

Sadece emeklilere verilen iki ikramiyenin hazineye yükü, yıllık 25 milyar lira.

Devletin kasası, iktidarın seçim yatırımlarının aracı haline getirilmiş durumda.

Tüm bunların ekonomik maliyeti ekonomisi başağı giden Türkiye’nin belini bükecek cinsten…

***

Özgür değil, adil değil, peki seçimler şeffaf geçer mi?

Yani sandıkta hile yapılmasını engelleyecek bir mekanizma mevcut mu? Maalesef bu sorunun da cevabı; Hayır!

Oyları yüksek çıkan Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın, iki bakanın seçim merkezine girmesinin ardından nasıl kaybettiğini, hile yapıldığını ispatladığı halde Melih Gökçek’in o koltuğa oturduğunu hatırlayın!

Referandumda, YSK’nın son anda oyunun kurulanı hukuksuzca değiştirip mühürsüz oyları kabul ederek, nasıl ‘evet’ çıkmasını sağladığını hatırlayın!

Delilleriyle ispat edilen bu seçim hilelerine ne YSK ne de Anayasa Mahkemesi müdahale etmedi.

İktidar için ‘’Atı alan Üsküdar’ı geçti…’’ seçim geceleri için artık bir slogan oldu.

24 Haziran gecesi de, sandıkta hile yapılmasını engelleyecek, ispatlandığı takdirde hileyi bozacak bir üst mekanizma bulunmuyor.

***

Türkiye, ileri demokrasiden uzaklaşıp ‘Tek Adam’ rejimine geçerken, halen uyanmayan ve ‘’Türkiye’de özgür, adil ve şeffaf seçim varmış gibi’’ davrananlara sormak istiyorum;

Uyanmanız için iktidar size daha ne yapsın?

http://www.tr724.com/uyanmaniz-icin-iktidar-size-daha-ne-yapsin/
12 Haz 2018 09:42 güncellendi
12 Haz 2018 09:42
Ağam bizimle eğleniy

RTÜK başkanına göre sorun yok: Medyamız çoğulcu, adaylar rahatlıkla yer alabiliyor.

"Türkiye’de basın özgürlüğü olmadığı, seçimlere de hile karıştırıldığı iddiası ile Türk medyasının arkasından Türk demokrasisini hedef alacaklar diye düşünüyorum. ‘Eşitlik, medya özgürlüğü yok’ gibi kampanyalarla bunu sürdürecekler diye düşünüyorum. Halkımızın ve medyamızın bu konuda çok uyanık olması gerekir. Planlı bir hareket gibi görünüyor.”

http://www.tr724.com/rtuk-baskanina-gore-sorun-yok-medyamiz-cogulcu-adaylar-rahatlikla-yer-alabiliyor/
12 Haz 2018 09:40 güncellendi
12 Haz 2018 09:40
Dün gün içerisinde 4.54 seviyesini aşan dolar/TL, yüzde 1.5 kayıpla gelişmekte olan ülkeler içerisinde en çok değer kaybeden para birimi oldu.

http://www.tr724.com/dolar-tekrar-kritik-seviyenin-uzerine-cikti-454-tl/
12 Haz 2018 09:26 güncellendi
12 Haz 2018 09:26
11 Haz 2018 23:24 güncellendi
11 Haz 2018 23:24
şu muameleye bakarmısın , başını egmiş, elleri arkadan kelepçelemişler, sanki terörist götürüyor şerefsizler, suçları bir dernege üye olmak.
11 Haz 2018 22:32 güncellendi
11 Haz 2018 22:32
HALKTAN KOPUK "HALKIN ADAMI" Bir fotoğraf 16 yıllık akp iktidarının son halini ancak bu kadar iyi anlatır
HALKTAN KOPUK "HALKIN ADAMI"

Bir fotoğraf 16 yıllık akp iktidarının son halini ancak bu kadar iyi anlatır
11 Haz 2018 22:27
Avrupa Konseyi’nden Türkiye’ye: Sığınmacılar siyasi baskı aracı haline getirilemez

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) göç ve sığınmacı politikasıyla ilgili raportörü Hollandalı Sosyalist parlamenter Tineke Strik, Türkiye’nin Yunanistan ile geri kabul anlaşmasını durdurmasına tepki gösterdi.

Konu ile ilgili yazılı bir açıklama yapan Strik, sığınmacıların siyasi baskı aracı haline getirilemeyeceği görüşünü dile getirdi.

Euronews’in haberine göre, Strik açıklamasında şunları söyledi: “Yunanistan’da gözaltında tutulan askerlerin serbest bırakılmasının ardından Türkiye’nin Yunanistan ile geri kabul anlaşmasını durdurma kararı beni şaşkınlığa uğrattı. Bu karar, göç anlaşmasının, sığınmacıların siyasi baskı aracı olarak kullanılma riskini ortaya koyuyor. Ben taraflara bu çekişmede, göçmenlerin haklarına ve çıkarlarına öncelik verilmesi çağrısında bulunuyorum.”

Türkiye’nin sığınmacıların dramatik kaderinin üzerinden Yunanistan’a baskı yapmaması gerektiğini ifade eden Strik, “Sığınmacıların yaşamı, siyasi pazarlık konusu yapılamaz.”ifadesini kullandı.

Hollandalı parlamenter, Türkiye’nin Yunanistan ile geri kabul anlaşmasını durdurmasının, sığınmacıların durumunu daha fazla zorlaştıracağını kaydetti.

Tineke Strik’in konu ile ilgili hazırladığı rapor, 25-29 Haziran tarihlerinde Strasbourg’da düzenlenecek AKPM Genel Kurul toplantılarında tartışılarak oylanacak.

http://www.tr724.com/avrupa-konseyinden-turkiyeye-siginmacilar-siyasi-baski-araci-haline-getirilemez/
11 Haz 2018 21:40 güncellendi
11 Haz 2018 21:40
Levent Gültekin yazdı: 70 bin öğrenciyi tutuklayan kendi evlatlarını yiyen ülke!

Gazeteci ve Yazar Levent Gültekin, savaş karşıtı gösteri yaptıkları için tutuklanan Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin yaşadıklarını ve mahkeme izlenimlerini yazdı. Gültekin, alkış, öğrencilerın slogan atmak, afişin yanında durmak gibi suçlamalarla sorgulandığını hayretle izlemek zorunda kaldığını aktardı.

Öğrenci ve üniversiteleri hedef alan iktidarın yanlışlarına işaret eden Gültekin, “En can yakıcı olanı ise polisin dayak atarken “Söyle bakalım üniversiteye kaçıncı sıradan girmiştin” sorusuyla, Boğaziçili çocukların başarılarıyla alay etmesi, o başarıyı aşağılaması.Yargılanan çocukların tamamı bu ülkenin en iyi üniversitelerinden birine, sınavlarda yüksek puanlar alarak giren öğrenciler. Yani ülkenin geleceği, umudu olan gençler. Hepsinin ifadesinde söylediği ortak bir cümle vardı: ‘Eğitimim yarı kaldı okuluma dönmek istiyorum.’ İşte o gençleri, o başarıyı tehdit gören, o umudu yıkan bir anlayış ülke yönetiminde. Sadece bu çocuklar değil, ülke genelinde 70 bin öğrenci tutuklu! YÖK verilerine göre üniversitelerde toplam 7 milyon 560 bin 371 öğrenci var. Yani her yüz öğrenciden biri tutuklu. Daha geçen haftalarda 116 eski Harp Okulu öğrencisine müebbet hapis cezası verildi. 15 Temmuz’da “Tatbikat var” denilerek göreve çağrılan, komutanlarının emrine itaat edip sokağa çıkan fakat somut bir suç işlemeyen 16-17 yaşındaki çocuklara müebbet hapis cezası vermek… Diğer taraftan geçtiğimiz hafta Kadıköy’de karne eylemi yapan 17 yaşındaki lise öğrencilerini polis otobüsüne doldurup dayak atmak…” diye yazdı.

EN NOBRAN EN VİCDANSIZINI YAŞIYORUZ!

Gültekin gençleri rahat bırakın dediği yazısında şu değerlendirmeyi yaptı: “Bu ülkenin geleceğini yok etmeye çalışmaktır. Ülkenin umudu olan çocukları yaralayarak, inciterek, yıldırarak o umudu yok etmektir. Ülkeyle bağlarını koparmaya çalışmaktır.Toplumun benliği bu tür acılarla dolu. Her dönem bir nesil demokrasi, hukuk, özgürlük eksikliğinin kurbanı oluyor. En ağırını, en kabasını, en nobranını belki de en vicdansızını bu dönemde yaşıyoruz.”

Diken’de yayınlanan Levent Gültekin’in yazısının tam metni şöyle:

KENDİ EVLATLARINI YİYEN ÜLKE!

Afrin operasyonunu başarı görüp bunu kutlamak için lokum dağıtan öğrenciler ile böyle bir olay için lokum dağıtmanın yanlış olduğunu söyleyen öğrenciler arasında çıkan tartışmaya devlet müdahale etmiş, onlarca öğrenciyi tutuklamıştı.

Devletin Afrin’e müdahalesini doğru bulmayan öğrenciler tutuklandı.

Bu öğrencilerin geçen hafta yapılan duruşmasına katıldım.

Hakikaten insanın canını yakan, umudunu kıran, yaşama sevincini körelten bir tablo vardı.

Mahkeme hakiminin çocuklara yönelttiği suçlamalara dikkat ettim.

“Slogan attın mı”, “Alkışlı protestoya katıldın mı”, “Filan sloganın yazılı olduğu pankartın yakınında durduğunu gösteren fotoğraflar var, buna ne diyorsun” gibi insanı hayrete düşüren türden, manasız suçlamalar vardı.

“İnsanı hayrete düşüren türden” diyorum çünkü alkışlı protestonun, slogan atmanın, pankart taşımanın suç sayılması, bunun için gencecik çocukların aylardır hapiste tutulması, gelinen durumun vahametini göstermesi açısından önemli.

Evlatları tutuklu olan anne babaların o üzgün, o kırgın, o çaresiz, o tedirgin halleri…

Çocukların ifadelerini dinledim.

Gözaltına alınış şekillerini, karakolda gördükleri onur kırıcı muameleyi anlattılar.

Polis, slogan atmakla suçlanan gencecik bir kız çocuğunun evini sabaha karşı basıp evdeki kardeşlerini yere yatırıp darp edip kızı gözaltına alıyor.

Bir diğer öğrenci ise gözyaşlarını tutamayarak karakola götürüldükten sonra elbiselerinin çıkarılıp çıplak halde bekletilirken gelen giden polislerin ettiği küfürleri, hakaretleri ve attığı dayakları anlatıyor.

En can yakıcı olanı ise polisin dayak atarken “Söyle bakalım üniversiteye kaçıncı sıradan girmiştin” sorusuyla, Boğaziçili çocukların başarılarıyla alay etmesi, o başarıyı aşağılaması.

Yargılanan çocukların tamamı bu ülkenin en iyi üniversitelerinden birine, sınavlarda yüksek puanlar alarak giren öğrenciler.

Yani ülkenin geleceği, umudu olan gençler.

Hepsinin ifadesinde söylediği ortak bir cümle vardı: “Eğitimim yarı kaldı okuluma dönmek istiyorum.”

İşte o gençleri, o başarıyı tehdit gören, o umudu yıkan bir anlayış ülke yönetiminde.

Sadece bu çocuklar değil, ülke genelinde 70 bin öğrenci tutuklu!

YÖK verilerine göre üniversitelerde toplam 7 milyon 560 bin 371 öğrenci var.

Yani her yüz öğrenciden biri tutuklu.

Daha geçen haftalarda 116 eski Harp Okulu öğrencisine müebbet hapis cezası verildi.

15 Temmuz’da “Tatbikat var” denilerek göreve çağrılan, komutanlarının emrine itaat edip sokağa çıkan fakat somut bir suç işlemeyen 16-17 yaşındaki çocuklara müebbet hapis cezası vermek…

Diğer taraftan geçtiğimiz hafta Kadıköy’de karne eylemi yapan 17 yaşındaki lise öğrencilerini polis otobüsüne doldurup dayak atmak…

Bütün bunların bu çocuklarda yarattığı hayal kırıklığı, öfke, travma…

Sorumluluk duygusuyla çalışmış, çabalamış hayata tutunma çabasıyla üniversite kazanmış gençleri “Slogan attın”, “Şunu yaptın”, “Şöyle davrandın”, “Falanı övdün” diyerek dövmek, aşağılamak, hapse atmak, “Biz senin bu ülkeye yararlı bir insan olmanı değil, zarar veren bir insana dönüşmeni istiyoruz” demektir.

Çocukları çatışmaya çekmektir.

Bu ülkenin geleceğini yok etmeye çalışmaktır. Ülkenin umudu olan çocukları yaralayarak, inciterek, yıldırarak o umudu yok etmektir.

Ülkeyle bağlarını koparmaya çalışmaktır.

Toplumun benliği bu tür acılarla dolu. Her dönem bir nesil demokrasi, hukuk, özgürlük eksikliğinin kurbanı oluyor.

En ağırını, en kabasını, en nobranını belki de en vicdansızını bu dönemde yaşıyoruz.

Daha kaç nesli böyle heba edeceğiz?

Daha kaç neslin bu ülkeye dair umudunu yerel bir edip o insanların umutsuzluğunu, öfkesini, kırgınlığını ülkenin kaderi yapacağız?

Başarının takdir edilemediği, tam tersine aşağılandığı, özgürce düşünmeyen, itiraz etmeyen, düşündüğünü söyleyemeyen insanlarla bir ülke nasıl düzlüğe çıkabilir ki?

Kendi evlatlarını yiyen bir ülke, kendi geleceğini, kendi umudumu yine kendi elleriyle yok eden bir ülke nereye varabilir, hangi başarıyı gösterebilir, varlığını nasıl sürdürebilir ki?

Kendi evlatlarının başarısına haset duyan, bunu aşağılık bir şey olarak gören, gösteren bir ülke, geleceğini nasıl kurtarır ki?

Mahkeme salonunda umut veren tek şey mahkeme heyetinin tavrıydı.

Üzgün, kırgın gençlere babacan bir müşfik bir ses tonuyla yaklaşan hakim ve savcılardı.

İfade verirken duygulanan bir gence savcı mealen şöyle dedi: “Üzülmeyin, sakin olun gençler, hepimiz oralardan geçtik. Genç dediğin zaten böyle şeyler yapar.”

Mahkeme başkanının çocukların ifadesini kolaylaştırmaya dönük çabası ve nihayetinde gelen tahliye kararı.

Tahliyelere seviniyoruz ama bu tür yanlışların, gözünü kırpmadan kendi ülke geleceğini harcayan anlayışın gençlerde, toplumda açtığı yaraların faturasını da uzun yıllar hep birlikte ödüyoruz.

Tıpkı geçmişte yapılan yanlışların faturasını şimdilerde ödediğimiz gibi.

Gençleri rahat bırakın.

Müsaade edin de hayat normal bir şekilde aksın.

Umutları, hevesleri, heyecanları, sevinçleri, itirazları, eleştirileri yok ederek ülkeye zarar vermekten vazgeçin artık.

http://www.tr724.com/levent-gultekin-yazdi-70-bin-ogrenciyi-tutuklayan-kendi-evlatlarini-yiyen-ulke/
11 Haz 2018 21:38 güncellendi
11 Haz 2018 21:38
Nisan ayında 2 bin 900 kişi Meriç Nehri üzerinden Yunanistan'a geçti Ancak Meriç herkese izin vermiyor. Son 18 yılda 1500 kişi nehri geçmeye çalışırken hayatını kaybetti https://youtu.be/CPQDHOFZn2w
Nisan ayında 2 bin 900 kişi Meriç Nehri üzerinden Yunanistan'a geçti

Ancak Meriç herkese izin vermiyor. Son 18 yılda 1500 kişi nehri geçmeye çalışırken hayatını kaybetti

https://youtu.be/CPQDHOFZn2w
11 Haz 2018 21:36
Paris Başkonsolosluğu'nda rezalet! Vatandaşa, AKP'ye mühür vurulmuş oy pusulası verdiler! Pusulanın sahte olduğu ve YSK mührü olmadığı ortaya çıktı. 2 saatlik tartışmanın ardından vatandaş yeni oy pusulası alarak oyunu kullandı.

https://twitter.com/oktanerdikmen/status/1006216469116485632
11 Haz 2018 21:30 güncellendi
11 Haz 2018 21:30
Mahfi Eğilmez: Bu işte bir yanlışlık var

Türkiye, son 12 aylık sürede yüzde 8’e yakın büyürken ekonominin risk primi (CDS primi) 187’den 278’e, gösterge faiz yüzde 10,97’den 18,86’ya, USD/TL kuru 3,51’den 4,51’e çıkıyorsa bu işte bir yanlışlık var demektir...

Türkiye, ikiz açığı denetim altında tutarak büyümenin bir yolunu bulamazsa önümüzdeki dönemde büyümesini ciddi biçimde düşürmek zorunda kalacak demektir.

Eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez, bu yılın ilk çeyreğindeki büyüme oranıyla aynı dönemdeki cari açık/ GSYH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) oranı üzerinden Türkiye ekonomisini değerlendirdi.

Eğilmez’in mahfiegilmez.com’da yayınladığı Açık Vermeden Büyüyemeyen Ekonomi başlıklı yazısı şöyle:

“İki önemli veri aynı anda açıklandı. Buna göre; 2018 yılının ilk çeyreğinde büyüme yüzde 7,4 olmuş, ilk 4 ayda cari açık / GSYH oranı da yüzde 6,2’ye yükselmiş bulunuyor.

İlk çeyrek için yüzde 7,4 oranında büyüme son derecede güçlü bir büyüme performansına işaret ediyor. Büyük olasılıkla dünyada en üst sıralarda çıkacak bir peformans göstermiş Türkiye. Büyümenin ayrıntılarına bir tablo eşliğinde bakalım.

http://aktifhaber.com/upload/assets/e39385fb57d0f3ecc48faba17f8fa6b6.jpg

Konuya üretim yönünden bakalım. GSYH’de en büyük pay yüzde 56 dolayında bir oranla hizmetler kesimine ait bulunuyor. Hizmetler kesimi geçen yılın ilk çeyreğinde yüzde 6,5 büyümüşken bu yıl yüzde 10 gibi yüksek bir büyüme oranı yakalamış. GSYH’nin yüzde 56’lık bölümünün yüzde 10 büyümesi, genel büyüme üzerinde son derece pozitif bir etki yaratıyor. Onun dışındaki kesimlerin büyüme oranları geçen yıla göre o kadar yüksek farklar yaratmıyor. Tarım kesimi büyümesi geçen yıla göre gerilemiş, sanayi kesimi 2,1, inşaat kesimi 1,7 puan artmış. Buna karşılık bu kesimlerin ve özellikle sanayi ve inşaat kesimlerinin hizmetler kesimi büyümesine olumlu katkı yaptığını gözden kaçırmamak gerekir.

Konuya harcamalar açısından bakalım. GSYH içinde en büyük pay yüzde 60 ile hane halkı tüketim harcamalarına ait. Hane halkı tüketim harcamaları geçen yılın ilk çeyreğinde yüzde 3,8 artmışken bu yılın ilk çeyreğinde yüzde11 büyümüş. Yine GSYH’deki payı yüzde 30 gibi yüksek bir oranda olan yatırımlar geçen yıl yüzde 3 artmışken bu yıl yüzde 9,7 büyümüş. Bu iki ağırlıklı kalem GSYH’nin bu kadar yüksek büyümesinde en önemli katkıyı yapmışlar. Geçen yılın ilk çeyreğinde yüzde 12,7 küçülmüş olan makine ve teçhizat yatırımlarının bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 7 artmış olması en olumlu gelişmedir. Net ihracatın (ihracat – ithalat) getirdiği olumsuz katkı bu olumlu görünümün daha parlak olmasını önleyen bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. TL’nin bu kadar değer kaybettiği bir ortamda ithalatın ihracattan çok daha yüksek oranda artmasının temel nedeni ihraç ettiğimiz malların daha çok tüketim malı (otomotiv, tekstil ürünleri vb) olmasına karşılık ithal ettiğimiz malların daha çok üretimde kullandığımız girdi veya makine (petrol, doğalgaz, makine – teçhizat vb.) olmasıdır. İhraç mallarımızın fiyatını artırırsak satışı düşüyor çünkü bunlar zorunlu mallar değil. Buna karşılık ithal mallarının fiyatı artınca bizim talebimiz fazla düşmüyor çünkü o malları ithal etmezsek üretim yapamıyoruz.

Bu özetten giderek 2018 yılının ilk çeyreğinde gördüğümüz yüzde 7,4 oranındaki yüksek büyümenin iç tüketim, ithalata dayalı yatırım ve hizmet kesimi ağırlıklı bir büyüme olduğunu söyleyebiliriz.

Nisan ayı verilerine göre Türkiye’nin ilk 4 aydaki cari açığı 57,4 milyar dolara yükselmiş bulunuyor. Orta Vadeli Programda öngörülen 3.446 milyar TL’lik GSYH’yi veri kabul eder, yıllık ortalama USD/TL kurunu da 4,25 alırsak GSYH dolar cinsinden 810 milyar dolara denk gelir. Bu durumda mevcut cari açık beklenen GSYH’nin yüzde 7’si eder. Ki bu giderek kırılgan hale gelen Türkiye ekonomisi açısından çok ciddi bir sorun oluşturur. Bir yıl içinde yenilenmesi gereken dış finansman tutarı 240 milyar dolar dolayında olan Türkiye açısından dış finansman bulmak giderek zorlaşacak demektir.

Türkiye, son 12 aylık sürede yüzde 8’e yakın büyürken ekonominin risk primi (CDS primi) 187’den 278’e, gösterge faiz yüzde 10,97’den 18,86’ya, USD/TL kuru 3,51’den 4,51’e çıkıyorsa bu işte bir yanlışlık var demektir.

2000’lere kadar yüksek bütçe açıkları vererek büyüdük. Bu modelde büyümeyi sürdürebilmenin yolu her geçen yıl daha fazla bütçe açığı vermekten geçiyordu. 2000’ler sonrasında yüksek cari açık vererek büyür olduk. Bu modelde de büyümeyi sürdürebilmek için her geçen yıl artan oranlarda cari açık vermek gerekiyor. Türkiye, ikiz açığı denetim altında tutarak büyümenin bir yolunu bulamazsa önümüzdeki dönemde büyümesini ciddi biçimde düşürmek zorunda kalacak demektir.

http://aktifhaber.com/ekonomi/mahfi-egilmez-bu-iste-bir-yanlislik-var-h118388.html
11 Haz 2018 21:26 güncellendi
11 Haz 2018 21:26
Durmuş Yılmaz: IMF kapısına dayandık, acil reform lazım

Merkez Bankası eski Başkanı Durmuş Yılmaz, Türkiye ekonomisini değerlendirdi, “IMF’nin kapısına dayandık. Acil köklü reform gerekli” dedi.

Türkiye ekonomisinde gidişatın kötü olduğuyla ilgili uyarılar gelmeye devam ediyor. Uluslararası kuruluşların yanısıra Türkiye’deki uzmanlar da hükümeti uyarıyor. Ancak Hükümet ekonomik gidişatta herhangi bir sorun görmüyor, günlük yaşamda da hissedilen ekonomik krizi reddediyor.

Ekonomiyle ilgili bir uyarı da Merkez Bankası esi Başkanı Durmuş Yılmaz’dan geldi.

İYİ Parti organizasyonu olan “İYİ’ler Hareketi” önceki gün Batıkent’te seçim sohbeti düzenledi. Aralarında Merkez Bankası eski Başkanı ve İYİ Parti milletvekili adayı Durmuş Yılmaz’ın da olduğu İYİ Parti adaylarının katıldığı toplantıya, “Millet İttifakı” çerçevesinde CHP Yenimahalle İlçe Teşkilatı temsilcileri de destek verdi.

“Tarımda hibrit tohum ile zehirlenen topraklarımıza karşı almayı düşündüğünüz önlemler nedir?” sorusuna İYİ Parti Adayı Tamer Kayaalp, şu yanıtı verdi:

“Ben çocukken bize Türkiye'nin dünyada kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biri olduğu öğretildi. Şimdi ise tarımda neredeyse dışa bağımlı hale geldik. Pamuk, kuru fasulye, kırmızı mercimek gibi birçok önemli tarım ürünü ile canlı hayvan ve et ithal ediliyor. Bizim bu alanda yapacağımız ilk işimiz, milli tohum projesidir. Özellikle İsrail'den alınan hibrit tohumların ülkeye kesinlikle sokulmaması gerekir.”

Toplantıda katılımcıların sorularını yanıtlayan Durmuş Yılmaz, 2001 krizinde IMF ile yapılan stand-by anlaşmalarının ülkenin birçok mal varlığının özelleştirilmesi ile sonuçlandığını savundu ve “Şu anda da Türkiye, IMF'nin kapısına birkaç adım mesafededir. Acilen önlem alınması gerekiyor. Mutlaka köklü bir reform ile yola devam edilmesi gerekir” dedi.

http://aktifhaber.com/ekonomi/durmus-yilmaz-imf-kapisina-dayandik-acil-reform-lazim-h118373.html
11 Haz 2018 21:23 güncellendi
11 Haz 2018 21:23
Ramazan, kadir denilmeden insanlara özellikle kadınlara zulmediliyor. Oysa İslami bir yönetim veya idaresinde müslümanların olduğu bir yönetimin en belirgin vasfı merhamet esası ile yönetmeleridir. Sacit Arvasi
Ramazan, kadir denilmeden insanlara özellikle kadınlara zulmediliyor. Oysa İslami bir yönetim veya idaresinde müslümanların olduğu bir yönetimin en belirgin vasfı merhamet esası ile yönetmeleridir.

Sacit Arvasi
11 Haz 2018 16:50
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
"Darbe batıda hiç varmı yok ama müslüman ülkede var, onun icin kalkinamiyoruz" diyor...

CEVAP:

Batida olmayan ama Müslüman ülkelerde olan baska ne var? Mesela diktatörlük var, yolsuzluk var, zulüm var, adaletsizlik var...
Peki ne yok?
Mesela bagimsiz yargi yok, adalet yok, demokrasi yok, denetim yok, basin ve ifade özgürlügü yok ...
Kaldiki muhalifleri susturmak, kendi iktidarlarini güclendirmek icin darbeyide kendileri yapti, sistemi dogru düzgün calisan bati ülkelerinde kimse kendi kendine darbe yapamaz, kendi halkina iftira atip hain ilan etmez, o tr gibi suc üstü yakalaninca paraleeeeel yalaniyla yaygara koparip devletin altini üstüne getiren kirli rejimlerde olur !
11 Haz 2018 16:37
Ekonomideki gidişat nasıl algılanıyor?
11 Haz 2018 15:33 güncellendi
11 Haz 2018 15:33
Çiğdem Toker o ihaleyi yazdı: “TL’nin değer kaybettiği bir ortamda, seçim sonrası, 10 milyar dolar…Mantığını düşünüp duralım”

Sağlık Bakanlığı 4 Temmuz’da “Beş Kalem Tıbbi Cihaz Tedarikine İlişkin Sanayi İşbirliği Projesi” ihalesi yapıyor. Cumhuriyet yazarı Çiğdem Toker, dünkü yazısında bu ihalenin dolar üzerinden yapılacağını belirtti ve ihalenin perde arkasını yazdı.

Toker, ihalenin 10 milyar dolar civarında olduğunun konuşulduğunu hatırlatıyor. İktidara yakın bir gazetede bu ihale için General Electric-Aselsan ortaklığı ile Philips-Vestel’in yarışacağı haberin yer aldığını yazan Toker, “Dahası, bu iki küresel şirketten birine söz verildiği konuşuluyor” diyor.

Toker ihale şartnamesindeki bazı koşullar ciddi soru işaretleri barındırdığını aktardı. Görüntüleme alanında yerli malı belgesi sahip üreticilerin paylaştığı iddia ve tereddütler kamu kaynaklarının kullanımı ve halk sağlığı açısından önemli görünüyor” diyor ve şöyle devam ediyor:

“İhale, “kısmi teklife” kapalı. Teklif sahipleri mutlaka “Beş kalemin hepsini ben üretebilirim” diyecek. Örneğin, uzmanlık alanı “hasta başı monitör” üretimi olan bir yerli Türk firması, MR cihazı üretemediği için baştan ihale dışında kalıyor.

– Alım 10 yıllık. Bu, teknolojinin saat başı geliştiği bir çağda, 2028’de demode bir sistem kullanmak anlamına geliyor.

– Teslim takvimine göre, 2018 sonuna kadar 650 adet dijital radyografi sistemi teslim etmek gerekiyor. Bu sayıda bir üretimin birkaç ayda yapılması “imkânsız” bulunuyor.”

Çiğdem Toker, şartname uyarınca, tekliflerin ABD doları üzerinden verilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Yazıda, “Teklifler, kesin kabulün yapıldığı tarihteki Merkez Bankası döviz alış kuru üzerinden TL’ye çevrilecek. Evet, dolar üzerinden bir ihale konuşuyoruz. TL’nin dolar karşısında bu kadar değer kaybettiği bir dönemde. 24 Haziran ertesi yüz milyonlarca dolarlık bir ihaleden söz ediyoruz. Mantığını düşünüp duralım” ifadeleri yer alıyor.

İşte o yazı;

Gerçekten yerli ve milli mi?

Sağlık Bakanlığı 4 Temmuz’da çok önemli bir ihale yapacak. Adı: “Beş Kalem Tıbbi Cihaz Tedarikine İlişkin Sanayi İşbirliği Projesi.”

10 milyar dolar civarında olduğu konuşuluyor. Türkiye çapında bütün hastanelerde (şehir hastaneleri dahil) kullanılmak üzere büyük ölçekli tıbbi cihaz alımını kapsıyor. Sanayi İşbirliği Programı (SİP) kapsamında ve açık ihale usulüyle yapılacak. SİP, yerli üretim ve yerli ortak şartıyla alım garantisi veren sistem.
“Beş kalem” tıbbi cihazların türleri ve satın alınacak sayıları şöyle:Manyetik Rezonans Görüntüleme (350), Bilgisayarlı Tomografi (538), Ultrasonografi (7142), dijital radyografi (3236), hasta başı monitör (43.327).

Tereddütler, sorular

İktidara yakın bir gazetede bu ihale için General Electric-Aselsan ortaklığı ile Philips-Vestel’in yarışacağı haberi yer aldı. (Dahası, bu iki küresel şirketten birine söz verildiği konuşuluyor.)
İhale şartnamesindeki bazı koşullar ciddi soru işaretleri barındırıyor.
Görüntüleme alanında yerli malı belgesi sahip üreticilerin paylaştığı iddia ve tereddütler kamu kaynaklarının kullanımı ve halk sağlığı açısından önemli görünüyor:

– İhale, “kısmi teklife” kapalı. Teklif sahipleri mutlaka “Beş kalemin hepsini ben üretebilirim” diyecek. Örneğin, uzmanlık alanı “hasta başı monitör” üretimi olan bir yerli Türk firması, MR cihazı üretemediği için baştan ihale dışında kalıyor.

– Alım 10 yıllık. Bu, teknolojinin saat başı geliştiği bir çağda, 2028’de demode bir sistem kullanmak anlamına geliyor.

– Teslim takvimine göre, 2018 sonuna kadar 650 adet dijital radyografi sistemi teslim etmek gerekiyor. Bu sayıda bir üretimin birkaç ayda yapılması “imkânsız” bulunuyor.

Teklif dolar üzerinden

Şartname uyarınca, tekliflerin ABD Doları üzerinden verilmesi gerekiyor.
Teklifler, kesin kabulün yapıldığı tarihteki Merkez Bankası döviz alış kuru üzerinden TL’ye çevrilecek. Evet, dolar üzerinden bir ihale konuşuyoruz. TL’nin dolar karşısında bu kadar değer kaybettiği bir dönemde. 24 Haziran ertesi yüz milyonlarca dolarlık bir ihaleden söz ediyoruz. Mantığını düşünüp duralım.

http://www.tr724.com/cigdem-toker-o-ihaleyi-yazdi-tlnin-deger-kaybettigi-bir-ortamda-secim-sonrasi-10-milyar-dolar-mantigini-dusunup-duralim/
11 Haz 2018 15:31 güncellendi
11 Haz 2018 15:31
Türkiye'deki büyüme için ağır bir bedel ödendi

Financial Times Gazetesi'nde Adam Samson imzalı Türkiye ekonomisine ilişkin bir makale yayınlandı. Bugün açıklanan ekonomik büyüme verilerindeki şüpheli yönlere dikkat çeken Samson, "Ağır bir bedel karşılığında" ifadesini kullandı.

Türkiye İstatistik Kurumu, bugün yayınladığı raporda Türkiye ekonomisinin (GSYH) 2018’in ilk çeyreğinde, geçen yılın aynı çeyreğine göre yüzde 7.4 büyüdüğünü bildirdi.

T24'ten Derin Koçer'in hazırladığı çeviri haberde şu bilgiler yer aldı;
Verilere göre, bu süre zarfında tarım sektörü yüzde 4.6, endüstri yüzde 8.8, inşaat 6.9; ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinin oluşturduğu hizmetler sektörü ise yüzde 10 büyüdü. Bu arada ev tüketimi de yüzde 11 arttı.

İngiliz Financial Times gazetesi, Adam Samson’un kaleme aldığı makalede, bu büyümenin ‘ağır bir bedel karşılığında’ sağlandığını söyledi. Enflasyonun yüzde 12’nin üzerinde seyrettiğinin altını çizen Samson, konuttan ulaşıma fiyatların hızla arttığını da ekledi.

‘’Şoklara dayanıklı olmayan, hassas ve aşırı ısıtılmış bir ekonomi tablosu çiziyor‘’

Ekonomideki dengesizliklerin bir diğer belirtisi olarak genişleyen cari açığa vurgu yapan Samson, 5.426 milyar dolar seviyesinde seyreden cari açığın geçen seneden bugüne 1.706 milyar dolar arttığını belirtti. Makalede, bu verinin, beklentilerden de daha yüksek olduğunun altı çizildi. Cari açığın 5.3 milyar dolar olması bekleniyordu.

Bütün bunların Türkiye ekonomisi için endişe verici olduğunu söyleyen Samson; ‘artan cari açığın ve enflasyon yüzdelerinin şoklara dayanıklı olmayan, hassas ve aşırı ısıtılmış bir ekonomi tablosu çizdiği’ yorumunu yaptı.

Ayrıca geçtiğimiz haftalarda Merkez Bankası’nın faiz artırımlarıyla ancak stabil hale getirilen dolar/TL kuru da hatırlatıldı ve Türk Lira’sının dolara karşı yüzde 15.4 değer kaybettiği eklendi.

‘’Bazı yetkililer büyümenin yavaşlayarak devam edeceğini söylüyor‘’

Makalenin sonunda Goldman Sachs’in değerlendirmelerine de yer veren Samson, bankanın ‘finansal sıkışma devam ettikçe ekonomik büyüme de yavaşlayacak’ yorumunu makalesine taşıdı ve Sachs’ın bir diğer değerlendirmesiyle analizini noktaladı:

‘’[Hükümetin] Ekonominin yavaşlamasına ne ölçüde izin vereceği belli olmasa da bazı yetkililer büyümenin yavaşlayarak devam edeceğini söylüyor.’’

http://aktifhaber.com/ekonomi/financial-timesa-gore-turkiyedeki-buyume-icin-agir-bir-bedel-odendi-h118361.html
11 Haz 2018 15:06 güncellendi
11 Haz 2018 15:06
Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (SAMER) Koordinatörü Yüksel Genç, AKP'nin Kürt bölgesindeki oy oranlarında üç-dört puanlık bir azalma olduğunu söyledi.

http://aktifhaber.com/siyaset/akpnin-kurt-bolgesindeki-oylari-3-4-puan-dususte-h118360.html
11 Haz 2018 15:05 güncellendi
11 Haz 2018 15:05
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Benden sonra AKP,
AKP'den sonra ben!

2002-12 arasında MÜSİAD'a ekonomi başdanışmanlığı yaptım. Yazdığım 'tarihe geçen' raporların en dikkat çeken kısmı 'öneriler' oldu. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanlar dahil herkese sunardık. Hükümet 'yol haritamızı' uygulamaya çalışırdı.

2008 krizinin 'en dibinde' mecburen 'acil eylem planı' yazdım ve sıradışı bir ziyaret yaptık. Yarım saat 'neden IMF ile anlaşılmaması gerektiğini' anlattım. 'Acil tedbirler ile ekonomi hızla bir çıkış yakalayacak, ama devamında uzun vadeli derin reformlara girilmez ise ekonomi kaçınılmaz olarak bir Orta Gelir Tuzağına düşecek' dedim. Nitekim acil tedbirler 2009 yılının ortasında itibaren %10'lara varan büyüme getirdi.

Devamında Erdoğan 'ele geçirildi', 2012 sonrası ise tanınmaz hale geldi. Son raporumda (2012) Orta Gelir Tuzağını işledim. Raporda birçok öneri ve eleştirim MÜSİAD YK'daki bazıları tarafından habersizce 'sansürlendi'. 'Bize kızar, zarar görürüz' cevabını aldım. Bunun üzerine 'sizden para almam caiz olmaz' deyip ayrıldım.

Erdoğan beni terörist yaptı, üniversiteden attı, hapse koymak için de peşimde dolaşıyor.
Yiğit Bulut ve Cemil Ertem 'gibiler' ile çalıştı.
Hayırsever, yerli ve milli işadamları ise tanınıyor artık.
Türkiye Orta Gelir Tuzağına düştü.
Artık 2023 yok, 2003 var!
16 sene geri!

alıntı
11 Haz 2018 14:30
Demokratik yollarla memur olan cemaat gönüllüleri suçlu; darbeyle devleti ele geçiren AKP masummuş Cemaat gerekçesiyle yargılanan cemaat gönüllülerinin yargılandığı Çatı Dava Dosyası'nın mütalaasında Gülen'in vatandaşları demokratik yollarla devlette memur olmaya teşvik etmesi suç olarak gösteriliyor. İsmail S. Gülümser Hidayet Karaca’nın da yargılandığı çatı dava dosyası mütalaasında, suçlamalarını ana konusunu cemaatin devleti ele geçirme iddiaları oluşturmaktadır. Savcılık bu iddiasını ispat için F. Gülen’in faklı zamanlarda farklı gruplar için söylediklerini delil olarak sunmuştur. SAVCININ MÜTAALASINDAKİ SUÇLAMALARDAN BAZILARI Gülen, çevresinde bulunan grubun durumuna göre bir konuşmasında, zaaflardan arınmış insanların askeriye, mülkiye ve yargı gibi devlet organlarda görev alması halinde ülkenin geleceğinin daha aydınlık olacağını demokrasinin gelişeceğini aktarmış. Savcıya göre, tüm vatandaşların bu organlarda görev alması Anayasal hak iken cemaatle yolu kesişmiş olanların buralarda görev alması suçmuş. Cemaat, iyi yetişmiş zaaflardan uzak insan yetiştirme ve onları devlette görev almaya teşvik etme suçu işlemiş. Başka bir toplantıda Gülen, öğretmenlik mesleğinin peygamber mesleği olduğunu, gelecek nesilleri yetiştirecek öğretmenlerin donanımlı insanlardan seçilmesi gerektiğini anlatmış. Savcıya göre, ülkede her vatandaşın öğretmenlik mesleğini seçmesi Anayasal hakmış, cemaatle yolu kesişmişlerin bu hakkı kullanmaları en başarılı insanların hukuk mühendisliklere girebilecekken ülke geleceği için sorumluluk alıp öğretmenliği seçmesi suçmuş. Cemaat, kapasiteli insanları öğretmenlik mesleğini seçmeye özendirme suçu işlemiş. Gülen, çevresindeki insanları daha fazla okumaya teşvik etmiş, açılan eğitim kurumlarında insanlar ortalama ülke vatandaşından daha fazla çalışarak daha donanımlı hale gelmiş. Savcıya göre, her vatandaş için Anayasal bir hak olan kendini geliştirme hakkı cemaat mensupları işlerse suçmuş. Cemaat, ülkede geleceğin elitlerini yetiştirme suçu işlemiş. Anayasamıza göre insanların öğrenme ve öğretme hakkı vardır. Tüm vatandaşların bu hakkı kullanması serbest cemaat mensuplarının bu hakkı kullanması ise savcıya göre suçmuş. Cemaat, insanları çağın gereksinimleri doğrultusunda yetiştirme suçu işlemiş. Tüm vatandaşların eğitim fırsatlarından eşit yaralanma hakkı vardır. Cemaat mensuplarının eğitim fırsatlarından eşit yararlanması savcıya göre suçmuş. Cemaat, dar gelirlilerin başarılı çocuklarının eğitimden eşit yararlanıp devlette görev almasını teşvik suçu işlemiş. Ülkede tüm vatandaşların özgürce kendini geliştirmesi, daha donanımlı hale gelmesi en doğal hakkıdır. Cemaatle irtibatlı olanların daha donanımlı hale gelmesi, yetişen insanların daha kalifiye olması savcıya göre suçmuş. Cemaat, kalifiye insan yetiştirme suçu işlemiş. Ülkede tüm vatandaşların devletin karar mekanizmalarında yer alması serbesttir. Cemaatle irtibatlı olanların devletin karar organlarında görev yapması savcıya göre suçmuş. Cemaat, ülke vatandaşlarını devletin karar organlarında görev almaya teşvik etme suçu işlemiş. Tüm işletmelerin kendi belirleyeceği kriterlere göre çalıştıracağı elemanları seçme hakkı vardır. Cemaatin kendi yetiştirdiği öğretmenleri kendi açtığı kurumlarda çalıştırması savcıya göre suçmuş. Cemaat, kendi insan kaynağını yetiştirip kurumunda çalıştırma vatandaşlara sosyal güvence sağlama suçu işlemiş. Vatandaşların kariyer gelişimi ve daha iyi imkânlarla çalışmak için yurt dışına gitmesi yasal hakkıdır. Cemaat mensuplarının bu hakkı kullanması savcıya göre suçmuş. Cemaat, vatandaşlarımızın daha başarılı olması için yurt içi ve dışında ortam sağlama suçu işlemiş. Gülen, etkili olabildiği insanlara, yıkıcı zararlı faaliyetlerden uzak durmaya, devletle savaşa girmemeye, aksine devlet organlarında görev alıp olumlu projelerde yer almaya teşvik etmiş. Savcıya göre bu suçmuş; Cemaat, insanları devlette görev alıp olumlu projelerde sorumluluk almaya teşvik suçu işlemiş. Sayılanların hiciv olduğunu düşünmeyin tamamı savcının mütalaasında ifadelerden karikatürize edilerek alınmıştır. DERSHANELERLE ELEMAN DEVŞİRME İDDİASI 1980 den bu yana cemaatle irtibatlı dershane ve okullarda çok sayıda gence eğitim verilmiştir. Cemaatin kurumlarındaki kötülüklere kapalı ortamı hemen tüm vatandaşları için sığınak yeri olmuştur. Değerler eğitimine önem veren birçok kişi ve grup cemaatin eğitim ortamlarına çocuklarını göndererek yararlanmış, cemaatin her düşünceye açık yapısını kullanarak elemanlarını yetiştirmiştir. Birçok AKP li aile çocuklarını cemaatin eğitim ortamlarına göndermiş bugün AKP kadrolarında yer alan çok sayıda genç bu ortamlardan yararlanmış savcının tabiriyle cemaatin olumlu ortamlarını eleman devşirmede kullanmıştır. Eğim ortamlarını kendi felsefesine göre eleman yetiştirmede en az oranda kullanan yine cemaattir. Bugün cemaat mensubu olmakla suçlanıp tutuklanan ya da işten atılan insan sayısına baktığınızda yıllardır çok sayıda insana hizmet veren bir grubun bencil davranmadığı her düşünceden insana kapılarını açtığını görürsünüz. Eğitimdeki yetişkin nüfusun %25'ine hizmet veren bir topluluk kendine bağlı kurumlardan çok az sayıda insanla neredeyse binde birlerle hizmet faaliyetlerini yürütmektedir. Aslında cemaatin kurumlarında hiçbir grupta olmadığı kadar herkese açık bir yapı vardır ve bu anlayıştan dolayıdır ki her grup en küçük tereddüt yaşamadan cemaatin ortamlarından yararlanmayı seçmiştir. Kurumların korumalı ortamından AKP liler ne kadar yararlandıysa cemaatte o kadar belki daha az yararlanmıştır. Çünkü cemaat insanlardan bencillikten uzak olmalarını, kendini toplum için sorumluluk almaya adamalarını istemekte, bu düzeyde fedakârlığı az sayıda insan sürdürebilmektedir. Cemaatin eğitim ortamlarını eleman devşirmeye hasrettiği iddiası ortadaki tablo yalanlamaktadır. Bazı imkânları eleman devşirmede kullanmadan bahsedilecekse bu konuda en çok suçlanacak AKP olur. Çünkü grubu kendi kurumlarını eleman devşirmede kullanmakla suçlayan savcının, devlet imkânlarını kullanarak dağıttığı kömür ve gıda yardımlarıyla 9 milyon üyeye ulaşan AKP nin yaptıklarını sorgulamaması üye devşirmeyle suçlamaması ilginçtir. CEMAAT DEVLET İMKÂNLARINDAN HERKESİN EŞİT YARARLANMASI İÇİN ÇALIŞMIŞTIR Türkiye de bölgeler arasında ve okullar arasında eğitim farkları olduğu gibi bazı okullara ve bazı devlet memurluklarına girişte konulmuş eşitlik ilkesine aykırı bariyerler vardır. Çok başarılı bile olsa bazı öğrencilerin bazı okullarda okuması bazı devlet birimlerinde yükselmesi imkânsızdır. Bu durum yılarca devam etmiş ve vatandaşların devletin imkân ve fırsatlarından eşit yararlanmasını engelleyen bu sorunun çözümü için toplumun hiçbir kesimi sorumluluk üstelenmemiştir. Sadece cemaat elini taşın altına koymuş toplumun her kademesinden vatandaşın yukarı tırmanmasında kimseyi rahatsız etmeden antidemokratik yöntemler kullanmadan çözümler geliştirmiştir. Toplumun her bölgesinin eğitim fırsatlarından yararlanması için ülkenin en ücra köşelerine kadar okul dershane olmazsa okuma salonu açmış, teşvikleriyle sıkıştığı yerden çıkardığı insanları kapasitesinin el verdiği en üst düzeye gelme fırsatları hazırlamıştır. Ülkede adalet sisteminde yıllarca yanlı bir yapılanmadan şikâyet edilmiş, Anadolu insanının girişini engelleyen bu yapılanma cemaatin olumlu gayretleriyle aşılmıştır. Adalet gibi güvenlik birimlerine moral değerleri önemseyen birinin girmesi ve yükselmesini engelleyecek gizli güvenlik soruşturması vb barajlar konulmuştur. Cemaat, ilgili birimlerdeki dışa kapalı yapıyı kimseyi rahatız etmeden demokrasi kuralları içinde çözecek yollar geliştirmiştir. Cemaatin daima demokrasi sınırları içinde kalarak antidemokratik uygulamaları aşma gayretleri sayesinde ilgili birimlerde Anadolu’nun her yöresinden ve her gelir grubundan ailelerin çocukları girme yükselme şansına kavuşmuştur. Cemaatin çalışmaları sayesinde ilgili birimlerde suiistimaller azalmış vatandaşı bezdiren uygulamalar sona ermiş ve toplum yüksek demokratik standartlara sahip ülkelerdeki uygulamalarla buluşmuştur. HER VATANDAŞ ŞARTLARINI TAŞIDIĞI BİR DEVLET BİRMİNDE GÖREV ALMA HAKKINA SAHİPTİR Cemaatin gayretleri sayesinde eğitime en uzak kesimlerde eğitim isteği uyarılmış, insanlar yüreklendirilmiş, gariban Anadolu çocukları ülkede ve ülke dışındaki akranlarıyla rekabet edecek cesarete kavuşmuştur. Hiçbir hukuk devletinde dini cemaatlerle irtibatlı bir vatandaşın şartlarını taşıdığı bir devlet birimine girmesi suç değildir. Gelişmiş ülkelerde dini cemaatler kendi okullarını açarak kendi dünya görüşlerini istedikleri gibi öğretme hakkına sahiptir. Okuldan mezun olan bir dini cemaat mensubu eşitlik ilkesi içinde devletin her kademesinde görev alabileceği gibi dini cemaatin kendi imkânlarıyla açtığı yasal kurumlarda çalışabilir. Bir cemaat demokratik sınırlar içinde hareket etmek kaydıyla daha fazla insan yetiştirdiği için suçlanamaz. Aksine olumlu davranış kazandırmada yaygın rolünden dolayı topluma daha faydalı olduğu düşünülerek teşvik edilir. Bir ülkenin vatandaşlarının yasal yöntemler kullanarak kamu kurumlarına girmeye çalışması kamu kurumlarına sızma olarak değerlendirilemez. Hele bu grup yaptığı faaliyetleri herkesin gözü önünde yaygın olarak yapıyorsa kimse onların kamu organlarına girmek için yaptığı faaliyetleri yasadışı gibi gösteremez. Faaliyetlerinin tamamını yasal yöntemler kullanarak yürüten bir topluluk bu faaliyetlerinin yaygınlığı yüzünden kamu kurumlarını ele geçirmekle suçlanamaz. Eğer bir faaliyet yaygın olduğu için kamu kurumlarını ele geçirmekle suçlanırsa bu suçlamadan en çok AKP zararlı çıkar. YILLARCA EMEK SARFEDİP DEMOKRATİK YOLLARLA DEVLET ORGANLARINA GİREN CEMAAT MENSUPLARI SUÇLU HİÇ EMEK SARF ETMEDEN DARBEYLE TÜM DEVLET BİRMLERİNİ ELE GEÇİREN AKP İSE MASUMMUŞ Savcı mütalaasında cemaati devletin kritik organlarına sızmakla suçlamaktadır. Hâlbuki OHAL ile atılan personel sayısı ve yerine getirilenler varsa böyle bir suç bunu başkasının işlediğini anlatmaktadır. İddiaya göre cemaat yıllardan beri planlı bir çalışmayla devletin tüm kritik organlarını ele geçirmiştir. Ortaya çıkan tablo suçun bilerek farklı adrese ihale edildiğini göstermektedir. Devletin kritik organı olarak anılan en önemli kurumlardan biri Bilgi İletişim Teknolojileri (BİT), olduğu söylenmiştir. Yıllardan beri kurumu ele geçirmeye çalıştığı iddia edilen cemaatle ilişkili tespit edilen az sayıda uzman darbeden sonra hukuksuz bir şekilde atılmıştır. Ancak bundan sonra yaşananlar konun cemaatin kurumu ele geçirmesi olmadığı, iktidarın amacının bu kurumu ele geçirmek için sahte bir senaryo ürettiğini göstermektedir. Çünkü iktidar cemaati bahane edip kurumu kapatmış ve cemaat mensuplarını atmayla yetineceği yerde hiç ilgisi olmayan diğer personeli de dağıtmıştır. Yerine kurulan Bilgi Teknolojileri Kurumu(BTK) na mülakatla AKP lileri doldurarak kurumu tamamen ele geçirmiştir. Bununla da yetinmemiş devletin tüm organlarındaki bilişim uzmanlıklarını mülakatla alacağı 100.000 AKP'li ile doldurarak devletin tüm kritik bilgisayar birimlerini ele geçirme fırsatı oluşturmuştur. Bir diğer kritik devlet birimi yüksek yargı organlarıdır. Cemaatin yıllardan beri planlı bir çalışma ile yüksek yargı organlarını ele geçirdiği iddia edilmiştir. Yüksek yargıda görev yapan cemaatle yolu kesişmiş herkes hukuksuz bir şekilde atıldığı halde sayının bir elin parmaklarını geçmemesi ele geçirme iddialarını yalanlamaktadır. Ancak yüksek yargıda daha sonra yaşananlar konunun cemaat olmadığını, AKP nin yüksek yargıyı ele geçirmek için cemaat bahanesini kullandığını ortaya koymaktadır. İktidar ihraçlardan sonra yüksek yargı organlarına üye seçim yöntemleriyle oynayarak, tek seçici haline gelmiş ve yüksek yargıyı hiç emek sarf etmenden ele geçirecek yöntem geliştirmiştir. Artık yüksek yargı yoktur, yargı organları tamamen ele geçirilmiş, yüksek yargı iktidara bağlanarak talimatla iş yapar hale getirilmiştir. Bugün hem yargıdan hem de yüksek yargıdan iktidarın görüşüne muhalif objektif bir karar çıkarılması mümkün değildir. Cemaat yıllardan beri planlı bir faaliyetle emniyet teşkilatını ele geçirmekle suçlanmaktadır. Hâlbuki darbeden sonra atılan rütbeli ve rütbesiz personel sayısı bu iddiaları yalanlamaktadır. İktidar partisi OHAL den yararlanıp emniyette tek seçici hale gelmiş, hukuksuz bir şekilde attıkları yerine hiç emek sarf etmeden partilileri doldurmuştur. Emniyet teşkilatını parti teşkilatına dönüştürmüş, muhalif gördüğü her kesimden insanın üzerine salarak terör estirmeye başlamıştır. Cemaat mensuplarının yılardan beri planlı faaliyetlerle askeriyede kadrolaştıkları iddia edilmektedir. Cemaatle irtibatı tespit edildiği için atılan asker sayısı bu iddiaları yalanlamaktadır. Darbeye karıştıkları gerekçesiyle atılan generallerin sadece %3 ünün cemaatle irtibatı tespit edilmiştir. Bu oran kurmay sayısında da yaklaşık olarak aynıdır. Cemaatle irtibatlı oldukları gerekçesiyle bir grup subay ihraç edildikten sonra orduya subay alım yöntemlerini değiştirip kadro sayılarını azaltarak emek sarf etmeden mülakatla orduya partili doldurma hedeflenmiştir. Cemaat ÖSYM yi ele geçirmekle suçlanmıştır yüzleri aşkın personeli olan bu kurumda atılan personel sayısı birkaç kişidir. Darbeden sonra hem ÖSYM hem YÖK yapısı değiştirilmiş bu birimlere hiç emek sarf etmeden antidemokratik yöntemlerle partililer getirilmiştir. YÖK ortadan kalkmış partiye bağlı bir kurum ortaya çıkmıştır, Rektörlük seçimleri kaldırılıp üniversitelerin tamamı partiye bağlanmış, cemaat bahanesiyle hem ÖSYM hem üniversitelerin yönetimi partililerin eline geçmiştir. Ülkede bilimsel özerklik tamamen kaldırılmış artık bu kurumların objektif bilimsel karar vermesi iktidarın beğenmediği bir bilimsel çalışmanın kabul alması imkânsızdır. Cemaat uzun ve planlı bir çalışmayla eğitimi ele geçirmekle suçlanmaktadır. Cemaatle yolu kesişmiş birçok eğitimciyi hukuksuz bir şekilde attıkları halde atılan öğretmen oranı %4 civarındadır. Cemaat bu oranla eğitimi ele geçirmekle suçlanırken, AKP eğitimde tüm dengeleri değiştirecek düzenlemeler yapmakta eğitim sistemini imam hatiplere göre yeniden dizayn etmektedir. Buna kritik diğer devlet birimlerini de ekleyebilirsiniz, AKP yüksek seçim kurulunun yapısını değiştirmiş il ve ilçe seçim kurullarındaki tüm veri girişlerini partililere devretmiş, seçimlerde her türlü hileyi yapıp saklayarak meclis çoğunluğunu partiye teslim etmiştir. İktidar darbeyle ülkedeki tüm devlet birimlerini ele geçirmekte cemaat yaygarası koparıp yaptığını saklamaktadır. CEMAATİN TÜM FAALİYETLERİ DEMOKRASİ SINIRLARI İÇİNDE OLMUŞTUR Devlette organlarında cemaat mensuplarının varlığı tartışılmaya açılmış, cemaat işlemediği suçlarla suçlanmıştır. AKP mahkemelere talimat vermiş 2 yıldan beri cemaati suçlu ilan edecek malzeme bulmaya zorlamaktadır. OHAL in sunduğu fırsatlardan yararlanıp bazılarına işlediği suçlardan kurtarma vaat edilmekte, cemaat mensuplarına iftira atması suç ortağı gibi göstermesi istenmektedir. İşkence ile darbeyi cemaat yaptı demeye zorlanan bazı subaylar gibi, bazı görevlilere işkenceyle ya da salıverme karşılığı yalan ve iftiralarla dolu hazır metinler imzalatılmış, memuriyet sınavlarına hile karıştırıldığı iddiasıyla davalar açılmıştır. Şu günlerde mahkemelerden talimatla cemaatin devlet birimlerini hileli yöntemlerle ele geçirdiği yönünde karar çıkarılması için çalışılma sürmektedir. Bundan sonra suçsuz yere işten attıkları cemaat mensuplarına suç uydurma ve sahte delillerle suçun subutu aşamasına geçilecektir. Böylece işten attıkları cemaat mensupları hak arayamayacak kendine yöneltilen suçlamalarla boğuşurken yaşadıkları haksızlıklar için kimseye dava açamayacaktır. Hukuk sistemi önce suçlayıp cezalandırma sonra düzmece delillerle iftiralarla suç uydurma yöntemine göre çalıştırılmaktadır. Bu iktidarın her yeri ele geçirmede kullandığı bir yöntemdir, bugüne kadar hakkını gasp etiği tüm kesimlerin hak aramasını önlemek için onlar hakkında suçlar uydurulup tutuklatmış hem elindekiler alınmış hem kişiler mahkemelerde kendi aklamak için kendi dertleriyle boğuşmak zorunda bırakılmıştır. Cemaatin tüm faaliyetleri demokrasinin sınırları içinde yürütülmüş, hiçbir faaliyetinde hukuk dışı yöntemler kullanılmamıştır. Ayrıca savcının mütalaasında anlattığı hileli yöntem iddialarını ülke gerçekleri de yalanlamaktadır. Savcı, cemaatin eğitim kurumlarında her yıl yüz binlerce öğrenciye hizmet verdiğini, sektörün %25-30 unun cemaatle irtibatlı olduğunu ifade etmiştir. 40 yıldan beri eğitim hizmeti yapan cemaatin dershane ve okullarında bu güne kadar tahmini 5 milyondan fazla öğrenciye eğitim verilmiştir. Buna cemaatin haftalık sohbetler yoluyla yaptığı yaygın eğitim faaliyetlerini de eklerseniz. Cemaat 10 milyona yakın insana örgün ya da yaygın eğitim yoluyla ulaşmış yani yetişkin nüfusun yaklaşık %25'ine değerler eğitimi vermiştir. Ülkede cemaatin devlet birimlerine olağan yöntemlerle eleman yerleştirmek istemesi halinde bu devlet birimlerindeki cemaatle yolu kesişmiş elemanların % 25'e yakın oranda olması beklenir. Hâlbuki devlet birimlerinde cemaatin oranı % 4'ü geçmemektedir. Cemaatin özel çalışma yaparak ele geçirmekle suçlandığı Adalet, güvenlik gibi birimlerde cemaat mensuplarının oranı hiç eğitim faaliyeti olmayan diğer bazı gruplardan azdır. Devletin 2,5 milyona yakın memuru vardır, atılan tüm cemaat mensuplarının sayısı 100.000 civarındadır, cemaat 0.04 lük bir memur oranıyla devleti ele geçirmekle suçlanmaktadır. Hâlbuki AKP yanlısı sendikanın üye sayısı bunun 5 katından fazladır, eğer bir grubun ele geçirmesinden bahsedilecekse şu anda AKP nin hiç eğitim kurumu olmamadan devlet kadrolarını % 20 sinden fazlasını ele geçirdiği ortadadır. Cemaat mensuplarının normal yollarla devlet birimlerine girmesi halinde kritik devlet birimlerinde cemaat mensuplarının oranı %25 ler düzeyinde olmalıdır. Hâlbuki hiçbir kritik devlet biriminde cemaat mensupların oranı bu kadar olmamıştır. Grubun ele geçirdiği iddia edilen emniyet teşkilatında ve askeriye de öğrenciler dâhil atılanların oranı %8'ler düzeyindedir, hiç çalışma yapmadığı söylenen grupların bile oranı buna yakındır. PARALEL DEVLET İDDİASI HALKI KANDIRMADA KULLANILAN BİR YALANDIR Paralel devlet kurma iddiası da yukarıdakiler gibi kocaman bir yalandır. Her grup kendi içinde bir dayanışma sergiler, bazen bu dayanışma grubun dışa kapalı hale gelmesine yol açar. Hâlbuki dışa kapalı yapı kurmakla en son suçlanacak topluluk cemaattir. Çünkü cemaat mensupları demokrasi ve insan hakları konusunda sürekli kendilerini yenilemekte hayatlarını her düşünceye saygılı olma, herkese açık olma, herkesle ilişki kurma anlayışına göre geliştirmektedir. Bu yüzden cemaat mensupları hiçbir devlet biriminde ayrışmamış, yapacağı her olumlu adımda diğer gruplarla ortak hareket etmiş, suçlamaların başladığı döneme kadar ayrı sendika kurmayı bile düşünmemiştir. Nasıl her birimde çalışanlar bağlı oldukları dernek ve sendika ile bir arya geliyorsa cemaat mensupları da bağlı oldukları STK çatısı altında bir araya gelmiş ardından diğer STK larla ortak çalışma platformları oluşturmuştur. Ülkücü hareketin Kamusen çatısı altında bir araya gelmesi, iktidar yanlılarının Memursen çatısı altında toplanması ayrı devlet kurma olarak görülmüyorsa, cemaatle irtibatlı memurların kendi aralarında kurdukları yasal STK lar yüzünden cemaat paralel devlet kurmakla suçlanamaz. Ortada ne paralel bir devlet ne de bir grubun devlet içinde hâkimiyeti söz konusudur. Cemaatin tüm yaptığı demokratik yöntemlerle ülke vatandaşlarının her devlet birimine eşit şartlarda görev almaya teşviktir. İktidar cemaati devlette % 3-4 oranında yer aldığı için paralel devlet kurmakla suçlayıp toplumu kandırırken, kendisi OHAL le alınan hukuksuz yetkileri fütursuzca kullanıp tam bir parti devleti hatta bir diktatörlük kurmaktadır. BUGÜN ORTADAKİ ÇIPLAK GERÇEK ŞUDUR Siyasal İslam görüşüne mensup AKP tüm diğer siyasal İslamcı gruplar gibi 300 civarı insanın öldüğü kanlı bir darbe senaryosuyla ülke yönetimini ele geçirmiştir. Ancak dünya kamuoyunun tepkisinden çekindiği için darbeyle ülke yönetimini ele geçirdiğini ilana cesaret edememiş, yaptığı darbeyi başkasının üzerine yıkıp aklanmayı seçmiştir. Nasılsa ülkede söylediği tüm yalanları gerçek gibi gösterecek bir basın ordusu ve ona inanacak bir toplum hazırdır. Daha önce işlediği her suçtan sonra cemaati hedef gösterip halkı kandırdığı gibi, şu günlerde devleti ele geçirmek için yaptığı darbeyi cemaate ihale edip dünya kamuoyunu kandıracak argümanlar geliştirmekle meşguldür. Bir süre sonra, OHAL şartlarında partiye bağladığı mahkemelerden darbeyi cemaatin yaptığı, cemaatin hileli ve şiddet içeren yollarla devleti ele geçirmeye çalıştığı yönünde kararlar çıkarmayı, devleti ele geçirmek için kurguladığı çirkin ve ahlak dışı bir senaryo ile işlediği tüm suçları cemaate yıkarak, yüz bini aşkın(aileleriyle 1 milyona yakın) masum insanın mağduriyeti üzerinden kendi kirli saltanatını kurmayı planlamaktadır. Daha önce Kabataş yanlında olduğu gibi cemaat yolsuzluğa prim vermediği için ortadan kaldırılmak istenen kirli senaryonun seçilmiş kurbanıdır Artık ülke siyasi hayatında her yere yalanlarla ve sahtekârlıklara gelmiş birinin kirli senaryolarına teslim olmuştur. http://aktifhaber.com/analiz/demokratik-yollarla-memur-olan-cemaat-gonulluleri-suclu-darbeyle-devleti-ele-geciren-akp-masummus-h118358.html
Demokratik yollarla memur olan cemaat gönüllüleri suçlu; darbeyle devleti ele geçiren AKP masummuş

Cemaat gerekçesiyle yargılanan cemaat gönüllülerinin yargılandığı Çatı Dava Dosyası'nın mütalaasında Gülen'in vatandaşları demokratik yollarla devlette memur olmaya teşvik etmesi suç olarak gösteriliyor.

İsmail S. Gülümser

Hidayet Karaca’nın da yargılandığı çatı dava dosyası mütalaasında, suçlamalarını ana konusunu cemaatin devleti ele geçirme iddiaları oluşturmaktadır. Savcılık bu iddiasını ispat için F. Gülen’in faklı zamanlarda farklı gruplar için söylediklerini delil olarak sunmuştur.

SAVCININ MÜTAALASINDAKİ SUÇLAMALARDAN BAZILARI

Gülen, çevresinde bulunan grubun durumuna göre bir konuşmasında, zaaflardan arınmış insanların askeriye, mülkiye ve yargı gibi devlet organlarda görev alması halinde ülkenin geleceğinin daha aydınlık olacağını demokrasinin gelişeceğini aktarmış. Savcıya göre, tüm vatandaşların bu organlarda görev alması Anayasal hak iken cemaatle yolu kesişmiş olanların buralarda görev alması suçmuş.

Cemaat, iyi yetişmiş zaaflardan uzak insan yetiştirme ve onları devlette görev almaya teşvik etme suçu işlemiş. Başka bir toplantıda Gülen, öğretmenlik mesleğinin peygamber mesleği olduğunu, gelecek nesilleri yetiştirecek öğretmenlerin donanımlı insanlardan seçilmesi gerektiğini anlatmış. Savcıya göre, ülkede her vatandaşın öğretmenlik mesleğini seçmesi Anayasal hakmış, cemaatle yolu kesişmişlerin bu hakkı kullanmaları en başarılı insanların hukuk mühendisliklere girebilecekken ülke geleceği için sorumluluk alıp öğretmenliği seçmesi suçmuş. Cemaat, kapasiteli insanları öğretmenlik mesleğini seçmeye özendirme suçu işlemiş.
Gülen, çevresindeki insanları daha fazla okumaya teşvik etmiş, açılan eğitim kurumlarında insanlar ortalama ülke vatandaşından daha fazla çalışarak daha donanımlı hale gelmiş. Savcıya göre, her vatandaş için Anayasal bir hak olan kendini geliştirme hakkı cemaat mensupları işlerse suçmuş.

Cemaat, ülkede geleceğin elitlerini yetiştirme suçu işlemiş.
Anayasamıza göre insanların öğrenme ve öğretme hakkı vardır. Tüm vatandaşların bu hakkı kullanması serbest cemaat mensuplarının bu hakkı kullanması ise savcıya göre suçmuş.

Cemaat, insanları çağın gereksinimleri doğrultusunda yetiştirme suçu işlemiş.
Tüm vatandaşların eğitim fırsatlarından eşit yaralanma hakkı vardır. Cemaat mensuplarının eğitim fırsatlarından eşit yararlanması savcıya göre suçmuş.

Cemaat, dar gelirlilerin başarılı çocuklarının eğitimden eşit yararlanıp devlette görev almasını teşvik suçu işlemiş. Ülkede tüm vatandaşların özgürce kendini geliştirmesi, daha donanımlı hale gelmesi en doğal hakkıdır. Cemaatle irtibatlı olanların daha donanımlı hale gelmesi, yetişen insanların daha kalifiye olması savcıya göre suçmuş.

Cemaat, kalifiye insan yetiştirme suçu işlemiş. Ülkede tüm vatandaşların devletin karar mekanizmalarında yer alması serbesttir. Cemaatle irtibatlı olanların devletin karar organlarında görev yapması savcıya göre suçmuş.

Cemaat, ülke vatandaşlarını devletin karar organlarında görev almaya teşvik etme suçu işlemiş. Tüm işletmelerin kendi belirleyeceği kriterlere göre çalıştıracağı elemanları seçme hakkı vardır. Cemaatin kendi yetiştirdiği öğretmenleri kendi açtığı kurumlarda çalıştırması savcıya göre suçmuş.

Cemaat, kendi insan kaynağını yetiştirip kurumunda çalıştırma vatandaşlara sosyal güvence sağlama suçu işlemiş. Vatandaşların kariyer gelişimi ve daha iyi imkânlarla çalışmak için yurt dışına gitmesi yasal hakkıdır. Cemaat mensuplarının bu hakkı kullanması savcıya göre suçmuş.

Cemaat, vatandaşlarımızın daha başarılı olması için yurt içi ve dışında ortam sağlama suçu işlemiş. Gülen, etkili olabildiği insanlara, yıkıcı zararlı faaliyetlerden uzak durmaya, devletle savaşa girmemeye, aksine devlet organlarında görev alıp olumlu projelerde yer almaya teşvik etmiş. Savcıya göre bu suçmuş;

Cemaat, insanları devlette görev alıp olumlu projelerde sorumluluk almaya teşvik suçu işlemiş. Sayılanların hiciv olduğunu düşünmeyin tamamı savcının mütalaasında ifadelerden karikatürize edilerek alınmıştır.

DERSHANELERLE ELEMAN DEVŞİRME İDDİASI

1980 den bu yana cemaatle irtibatlı dershane ve okullarda çok sayıda gence eğitim verilmiştir. Cemaatin kurumlarındaki kötülüklere kapalı ortamı hemen tüm vatandaşları için sığınak yeri olmuştur. Değerler eğitimine önem veren birçok kişi ve grup cemaatin eğitim ortamlarına çocuklarını göndererek yararlanmış, cemaatin her düşünceye açık yapısını kullanarak elemanlarını yetiştirmiştir. Birçok AKP li aile çocuklarını cemaatin eğitim ortamlarına göndermiş bugün AKP kadrolarında yer alan çok sayıda genç bu ortamlardan yararlanmış savcının tabiriyle cemaatin olumlu ortamlarını eleman devşirmede kullanmıştır.

Eğim ortamlarını kendi felsefesine göre eleman yetiştirmede en az oranda kullanan yine cemaattir. Bugün cemaat mensubu olmakla suçlanıp tutuklanan ya da işten atılan insan sayısına baktığınızda yıllardır çok sayıda insana hizmet veren bir grubun bencil davranmadığı her düşünceden insana kapılarını açtığını görürsünüz.
Eğitimdeki yetişkin nüfusun %25'ine hizmet veren bir topluluk kendine bağlı kurumlardan çok az sayıda insanla neredeyse binde birlerle hizmet faaliyetlerini yürütmektedir. Aslında cemaatin kurumlarında hiçbir grupta olmadığı kadar herkese açık bir yapı vardır ve bu anlayıştan dolayıdır ki her grup en küçük tereddüt yaşamadan cemaatin ortamlarından yararlanmayı seçmiştir. Kurumların korumalı ortamından AKP liler ne kadar yararlandıysa cemaatte o kadar belki daha az yararlanmıştır. Çünkü cemaat insanlardan bencillikten uzak olmalarını, kendini toplum için sorumluluk almaya adamalarını istemekte, bu düzeyde fedakârlığı az sayıda insan sürdürebilmektedir.

Cemaatin eğitim ortamlarını eleman devşirmeye hasrettiği iddiası ortadaki tablo yalanlamaktadır. Bazı imkânları eleman devşirmede kullanmadan bahsedilecekse bu konuda en çok suçlanacak AKP olur. Çünkü grubu kendi kurumlarını eleman devşirmede kullanmakla suçlayan savcının, devlet imkânlarını kullanarak dağıttığı kömür ve gıda yardımlarıyla 9 milyon üyeye ulaşan AKP nin yaptıklarını sorgulamaması üye devşirmeyle suçlamaması ilginçtir.

CEMAAT DEVLET İMKÂNLARINDAN HERKESİN EŞİT YARARLANMASI İÇİN ÇALIŞMIŞTIR

Türkiye de bölgeler arasında ve okullar arasında eğitim farkları olduğu gibi bazı okullara ve bazı devlet memurluklarına girişte konulmuş eşitlik ilkesine aykırı bariyerler vardır. Çok başarılı bile olsa bazı öğrencilerin bazı okullarda okuması bazı devlet birimlerinde yükselmesi imkânsızdır.
Bu durum yılarca devam etmiş ve vatandaşların devletin imkân ve fırsatlarından eşit yararlanmasını engelleyen bu sorunun çözümü için toplumun hiçbir kesimi sorumluluk üstelenmemiştir. Sadece cemaat elini taşın altına koymuş toplumun her kademesinden vatandaşın yukarı tırmanmasında kimseyi rahatsız etmeden antidemokratik yöntemler kullanmadan çözümler geliştirmiştir.
Toplumun her bölgesinin eğitim fırsatlarından yararlanması için ülkenin en ücra köşelerine kadar okul dershane olmazsa okuma salonu açmış, teşvikleriyle sıkıştığı yerden çıkardığı insanları kapasitesinin el verdiği en üst düzeye gelme fırsatları hazırlamıştır.

Ülkede adalet sisteminde yıllarca yanlı bir yapılanmadan şikâyet edilmiş, Anadolu insanının girişini engelleyen bu yapılanma cemaatin olumlu gayretleriyle aşılmıştır. Adalet gibi güvenlik birimlerine moral değerleri önemseyen birinin girmesi ve yükselmesini engelleyecek gizli güvenlik soruşturması vb barajlar konulmuştur. Cemaat, ilgili birimlerdeki dışa kapalı yapıyı kimseyi rahatız etmeden demokrasi kuralları içinde çözecek yollar geliştirmiştir.

Cemaatin daima demokrasi sınırları içinde kalarak antidemokratik uygulamaları aşma gayretleri sayesinde ilgili birimlerde Anadolu’nun her yöresinden ve her gelir grubundan ailelerin çocukları girme yükselme şansına kavuşmuştur. Cemaatin çalışmaları sayesinde ilgili birimlerde suiistimaller azalmış vatandaşı bezdiren uygulamalar sona ermiş ve toplum yüksek demokratik standartlara sahip ülkelerdeki uygulamalarla buluşmuştur.

HER VATANDAŞ ŞARTLARINI TAŞIDIĞI BİR DEVLET BİRMİNDE GÖREV ALMA HAKKINA SAHİPTİR

Cemaatin gayretleri sayesinde eğitime en uzak kesimlerde eğitim isteği uyarılmış, insanlar yüreklendirilmiş, gariban Anadolu çocukları ülkede ve ülke dışındaki akranlarıyla rekabet edecek cesarete kavuşmuştur.
Hiçbir hukuk devletinde dini cemaatlerle irtibatlı bir vatandaşın şartlarını taşıdığı bir devlet birimine girmesi suç değildir. Gelişmiş ülkelerde dini cemaatler kendi okullarını açarak kendi dünya görüşlerini istedikleri gibi öğretme hakkına sahiptir. Okuldan mezun olan bir dini cemaat mensubu eşitlik ilkesi içinde devletin her kademesinde görev alabileceği gibi dini cemaatin kendi imkânlarıyla açtığı yasal kurumlarda çalışabilir. Bir cemaat demokratik sınırlar içinde hareket etmek kaydıyla daha fazla insan yetiştirdiği için suçlanamaz. Aksine olumlu davranış kazandırmada yaygın rolünden dolayı topluma daha faydalı olduğu düşünülerek teşvik edilir.
Bir ülkenin vatandaşlarının yasal yöntemler kullanarak kamu kurumlarına girmeye çalışması kamu kurumlarına sızma olarak değerlendirilemez. Hele bu grup yaptığı faaliyetleri herkesin gözü önünde yaygın olarak yapıyorsa kimse onların kamu organlarına girmek için yaptığı faaliyetleri yasadışı gibi gösteremez. Faaliyetlerinin tamamını yasal yöntemler kullanarak yürüten bir topluluk bu faaliyetlerinin yaygınlığı yüzünden kamu kurumlarını ele geçirmekle suçlanamaz. Eğer bir faaliyet yaygın olduğu için kamu kurumlarını ele geçirmekle suçlanırsa bu suçlamadan en çok AKP zararlı çıkar.

YILLARCA EMEK SARFEDİP DEMOKRATİK YOLLARLA DEVLET ORGANLARINA GİREN CEMAAT MENSUPLARI SUÇLU

HİÇ EMEK SARF ETMEDEN DARBEYLE TÜM DEVLET BİRMLERİNİ ELE GEÇİREN AKP İSE MASUMMUŞ

Savcı mütalaasında cemaati devletin kritik organlarına sızmakla suçlamaktadır. Hâlbuki OHAL ile atılan personel sayısı ve yerine getirilenler varsa böyle bir suç bunu başkasının işlediğini anlatmaktadır. İddiaya göre cemaat yıllardan beri planlı bir çalışmayla devletin tüm kritik organlarını ele geçirmiştir. Ortaya çıkan tablo suçun bilerek farklı adrese ihale edildiğini göstermektedir.

Devletin kritik organı olarak anılan en önemli kurumlardan biri Bilgi İletişim Teknolojileri (BİT), olduğu söylenmiştir. Yıllardan beri kurumu ele geçirmeye çalıştığı iddia edilen cemaatle ilişkili tespit edilen az sayıda uzman darbeden sonra hukuksuz bir şekilde atılmıştır.

Ancak bundan sonra yaşananlar konun cemaatin kurumu ele geçirmesi olmadığı, iktidarın amacının bu kurumu ele geçirmek için sahte bir senaryo ürettiğini göstermektedir. Çünkü iktidar cemaati bahane edip kurumu kapatmış ve cemaat mensuplarını atmayla yetineceği yerde hiç ilgisi olmayan diğer personeli de dağıtmıştır. Yerine kurulan Bilgi Teknolojileri Kurumu(BTK) na mülakatla AKP lileri doldurarak kurumu tamamen ele geçirmiştir. Bununla da yetinmemiş devletin tüm organlarındaki bilişim uzmanlıklarını mülakatla alacağı 100.000 AKP'li ile doldurarak devletin tüm kritik bilgisayar birimlerini ele geçirme fırsatı oluşturmuştur.
Bir diğer kritik devlet birimi yüksek yargı organlarıdır. Cemaatin yıllardan beri planlı bir çalışma ile yüksek yargı organlarını ele geçirdiği iddia edilmiştir. Yüksek yargıda görev yapan cemaatle yolu kesişmiş herkes hukuksuz bir şekilde atıldığı halde sayının bir elin parmaklarını geçmemesi ele geçirme iddialarını yalanlamaktadır.
Ancak yüksek yargıda daha sonra yaşananlar konunun cemaat olmadığını, AKP nin yüksek yargıyı ele geçirmek için cemaat bahanesini kullandığını ortaya koymaktadır. İktidar ihraçlardan sonra yüksek yargı organlarına üye seçim yöntemleriyle oynayarak, tek seçici haline gelmiş ve yüksek yargıyı hiç emek sarf etmenden ele geçirecek yöntem geliştirmiştir. Artık yüksek yargı yoktur, yargı organları tamamen ele geçirilmiş, yüksek yargı iktidara bağlanarak talimatla iş yapar hale getirilmiştir. Bugün hem yargıdan hem de yüksek yargıdan iktidarın görüşüne muhalif objektif bir karar çıkarılması mümkün değildir.

Cemaat yıllardan beri planlı bir faaliyetle emniyet teşkilatını ele geçirmekle suçlanmaktadır. Hâlbuki darbeden sonra atılan rütbeli ve rütbesiz personel sayısı bu iddiaları yalanlamaktadır. İktidar partisi OHAL den yararlanıp emniyette tek seçici hale gelmiş, hukuksuz bir şekilde attıkları yerine hiç emek sarf etmeden partilileri doldurmuştur. Emniyet teşkilatını parti teşkilatına dönüştürmüş, muhalif gördüğü her kesimden insanın üzerine salarak terör estirmeye başlamıştır.

Cemaat mensuplarının yılardan beri planlı faaliyetlerle askeriyede kadrolaştıkları iddia edilmektedir. Cemaatle irtibatı tespit edildiği için atılan asker sayısı bu iddiaları yalanlamaktadır. Darbeye karıştıkları gerekçesiyle atılan generallerin sadece %3 ünün cemaatle irtibatı tespit edilmiştir. Bu oran kurmay sayısında da yaklaşık olarak aynıdır. Cemaatle irtibatlı oldukları gerekçesiyle bir grup subay ihraç edildikten sonra orduya subay alım yöntemlerini değiştirip kadro sayılarını azaltarak emek sarf etmeden mülakatla orduya partili doldurma hedeflenmiştir.

Cemaat ÖSYM yi ele geçirmekle suçlanmıştır yüzleri aşkın personeli olan bu kurumda atılan personel sayısı birkaç kişidir. Darbeden sonra hem ÖSYM hem YÖK yapısı değiştirilmiş bu birimlere hiç emek sarf etmeden antidemokratik yöntemlerle partililer getirilmiştir. YÖK ortadan kalkmış partiye bağlı bir kurum ortaya çıkmıştır, Rektörlük seçimleri kaldırılıp üniversitelerin tamamı partiye bağlanmış, cemaat bahanesiyle hem ÖSYM hem üniversitelerin yönetimi partililerin eline geçmiştir. Ülkede bilimsel özerklik tamamen kaldırılmış artık bu kurumların objektif bilimsel karar vermesi iktidarın beğenmediği bir bilimsel çalışmanın kabul alması imkânsızdır.
Cemaat uzun ve planlı bir çalışmayla eğitimi ele geçirmekle suçlanmaktadır. Cemaatle yolu kesişmiş birçok eğitimciyi hukuksuz bir şekilde attıkları halde atılan öğretmen oranı %4 civarındadır. Cemaat bu oranla eğitimi ele geçirmekle suçlanırken, AKP eğitimde tüm dengeleri değiştirecek düzenlemeler yapmakta eğitim sistemini imam hatiplere göre yeniden dizayn etmektedir.

Buna kritik diğer devlet birimlerini de ekleyebilirsiniz, AKP yüksek seçim kurulunun yapısını değiştirmiş il ve ilçe seçim kurullarındaki tüm veri girişlerini partililere devretmiş, seçimlerde her türlü hileyi yapıp saklayarak meclis çoğunluğunu partiye teslim etmiştir.

İktidar darbeyle ülkedeki tüm devlet birimlerini ele geçirmekte cemaat yaygarası koparıp yaptığını saklamaktadır.

CEMAATİN TÜM FAALİYETLERİ DEMOKRASİ SINIRLARI İÇİNDE OLMUŞTUR

Devlette organlarında cemaat mensuplarının varlığı tartışılmaya açılmış, cemaat işlemediği suçlarla suçlanmıştır. AKP mahkemelere talimat vermiş 2 yıldan beri cemaati suçlu ilan edecek malzeme bulmaya zorlamaktadır. OHAL in sunduğu fırsatlardan yararlanıp bazılarına işlediği suçlardan kurtarma vaat edilmekte, cemaat mensuplarına iftira atması suç ortağı gibi göstermesi istenmektedir. İşkence ile darbeyi cemaat yaptı demeye zorlanan bazı subaylar gibi, bazı görevlilere işkenceyle ya da salıverme karşılığı yalan ve iftiralarla dolu hazır metinler imzalatılmış, memuriyet sınavlarına hile karıştırıldığı iddiasıyla davalar açılmıştır. Şu günlerde mahkemelerden talimatla cemaatin devlet birimlerini hileli yöntemlerle ele geçirdiği yönünde karar çıkarılması için çalışılma sürmektedir.

Bundan sonra suçsuz yere işten attıkları cemaat mensuplarına suç uydurma ve sahte delillerle suçun subutu aşamasına geçilecektir. Böylece işten attıkları cemaat mensupları hak arayamayacak kendine yöneltilen suçlamalarla boğuşurken yaşadıkları haksızlıklar için kimseye dava açamayacaktır. Hukuk sistemi önce suçlayıp cezalandırma sonra düzmece delillerle iftiralarla suç uydurma yöntemine göre çalıştırılmaktadır.

Bu iktidarın her yeri ele geçirmede kullandığı bir yöntemdir, bugüne kadar hakkını gasp etiği tüm kesimlerin hak aramasını önlemek için onlar hakkında suçlar uydurulup tutuklatmış hem elindekiler alınmış hem kişiler mahkemelerde kendi aklamak için kendi dertleriyle boğuşmak zorunda bırakılmıştır.
Cemaatin tüm faaliyetleri demokrasinin sınırları içinde yürütülmüş, hiçbir faaliyetinde hukuk dışı yöntemler kullanılmamıştır. Ayrıca savcının mütalaasında anlattığı hileli yöntem iddialarını ülke gerçekleri de yalanlamaktadır.

Savcı, cemaatin eğitim kurumlarında her yıl yüz binlerce öğrenciye hizmet verdiğini, sektörün %25-30 unun cemaatle irtibatlı olduğunu ifade etmiştir. 40 yıldan beri eğitim hizmeti yapan cemaatin dershane ve okullarında bu güne kadar tahmini 5 milyondan fazla öğrenciye eğitim verilmiştir. Buna cemaatin haftalık sohbetler yoluyla yaptığı yaygın eğitim faaliyetlerini de eklerseniz. Cemaat 10 milyona yakın insana örgün ya da yaygın eğitim yoluyla ulaşmış yani yetişkin nüfusun yaklaşık %25'ine değerler eğitimi vermiştir.

Ülkede cemaatin devlet birimlerine olağan yöntemlerle eleman yerleştirmek istemesi halinde bu devlet birimlerindeki cemaatle yolu kesişmiş elemanların % 25'e yakın oranda olması beklenir. Hâlbuki devlet birimlerinde cemaatin oranı % 4'ü geçmemektedir. Cemaatin özel çalışma yaparak ele geçirmekle suçlandığı Adalet, güvenlik gibi birimlerde cemaat mensuplarının oranı hiç eğitim faaliyeti olmayan diğer bazı gruplardan azdır.

Devletin 2,5 milyona yakın memuru vardır, atılan tüm cemaat mensuplarının sayısı 100.000 civarındadır, cemaat 0.04 lük bir memur oranıyla devleti ele geçirmekle suçlanmaktadır. Hâlbuki AKP yanlısı sendikanın üye sayısı bunun 5 katından fazladır, eğer bir grubun ele geçirmesinden bahsedilecekse şu anda AKP nin hiç eğitim kurumu olmamadan devlet kadrolarını % 20 sinden fazlasını ele geçirdiği ortadadır.
Cemaat mensuplarının normal yollarla devlet birimlerine girmesi halinde kritik devlet birimlerinde cemaat mensuplarının oranı %25 ler düzeyinde olmalıdır. Hâlbuki hiçbir kritik devlet biriminde cemaat mensupların oranı bu kadar olmamıştır. Grubun ele geçirdiği iddia edilen emniyet teşkilatında ve askeriye de öğrenciler dâhil atılanların oranı %8'ler düzeyindedir, hiç çalışma yapmadığı söylenen grupların bile oranı buna yakındır.

PARALEL DEVLET İDDİASI HALKI KANDIRMADA KULLANILAN BİR YALANDIR

Paralel devlet kurma iddiası da yukarıdakiler gibi kocaman bir yalandır. Her grup kendi içinde bir dayanışma sergiler, bazen bu dayanışma grubun dışa kapalı hale gelmesine yol açar. Hâlbuki dışa kapalı yapı kurmakla en son suçlanacak topluluk cemaattir. Çünkü cemaat mensupları demokrasi ve insan hakları konusunda sürekli kendilerini yenilemekte hayatlarını her düşünceye saygılı olma, herkese açık olma, herkesle ilişki kurma anlayışına göre geliştirmektedir.

Bu yüzden cemaat mensupları hiçbir devlet biriminde ayrışmamış, yapacağı her olumlu adımda diğer gruplarla ortak hareket etmiş, suçlamaların başladığı döneme kadar ayrı sendika kurmayı bile düşünmemiştir. Nasıl her birimde çalışanlar bağlı oldukları dernek ve sendika ile bir arya geliyorsa cemaat mensupları da bağlı oldukları STK çatısı altında bir araya gelmiş ardından diğer STK larla ortak çalışma platformları oluşturmuştur.

Ülkücü hareketin Kamusen çatısı altında bir araya gelmesi, iktidar yanlılarının Memursen çatısı altında toplanması ayrı devlet kurma olarak görülmüyorsa, cemaatle irtibatlı memurların kendi aralarında kurdukları yasal STK lar yüzünden cemaat paralel devlet kurmakla suçlanamaz.
Ortada ne paralel bir devlet ne de bir grubun devlet içinde hâkimiyeti söz konusudur. Cemaatin tüm yaptığı demokratik yöntemlerle ülke vatandaşlarının her devlet birimine eşit şartlarda görev almaya teşviktir. İktidar cemaati devlette % 3-4 oranında yer aldığı için paralel devlet kurmakla suçlayıp toplumu kandırırken, kendisi OHAL le alınan hukuksuz yetkileri fütursuzca kullanıp tam bir parti devleti hatta bir diktatörlük kurmaktadır.

BUGÜN ORTADAKİ ÇIPLAK GERÇEK ŞUDUR

Siyasal İslam görüşüne mensup AKP tüm diğer siyasal İslamcı gruplar gibi 300 civarı insanın öldüğü kanlı bir darbe senaryosuyla ülke yönetimini ele geçirmiştir. Ancak dünya kamuoyunun tepkisinden çekindiği için darbeyle ülke yönetimini ele geçirdiğini ilana cesaret edememiş, yaptığı darbeyi başkasının üzerine yıkıp aklanmayı seçmiştir.
Nasılsa ülkede söylediği tüm yalanları gerçek gibi gösterecek bir basın ordusu ve ona inanacak bir toplum hazırdır. Daha önce işlediği her suçtan sonra cemaati hedef gösterip halkı kandırdığı gibi, şu günlerde devleti ele geçirmek için yaptığı darbeyi cemaate ihale edip dünya kamuoyunu kandıracak argümanlar geliştirmekle meşguldür.

Bir süre sonra, OHAL şartlarında partiye bağladığı mahkemelerden darbeyi cemaatin yaptığı, cemaatin hileli ve şiddet içeren yollarla devleti ele geçirmeye çalıştığı yönünde kararlar çıkarmayı, devleti ele geçirmek için kurguladığı çirkin ve ahlak dışı bir senaryo ile işlediği tüm suçları cemaate yıkarak, yüz bini aşkın(aileleriyle 1 milyona yakın) masum insanın mağduriyeti üzerinden kendi kirli saltanatını kurmayı planlamaktadır. Daha önce Kabataş yanlında olduğu gibi cemaat yolsuzluğa prim vermediği için ortadan kaldırılmak istenen kirli senaryonun seçilmiş kurbanıdır
Artık ülke siyasi hayatında her yere yalanlarla ve sahtekârlıklara gelmiş birinin kirli senaryolarına teslim olmuştur.

http://aktifhaber.com/analiz/demokratik-yollarla-memur-olan-cemaat-gonulluleri-suclu-darbeyle-devleti-ele-geciren-akp-masummus-h118358.html
11 Haz 2018 13:33
Demirtaş'ın Twitter hesabından paylaştığı mesaj şöyle:

"ERDOĞAN’IN KOBANİ YALANLARI: Lütfen dikkatle okuyalım ve nasıl bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu somut olarak görelim.

Kobani gösterilerinde şiddet ve provokasyonların başlama tarihi 5-6 Ekim değil, Erdoğan'ın "Kobani düştü düşecek" açıklamasını yaptığı 7 Ekim ve bu açıklamadan hemen sonrasıdır. Bu açıklama sonrası ölümler yaşanmaya başlamıştır.Kobani olayları nedeniyle ne benim hakkımda ne de HDP yönetimi hakkında açılmış bir tek dava yoktur.

Kobani olaylarında katledilen insan sayısı 53 değil, 43'tür. Bunların 6’sı HÜDAPAR'lı, 2'si suikaste uğrayan güvenlik görevlisi, 2'si Suriyeli mülteci, 33'ü de HDP'lidir. 6 HÜDAPAR'lı haricindeki kişilerin katledilmesi hakkında açılmış tek bir etkili dava ve soruşturma yoktur.

Kobani olayları Erdoğan'ın dediği gibi 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında değil, seçimlerden 8 ay önce, 7 Ekim 2014 tarihinde yaşanmıştır.

Kobani olaylarından sonraki 5 ay boyunca da Erdoğan ve AKP ile çözüm süreci kapsamında görüşmelerimiz devam etmiştir. Yani Erdoğan, bugün "terörist" diye ilan ettiği bizlerle 5 ay daha görüşme sürdürmüştür.Kobani olaylarının arkasındaki provokatör ve azmettiricilerin ortaya çıkması için TBMM'de verdiğimiz 12 adet araştırma ve soru önergesi AKP'liler tarafından reddedilmiştir.Yasin Börü ve katledilen diğer kişiler Erdoğan'ın umurunda bile değildir. Erdoğan bunu istismar aracı olarak kullanmaktan çekinmemiştir ve bu nedenle sadece seçim dönemlerinde gündeme getirmiştir.

Tıpkı Yasin Börü gibi Gaziantep'te ve İzmir'de Ekrem Karaçoğlu, Musa Bayram isimli yurttaşlarımız da kameralar önünde linç edilerek katledilmiştir. Ancak failleri bulunmamıştır. Erdoğan bu kişilerin isimlerini dahi bilmemektedir. Çünkü bu insanlar HDP’lidir.

Erdoğan'ı asıl kahreden şey vahşice katledilen yurttaşlarımız değil, IŞİD'in Kobani'de yenilmiş olmasıdır.

Kobani olaylarında bazı valilerin ve güvenlik görevlilerinin, Hükümet'in talimatını dinlemediğini bizzat Efkan Ala açıklamıştır. Zaten bu kişiler de 15 Temmuz sonrası darbecilikten tutuklanmıştır. Ancak haklarında, Kobani olayları ile ilgili hiçbir soruşturma yürütülmemiştir.

Tıpkı Roboski Katliamı gibi, Berkin'in, Ceylan'ın, Uğur'un katledilmesi gibi, Kobani olaylarının da bütün siyasi sorumlusu Erdoğan'dır. Bu sorumluluğunu saklamak için namertçe yalanlarıyla ve iftiralarıyla beni suçlamaya devam ediyor.

"Vurun ulan, Vurun. Ben kolay ölmem. Ocakta küllenmiş közüm, Karnımda sözüm var, Haldan bilene."

Yüreğin yetiyorsa ya sen gel cezaevine bunu tartışalım ya da ben çıkayım, meydanlarda sana cevap vereyim. Ama her halükarda en net cevabı 24 Haziran'da sandıkta, halktan alacaksın.

Sayın Muharrem İnce beni cezaevinde ziyaret ettikten sonra Erdoğan'ı da ziyaret etmiştir. Ne İnce-Erdoğan görüşmesinde ne de bu görüşmeden iki hafta sonrasına kadar Erdoğan, beni ve Sayın İnce'yi suçlamamıştır.

Beni suçlama furyasının başladığı tarih, adaylar sahaya indikten sonra yapılan ilk anketlerin Erdoğan'ın eline geçtiği tarihtir. Yani yine, Erdoğan'ın üzüntüsü Yasin Börü için değil, ortaya çıkan anket sonuçları içindir.

Ey Erdoğan! Sana siyasi tarihinin en büyük fırsatı: 24 Haziran’a kadar bu tweetimin altına, Selahattin Demirtaş olarak yaptığımı iddia ettiğin "53 kişinin katledilmesi sözde talimatımı" paylaşırsan söz veriyorum, senin lehine Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekileceğim.

Dört yıldır emrindeki savcıların arayıp da bulamadığı sözde çağrımı belki sen bulursun. 24 Haziran’a kadar bulamazsan da zaten halk senin çıkış belgeni verecek. Diploma niyetine kullanırsın artık."

http://aktifhaber.com/siyaset/selahattin-demirtas-erdogani-kahreden-seyi-acikladi-h118356.html
11 Haz 2018 13:30 güncellendi
11 Haz 2018 13:30
Bu genç hanımın 30 yaşındaki eşi AKP zulmünden kaçarken tedavi olamadığı için vefat ediyor
Eşinin cenazesinde O’nu da tutuklayıp götürüyorlar
Ve bu çocuk ortada kalıyor
Firavunlara taş çıkartan bu Zulüm milyonları vuruyor ve “dindar”lar sadece susmuyor, bu zulme destek veriyor!

http://www.tr724.com/yusuf-kadir-gecesi-yetim-kaldi-babasinin-cenazesinde-annesini-gozaltina-alip-goturduler/
https://twitter.com/mahmutakpinar1/status/1005857084905312256
11 Haz 2018 12:25 güncellendi
11 Haz 2018 12:25
AKP iktidarı...

-Hiçbir iktidar halka bu kadar yalan söylemedi.
-Hiçbir iktidar yandaşlarıyla birlikte bu kadar zenginleşmedi.
-Hiçbir iktidar bu kadar zulmetmedi.
-Hiçbir iktidar toplumu bu denli bölmedi.
-Hiçbir iktidar; milli ve manevi değerlerin genleriyle bu kadar oynamadı.

https://twitter.com/tgoruryilmaz/status/1005970985047248896
11 Haz 2018 12:18 güncellendi
11 Haz 2018 12:18
Tek bir fotoğraf karesiyle erdoğan rejimi Sağcılara göre Bayan F.TOcü, Devlette BABA Ne yapsa haktır Devletine karşı gelmeyecekti! Hangi suçu islemiş? Varmi delilin? YOK ! Solculara göre AYNI mahalleden değil Onun hakkını aramanın bir anlamı yok! Sonra sağcısı da solcusu da ülkeye özgürlük adalet getireceklerini söylüyorlar GELDE İNAN 17 bini kadın, 702'si bebek, toplamda yaklaşık 70 bin insan koca bir iftira ile son dönemde özgürlüğünden edildi. 28 Şubatta dahi böylesi yaşanmamıştı.
Tek bir fotoğraf karesiyle erdoğan rejimi

Sağcılara göre
Bayan F.TOcü, Devlette BABA
Ne yapsa haktır
Devletine karşı gelmeyecekti!

Hangi suçu islemiş? Varmi delilin? YOK !

Solculara göre
AYNI mahalleden değil
Onun hakkını aramanın bir anlamı yok!

Sonra sağcısı da solcusu da ülkeye özgürlük adalet getireceklerini söylüyorlar GELDE İNAN

17 bini kadın, 702'si bebek, toplamda yaklaşık 70 bin insan koca bir iftira ile son dönemde özgürlüğünden edildi.
28 Şubatta dahi böylesi yaşanmamıştı.
11 Haz 2018 12:17
İzmir'e bağlı Urla'da bir davaya bakan savcının hazırladığı iddianame hakim eşi tarafından karara bağlandı. Yargıtay'da kararı onayladı.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, aynı adliyede görev yapan karı-koca hâkim ve savcıların yaptığı ceza yargılamasının geçerli olmayacağı yönündeki itirazları reddetti.

Habertürk’ten Fevzi Çakır’ın haberine göre, İzmir Urla’da bir amca yeğen arasında çıkan kavga asliye ceza mahkemesinde davaya dönüştü. Dava sonucunda yeğen silahlı tehdit’ten 1 yıl 8 aş, amca ‘genel güvenliği tehlikeye sokmak’tan 5 ay hapis cezasına çarptırıldı. Davada karar veren hakim (erkek) ile iddianameyi hazırlayan savcının karı-koca olması ise temyiz aşamasında kararın ana konusu haline geldi.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi “Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 46. maddesi hükmünde; karı-koca, ikinci derece dahil kan ve sıhri hısımlar bir mahkemenin aynı dairesinde görev yapamayacakları öngörülüyor. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 22. maddesi uyarınca hâkimin davadan çekilmesi gerekirdi” diyerek kararı bozdu.

Dosya yeniden Urla 1. Asliye Ceza Mahkemesi’ne geldi. Mahkeme, dairenin kararına direnirken eşlerden birinin savcı birinin hakim olması itibariyle aynı dairede görev yapmış sayılamayacakları sonucuna vardı.

Kararın son olarak gittiği Yargıtay Ceza Genel Kurulu da mahkemenin direnme kararını yerinde buldu. Böylece savcı ile hâkimin karı-koca olması bozma nedeni yapılamayacak.

http://aktifhaber.com/gundem/savci-esin-hazirladigi-iddianameyi-hakim-karara-bagladi-yargitay-da-onayladi-h118351.html
11 Haz 2018 12:00 güncellendi
11 Haz 2018 12:00
'Saray ittifakında deprem var, kesinlikle dağılacak'

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Grup Başkanvekili Özgür Özel, “Cumhur ittifakı örtülü olarak birbiriyle kavga ediyor. Bu testi artık çatladı, su kaçırıyor. Hiç şüphesiz bu ittifak 24’ünden sonra dağılacak. 24’ünden sonra cumhur ittifakında deprem var” değerlendirmesinde bulundu.

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel , katıldığı bir TV programında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

CHP’li Özel, Fox TV’de “İlker Karagöz ile Çalar Saat” programında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Özel, telefon dinleme iddialarına ilişkin olarak, “Telefonlarımız her an dinleniyor. Adalet Yürüyüşü’nde dinlendiğimiz ortaya çıktı, savcılığa başvurduk, ilk fırsatta ifade vereceğiz. Bazen dinlendiğimizi bile bile ters köşe yapıyoruz. Başka bir şey söylüyoruz ve ona siyaseten tedbir aldıkları oluyor. Adalet Yürüyüşü’nü şeytanlaştırıyorlar, orada bir şey bulacaklardı ama ne kadar temiz, özgüveni yüksek bir yürüyüş yapmışız ki dinlemeye rağmen topluiğnenin başı kadar bir şey yakalayamadılar” diye konuştu.

'İÇİNDE ÇİMENTO OLMAYAN PROJELERİ YOK'

CHP’li Özel, “AKP kadroları, 16 yılda 910 KİT, rafineriler, hava meydanları, şeker fabrikaları sattı. CHP gelince, hiçbir şey yıkılmayacak. Bizim projemiz çiftçilerin borçlarının faizlerini silmek, emekliye iki bayram ikramiye vermek. Bizim çılgın projemiz huzur. Bunların, içinde çimento olmayan hiçbir çılgın projeleri yok. Bizim bütün projelerimizin içinde insan var, huzur var, barış var” ifadesini kullandı.

'ACİL DURUM FRENİ OLARAK AF BUTONUNU ÇEKTİ'

Af talebinin siyasi istismar amaçlı gündeme getirildiğinin altını çizen CHP’li Özel, “MHP, tükenmekte. Bundan 1,5 yıl öncesine kadar birbirlerine küfreden iki liderdi Erdoğan ve Bahçeli. Bu iki parti bugün koltuk ittifakı kurdu. MHP’nin 24 Haziran’da grup kurması şüpheli. Her 5 seçmeninden 4’ü başka partilerle hareket ediyor. Bahçeli, acil durum freni olarak af butonunu çekti. Af, nitelikli çoğunlukla meclisten çıkar. Şu an Meclis kapalı. Kapalı fırından ekmek çıkar mı? Kapalı meclisin af çıkaracağını söylemek, kader mahkumlarının temiz duygularını istismar etmekten başka bir şey değil” diye konuştu.

Özel, şunları kaydetti:

'CUMHUR İTTİFAKI 24’ÜNDEN SONRA DAĞILACAK'

“Bahçeli, oy toplamaya çalışıyor ama bedelini Erdoğan ödüyor çünkü çıkıp bir şey söyleyemiyor. Aralarında yıldız savaşları yaşanıyor. Cumhur ittifakı örtülü olarak birbiriyle kavga ediyor. Bu testi artık çatladı, su kaçırıyor.

Bu testiyi 24’üne kadar götürebilecekler mi o da belli değil. Aka aka gidiyor ama tamamen de boşalabilir. Hiç şüphesiz bu ittifak 24’ünden sonra dağılacak. Sahada bakıyorsunuz, AK Partililer, ‘24’ünden sonra MHP yok, AK Parti’ye oy verin’, MHP’liler de, ‘Erdoğan’a oy istemiyoruz, MHP’ye oy verin başkanlıkta bildiğinizi yapın’ diye çalışıyor. Bunu duyan taraflar birbirlerine bileniyor, 24’ünden sonra ortaya çıkacak büyük kavganın öncü titreşimleri bunlar, 24’ünden sonra cumhur ittifakında deprem var. Cumhur ittifakı şimdi çatırdıyor, 24’ünde enkaza dönüşecek.”

'ASKERLİĞİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRECEĞİZ'

Özel, “Bedelli askerlik beklentilerini sürüncemede bırakan başbakan, bunca yıl hiçbir şey yapmamış, seçime 15 gün kala yapacağız diyor. 24’ünden sonra sen yoksun, istismar ediyor. Biz askerliği yeniden şekillendireceğiz, her Türkiye vatandaşı iki ay temel askerlik görevi yapacak, Bambaşka bir sistem getiriyoruz. Askerlik görevini bakan evlatlarının parayla, vatan evlatlarının Afrin’de yapmasına karşıyız” dedi.

'ZAMANLAMA MANİDAR'

Özel, olası Kandil operasyonuna ilişkin bir soru üzerine, “16 yıldır yapmadıkları işi seçimlere 16 gün kala yapıyorlar. Zamanlama manidar. Siyasi çıkar peşindeler. Bunların işleri güçleri seçim, akılları fikirleri 24’ünde. Ne Mehmetçiği ne ülkeyi düşündükleri var. Bunun siyasi iletişimini yapıyorlar, bu kısmına itiraz ediyoruz” dedi.

Özel, “CHP iktidarında samimiyetle ve büyük bir kararlılıkla terörle mücadele edeceğiz. Terörle mücadele, istismar konusu olmayacak” dedi. “Huzurun tesisinde ilk adım OHAL’in kaldırılması” ifadesini kullanan Özel, “Parlamenter sisteme en geç iki yıl içinde geçilmesini öngörüyoruz. Geçişin mümkün olduğu kadar hızlı olmasını istiyoruz ama sadece 16 Nisan’dan 15 Nisan’a dönüşten bahsetmiyoruz. Orası da perişandı. AKP’nin ayakları altında ezilmiş bir demokrasi ve parlamenter sistem var. 12 Eylül’ün yarattığı tahribatı da ortadan kaldıracağız” dedi.

'MİLLET İTTİFAKI ÇOĞUNLUĞU ALACAK'

Özel, parlamentoda Millet İttifakı’nın çoğunluğu alacağını belirterek, “İkinci tura kalacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyunuzu Erdoğan’a değil, istikrara, Muharrem İnce’ye verin. Her seferinde kazanamadığı seçimden sonra sorun çıkaran Erdoğan’ı değil, parlamento ile uyum içinde çalışacak olan İnce’yi seçin” çağrısında bulundu.

http://aktifhaber.com/siyaset/saray-ittifakinda-deprem-var-kesinlikle-dagilacak-h118350.html
11 Haz 2018 11:59 güncellendi
11 Haz 2018 11:59
Ülke giden beyinlerin yerine saman ithal etmeye çalışıyor

Meclis Başkanı İsmail Kahraman'ın "Artık dünyaya beyin ihraç ediyoruz" sözlerini ti'ye alan Murat Muratoğlu, "Ülke, giden beyinlerin yerine saman ithal ederek boşluğu doldurmaya çalışıyor. Kendine beyin ihraç etse keşke!" ifadesini kullandı.

Muratoğlu, "İnsan beyninden değil de koyun, sığır beyninden mi bahsediyor diye düşünmedim değil!" dediği köşesinde şunları yazdı:

AKP adeta seçimi kazanmamak için fantastik beyanlarına devam ediyor. Hepsi numunelik, hepsi ibretlik… Türkiye siyasi tarihi çok gördü geçirdi, böylesine beyin yakan tespitlere şahit olmadı!

Meclis Başkanı Kahraman, “Artık dünyaya beyin ihraç ediyoruz” diye övünüyor. Ülke, giden beyinlerin yerine saman ithal ederek boşluğu doldurmaya çalışıyor. Kendine beyin ihraç etse keşke!

* * *

İnsan beyninden değil de koyun, sığır beyninden mi bahsediyor diye düşünmedim değil! Canı kelle söğüş istediyse… İşkembe, kokoreç, dil, paça… Sahi beyin ihraç edip hangi organı alıyoruz? Hayır, sakatatı da Bosna Hersek'ten ithal eden bir ülkeyiz ya o açıdan…

* * *

Bizimkine beyin ihracatı değil, “beyin göçü” denilir. Meclis Başkanı çıkmış bununla övünüyor! Ülkeye ithal edilmesi gereken tek şey ihraç ediliyor. Hani devamlı “İhracat rekoru kırıyoruz” deyip duruyorlar ya, yazık bunu iyi bir şey sanıyor! Dışarıya kaptırdığı nitelikli insan sayısı ile övünüyor.

* * *

Beyinler neden göçüyor? İnsanlara emeğinin karşılığı verilmiyor. Adaleti bulamıyor. Fikrini söyleyen terörist ilan ediliyor. Yaşam tarzlarına saygı gösterilmiyor. İyi eğitimalamıyor. Torpilsiz, dayısız işe giremiyor. Sanatın içine tükürülüyor. Çay, simit, kek ile karın doymuyor.

* * *

Bu Türkiye'nin ayıbıdır. Bu insanlara hak ettiği değeri, emeklerinin karşılığınıverememektir. İnsanlar bu ülkeden vazgeçmezdi lakin ülke onlardan vazgeçti.Okumuşa değer verilmeyince de yolunu bulan kaçıp gidiyor. Biz de ihraç fazlası ile idare ediyoruz.

http://aktifhaber.com/analiz/muratoglu-ulke-giden-beyinlerin-yerine-saman-ithal-etmeye-calisiyor-h118348.html
11 Haz 2018 11:58 güncellendi
11 Haz 2018 11:58
Hane Halkı harcamaları yüzde 11 arttı; Masraflar artarken büyüme nasıl olur?

AKP hükümetinin açıkladığı rakamlarda yüzde 7.4'lük büyüme olduğu duyuruldu. Ancak dikkatle bakıldığında ithalatta yüzde 15.6'lık bir artış ile 'Hane Halkı Giderleri'nde yüzde 11'lik artış olduğu gözlendi. Bu duruma göre veriler ne kadar sağlıklı?

http://aktifhaber.com/ekonomi/hane-halki-harcamalari-yuzde-11-artti-masraflar-artarken-buyume-nasil-olur-h118346.html
11 Haz 2018 11:57 güncellendi
11 Haz 2018 11:57
AKP bayram ücretsiz geçiş geleneğini de bitirdi; Bu bayram çifte kazık..

Bayramlarda köprü ve tünellerden geçişlerin ücretsiz olması geleneği, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Osmangazi Köprüsü ve Avrasya Tüneli'nden bayram tatili boyunca geçişlerin ücretli hale getirilmesiyle sona ermiş görünüyor.

Tüketiciyi Koruma Derneği (TükoDer) tarafından yapılan açıklamada, köprü ve tünelin ücretsiz yapılmaması eleştirildi ve içinde bulunulan olumsuz ekonomik durumun faturasının halka yüklendiği belirtildi.

Açıklamada şu hususlar dikkat çekti:

"Her bayram köprülerin ve otoyol hizmetlerinin ücretsiz olması bir gelenektir. Osmangazi, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli'nin kapsam dışına tutulması doğru değildir."

TükoDer'in, tüm köprü ve tünel geçişlerinin ücretsiz yapılması çağrısında bulunduğu açıklaması şöyle:

"Her fırsatta değindiğimiz ve kamuoyunu diline pelesenk olani geçmediğimiz köprünün, gitmediğimiz şehir hastanesinin parasının "garanti" adı altında tüketicilerden alınmasından sonra, uçmadığımız havaalanı ve en son da binmediğimiz trenin dahi parasının vergi yüküne ek olarak bizzat biz tüketicilerin cebine yansıtılmasına açıkça itiraz etmekteyiz."

http://aktifhaber.com/ekonomi/akp-bayram-ucretsiz-gecis-gelenegini-de-bitirdi-bu-bayram-cifte-kazik-h118339.html
11 Haz 2018 11:54 güncellendi
11 Haz 2018 11:54
Der Spiegel'in 'Otokrat' kapağına Erdoğan'dan 'Elhamdülillah'lı yanıt Alman Der Spiegel Dergisi, son kapağında, Trump, Putin, Çin lideri Cinping ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı kapağına taşıyarak, "Otokratların devrinde yaşayan insanlar" başlığını kullandı. Ancak, kapak ve içerik AKP'ye, AKP yandaşı Takvim gazetesi tarafından Erdoğan'a “başarı” gibi sunuldu. Takvim, kapağı “Dünyanın dört liderinden biri Erdoğan” olarak duyururken, Erdoğan da aktarılan yanlış bilgi sonucu kapakla ilgili değerlendirme yaptı. Kocaeli’de düzenlenen mitingte konuşan Cumhurbaşkanı, “Almanların bir dergisi var, kapağa 4 resim koymuş bir tanesi de benim. 'Dünyayı şekillendiren liderler' demiş. Elhamdülillah. Bu milletin evladı olarak bu hizmeti son nefesimize kadar devam ettireceğiz” dedi. http://aktifhaber.com/gundem/der-spiegelin-otokrat-kapagina-erdogandan-elhamdulillahli-yanit-h118337.html
Der Spiegel'in 'Otokrat' kapağına Erdoğan'dan 'Elhamdülillah'lı yanıt

Alman Der Spiegel Dergisi, son kapağında, Trump, Putin, Çin lideri Cinping ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı kapağına taşıyarak, "Otokratların devrinde yaşayan insanlar" başlığını kullandı.

Ancak, kapak ve içerik AKP'ye, AKP yandaşı Takvim gazetesi tarafından Erdoğan'a “başarı” gibi sunuldu.

Takvim, kapağı “Dünyanın dört liderinden biri Erdoğan” olarak duyururken, Erdoğan da aktarılan yanlış bilgi sonucu kapakla ilgili değerlendirme yaptı. Kocaeli’de düzenlenen mitingte konuşan Cumhurbaşkanı, “Almanların bir dergisi var, kapağa 4 resim koymuş bir tanesi de benim. 'Dünyayı şekillendiren liderler' demiş. Elhamdülillah. Bu milletin evladı olarak bu hizmeti son nefesimize kadar devam ettireceğiz” dedi.

http://aktifhaber.com/gundem/der-spiegelin-otokrat-kapagina-erdogandan-elhamdulillahli-yanit-h118337.html
11 Haz 2018 11:51
Erdoğan’ın gafları rakiplerini güçlendiriyor

İngiliz Times gazetesi, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın seçimler yaklaşırken “her gün yeni bir gaf” yaparak muhalefetin elini güçlendirdiğini yazdı. Times’a konuşan uzmanlar ise, 24 yıllık sağ kolu Erol Olçok’un darbe girişiminde hayatını kaybetmesi sonrası “Erdoğan markasının çöktüğü” yorumunu yaptı.

Hannah Lucinda Smith imzalı yazıda, “Erdoğan’ın medya üzerindeki tam kontrolüne rağmen rakiplerinin gölgesinde kaldığı” görüşüne yer verildi.

BBC’nin haberine göre Times’ın yazısı şu ifadelerle devam etti:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi bir popülizm ustasının böylesine ahenksiz bir seçim kampanyası yürütüyor olması şaşırtıcı. Erdoğan Diyarbakır mitinginde sözlerini unutmuş gibiydi. Londra’da yatırımcılara yaptığı vahim konuşmalar liranın ani düşüşüyle sonuçlandı. Taksicileri hoşnut etmek için Uber’i yasaklayarak şehirli seçmenleri yabancılaştırdı.”

‘Erdoğan AKM’de istediği etkiyi yaratamadı’

Yazı, Erdoğan’ın yıkılan Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) enkazı ve inşaatı süren Taksim Cami’yi ziyaretinden izlenimlerle başlıyor. Erdoğan’ın burada vatandaşlarla çektirdiği fotoğraflar medyaya yansımış, bazı sanatçılar da ziyarete eşlik etmişti.

Times’ın izlenimleri şu ifadelerle devam etti:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan iri yarı güvenlik görevlileri eşliğinde, kıyamet sonrasını andıran enkazı inceliyor. Burada çarpıcı bir fotoğraf karesi vermek istese de umduğu etkiyi yaratamıyor. Ziyaret Gezi protestolarının 5. yılına denk geliyor. AKM, protestocular için bir totem heykeli gibiydi ve yerine yapılacak yeni opera binası, bu yıkıma bakınca kültürel ve siyasi bir dönüşüm gören Türklerin öfkesini geçiştiremiyor.

Seçim sonuçlarının hem Erdoğan hem de Türkiye için kritik bir kavşak olduğu belirtilen yazıda şu ifadelere yer verildi:

“Medya üzerinde neredeyse tam kontrol sağlayan Erdoğan, yine de rakiplerinin gölgesinde kalıyor. Seküler aday Muharrem İnce Erdoğan’ınkiyle boy ölçülşen bir ince mizah ve karizmaya sahip. Cazibeli milliyetçi aday Meral Akşener ise Google’da cumhurbaşkanlığı sarayından bir dizi bedava oda ilanı verdi ve internet kullanıcıları AK Parti’yi arattığında karşılarına çıkıyor.”

24 yıl sonra yeni bir kampanya ekibi

Times’ın haberine göre uzmanlar Erdoğan’ın kalemşoru Erol Olçok’un hayatını kaybetmesinin, “markasının çökmesinde” etkili olduğu görüşünü de dile getirdi:

“Erdoğan 24 yıl sonra ilk kez yeni bir pazarlama ekibiyle çalışıyor ve çatlaklar kendini göstermeye başladı. Geçtiğimiz yıllarda Olçok’un danışmanlığında ona yoğun destek kazandıran iğneleyici tarz, şimdi aleyhine işliyor gibi. AKM’den arda kalanların fotoğrafı, Türkler’e Cumhuriyet’in kurucu ilkelerinden ne kadar uzaklaştığını hatırlatmaktan öteye gidemedi.”

Olçok, İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden itibaren Erdoğan’ın siyasi kariyerinde yön çizmiş bir isim.

Yazı, AKP’nin 2010-2015 yılları arasındaki seçim kampanyasına strateji danışmanlığı yapan Atılgan Bayratkar’ın şu sözleriyle son buldu:

“Türk milleti yaralarını sarmak istiyor. Kampanyanın, daha geniş kesimlere seslenmek için daha yumuşak ve kapsayıcı bir dokunuşa ihtiyacı vardı.”

http://www.tr724.com/the-times-erdoganin-gaflari-rakiplerini-guclendiriyor/
11 Haz 2018 11:45 güncellendi
11 Haz 2018 11:45
Cari açık beklentileri aştı, 5,4 milyar dolara yükseldi

Cari işlemler açığı, Nisan ayında 5 milyar 426 milyon dolar düzeyinde gerçekleşirken, 12 aylık açık ise 57 milyar 73 milyon dolar oldu.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından Nisan 2018 dönemine ilişkin ödemeler dengesi verileri açıklandı. Cari işlemler açığı nisan ayında 5.43 milyar dolar olarak gerçekleşti.

12 aylık açık ise 57 milyar 73 milyon dolar oldu. Analistler cari açığın 5.3 milyar dolar olmasını bekliyorlardı.

http://www.tr724.com/cari-acik-beklentileri-asti-54-milyar-dolara-yukseldi/
11 Haz 2018 11:44 güncellendi
11 Haz 2018 11:44
Erdoğan ‘beni tabanına hırsız diye bağırtıyor’ demişti; gerçek ise çok farklı çıktı!
11 Haz 2018 11:42 güncellendi
11 Haz 2018 11:42
11 Haz 2018 11:37
11 Haz 2018 11:36
Duydunuz mu? Hidayet Karaca Silivri’deyken darbe yapmış! Yorum | Bülent Korucu Mahallenin baltalı seri katili, uzak komşumuz Kürdün evine girerken göz göze geldik ve başımızı öteye çevirdik. Feryatları duymamak için müziğin sesini sonuna kadar açtık. Kısık seslerle ‘yapmasaydın iyi olurdu…’ gibi şeyler geveledik. Baltasından kan damlayan adam bu defa Hizmet Hareketi’nin evine girdi. Herkes balkona çıktı, kimi sessiz bir onayla kimisi çılgınca alkışlayarak seyretti katliamı. Şimdi mahallede büyük panik havası var, zira baltalı adam her kapıyı tek tek çalmaya başladı. Bu kaçınılmaz sondu; birine hukuk dışına çıkma imtiyazı tanıdığınız anda, baltayı kazanılmış hak olarak görür. Toplum olarak ilkeli bir duruş sergilemedik, başkasını ısıran yılanı sorun etmedik. Kürtleri ya da cemaati sevmiyor/nefret ediyor olmanın getirdiği noktadayız. İlkeli olmak adına değilse bile akıllı adamlar olarak bu sonu öngörebilmeliydi toplum. Ahmet Altan ve Hasan Cemal gibi bir kaç gerçek aydın dışında hepimiz bu imtihanda çuvalladık; faturasını onlarla birlikte acı acı ödüyoruz. Ne yazık ki hala büyük çoğunluk gerçeği görmemekte direniyor. Aç kurda sevgi gösterisi yaptığında onun insafa geleceğini sanıyor. Oysa iştihası kamçılanıyor ve sıradakiler geçen zamanı kazanım olarak görüyor. Örnek Hidayet Karaca Davasında takınılan tavır. Dr. Hidayet Karaca (55) Radyo Televizyon Yayıncıları Derneği ve Televizyon Araştırmaları Kurumu (TİAK) gibi kurumlarda yönetim kurulu başkanlığı da yapmış tecrübeli bir televizyoncu. Zaman Gazetesi’nin İzmir ve Ankara temsilciliğini yaptıktan sonra 1999 yılında transfer olduğu Samanyolu Yayın Grubu Başkanlığını 17 yıl yaptı. 14 Aralık 2014 tarihinde, yönettiği televizyonu basan polisler tarafından gözaltına alındı. Yaklaşık 4 yıldır özgürlüğünden mahrum. Yargılandığı ilk davada 31 yıl hapis cezası aldı. Hemen hemen aynı suçlamalarla başka bir mahkemede daha yargılandı. Birkaç gün önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı. AVUKATLARI TUTUKLANDI, SAVUNMASIZ KALDI “Çok zor şartlarda savunma yapıyorum. Avukatlar bıraktı, bir kısmı tutuklandı. Bir dilekçe yazacak avukat bile bulamıyorum” Hidayet Karaca bu cümleleri Ağustos 2016’da yargılandığı mahkemede söyledi. Gerçekten de yurt dışına kaçamayan avukatları tutuklanmıştı. Müvekkili aleyhine ifade vermeye zorlanan ve yasalara aykırı olmasına rağmen bunu kabul eden avukatının (Avukat Doğan Akkurt birlikte Fethullah Gülen’i ziyaret ettiklerini itiraf etti) cezası 10 yıl 6 aydan 5 yıl 10 aya düşürüldü. Bu şartlarda yapılan yargılamadan Karaca iki davada 48 yıl ve ağır müebbet aldı. Yine bir gazeteci ve eski AKP milletvekili olan İlhan İşbilen ile Fethullah Gülen’in akrabası Kazım Avcı ve Zaman Gazetesi eski imtiyaz sahibi Alaaddin Kaya’ya da ‘anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçundan aynı ceza verildi. SİLİVRİ’DE TUTUKLU İKEN DARBE YAPMIŞ! 14 Aralık 2014’ten beri ağır tecrit şartlarında tutuklu bulunan Hidayet Karaca, 15 Temmuz 2016’da darbeye teşebbüsten müebbet aldı! Bir daha söylüyorum: 14 Aralık 2014’ten beri ağır tecrit şartlarında bulunan Hidayet Karaca, tutuklandıktan 32 ay sonra darbeye teşebbüs etmiş! Şu cümlenin milyonlarca kez söylenmesi gerekiyor. Türkiye’de hukuku soranlara sadece bu örneği gösterin yeter. Karaca’nın yargılanıp ceza aldığı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmalarının rövanşı olarak gördüğü davaların ilki olan Tahşiye Dosyasına yakından bakmakta fayda var. 22 Ocak’ta İstanbul’da bir operasyon gerçekleşti. Operasyon iznini dönemin Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal verdi. (Daha sonra AKP’den milletvekili seçildi ve İçişleri Komisyonu Başkanlığı yaptı.) İzni talep eden de yine AKP’ye yakınlığıyla bilinen İstihbarat Daire Başkan Vekili Hüseyin Namal’dı. Operasyon talep yazısında şu ifadeler dikkat çekiyordu: “Başkanlığımız koordinesinde El Kaide terör örgütü yanlısı Mehmet Doğan Grubu’nun deşifre edilmesi ve mensuplarının suç delilleriyle birlikte yakalanmasını sağlamak amacıyla…” Operasyon hakkında kamuoyuna duyuruyu dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler yaptı. AK Parti’den milletvekili ve İçişleri Bakanı da olan Güler, şunları söyledi: “22 Ocak 2010 günü, radikal dinî motifli terör örgütüne, yani El Kaide terör örgütüne yönelik operasyon gerçekleştirildi.” Güler, soyut bir El Kaide suçlamasıyla da yetinmedi ve, “El Kaide’nin Avrupa, Türkiye ve Suriye sorumlusu olarak bilinen Louai Sakka isimli şahısla ve daha önce de 15-20 Kasım 2003’teki bombalama olaylarına karışarak sonradan Irak’ta öldüğü anlaşılan Habip Aktaş ile de ilgili oldukları tespit edilmiştir” ayrıntısını verdi. Şüphelileri İstanbul’daki sinagog, İngiliz Konsolosluğu ve HSBC binası bombacılarıyla ilişkili olduğunu öne sürdü. TAHŞİYE’DE BÜTÜN MEDYA TEK SES… Medya, olaya geniş yer ayırdı. Şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanı ve Varlık Fonu Yönetim Kurulu üyesi olan Yiğit Bulut, yönettiği Habertürk Televizyonu’nda en sert yayını yaptı. Şüpheli Mehmet Doğan’a ait olduğu ileri sürülen bir video yayınladı. Videoda Mehmet Doğan, El Kaide ve Useme Bin Laden’i övmekte ve ona tabi olmanın müslümanlar için zorunluluk olduğunu öne sürmektedir. Bulut: “İslam, bu El Kaidecilerden kurtarılmalı.” diye bitirdi haberi. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Ocak’ta şüphelileri tutukladı. Tutuklayan yargıçlar ‘FETÖ’ saçmalığından tutuklanmayan şanslılar içinde. http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/pekin-belge.jpg 17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmalarını bitirmek için bütün adliyeyi baştan ayağa dizayn eden Erdoğan intikamını bu davayla almak istedi. Tahşiyeciler Grubu’nun davasının sonuçlanması bile beklenmeden onlara kumpas kurulduğu iddiasıyla yolsuzluk soruşturmasını İstanbul Emniyetindeki polis müdürleri ve medya yöneticilerine yönelik soruşturma açıldı. Hidayet Karaca tutuklanırken, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ise aynı gün çocuğunun doğmasının da kamuoyunda sebep olduğu sempati dalgasıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Soruşturmayı haklı çıkarabilmek için Tahşiyecilerin beraat etmesi büyük baskılarla sağlandı. Ancak bu bile tam bir yıl sonra gerçekleşebildi. 15 Aralık 2015’te Tahşiyeciler beraat ettiğinde Hidayet Karaca ve polis müdürleri bir yıldır cezaevindeydi. Sadece Emniyet istihbaratının değil Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Başkanlığı’nın da adı geçen grubun El Kaide ile bağlantılı olduğu yönündeki raporuna rağmen Tahşiyeciler beraat ettirildi. Sonradan AKP’de önemli görevlere gelen amirlerinin talimatıyla operasyon yapan polisler suçlu durumuna düşürüldü. Medya yöneticilerinin dosyaya eklenmesi ise tamamen bir hukuk skandalıydı. Zira başta Habertürk ve CNN Türk televizyonu ile Hürriyet olmak üzere diğer medya organları daha sert yayınlar yapmışlardı. Ama onların yöneticileri soruşturma konusu bile olmadı. (26 Ocak 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi ‘Vakit’in eski yazarı El Kaide’nin fikir babası’ başlığını kullandı. 27 Ocak’ta ‘Keleşli kurban kampanyası’ başlığıyla yayımlanan manşet haberde ise, “El Kaide’ye bağlı 57 kişilik örgütün, kurban başına 130 dolar toplayarak elde edilen parayı Afganistan’a gönderdiği ortaya çıkarıldı” ifadeleri yer aldı. Radikal Gazetesi, olayı ‘Türkiye’deki El Kaide’nin yapısı çözüldü’ başlığıyla verdi. Star Gazetesi, ‘El Kaide ev almak için banka soymaya hazırmış’ başlığını kullandı. 27 Ocak 2010 tarihli Sabah gazetesinde ise ‘Kurban bağışı adı altında El Kaide’ye para almışlar’ denildi.) http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/hurriyet-man%C5%9Fet.jpg Karaca’nın yanı sıra eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Yurt Atayün 25 yıl 6 ay eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer 16 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tamamı İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde İstihbarat ve Terör Şubede görevli eski polis olan 23 sanık hakkında, en azı 9 yıl olmak üzere çeşitli hapis cezalarına hükmedildi. Aynı suçtan ikinci kere yargılanmak hukuken yasak olmasına rağmen Hidayet Karaca aynı suçlamalarla bir de Ankara’da yargılandı. Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlamasıyla İstanbul’da verilen hükme rağmen Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama devam etti. Karaca’nın duruşmalarda mükerrer yargılama itirazları dikkate alınmadı. Hukukun arkasından dolanmak için Karaca’ya Ankara’da ek suçlamalar yapıldı: Hükümeti yıkmaya teşebbüs. 22 Temmuz 2016’da yani 15 Temmuz darbe girişiminden bir hafta sonra kabul edilen iddianamede Karaca “Türkiye cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüsle suçlandı. Oysa Hidayet Karaca 14 Aralık 2014’ten beri tutuklu olarak bulunuyor ve avukatlarıyla bile görüşemiyor. “Bu şartlardaki bir insan darbe suçunu nasıl işleyebilir?” Sorusunun cevabı yok. Bu cevabı arayacak toplum, medya ve daha kötüsü yargı da yok. Yargılamanın nasıl yapıldığını ise son savunmasından bir bölüm alarak göstereyim, gerisini siz düşünün. Karaca, tanıkların hakkındaki ifadelerini anlatırken de şunları söyledi: “Selim Çoraklı’nın, mollaların bana tuzak kurduğu, niye cezaevinde olduğumu anlamadığı şeklindeki beyanı mütalaaya konmuş. O zaman savcı benim masum olduğumu kabul etmiş olmuyor mu? Madem Selim Çoraklı’nın ifadeleri bu kadar önemli, beni çıkarmanız gerekmiyor mu? Bir başka tanık Ahmet Keleş, 2001’de televizyonun başında olduğumu ve Altunizade toplantılarına katıldığımı öne sürdü. Allah’tan korkar insan ya! Fethullah Gülen, 1999’da ABD’ye gitmedi mi? Demek uçup geliyor, ben de toplantılarda oluyordum. Ayrıca o tarihte ben Zaman’ın Ankara temsilcisiydim. Bu kişinin yaptığı piramit de çöker, ama siz o Ahmet Keleş’in ifadesine itibar ediyorsunuz.” TAHLİYE VEREN YARGIÇ BİLE TUTUKLANDI Hukukun üstünlüğü endeksinde 113 ülke içinde 101. Sırada yer alan Türkiye’de Hidayet Karaca’nın yargılanması önemli gösterge. Bütün dünyadaki toplamdan daha fazla medya mensubunun yargılandığı bir ülke Türkiye. Ama Karaca’nın davasının başka bir özelliği var: tahliye kararı veren iki yargıç tutuklandı. Ve Hakimler Savcılar Kurulu yetkilileri benzer kararlar verecek yargıçların aynı akıbete uğrayacakları tehdidinde bulundu. Karaca, dilekçe yazdıracak avukat bulamadığı ve lehe karar veren hakimlerin tehdit altında olduğu bir ortamda yargılandı. Aynı suçtan iki ayrı mahkemede yargılandı. Devlet arabasından hukuk frenini söktüğünüzde, durması ve fabrika ayarlarına dönecek tamiratın yapılması için duvara toslamasından başka çare kalmaz. Türkiye, ekonomi duvarına doğru son sürat giden freni patlak bir kamyon. AKP’li cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘bana yar olmayan kara toprağın olsun’ diye bir iç savaş filan başlatıp ülkeyi perte çıkarttırmazsa buna şükredelim. Ağır bedellerle tamirat mümkün. Diğer senaryo tamamen karanlık… http://www.tr724.com/duydunuz-mu-hidayet-karaca-silivrideyken-darbe-yapmis/
Duydunuz mu? Hidayet Karaca Silivri’deyken darbe yapmış!

Yorum | Bülent Korucu

Mahallenin baltalı seri katili, uzak komşumuz Kürdün evine girerken göz göze geldik ve başımızı öteye çevirdik. Feryatları duymamak için müziğin sesini sonuna kadar açtık. Kısık seslerle ‘yapmasaydın iyi olurdu…’ gibi şeyler geveledik. Baltasından kan damlayan adam bu defa Hizmet Hareketi’nin evine girdi. Herkes balkona çıktı, kimi sessiz bir onayla kimisi çılgınca alkışlayarak seyretti katliamı. Şimdi mahallede büyük panik havası var, zira baltalı adam her kapıyı tek tek çalmaya başladı. Bu kaçınılmaz sondu; birine hukuk dışına çıkma imtiyazı tanıdığınız anda, baltayı kazanılmış hak olarak görür. Toplum olarak ilkeli bir duruş sergilemedik, başkasını ısıran yılanı sorun etmedik.

Kürtleri ya da cemaati sevmiyor/nefret ediyor olmanın getirdiği noktadayız. İlkeli olmak adına değilse bile akıllı adamlar olarak bu sonu öngörebilmeliydi toplum. Ahmet Altan ve Hasan Cemal gibi bir kaç gerçek aydın dışında hepimiz bu imtihanda çuvalladık; faturasını onlarla birlikte acı acı ödüyoruz. Ne yazık ki hala büyük çoğunluk gerçeği görmemekte direniyor. Aç kurda sevgi gösterisi yaptığında onun insafa geleceğini sanıyor. Oysa iştihası kamçılanıyor ve sıradakiler geçen zamanı kazanım olarak görüyor. Örnek Hidayet Karaca Davasında takınılan tavır.

Dr. Hidayet Karaca (55) Radyo Televizyon Yayıncıları Derneği ve Televizyon Araştırmaları Kurumu (TİAK) gibi kurumlarda yönetim kurulu başkanlığı da yapmış tecrübeli bir televizyoncu. Zaman Gazetesi’nin İzmir ve Ankara temsilciliğini yaptıktan sonra 1999 yılında transfer olduğu Samanyolu Yayın Grubu Başkanlığını 17 yıl yaptı. 14 Aralık 2014 tarihinde, yönettiği televizyonu basan polisler tarafından gözaltına alındı. Yaklaşık 4 yıldır özgürlüğünden mahrum. Yargılandığı ilk davada 31 yıl hapis cezası aldı. Hemen hemen aynı suçlamalarla başka bir mahkemede daha yargılandı. Birkaç gün önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı.

AVUKATLARI TUTUKLANDI, SAVUNMASIZ KALDI

“Çok zor şartlarda savunma yapıyorum. Avukatlar bıraktı, bir kısmı tutuklandı. Bir dilekçe yazacak avukat bile bulamıyorum” Hidayet Karaca bu cümleleri Ağustos 2016’da yargılandığı mahkemede söyledi. Gerçekten de yurt dışına kaçamayan avukatları tutuklanmıştı. Müvekkili aleyhine ifade vermeye zorlanan ve yasalara aykırı olmasına rağmen bunu kabul eden avukatının (Avukat Doğan Akkurt birlikte Fethullah Gülen’i ziyaret ettiklerini itiraf etti) cezası 10 yıl 6 aydan 5 yıl 10 aya düşürüldü. Bu şartlarda yapılan yargılamadan Karaca iki davada 48 yıl ve ağır müebbet aldı. Yine bir gazeteci ve eski AKP milletvekili olan İlhan İşbilen ile Fethullah Gülen’in akrabası Kazım Avcı ve Zaman Gazetesi eski imtiyaz sahibi Alaaddin Kaya’ya da ‘anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçundan aynı ceza verildi.

SİLİVRİ’DE TUTUKLU İKEN DARBE YAPMIŞ!

14 Aralık 2014’ten beri ağır tecrit şartlarında tutuklu bulunan Hidayet Karaca, 15 Temmuz 2016’da darbeye teşebbüsten müebbet aldı! Bir daha söylüyorum: 14 Aralık 2014’ten beri ağır tecrit şartlarında bulunan Hidayet Karaca, tutuklandıktan 32 ay sonra darbeye teşebbüs etmiş! Şu cümlenin milyonlarca kez söylenmesi gerekiyor. Türkiye’de hukuku soranlara sadece bu örneği gösterin yeter.

Karaca’nın yargılanıp ceza aldığı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmalarının rövanşı olarak gördüğü davaların ilki olan Tahşiye Dosyasına yakından bakmakta fayda var.

22 Ocak’ta İstanbul’da bir operasyon gerçekleşti. Operasyon iznini dönemin Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal verdi. (Daha sonra AKP’den milletvekili seçildi ve İçişleri Komisyonu Başkanlığı yaptı.) İzni talep eden de yine AKP’ye yakınlığıyla bilinen İstihbarat Daire Başkan Vekili Hüseyin Namal’dı. Operasyon talep yazısında şu ifadeler dikkat çekiyordu: “Başkanlığımız koordinesinde El Kaide terör örgütü yanlısı Mehmet Doğan Grubu’nun deşifre edilmesi ve mensuplarının suç delilleriyle birlikte yakalanmasını sağlamak amacıyla…”

Operasyon hakkında kamuoyuna duyuruyu dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler yaptı. AK Parti’den milletvekili ve İçişleri Bakanı da olan Güler, şunları söyledi: “22 Ocak 2010 günü, radikal dinî motifli terör örgütüne, yani El Kaide terör örgütüne yönelik operasyon gerçekleştirildi.” Güler, soyut bir El Kaide suçlamasıyla da yetinmedi ve, “El Kaide’nin Avrupa, Türkiye ve Suriye sorumlusu olarak bilinen Louai Sakka isimli şahısla ve daha önce de 15-20 Kasım 2003’teki bombalama olaylarına karışarak sonradan Irak’ta öldüğü anlaşılan Habip Aktaş ile de ilgili oldukları tespit edilmiştir” ayrıntısını verdi. Şüphelileri İstanbul’daki sinagog, İngiliz Konsolosluğu ve HSBC binası bombacılarıyla ilişkili olduğunu öne sürdü.

TAHŞİYE’DE BÜTÜN MEDYA TEK SES…

Medya, olaya geniş yer ayırdı. Şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanı ve Varlık Fonu Yönetim Kurulu üyesi olan Yiğit Bulut, yönettiği Habertürk Televizyonu’nda en sert yayını yaptı. Şüpheli Mehmet Doğan’a ait olduğu ileri sürülen bir video yayınladı. Videoda Mehmet Doğan, El Kaide ve Useme Bin Laden’i övmekte ve ona tabi olmanın müslümanlar için zorunluluk olduğunu öne sürmektedir. Bulut: “İslam, bu El Kaidecilerden kurtarılmalı.” diye bitirdi haberi. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Ocak’ta şüphelileri tutukladı. Tutuklayan yargıçlar ‘FETÖ’ saçmalığından tutuklanmayan şanslılar içinde.

http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/pekin-belge.jpg

17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmalarını bitirmek için bütün adliyeyi baştan ayağa dizayn eden Erdoğan intikamını bu davayla almak istedi. Tahşiyeciler Grubu’nun davasının sonuçlanması bile beklenmeden onlara kumpas kurulduğu iddiasıyla yolsuzluk soruşturmasını İstanbul Emniyetindeki polis müdürleri ve medya yöneticilerine yönelik soruşturma açıldı. Hidayet Karaca tutuklanırken, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ise aynı gün çocuğunun doğmasının da kamuoyunda sebep olduğu sempati dalgasıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Soruşturmayı haklı çıkarabilmek için Tahşiyecilerin beraat etmesi büyük baskılarla sağlandı. Ancak bu bile tam bir yıl sonra gerçekleşebildi. 15 Aralık 2015’te Tahşiyeciler beraat ettiğinde Hidayet Karaca ve polis müdürleri bir yıldır cezaevindeydi.

Sadece Emniyet istihbaratının değil Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Başkanlığı’nın da adı geçen grubun El Kaide ile bağlantılı olduğu yönündeki raporuna rağmen Tahşiyeciler beraat ettirildi. Sonradan AKP’de önemli görevlere gelen amirlerinin talimatıyla operasyon yapan polisler suçlu durumuna düşürüldü. Medya yöneticilerinin dosyaya eklenmesi ise tamamen bir hukuk skandalıydı. Zira başta Habertürk ve CNN Türk televizyonu ile Hürriyet olmak üzere diğer medya organları daha sert yayınlar yapmışlardı. Ama onların yöneticileri soruşturma konusu bile olmadı.

(26 Ocak 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi ‘Vakit’in eski yazarı El Kaide’nin fikir babası’ başlığını kullandı. 27 Ocak’ta ‘Keleşli kurban kampanyası’ başlığıyla yayımlanan manşet haberde ise, “El Kaide’ye bağlı 57 kişilik örgütün, kurban başına 130 dolar toplayarak elde edilen parayı Afganistan’a gönderdiği ortaya çıkarıldı” ifadeleri yer aldı. Radikal Gazetesi, olayı ‘Türkiye’deki El Kaide’nin yapısı çözüldü’ başlığıyla verdi. Star Gazetesi, ‘El Kaide ev almak için banka soymaya hazırmış’ başlığını kullandı. 27 Ocak 2010 tarihli Sabah gazetesinde ise ‘Kurban bağışı adı altında El Kaide’ye para almışlar’ denildi.)
http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/hurriyet-manşet.jpg

Karaca’nın yanı sıra eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Yurt Atayün 25 yıl 6 ay eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer 16 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Tamamı İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde İstihbarat ve Terör Şubede görevli eski polis olan 23 sanık hakkında, en azı 9 yıl olmak üzere çeşitli hapis cezalarına hükmedildi.

Aynı suçtan ikinci kere yargılanmak hukuken yasak olmasına rağmen Hidayet Karaca aynı suçlamalarla bir de Ankara’da yargılandı. Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlamasıyla İstanbul’da verilen hükme rağmen Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama devam etti. Karaca’nın duruşmalarda mükerrer yargılama itirazları dikkate alınmadı. Hukukun arkasından dolanmak için Karaca’ya Ankara’da ek suçlamalar yapıldı: Hükümeti yıkmaya teşebbüs. 22 Temmuz 2016’da yani 15 Temmuz darbe girişiminden bir hafta sonra kabul edilen iddianamede Karaca “Türkiye cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüsle suçlandı. Oysa Hidayet Karaca 14 Aralık 2014’ten beri tutuklu olarak bulunuyor ve avukatlarıyla bile görüşemiyor. “Bu şartlardaki bir insan darbe suçunu nasıl işleyebilir?” Sorusunun cevabı yok. Bu cevabı arayacak toplum, medya ve daha kötüsü yargı da yok.

Yargılamanın nasıl yapıldığını ise son savunmasından bir bölüm alarak göstereyim, gerisini siz düşünün. Karaca, tanıkların hakkındaki ifadelerini anlatırken de şunları söyledi: “Selim Çoraklı’nın, mollaların bana tuzak kurduğu, niye cezaevinde olduğumu anlamadığı şeklindeki beyanı mütalaaya konmuş. O zaman savcı benim masum olduğumu kabul etmiş olmuyor mu? Madem Selim Çoraklı’nın ifadeleri bu kadar önemli, beni çıkarmanız gerekmiyor mu? Bir başka tanık Ahmet Keleş, 2001’de televizyonun başında olduğumu ve Altunizade toplantılarına katıldığımı öne sürdü. Allah’tan korkar insan ya! Fethullah Gülen, 1999’da ABD’ye gitmedi mi? Demek uçup geliyor, ben de toplantılarda oluyordum. Ayrıca o tarihte ben Zaman’ın Ankara temsilcisiydim. Bu kişinin yaptığı piramit de çöker, ama siz o Ahmet Keleş’in ifadesine itibar ediyorsunuz.”

TAHLİYE VEREN YARGIÇ BİLE TUTUKLANDI

Hukukun üstünlüğü endeksinde 113 ülke içinde 101. Sırada yer alan Türkiye’de Hidayet Karaca’nın yargılanması önemli gösterge. Bütün dünyadaki toplamdan daha fazla medya mensubunun yargılandığı bir ülke Türkiye. Ama Karaca’nın davasının başka bir özelliği var: tahliye kararı veren iki yargıç tutuklandı. Ve Hakimler Savcılar Kurulu yetkilileri benzer kararlar verecek yargıçların aynı akıbete uğrayacakları tehdidinde bulundu. Karaca, dilekçe yazdıracak avukat bulamadığı ve lehe karar veren hakimlerin tehdit altında olduğu bir ortamda yargılandı. Aynı suçtan iki ayrı mahkemede yargılandı.

Devlet arabasından hukuk frenini söktüğünüzde, durması ve fabrika ayarlarına dönecek tamiratın yapılması için duvara toslamasından başka çare kalmaz. Türkiye, ekonomi duvarına doğru son sürat giden freni patlak bir kamyon. AKP’li cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘bana yar olmayan kara toprağın olsun’ diye bir iç savaş filan başlatıp ülkeyi perte çıkarttırmazsa buna şükredelim. Ağır bedellerle tamirat mümkün. Diğer senaryo tamamen karanlık…

http://www.tr724.com/duydunuz-mu-hidayet-karaca-silivrideyken-darbe-yapmis/
11 Haz 2018 11:16
Bu kriz çok farklı Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Refet Gürkaynak, “Bireylerin borçları da olağanüstü düzeyde arttı. Üstelik bundan önceki krizlerde insanlar komşularına borçluydu, bugünse bankalara borçlu. Bir kriz olursa bu bizim daha önce hiç yaşamadığımız bir kriz olacak.” ikazında bulundu. Merkez Bankası (TCMB) verileri kamu, özel sektör ve fertlerin borç batağı içinde yüzdüğünü gösteriyor. VATANDAŞ BANKALARA 535 MİLYAR TL BORÇLU 1 Haziran 2018 tarihi itibarıyla vatandaşın 398 milyar TL’si bankalara, 15 milyar TL’si katılım bankalarına olmak üzere toplam 413 milyar TL kredi borcu var. 122 milyar TL kredi kartı borcu ilave edildiğinde vatandaşın bankalara olan kredi borcu 535 milyar TL’ye çıkıyor. Aynı tarih itibarıyla şirketlerin 361 milyar TL’si bankalara, 11 milyar TL’si katılım bankalarına olmak üzere toplam 372 milyar TL ticari kredi borcu var. 2001’DE ŞİRKETLERİN VE VATANDAŞIN BORCU: 47,7 MİLYAR TL Şirketlerle vatandaşın bankalara borcunun yekûnu 907 milyar TL’yi buluyor. Bahse konu borç bankalardan kullanılan kredilerden teşekkül ediyor. Buna yurt dışından alınan döviz borçları dahil değil. 2001 krizinde vatandaşın 6,5 milyar TL, şirketlerin 41,2 milyar TL borcu vardı. Hal-i hazırda 2001 krizine kıyasla 19 kat daha borçluyuz.Sadece bankalara olan borçlardaki artış bile Türkiye’nin nasıl bir borç krizi ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Özel sektör ve kamunun 456 milyar doları bulan dış borçları da var ki böyle bir krizin tarihte eşi benzeri yok. Dolar ve faiz artışı bu borçların altından kalkılmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor. DEVLET BU SEFER GELİR KALEMLERİNDEN MAHRUM Giderek derinleşen borç krizini farklı kılan hususlardan biri de kamu maliyesinin kırılganlığıdır. 2001 krizinde devletin gelir kalemleri daha fazlaydı. Bu sefer devletin elinde TÜPRAŞ, Petkim, şeker fabrikaları, Türk Telekom, havalimanları ve gübre fabrikaları gibi gelir getirici teşebbüsler yok. Hepsi özelleştirildi ve o gelirler ekseriyeti itibarıyla artık şahısların elinde. 85 milyar dolar (382 milyar TL) özelleştirme geliri de bu arada harcanmış oldu. 2001 krizinde kamu mallarına zam yaparak maliye için gelir artırıcı bir imkân vardı, artık böyle bir ihtimal yok denecek kadar az. HAZİNE’YE ORTAK OLAN İŞADAMLARI Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kendisine yakın işadamlarını ihya düzenine çevirdiği Yap-İşlet-Devret (YİD) modelinin Hazine’ye getirdiği ilave yükler de cabası. Hazine’ye ortak oldu bazı işadamları. Devlet onların da ödemelerini yapıyor. Dolayısıyla kamu maliyesi iki taraftan darbe yiyor. Geçilmeyen köprünün, kullanılmayan havalimanının parasını Hazine tıkır tıkır ödüyor. Sadece geçen sene İzmit Körfezi üzerinde inşa edilen Osmangazi Köprüsü için 1,4 milyar TL Hazine tarafından ödendi. İstanbul’da Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli’nde işletmeci firmaların açığı yine Hazine’den kapatıldı. YİD’in Hazine’yi nasıl talan ettiği birkaç sene sonra daha berrak hale gelecek. YA YÜKSEK FAİZLİ BORÇ YA DA VERGİ ZAMMI! Hazine’nin nakit açığı, şirketlerin ve vatandaşların borçları derken krizden çıkış için geriye ne kalıyor? Ya yüksek faizle borçlanılacak ya da vergiler artırılacak. İki ucu keskin bıçak. Mevcut şartlarda Türkiye’de bankalar için deniz tükendi. Dışarıdan da borç almak kolay değil. Hem dünyada para muslukları kısılıyor hem de Türkiye’nin bankaları ve büyük holdingleri döviz borçları sebebiyle müşahede odasına alınıyor. Moody’s 17 Türk bankasının notlarını ‘çöp’ seviyesine indirdi. Koç ve Anadolu holdingin de aralarında bulunduğu 11 büyük şirketin notu her an indirilebilir. Gerekçe yüksek döviz borcu ve artan finansman ihtiyacı. Fitch de her an yeni bir liste açıklayabilir. 25 Türk bankası Fitch’te yoğun bakımda. TEŞHİS: HASTA TİPİK BİR BORÇ FELCİNE MARUZ KALDI Yatırımcıların akıl hocaları Fitch ve Moody’s son beyanları ile Türkiye ekonomisine şu teşhisi koydu: “Hastamız tipik bir borç felcine maruz kalmış. Ayağa kalkma ihtimali bazı tedavilerle mümkün gibi görünse de yakınları olarak en kötüsüne hazırlıklı olun. Bir müddet cihaza bağlı tepkilerini not edeceğiz. Kısa sürede iyileşme ihtimali zayıf vakalardan biri ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Toparlanma emaresi olmazsa bizim de imkânlarımız mahdut. ‘Son günlerini sevdikleri ile beraber geçirmesi için eve götürün ve hep moral vermeye gayret edin’ de diyebiliriz. Her an her şeye hazır olun.” 2001 VE 2008’DE ŞARTLAR TÜRKİYE’NİN LEHİNEYDİ 2001 krizinde ve 2009’da dünyada şartlar Türkiye’nin lehineydi. ABD ve Avrupa merkez bankaları başta olmak üzere önde gelen ekonomiler durgunluğu aşmak için piyasayı paraya boğmuştu. O ucuz ve bol dövizler Türkiye’nin gökte ararken yerde bulduğu hazine misali kurtarıcı bir misyon eda etti. Mamafih bugün Türkiye hem borçlu hem de dünyada paranın maliyeti artıyor. Sırtında yükün artması yetmezmiş gibi Türkiye bir de yokuş tırmanmak mecburiyetinde. 2008 KRİZİNDE BANKALAR NAKİT ZENGİNİYDİ 2001 krizinden sonraki en büyük şok dalgası 2008 senesinde kayıtlara geçmişti. Kamu maliyesi, Hazine ve bankalarımız ABD’de 2008’de patlak veren mortgage krizinde sapasağlamdı. Kamunun borcunun millî gelire oranı yüzde 30’a kadar gerilemişti. O günden bugüne rakamlar riski artıracak mahiyette tahakkuk etti. Kamunun borcu 2008’de 73 milyar dolar, özel sektörün borcu 188 milyar dolar idi. 31 Mart 2018 itibarıyla kamunun borcu 262 milyar dolar, özel sektörün borcu ise 316 milyar dolar. Devletin de şirketlerin de döviz borcu 10 sene evvelkine kıyasla iki kattan fazla artmış. 10 sene evvel dolar 1,25 TL, euro 1,93 TL idi. Bugün dolar 4,50 TL, euro 5,30 TL. Borç arttığı gibi kur da yükseldi. Dolar yüzde 260, euro yüzde 175 artmış. Borcumuz tutar olarak aynı kalsaydı bile bu kur artışı yüzünden TL karşılığı ikiye katlanacaktı. Hem borç tutarı arttı hem de kur katlandı. Türkiye bu veçheden de farklı bir krizle karşı karşıya. İKTİDARIN AYMAZLIĞI DA TARİHTE BİR İLK Özel sektörün borcu içinde bankaların payı 180 milyar dolar. Kalan 156 milyar dolar şirketlere ait gibi görünse de o borçların tamamı dönüp dolaşıp bankaların kapısına çıkıyor. Profesör Gürkaynak’ın dikkat çektiği gibi bu kriz çok farklı. Zira bu sefer devlet borçlu, şirketler borçlu, bankalar borçlu, ‘vatandaş’ dediğimiz hane halkı borçlu. Üstelik 2001 krizinde eşe, dosta ve akrabaya olan borçluyduk, şimdi bankalara borçluyuz. Arkadaş hatırı ile borç tehir edilebiliyordu, fakat banka kredi ödemesi iki ay aksadığında noter vasıtası ile ihtarnameyi gönderiverir. TL EN FAZLA DEĞER KAZANAN PARA OLMUŞ! Bankalara borcun bu kadar yüksek olduğu, haddi zatında bankaların da dışarıya borçlandığı bir ekonomide Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, “Türk Lirası geçen hafta dolar karşısında en fazla değer kazanan para birimi oldu.” diyebildi. Oysa TL’nin değer kazandığı haftada Merkez Bankası haftalık repo faizini yüzde 17,75’e çıkardı. 44 günde 3 kere faiz artırmak mecburiyetinde kaldı TCMB. Arjantin, Venezuela ve İran’ı takiben en yüksek faizi ödeyen bir ekonomide kur ancak 4,60 TL’den 4,50 TL’ye düştü. Bir ay evvel 4,05 TL olan kur “düştü” denilen haliyle bile 4,50 TL. Bir aylık net kur artışı yüzde 11. Böylesine vahim bir tablonun neyine seviniyorlar anlamak mümkün değil. Şimşek gibi Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkçi ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci adeta aklımızla alay ediyor. Esasında Türkiye’in istikbalinden 5-10 seneyi alıp telefeciye, faiz lobilerine rehin veren bir idarenin aymazlığıyla da ilk defa karşılaşıyoruz. Bu yönüyle de bu kriz farklı.. SEMİH ARDIÇ
Bu kriz çok farklı

Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Refet Gürkaynak, “Bireylerin borçları da olağanüstü düzeyde arttı. Üstelik bundan önceki krizlerde insanlar komşularına borçluydu, bugünse bankalara borçlu. Bir kriz olursa bu bizim daha önce hiç yaşamadığımız bir kriz olacak.” ikazında bulundu.

Merkez Bankası (TCMB) verileri kamu, özel sektör ve fertlerin borç batağı içinde yüzdüğünü gösteriyor.

VATANDAŞ BANKALARA 535 MİLYAR TL BORÇLU

1 Haziran 2018 tarihi itibarıyla vatandaşın 398 milyar TL’si bankalara, 15 milyar TL’si katılım bankalarına olmak üzere toplam 413 milyar TL kredi borcu var.

122 milyar TL kredi kartı borcu ilave edildiğinde vatandaşın bankalara olan kredi borcu 535 milyar TL’ye çıkıyor.

Aynı tarih itibarıyla şirketlerin 361 milyar TL’si bankalara, 11 milyar TL’si katılım bankalarına olmak üzere toplam 372 milyar TL ticari kredi borcu var.

2001’DE ŞİRKETLERİN VE VATANDAŞIN BORCU: 47,7 MİLYAR TL

Şirketlerle vatandaşın bankalara borcunun yekûnu 907 milyar TL’yi buluyor. Bahse konu borç bankalardan kullanılan kredilerden teşekkül ediyor.

Buna yurt dışından alınan döviz borçları dahil değil. 2001 krizinde vatandaşın 6,5 milyar TL, şirketlerin 41,2 milyar TL borcu vardı.

Hal-i hazırda 2001 krizine kıyasla 19 kat daha borçluyuz.Sadece bankalara olan borçlardaki artış bile Türkiye’nin nasıl bir borç krizi ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Özel sektör ve kamunun 456 milyar doları bulan dış borçları da var ki böyle bir krizin tarihte eşi benzeri yok. Dolar ve faiz artışı bu borçların altından kalkılmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor.

DEVLET BU SEFER GELİR KALEMLERİNDEN MAHRUM

Giderek derinleşen borç krizini farklı kılan hususlardan biri de kamu maliyesinin kırılganlığıdır.

2001 krizinde devletin gelir kalemleri daha fazlaydı. Bu sefer devletin elinde TÜPRAŞ, Petkim, şeker fabrikaları, Türk Telekom, havalimanları ve gübre fabrikaları gibi gelir getirici teşebbüsler yok.

Hepsi özelleştirildi ve o gelirler ekseriyeti itibarıyla artık şahısların elinde. 85 milyar dolar (382 milyar TL) özelleştirme geliri de bu arada harcanmış oldu.

2001 krizinde kamu mallarına zam yaparak maliye için gelir artırıcı bir imkân vardı, artık böyle bir ihtimal yok denecek kadar az.

HAZİNE’YE ORTAK OLAN İŞADAMLARI

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kendisine yakın işadamlarını ihya düzenine çevirdiği Yap-İşlet-Devret (YİD) modelinin Hazine’ye getirdiği ilave yükler de cabası.

Hazine’ye ortak oldu bazı işadamları. Devlet onların da ödemelerini yapıyor.

Dolayısıyla kamu maliyesi iki taraftan darbe yiyor. Geçilmeyen köprünün, kullanılmayan havalimanının parasını Hazine tıkır tıkır ödüyor.

Sadece geçen sene İzmit Körfezi üzerinde inşa edilen Osmangazi Köprüsü için 1,4 milyar TL Hazine tarafından ödendi. İstanbul’da Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli’nde işletmeci firmaların açığı yine Hazine’den kapatıldı.

YİD’in Hazine’yi nasıl talan ettiği birkaç sene sonra daha berrak hale gelecek.

YA YÜKSEK FAİZLİ BORÇ YA DA VERGİ ZAMMI!

Hazine’nin nakit açığı, şirketlerin ve vatandaşların borçları derken krizden çıkış için geriye ne kalıyor?

Ya yüksek faizle borçlanılacak ya da vergiler artırılacak. İki ucu keskin bıçak.

Mevcut şartlarda Türkiye’de bankalar için deniz tükendi. Dışarıdan da borç almak kolay değil.

Hem dünyada para muslukları kısılıyor hem de Türkiye’nin bankaları ve büyük holdingleri döviz borçları sebebiyle müşahede odasına alınıyor.

Moody’s 17 Türk bankasının notlarını ‘çöp’ seviyesine indirdi. Koç ve Anadolu holdingin de aralarında bulunduğu 11 büyük şirketin notu her an indirilebilir. Gerekçe yüksek döviz borcu ve artan finansman ihtiyacı.

Fitch de her an yeni bir liste açıklayabilir. 25 Türk bankası Fitch’te yoğun bakımda.

TEŞHİS: HASTA TİPİK BİR BORÇ FELCİNE MARUZ KALDI

Yatırımcıların akıl hocaları Fitch ve Moody’s son beyanları ile Türkiye ekonomisine şu teşhisi koydu:

“Hastamız tipik bir borç felcine maruz kalmış.

Ayağa kalkma ihtimali bazı tedavilerle mümkün gibi görünse de yakınları olarak en kötüsüne hazırlıklı olun.

Bir müddet cihaza bağlı tepkilerini not edeceğiz.

Kısa sürede iyileşme ihtimali zayıf vakalardan biri ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayız.

Toparlanma emaresi olmazsa bizim de imkânlarımız mahdut.

‘Son günlerini sevdikleri ile beraber geçirmesi için eve götürün ve hep moral vermeye gayret edin’ de diyebiliriz.

Her an her şeye hazır olun.”

2001 VE 2008’DE ŞARTLAR TÜRKİYE’NİN LEHİNEYDİ

2001 krizinde ve 2009’da dünyada şartlar Türkiye’nin lehineydi.

ABD ve Avrupa merkez bankaları başta olmak üzere önde gelen ekonomiler durgunluğu aşmak için piyasayı paraya boğmuştu.

O ucuz ve bol dövizler Türkiye’nin gökte ararken yerde bulduğu hazine misali kurtarıcı bir misyon eda etti.

Mamafih bugün Türkiye hem borçlu hem de dünyada paranın maliyeti artıyor. Sırtında yükün artması yetmezmiş gibi Türkiye bir de yokuş tırmanmak mecburiyetinde.

2008 KRİZİNDE BANKALAR NAKİT ZENGİNİYDİ

2001 krizinden sonraki en büyük şok dalgası 2008 senesinde kayıtlara geçmişti.

Kamu maliyesi, Hazine ve bankalarımız ABD’de 2008’de patlak veren mortgage krizinde sapasağlamdı. Kamunun borcunun millî gelire oranı yüzde 30’a kadar gerilemişti.

O günden bugüne rakamlar riski artıracak mahiyette tahakkuk etti.

Kamunun borcu 2008’de 73 milyar dolar, özel sektörün borcu 188 milyar dolar idi. 31 Mart 2018 itibarıyla kamunun borcu 262 milyar dolar, özel sektörün borcu ise 316 milyar dolar.

Devletin de şirketlerin de döviz borcu 10 sene evvelkine kıyasla iki kattan fazla artmış.

10 sene evvel dolar 1,25 TL, euro 1,93 TL idi. Bugün dolar 4,50 TL, euro 5,30 TL. Borç arttığı gibi kur da yükseldi. Dolar yüzde 260, euro yüzde 175 artmış.

Borcumuz tutar olarak aynı kalsaydı bile bu kur artışı yüzünden TL karşılığı ikiye katlanacaktı. Hem borç tutarı arttı hem de kur katlandı.

Türkiye bu veçheden de farklı bir krizle karşı karşıya.

İKTİDARIN AYMAZLIĞI DA TARİHTE BİR İLK

Özel sektörün borcu içinde bankaların payı 180 milyar dolar. Kalan 156 milyar dolar şirketlere ait gibi görünse de o borçların tamamı dönüp dolaşıp bankaların kapısına çıkıyor.

Profesör Gürkaynak’ın dikkat çektiği gibi bu kriz çok farklı. Zira bu sefer devlet borçlu, şirketler borçlu, bankalar borçlu, ‘vatandaş’ dediğimiz hane halkı borçlu.

Üstelik 2001 krizinde eşe, dosta ve akrabaya olan borçluyduk, şimdi bankalara borçluyuz. Arkadaş hatırı ile borç tehir edilebiliyordu, fakat banka kredi ödemesi iki ay aksadığında noter vasıtası ile ihtarnameyi gönderiverir.

TL EN FAZLA DEĞER KAZANAN PARA OLMUŞ!

Bankalara borcun bu kadar yüksek olduğu, haddi zatında bankaların da dışarıya borçlandığı bir ekonomide Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, “Türk Lirası geçen hafta dolar karşısında en fazla değer kazanan para birimi oldu.” diyebildi.

Oysa TL’nin değer kazandığı haftada Merkez Bankası haftalık repo faizini yüzde 17,75’e çıkardı. 44 günde 3 kere faiz artırmak mecburiyetinde kaldı TCMB.

Arjantin, Venezuela ve İran’ı takiben en yüksek faizi ödeyen bir ekonomide kur ancak 4,60 TL’den 4,50 TL’ye düştü.

Bir ay evvel 4,05 TL olan kur “düştü” denilen haliyle bile 4,50 TL. Bir aylık net kur artışı yüzde 11. Böylesine vahim bir tablonun neyine seviniyorlar anlamak mümkün değil.

Şimşek gibi Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkçi ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci adeta aklımızla alay ediyor.

Esasında Türkiye’in istikbalinden 5-10 seneyi alıp telefeciye, faiz lobilerine rehin veren bir idarenin aymazlığıyla da ilk defa karşılaşıyoruz.

Bu yönüyle de bu kriz farklı..

SEMİH ARDIÇ
11 Haz 2018 11:06
Gök ekinler bir bir biçilirken…

Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm

Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi

Yunus Emre

Gencecik bir öğretmen… Henüz 30 yaşında. Gencecik bir kadın…. O da 30 yaşında. Ufacık bir oğlan çocuğu… Henüz iki yaşında.

Öyle bir zulüm ki bu, ne erkek dinliyor ne kadın. Öyle bir gaddarlık ki bu, ne yaşlı dinliyor ne çocuk… Öyle bir Firavunluk ki bu, ne Kadir biliyor ne kıymet. Öyle bir şeytanlık ki bu, ne Ramazan bağlıyor ne bayram…

“Mehmet (Çelik) Bey benim çok yakın bir arkadaşımdı,” diye başlıyor söze bir arkadaşı… “Arkadaş” tabirinin meramına kafi gelmediğini düşünüp sözünü “kardeşimdi”yle tamamlıyor. Sonra devam ediyor ve Hatay’daki cenazeyi, cenaze sonrasındaki gözaltıyı, annesinin gözaltına alınmasıyla ortada kalan minik yavrunun hikayesini anlatmaya…

“Üniversiteyi bitirdiği şehirde bir hanımefendiyle (Esra Hanım) tanıştılar. Evlendiler. Bu evliliklerinden bir erkek çocukları oldu. Adını Yusuf Kemal koydular. Hayatlarını devletin sürekli yasal denetimi altında bulunan özel bir eğitim kurumunda öğretmenlik yaparak idame ettiriyorlardı. Genç eşlerin ikisi de sınıf öğretmeniydi. Tek bir sabıkaları bile yoktu.”

Bu genç çiftin keder ve kahırdan içi alev alev yandığı her kelimesinden anlaşılan can dostları anlatmaya devam ediyor:

“Bugün ülkede mağdur edilmiş yüz binlerce masum insan gibi, daha ne olduğunu anlayamadan her ikisi birden hükümet tarafından terörist ilan edilmişlerdi… Oysa, tek suçları insan eğitmek ve canlarından çok sevdikleri ülkelerine hizmet etmek olan gencecik iki fidandılar…

“Mehmet kardeşimin çok önceden beri devam eden bir bronşit hastalığı vardı. Sürekli bazı antibiyotikleri kullanmak zorundaydı. Ancak, mutat kullanmak zorunda olduğu ilaçlarını içinde bulunduğu koşullar yüzünden yaklaşık bir sene boyunca temin edemedi. Nihayet bazı tanıdıkları vasıtasıyla bu ilaçları birkaç sefer temin etmeyi başardı. O ilaçlar sayesinde sağlığı bir nebze olsun normale dönmüştü. Aşağı yukarı bir sene de bu şekilde yaşamaya, ayakta durmaya gayret etti.

“Hastahaneye gidemiyordu. Çünkü, kendisine bir seri katile reva görülenden daha fazlası reva görülmüştü. Bu yüzden sosyal hayattan tamamen kopmuş, kapandığı bir evin odasında yaşamaya çalışıyordu. Her yerde arandığı için tedavi için hastahane ve benzeri bir yere giderse tutuklanıp kodese gönderileceğinden hiç şüphesi yoktu.

“Ülkede hukukun ve adaletin esamesinin kalmadığını arkadaslarının tek tek tutuklanmasından ve kendisinin bizzat yaşadığı hadiselerden çok iyi biliyordu. Neticede, hiçbir somut delile dayandırma ihtiyacı duymaksızın kendisine ağır suçlar isnad edilmiş ve üstüne bir de ‘terörist’ ilan edilmişti. Halbuki Mehmet Bey, o kısacık ömrü boyunca, hep şimdi kendisine isnad edilen bu tür şeylere karşı mücadele etmiş ve genç yaşta sonlanan ömrünün tamamını bu yolda harcamıştı.”

Arkadaşı, merhum Mehmet Çelik’in ağırlaşan hastalığına rağmen tedavi için hastahaneye gidemediğini ve içinde bulunduğu açmazı şöyle dile getiriyor:

“Hastahaneye gidemiyordu… İlaç temin edemiyordu… Çocuğu hastalandığında bile onu hastahaneye götüremiyordu… Bu şekilde aşağı yukarı iki sene geçirdi… Hastalığı iyice ağırlaşınca, yani ancak iki sene sonra, Ankara’daki Liv Hospital hastahanesine gitmek zorunda kaldı.

“Muayene sonrası doktorun ilk tepkisi ‘Kardeşim, sen bu zamana kadar neredeydin? Bu haldeyken yaşamayı nasıl başardın?’ şeklinde oluyor. Doktor, Mehmet Bey’in hastalığına ‘bronşektazi’ tanısı koyuyor. Öğrenebildiğim kadarıyla bronşit zamanında ve gerektiği gibi tedavi edilmediği takdirde hastalık ilerliyor ve bu hali alıyormuş.”

Mehmet Çelik’in arkadaşı haklı. Bronşektazi hastalığı tıbbi literatürde yeni yer alan bir hastalık. Önceden bilinmeyen ya da tam teşhisi olmayan bu hastalık günümüzde artık tanı ve tedavi aşamasında çok yeni tekniklerle iyileştirilebiliyor. Ancak, bronşektazi hastalığının iyileşmesinin daha çok hastanın gayretine bağlı olduğu belirtiliyor. Hasta beslenmesine, ilaçlarını düzgün almaya ve hastalığa göre yaşamını düzenlemeye dikkat ettiği oranda iyileşmenin daha hızlı olacağı ifade ediliyor.

Uzmanlar, bronşektazi hastalarının yaşam süresinin hastalığın ne zamandan beri var olduğuna göre değiştiğini de ifade ediyor. Erken teşhis edildiğinde tedavisi daha kolay olan bronşektazinin, kronikleştiği hastalarda ise tedavisinin çok daha zor ve zahmetli olduğu söyleniyor.

Erken teşhis edilmiş bronşektazi hastalarının tedavisi ilaç ve fizyoterapi yöntemleri ile mümkün. Ancak, bu yöntemlere rağmen hastanın durumunda düzelme olmazsa son çare olarak ameliyat ediliyor.

Arkadaşının anlatımlarına göre, genç öğretmen Mehmet Çelik, Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik sürdürülen cadı avı kapsamında haksız yere arandığı için saklanmak zorunda kaldığından, alması gereken ilaçları temin edemediğinden ameliyat safhasına çoktan gelmiş.

Arkadaşı anlatıyor: “Doktor, Mehmet Bey’e diyor ki ‘senin akciğerin çok kötü durumda. Beşte üçünü almamız gerekiyor.’ Mehmet Bey’in başka çaresi olmadığı için mecburen kabul ediyor. İlk ameliyatı yapıyorlar. Ameliyatın iyi geçtiğini söylüyorlar. Ancak, bir süre sonra, akciğerin geriye kalan kısmından biraz daha almaları gerektiğini söyleyip Mehmet Bey’i tekrar ameliyat ediyorlar ve akciğerinin kalan kısmından birazını daha alıyorlar. Böylece, hasarlı akciğerinin nerdeyse yüzde 80’i alınmış oluyor.

“Fakat, sorun burada bitmiyor. Akciğerin kalan o ufacık kısmının ameliyat sırasında enfeksiyon kaptığı söyleniyor. Mehmet Bey’in değerleri yükseliyor ve normalleşmesini bekliyorlar.

Ancak, yapılan müdahalelerin hiçbirine akciğer olumlu cevap vermiyor. Mehmet Bey, ne yazık ki, genç yaşında dünyaya gözlerini yumuyor.”

Arkadaşının anlatımına göre, merhum öğretmen Mehmet Çelik’e reva görülen zulüm öldükten sonra da devam ediyor. Cenazesi ailesine verilmek istenmiyor. Bu yüzden vefat Perşembe günü gerçekleşmesine rağmen cenaze teslimi ancak Cumartesi günü yapılıyor. Hükümetin eşi gibi kendisine de hayat hakkı tanımadığı hayat arkadaşı Esra Hanım, Mehmet Bey’e son yolculuğunda son vazifesini yerine getirme düşüncesiyle eşinin naaşının defnedileceği memleketi Hatay’a gidiyor.

Vicdansız Erdoğan rejiminin genç çifti hedef alan zulmü ne Ramazan dinliyor ne Kadir gecesi, ne acı dinliyor ne cenaze ne de yas. Zulüm Esra Hanım’ı gelip cenazede de buluyor. Sevgili eşini defnettikten hemen sonra polisler tarafından derdest ediliyor.

Pazartesi sabaha doğru 3 suları, “Kendisi ile irtibattaydık,” diyor merhum Mehmet Çelik’in vefalı arkadaşı. “Ama, zannımca telefonuna el koydular. Şu an ulaşamıyoruz. Dolayısıyla Esra Hanım’ın başına neler geldiğini şu an itibariyle tam olarak bilemiyorum. Ancak, öğrenebildiğim kadarıyla savcılığın hakkında yakalama kararı çıkardığı Manisa’ya götürülmüş. Pazartesi savcılığa çıkması bekleniyormuş. Genç çiftin aileleri, korktukları için bu masum insanlara sahip çıkamıyor.”

Mehmet Bey’in arkadaşı hazin durumu “Baba vefat etti. Anne gözaltında. Genç çiftin minik yavruları Yusuf Kemal’in nerede olduğunu ise bilen yok,” şeklinde özetliyor.

Azıcık vicdan kırıntısı olanların Ramazan günü, Kadir gecesinin arefesinde bu korkunç zulüm, bu hazin hikaye karşısında kahrolmaması mümkün mü? Ne yazık ki, ne Mehmet Çelik bu ifritten dönemin ilk kurbanı ne de Esra Çelik ve küçük yavrusu Yusuf Kemal bu alçaklığın ilk mağduru. Ülkenin neresine baksan bir feryat, bir figan. Ne tarafa dönsen bir acı, bir ızdırap.

Bu yüzden, Abdurrahim Karakoç’un İslam coğrafyasının hazin durumunu tasvir için, Yunus Emre’den ilhamla kaleme aldığı, “Gök ekini biçer gibi” şiiri, bugün belki de en fazla dini duyguları istismarla iktidara gelip güçlendikçe ahlak ve vicdan yoksunu bir İslamofaşist istibdat rejimi kuran Erdoğan’ın zulmü altında inim inim inleyen Türkiye’yi anlatıyor.

Uyarlanmış haliyle birkaç mısrasını mırıldanıp merhum öğretmen Mehmet Çelik’e Allah’tan rahmet, sevgili eşinin yasını tutmasına bile müsaade edilmeyen Esra Öğretmen’e ve yetim yavrusuna ise metanet niyaz edelim. Allah gani gani rahmet eylesin. Esra Hanım’ı ise bir an önce salaha kavuştursun.



Hele bakın yedi bölgenin yedisinde

Ömründen sürülen benim gardaşım

Kimi dokuz, kimi doksan yaşında

Sırtından vurulan benim gardaşım



Zulüm dalga dalga gelir art-arda

Çaresiz mazlumlar çırpınır darda

Bazan Manisa’da, bazan Hatay’da

Boğazı sıkılan benim gardaşım

http://www.tr724.com/gok-ekinler-bir-bir-bicilirken/
11 Haz 2018 09:29 güncellendi
11 Haz 2018 09:29
Kazanacağını satın alın…

Yorum | Levent Kenez

CHP’lilerde bir özgüven, iyi bir aday çıkarmış olmanın morali var. Defalarca seçim kaybetmiş Kılıçdaroğlu ve iyi niyetli ama kötü bir ‘Ekmek için Ekmeleddin’ deneyimlerinden sonra sahada heyecan oluşturan kitleleri, coşturan, televizyonda şov yapan İnce, CHP’lileri seçimin sonucundan bağımsız olarak motive etmişe benziyor. Ya da CHP’den her zamanki bir beceriksizlik beklendiği için beklentinin üzerinde bir performans da bizleri şaşırtıyor olabilir. Demek ki neymiş seçim kaybedip hala koltukta oturmak ve buna müsaade eden bir parti yapısında olmak ne kadar büyük bir zaman ve emek kaybıymış. Kimse bulunmaz Hint kumaşı değilmiş.

Kimse piyasada yokken biraz esen Akşener rüzgarı İnce’nin hem kendi tabanın toplaması hem de Akşener’in ihtimal oy alabileceği seçmenler üzerinde etkisinden dolayı dindi.

Akşener, MHP’nin küskünlerini toplarsa başarı sayılır

Akşener’in bütün medya ambargolarına ve yok sayılmasına rağmen verdiği mücadele saygıyı hakkediyor. Ancak demode bir siyasetçi. İnce gibi heyecan uyandırmıyor. İnsanların artık tiksindiği devleti kutsaması güven vermiyor. Fetö vs konularında sağı solu çok oynadı. Partisi henüz çalmaya başlamamış sağ bir partiden başka bir görüntü de vermiyor. MHP’nin küskünlerini toplaması başarı olur. Seçimler ilan edildiği zamanki oy hesabından daha az alacağa benziyor. CHP’nin adayı Kılıçdaroğlu olsaydı şansı vardı ancak İnce bütün kimyalarını bozdu. Eski enerji ve havaları da yok.

Seçim Erdoğan ile İnce arasında…

Seçim beklendiği gibi Erdoğan ile İnce arasında geçiyor. Erdoğan’ın dün CHP ile ilgili söylediklerine bakın; “Tek parti CHP’si yıllarında milleti bunlar inim inim inlettiler. Kalkınma hamlemizi durdurdu. 18 yıl boyunca Allah-u ekber nidasını minarelerimize çok görenler, şimdi yeni baskıların, yeni yıkımların hesabını yapıyor. Bunlar ezanı Türkçe okutanlar değil mi?”. Millete kek vaat eden tükenmiş bir liderin artık mide bulandıran, binlerce kez dinlediğimiz, insanı dinden imandan etmeye yeminli sözleri.

Haçlı ordusu ülkeyi işgal etse din ve diyanete AKP’nin verdiği zararı asla veremezdi. Agnostizm ve deizmin patlama yaptığı bir dönem olarak olarak geçecek tarihe bu yıllar. Düne kadar dindar olan bir çok kimse Erdoğan ve kitlesini görüp artık dinin matah bir şey olmadığına inanıyor. İslamcı bu iktidar defolup gittiğinde sadece yanmış yıkılmış bir ülke bırakmayacak bu ülkenin dindarlarını da iğfal edip gitmiş olacak. Ne acı.

Muhalefet, HDP’nin barajı geçmesinin önemini seçmene anlatmıyor

Yarışmaya 100 m. hatta 1000 m. geriden başlamak zorunda bırakılan Demirtaş’ın da İnce rüzgarından etkilenmediğini söylemek zor. Zeki çıkışları ve güzel bir propaganda çalışmaları ile sosyal medyada gündeme gelmeyi başarıyor. Demirtaş’ın tabanını oluşturan kitlesine ulaşmada bir sıkıntı olmaz. Oldukça politik ve bilinçli bir kitle olduğu için her türlü mesaj ve söylem buluşması gerçekleşir. Ancak muhalefet seçmeninin HDP’nin barajı geçip geçmemesinin ne anlama geldiği konusunda yeterince uyarıldığını düşünmüyorum. Çok kabaca şu demek, AKP’nin 50 tane hiç hakketmediği vekili havadan kazanması ve büyük ihtimalle çoğunluğu bu sayede kazanması demek. 7 Haziran ve 1 Kasım arasında HDP’nin oylarına baktığımızda HDP seçmeni olmayan ama HDP’nin barajı geçmesi için HDP’ye oy veren bir kesimin olduğunu gördük. Bu seçmenlerin bir kez daha HDP’nin barajı geçebilmesi için parlamento seçimlerinde tercihini HDP yapması gerekiyor. Bunu bilen HDP’liler ikinci tura kalırsa Erdoğan karşısındaki adayı desteklemek konusunda sempatik mesajlar veriyorlar. İlk günlerdeki eski siyasetçilerin saçma sapan demeçlerine set çektiler.

Saadet’in geçmiş seçimlere göre biraz bir kıpırdama yaşayacağını ancak çok büyük bir patlama yapacağını sanmıyorum. Eğer ikinci tura kalırsa Saadet’in tabanının İnce’ye oy verme noktasında çok da tulum çıkarmayacağını unutmamak lazım. Bu İslamcılığın suyundan içmiş kim varsa bir halt olmaz. Hapisteki aydınından ak saçlı parti liderine kadar eninde sonunda mutlaka brir yerde “error” verir ve verecek.

Peki cumhurbaşkanlığı seçimi ne olur?

HDP meclise girmezse mecliste çoğunluk Cumhur ittifakının dedik, peki cumhurbaşkanlığı seçimi ne olur? Sosyal medyanın çok yanıltıcı olduğunu unutmamak lazım. Adaletli bir ülke olsa şimdi bütün şürakası ile hapiste olması gereken bir mafya liderinin ülkeyi yönettiğini unutmamak lazım. Amprik bir gözlemle 16 Nisan referandumunu baz alırsak İnce rüzgarı ve muhalefetin her partisinin güçlü aday çıkarması sebebi ile Erdoğan’ın oyunun yüzde 50’nin düşmemiş olması imkansız. Ancak seçimlerde ne kadar hile yapacakları ile ilgili bir durum ile karşı karşıyayız.

Bir de daha önce yazmıştık yine tekrarlayalım. Bu kez seçim akşamı Türkiye çok karışabilir. Referandumdaki gibi hilenin ayyuka vurduğu bir durumda İnce, Kılıçdaroğlu gibi muhalefeti satmayacağını düşünüyorum. Son yerel seçimlerde Yalova’da yaptıkları sonuna kadar mücadele edeceğini gösteriyor.

Sözün özü benim şahsi görüşüm seçimle gitmeyi hakketmiyor, faturayı ödemeden, sarayı üstüne yıkılmadan gideceğini de sanmıyorum. Erdoğan için mesele ölüm kalım meselesi. O yüzden seçimleri alabileceğini satın alın, kazanamazsa sürpriz olsun.

http://www.tr724.com/kazanacagini-satin-alin/
11 Haz 2018 09:24 güncellendi
11 Haz 2018 09:24
Bayrağımıza “ay-yıldız” yerine “huni” mi koysak? İnsan için en büyük nimet akıl. O nedenle “Allah, mahvetmek istediği kimsenin önce aklını alır.” derler. Sizce bunlarda akıl kaldı mı? Türk Tabipleri Birliği geçtiğimiz yıllarda şöyle bir açıklama yapmıştı: “Bizler hekimiz. İnsanın binbir ruh halini, binbir duygu durumunu biliriz. Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz. Fevkalade endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.” Yönetmen ve doktor Mustafa Altıoklar “Narsistik kişilik bozukluğu var, geri adım atmaz. Kendisine rapor vermek lazım, 46 raporu…” demişti. Sonra hakkında hakkında dava açılınca “Hakaret etmedim, aşağılama yapmadım. Teşbih yapmadım. Bir doktor olarak teşhis koydum. Türkiye’de idari konumda olan herkesin her yıl fiziksel ve ruhsal check up’tan geçirilmeleri gerekir. Bu Amerika’da böyledir. Obama’nın her sene, akıl sağlığı dahil olmak üzere, sağlık raporu açıklanır…” Erdoğan’ın tüm geçmişi bir yana sadece son 1 haftası bile yeterince vahim. Her hangi bir ülkede aşağıdaki sözleri eden bir insan için meclis, akıl sağlığı raporu ister. SARAY GECELERİ! Düşünün Türkiye sahip olduğu teknoloji ile sadece uçakların yolcu koltuğunu yapılabiliyor. Ama Erdoğan şunu dedi: “Biz artık hamdolsun kendi şu anda uzaya araçlarımızı gönderdik ve bazı ülkeler bize şu anda üye olmaya başladı ki bize üye olmak suretiyle oradan tabii ki ilk üye olanlar daha ucuz bedellerle bizim bu imkanlarımızdan istifade eder hale geldiler.” https://twitter.com/metcihan/status/1004601586348384261 Hiç bir uzay çalışması olmayan ve Nasa’da çalışan tek vatandaşını bile tutuklatan Erdoğan hızını alamıyor: “Şu anda uzay bilimleriyle alakalı, öncelikle uzaya uydu fırlatma çalışmalarını başlattık…, uzaya belki biz de astronot gönderme noktasına geleceğiz.” Bir Türksat uydusu var ama onu da ne inşa eden ne de fırlatan biziz. Tarihleri karıştırıyor. 1954’te doğmuş ama kendini 1944’te doğmuş sanıyor: “Ben 75 öğrencili sınıflarda okuduğum zaman, tek partili dönemdi, yani CHP’nin iktidarda olduğu dönemdi.” https://www.youtube.com/watch?v=uMbzdNn37Ok “Ben 75 öğrencili sınıflarda okuduğum zaman, tek partili dönemdi, yani CHP’nin iktidarda olduğu dönemdi.” Doğduğu tarihten 4 yıl önce çok partili hayata geçilmişti ve CHP iktidar değildi. “75 kişilik sınıfı” kendi ilkokul sınıf arkadaşı yalanlıyor: “Sınıfımız 35 kişilikti” diyor. Sizce bu adamın aklı yerinde mi? Aşağıdaki sözü Hürriyet, twit attığında inanamadım. Hürriyet’in çakma bir parodi hesabıdır sandım. Değilmiş. “Biz gelmeden önce MR mı vardı, tomografi mi vardı? Geldiğimizde birkaç tane kırık dökük ambulans vardı. Eskiden köpeklerin çektiği ambulans ile götürülürdü. Şimdi paletli ambulanslarla bu işi yapıyoruz.” https://twitter.com/Hurriyet/status/1004829386527342592 MR, Türkiye’ye 29 yıl önce, Tomografi ise 32 yıl önce gelmiş. Erdoğan, belgesel de seyretmez. Sözünü ettiği “Köpeklerin çektiği kızaklar”ı rüyasında görmüş olmalı. Bunların bir kısmı Mitomani’ye giriyor. Alman doktor Anton Delbruck, otomatik olarak rahat yalan atmayı “mitomani” olarak isimlendiriyor. Bu hastalar zamanla sadece yalanların değil, gerçeğin ucunu da büsbütün kaçırır. Mitomani hastası, olmasını istediklerini, olmuş gibi hayal eder. Bu hayale birkaç yalan tekrarından sonra inanır. VE SEÇİM ÖNCESİ MİTOMANİ FIRTINASI “Aahh kardeşlerim aahh, Adıyaman’da havalimanı var mıydı, biz yaptık biz” Oysa Adıyaman havalimanı 1998’de açılmış. https://ahvalnews.com/tr/24-haziran-secimleri/inceden-erdogana-diplomayi-ben-istemiyorum-anayasa-istiyor “Ya biz geldik, Adnan Menderes Havalimanı’nı yaptık ya.” https://www.youtube.com/watch?v=0oibLmX1fNc Adnan Menderes Havalimanı 1987’de açıldı. “Üniversiteyi Isparta’ya kim yaptı? Üniversiteyi Isparta’ya kim getirdi? Biz getirdik biz." https://www.youtube.com/watch?v=ybleBG2-iWM Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nin kuruluş tarihi 1992. ‘’Yap-İşlet-Devret uygulamasını Türkiye’ye biz getirdik…’’ https://twitter.com/herongoruntusu/status/1001233102457450496 Oysa ilk olarak 1984’te Özal tarafından uygulanıyor. ‘’Geldiğimizde Türkiye G20’de miydi, şimdi G20’de…’’ https://www.youtube.com/watch?v=tBMC8t0KqQI G20, 1999’da kuruldu ve Türkiye o tarihten bu yana üyesi. Dolar almış başını gidiyor. Paramızın muz cumhuriyetlerinin parasıyla değersizleşme yarışında ama konuşuyor: “Ekonomi performansıyla dünya çapında bir efsaneyiz.” http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/990721/Erdogan__Ekonomi_performansiyla_dunya_capinda_bir_efsaneyiz.html EN BÜYÜK PROJESİ Her 1000 kişiden sadece 1’inin kitap okuduğu, milyonlarca işsiz insanın kıraathanelerde ömür çürüttüğü ülkenin cumhurbaşkanı kahvehaneleri büyütmeyi proje olarak sunuyor. “Millet Kıraathaneleri kuruyoruz. Kekler çaylar, ne güzel değil mi, size de bu yakışır, biz bunlara kafa yoruyoruz.” Kafa bu, kafa yorduğu mevzu da bu. “Kıraathanede internet de olacak. Kek ve çay da olacak” https://twitter.com/BirGun_Gazetesi/status/1005794856709623809 Devlet Bahçeli, aklını Saray bahçesine gömmeden önce şöyle diyordu: “Erdoğan, artık tedaviye cevap vermeyecek klinik bir vakadır.” The New York Times ise ta 2014’te gidişatı işaret etmişti: “Erdoğan’ın eleştiri ve muhalefeti boğmaya yönelik çabaları paralel evrende yaşayan otoriter bir lidere işaret ediyor. Paranoyak kabadayılığı derin kaygı verici.” Şimdi prompter’sız konuşamıyor. TV’de kimseyle tartışamıyor. Yandaş gazetecilere önceden verilen soruların cevaplarını bile ezberleyemiyor. Kağıttan okuyor. Hatta tek defada “Zonguldak” diyemiyor! https://www.youtube.com/watch?v=2ldIvNqJoQw Ve geldiğimiz noktada Erdoğan, hiçbir ruh sağlığı doktorundan “Sağlam” raporu alamaz. Sadece o, aklını yitirse iyi. Saman ithal eden ülkenin Başbakanı hayal dünyasında yaşıyor: “Avrupa’da tarımda bir numarayız” diyor. AKP sıraları bile kahkahalarla gülünce “Niye gülüyorsunuz” diye öfkeleniyor. https://www.youtube.com/watch?v=hUkhXCDHRQw Ekonomi Bakanı: “24 Haziran’dan sonra dünyada ilk 10’da, Avrupa’da ilk 3 içinde olacağız…’’ diyor. http://t24.com.tr/haber/ekonomi-bakani-24-hazirandan-sonra-dunyada-ilk-10da-avrupada-ilk-3-icinde-olacagiz,638512 Yüzlerce örnek sıralanabilir. Peki böyle bir partinin seçmeni ne der? Şöyle diyor: “Konya’da 5 mühendisimiz bir tank yapmış. Hem tank hem helikopter oluyor.” https://www.youtube.com/watch?v=hNGHceb4raE Tencere ve kapak çok uyumlu. Bayrağımızdaki “ay-yıldız”ı çıkarıp yerine “huni” logosu yerleştirmenin zamanı gelmedi mi sizce? 24 Haziran, bu “huni”nin fiili durumdan resmiyete geçiş seçiminin yapılacağı gün. Allah memlekete acısın. Veysel Ayhan Kaynak: http://www.tr724.com/bayragimiza-ay-yildiz-yerine-huni-koyma-zamani/
Bayrağımıza “ay-yıldız” yerine “huni” mi koysak?

İnsan için en büyük nimet akıl. O nedenle “Allah, mahvetmek istediği kimsenin önce aklını alır.” derler.

Sizce bunlarda akıl kaldı mı?

Türk Tabipleri Birliği geçtiğimiz yıllarda şöyle bir açıklama yapmıştı: “Bizler hekimiz. İnsanın binbir ruh halini, binbir duygu durumunu biliriz. Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz. Fevkalade endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.”

Yönetmen ve doktor Mustafa Altıoklar “Narsistik kişilik bozukluğu var, geri adım atmaz. Kendisine rapor vermek lazım, 46 raporu…” demişti.

Sonra hakkında hakkında dava açılınca “Hakaret etmedim, aşağılama yapmadım. Teşbih yapmadım. Bir doktor olarak teşhis koydum. Türkiye’de idari konumda olan herkesin her yıl fiziksel ve ruhsal check up’tan geçirilmeleri gerekir. Bu Amerika’da böyledir. Obama’nın her sene, akıl sağlığı dahil olmak üzere, sağlık raporu açıklanır…”

Erdoğan’ın tüm geçmişi bir yana sadece son 1 haftası bile yeterince vahim. Her hangi bir ülkede aşağıdaki sözleri eden bir insan için meclis, akıl sağlığı raporu ister.

SARAY GECELERİ!

Düşünün Türkiye sahip olduğu teknoloji ile sadece uçakların yolcu koltuğunu yapılabiliyor. Ama Erdoğan şunu dedi:

“Biz artık hamdolsun kendi şu anda uzaya araçlarımızı gönderdik ve bazı ülkeler bize şu anda üye olmaya başladı ki bize üye olmak suretiyle oradan tabii ki ilk üye olanlar daha ucuz bedellerle bizim bu imkanlarımızdan istifade eder hale geldiler.”
https://twitter.com/metcihan/status/1004601586348384261

Hiç bir uzay çalışması olmayan ve Nasa’da çalışan tek vatandaşını bile tutuklatan Erdoğan hızını alamıyor:

“Şu anda uzay bilimleriyle alakalı, öncelikle uzaya uydu fırlatma çalışmalarını başlattık…, uzaya belki biz de astronot gönderme noktasına geleceğiz.”

Bir Türksat uydusu var ama onu da ne inşa eden ne de fırlatan biziz.

Tarihleri karıştırıyor. 1954’te doğmuş ama kendini 1944’te doğmuş sanıyor:

“Ben 75 öğrencili sınıflarda okuduğum zaman, tek partili dönemdi, yani CHP’nin iktidarda olduğu dönemdi.”
https://www.youtube.com/watch?v=uMbzdNn37Ok

“Ben 75 öğrencili sınıflarda okuduğum zaman, tek partili dönemdi, yani CHP’nin iktidarda olduğu dönemdi.”

Doğduğu tarihten 4 yıl önce çok partili hayata geçilmişti ve CHP iktidar değildi.

“75 kişilik sınıfı” kendi ilkokul sınıf arkadaşı yalanlıyor: “Sınıfımız 35 kişilikti” diyor.

Sizce bu adamın aklı yerinde mi?

Aşağıdaki sözü Hürriyet, twit attığında inanamadım. Hürriyet’in çakma bir parodi hesabıdır sandım. Değilmiş.

“Biz gelmeden önce MR mı vardı, tomografi mi vardı? Geldiğimizde birkaç tane kırık dökük ambulans vardı. Eskiden köpeklerin çektiği ambulans ile götürülürdü. Şimdi paletli ambulanslarla bu işi yapıyoruz.”
https://twitter.com/Hurriyet/status/1004829386527342592

MR, Türkiye’ye 29 yıl önce, Tomografi ise 32 yıl önce gelmiş.

Erdoğan, belgesel de seyretmez. Sözünü ettiği “Köpeklerin çektiği kızaklar”ı rüyasında görmüş olmalı.

Bunların bir kısmı Mitomani’ye giriyor.

Alman doktor Anton Delbruck, otomatik olarak rahat yalan atmayı “mitomani” olarak isimlendiriyor. Bu hastalar zamanla sadece yalanların değil, gerçeğin ucunu da büsbütün kaçırır. Mitomani hastası, olmasını istediklerini, olmuş gibi hayal eder. Bu hayale birkaç yalan tekrarından sonra inanır.

VE SEÇİM ÖNCESİ MİTOMANİ FIRTINASI

“Aahh kardeşlerim aahh, Adıyaman’da havalimanı var mıydı, biz yaptık biz”
Oysa Adıyaman havalimanı 1998’de açılmış.
https://ahvalnews.com/tr/24-haziran-secimleri/inceden-erdogana-diplomayi-ben-istemiyorum-anayasa-istiyor

“Ya biz geldik, Adnan Menderes Havalimanı’nı yaptık ya.”
https://www.youtube.com/watch?v=0oibLmX1fNc

Adnan Menderes Havalimanı 1987’de açıldı.

“Üniversiteyi Isparta’ya kim yaptı? Üniversiteyi Isparta’ya kim getirdi? Biz getirdik biz."
https://www.youtube.com/watch?v=ybleBG2-iWM

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nin kuruluş tarihi 1992.

‘’Yap-İşlet-Devret uygulamasını Türkiye’ye biz getirdik…’’
https://twitter.com/herongoruntusu/status/1001233102457450496

Oysa ilk olarak 1984’te Özal tarafından uygulanıyor.

‘’Geldiğimizde Türkiye G20’de miydi, şimdi G20’de…’’
https://www.youtube.com/watch?v=tBMC8t0KqQI
G20, 1999’da kuruldu ve Türkiye o tarihten bu yana üyesi.

Dolar almış başını gidiyor. Paramızın muz cumhuriyetlerinin parasıyla değersizleşme yarışında ama konuşuyor:

“Ekonomi performansıyla dünya çapında bir efsaneyiz.”
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/990721/Erdogan__Ekonomi_performansiyla_dunya_capinda_bir_efsaneyiz.html

EN BÜYÜK PROJESİ

Her 1000 kişiden sadece 1’inin kitap okuduğu, milyonlarca işsiz insanın kıraathanelerde ömür çürüttüğü ülkenin cumhurbaşkanı kahvehaneleri büyütmeyi proje olarak sunuyor.

“Millet Kıraathaneleri kuruyoruz. Kekler çaylar, ne güzel değil mi, size de bu yakışır, biz bunlara kafa yoruyoruz.”

Kafa bu, kafa yorduğu mevzu da bu.

“Kıraathanede internet de olacak. Kek ve çay da olacak”
https://twitter.com/BirGun_Gazetesi/status/1005794856709623809

Devlet Bahçeli, aklını Saray bahçesine gömmeden önce şöyle diyordu:

“Erdoğan, artık tedaviye cevap vermeyecek klinik bir vakadır.”

The New York Times ise ta 2014’te gidişatı işaret etmişti: “Erdoğan’ın eleştiri ve muhalefeti boğmaya yönelik çabaları paralel evrende yaşayan otoriter bir lidere işaret ediyor. Paranoyak kabadayılığı derin kaygı verici.”

Şimdi prompter’sız konuşamıyor. TV’de kimseyle tartışamıyor. Yandaş gazetecilere önceden verilen soruların cevaplarını bile ezberleyemiyor. Kağıttan okuyor.

Hatta tek defada “Zonguldak” diyemiyor!
https://www.youtube.com/watch?v=2ldIvNqJoQw

Ve geldiğimiz noktada Erdoğan, hiçbir ruh sağlığı doktorundan “Sağlam” raporu alamaz.

Sadece o, aklını yitirse iyi.

Saman ithal eden ülkenin Başbakanı hayal dünyasında yaşıyor:

“Avrupa’da tarımda bir numarayız” diyor. AKP sıraları bile kahkahalarla gülünce “Niye gülüyorsunuz” diye öfkeleniyor.
https://www.youtube.com/watch?v=hUkhXCDHRQw

Ekonomi Bakanı:

“24 Haziran’dan sonra dünyada ilk 10’da, Avrupa’da ilk 3 içinde olacağız…’’ diyor.
http://t24.com.tr/haber/ekonomi-bakani-24-hazirandan-sonra-dunyada-ilk-10da-avrupada-ilk-3-icinde-olacagiz,638512

Yüzlerce örnek sıralanabilir.

Peki böyle bir partinin seçmeni ne der? Şöyle diyor:

“Konya’da 5 mühendisimiz bir tank yapmış. Hem tank hem helikopter oluyor.”
https://www.youtube.com/watch?v=hNGHceb4raE

Tencere ve kapak çok uyumlu.

Bayrağımızdaki “ay-yıldız”ı çıkarıp yerine “huni” logosu yerleştirmenin zamanı gelmedi mi sizce?

24 Haziran, bu “huni”nin fiili durumdan resmiyete geçiş seçiminin yapılacağı gün.

Allah memlekete acısın.

Veysel Ayhan

Kaynak:
http://www.tr724.com/bayragimiza-ay-yildiz-yerine-huni-koyma-zamani/
11 Haz 2018 09:19
Cihad ve anlam kayması

Yorum | Ahmet Kurucan

Önemli not: Bu yazıyı Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, üç eski başbakan ve Fransa Yahudi ve Hristiyan kuruluşlarının liderlerinin de yer aldığı yaklaşık 300 imzalı “Yahudilerin, Hıristiyanların ve kafirlerin öldürülmesi ve cezalandırılması” ayetlerinin kaldırılması için çağrıda bulundukları bildiri sebebiyle kaleme aldım.

Cihad erken dönem İslam tarihinden bu yana tarifi, mahiyeti ve kapsamı adına üzerinde ittifak sağlanamayan kavramların başında gelir. İşin aslına bakarsanız sadece cihad için geçerli değil bu anlaşamama. Başka kavramlar için de söz konusudur. Son tahlilde beşer düşüncesinin devreye girdiği bir yerde çok tabiidir bu sonuç. Fakat gel-gör ki söz konusu kavram cihad olunca tavan yapmıştır bu durum. Neden?

Sondan başlayacak olursak en önemli nedenlerinden birisinin Batı dünyası sömürgeciliğinden kurtulmak için verilen bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerini olduğunu düşünürüm. Yıllar-asırlar süren Batı hegemonyasından kendilerini, toplumlarını, milletlerini ve devletlerini kurtarmak için mücadelede başı çekenler, kitleleri motive etmek, harekete getirmek için dinin motive edici gücünü kullanmışlar ve verdikleri mücadeleyi “cihad” olarak nitelendirmişlerdir. Haksız da değillerdir. Gerek Kur’an ayetleri gerek Hz. Peygamber söylem ve eylemlerine baktığımızda bu kullanımı temellendirecek deliller vardır. Fakat yıllar süren askeri mücadelenin verildiği alandaki bu kullanım, cihad’ın anlam aralığını o parantez içine sıkıştırmış ve başka alanlardaki mana, muhteva ve kullanımları arka planda kalmıştır. Buna bir de 1979 Afganistan’ın Rusya tarafından işgali sonrası başlayıp 11 Eylül 2001 hadiseleri ile zirve yapan ve mantar gibi her yerde patlayan terörist grupların kullanımlarını da ilave edecek olursanız iş iyice içinden çıkılmaz hale gelmiş ve cihad anlam kaymasına maruz kalan kavramların başını çekmiştir.

Sondan başladığımızda böyle, pekâlâ ilkten başlasak ne olacak? O zaman da İslam’ın kurucu metinlerine ve Hz. Peygamber’de (sas) tecessüm eden kurucu iradeye gitmemiz gerekecek. Okuduğunuz yazıda askeri alan içinde paranteze alınan cihad açısından bunu yapmaya çalışacağım. Fakat buna geçmeden önce zihinlerimizi tazeleme babında ilmi geleneğimizde bulunan üç ayrı cihad tasnifini hatırlatmak isterim. Zira bu tasniflerin yazının sonuna doğru ele alacağımız ayet ve hadislerin oturmuş olduğu zemini göstermesi açısından bilinmesi oldukça büyük önem arz etmektedir. Yalnız hemen ilave edeyim kurucu metinler üzerinden derinleşen çalışmalar, an itibariyle yaşadığımız siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik arpa plan şartlarının sürekli değişim ve gelişime mazhar olması nedeniyle farklı düşüncelere kapı açmakta ve söz konusu tasnifler ilavelerle tarih sahnesinde kendine yer bulmaktadır.

Cihad hakkında hemen herkesin bildiği en eski ve en sade tasnif, büyük ve küçük tasnifidir. Küçük cihad, cana can, kana kan göğüs göğüse savaş meydanlarında düşmanla yapılan askeri mücadele; büyük cihad ise insanın en büyük düşmanı olarak nitelendirilen nefsi ile verdiği kavganın adıdır. Hadisçilerin yaptığı tahliller neticesi sened itibariyle sıhhati söz götürür bir rivayete dayandırılan bu tasnif, hakikat ve gerçekle (truth and reality) örtüşmesine bağlı olarak tarih boyunca en çok kabul gören tasniflerin başına gelir.

İlmî, sosyal, nefis ve askerî alanında diyerek 4 ayrı alanda yapılan cihad tasnifi ikinci sırada kendine yer bulan bir başka tasniftir. Kafa çatlatıp, yoğun emekler ve gayretler sarf edip düşünce üretme ilmî; fakirlere yardımdan tutun, iyiliği emretme kötülükten sakındırma gibi topluma yararlı işler yapma sosyal; dinin koymuş olduğu kırmızı çizgileri aşan istek ve arzularına gem vurma eksenindeki mücadele nefis ve nihayet diplomatik münasebetlerle karşılıklı barış içinde yaşamanın sağlanamaması durumunda son çare olarak başvurulan düşmanla yaka paça olma da askerî alanda cihadı ifade etmektedir.

Büyük Hanefi alımı Kasani’ye ait olan kalp, dil, el ve kılıçla yapılan cihad tasnifi de kitaplarımızda çok karşılaştığımız bir başka tasniftir. İnsanın şeytan ve nefisle mücadelesi kalp; insanları iyiliğe teşvik ve kötülükten sakındırma dil; mevcut kötülükleri önleme el, ve düşmanlarla savaşma kılıç ile yapılan cihad olarak ele alınır. Hemen ilave edelim kötülükleri önleme devletin yetki alanına girer, güvenlik güçleri ve hukuk aracılığı ile bunu yerine getirir. Aksi halde ihkak-ı hak devreye girier. İhkak-ı hak şahısların kendi haklarını kendilerinin sağlamaya çalışması demektir. Bu ise toplumda düzenin değil kaosun sebebi olur.

Bu iki kısa hatırlatmadan sonra gelelim askeri alandaki cihadın Hz. Peygamber (sas) hayatının tabii seyri içinde ayetlerde nasıl yer aldığına. Aslında şimdi okuduğunuz bu cümle çoklarımızın bildiği ama üzerinde durmadığı ve düşünmediği büyük bir hakikati ve gerçekliği ihtiva ediyor. Nedir o? Kur’an’da 610-632 yılları arasında peygamberlik görevini ifa eden Hz. Peygamber’in pratik hayatından kesitler var. Yaşanılan hadiseler üzerine Allah’ın İlahi iradesini yansıtması, hadiselere tabir caizse “özne” olarak müdahale etmesidir bunun manası. Ne var ki bunda diyebilirsiniz? Hiçbir şey yok. Doğru ve yerinde bir tespit. Olması gereken de bu zaten. Başka ilahi kitaplarda da bunu görebilirsiniz. İlahi irade ile o iradenin tecelli etmiş olduğu tarih sahnesinde yaşayan insanlarla diyalektik bir ilişki vardır bütün İlahi kitaplarda. Hadiseler bu diyalektik ilişkinin merkezini oluşturur. Bakın bu gözle Kur’an ayetlerine, Bedir, Uhud, Hendek savaşı ile alakalı nice anlatımlar, savaş esirlerine yapılacak muameleler, Hudeybiye anlaşması, Mekke fethi, Tebük ve Mute seferleri, köle ve cariye hukuku, savaşlarda namazın nasıl kılınacağı vb. onlarca-yüzlerce mesele yerini alıyor. Havle binti Sa’lebe kocası Evs b. Samit ile tartışıyor ve gelip tartışmasını Hz. Peygamber’e şikayet ediyor ve Allah indirdiği ayet ile aralarındaki sorunu çözüyor. İlahi irade ile o toplumda yaşayan insanlar arasındaki diyalektik ilişkiyi açmak için verdim bu örneği. Başka örneklerde var. Kur’an hem de isim vererek Zeyd b. Harise’nin karısı Zeynep’i boşaması ve Efendimiz ile nikahının kıyılmasına yer veriyor sayfaları arasında. Ebe Lehep ismen, karısı Ümmü Cemil de “onun karısı” denilerek Hz. Peygamber’e düşmanca tavırlarından dolayı akibetlerini nazara veren ayetler de var. Sözün özü şu; insandan, yaşanan gerçekliklerden, en genel manada toplumsal hayattan bağımsız bir Kur’an tasavvur etmeniz mümkün değil.

Pekala problem ne?

Problem söz konusu ayetlerin Kur’an’da yer alması değil bizim Müslümanlar olarak bu ayetlere bakış açımız, yaklaşım keyfiyetimiz. En genel manasıyla Kur’an tasavvurumuz. Ayetlere verdiğimiz mana ve hayata taşıma şeklimiz. Kur’an tasavvurumuz şu; Kur’an tarih üstüdür, evrenseldir, ayetlerde yerini alan emir ve yasaklar kıyamete kadar bütün zaman mekân ve insanlar için geçerlidir. Herkes böyle mi düşünüyor? Hayır. Kur’an, hadis, kelam ve fıkha ait usul kitaplarımız bunun en büyük delili. Nice tartışmalar var usulcüler arasında.

Ama “Kelamın i’mali ihmalinden evladır” veya “Sebebi nüzulün hususiyeti hükmün umumiyetine mani değildir” deyip bütüncüllük ve makasıddan uzak her bir ayeti ve hatta ayetin her bir harfini fonksiyonel kılmaya çalışan zihniyetten söz ediyorum şu anda. Fransa’daki bildirinin çıkış noktası da bu zaten. O zihniyet ve ona bağlı hareket eden Müslümanlara yönelik orada söylenenler.

Gerçek şu ki bu yaklaşımın üretmiş olduğu bilgilere inanmak ve söylem bazında dile getirmek çok kolay. Hatta en son dinin müntesibi olması açısından insana müthiş bir ferahlık hissi de veriyor. Ama özele inip haydi şu ayeti parçası yaklaşım, her ayeti hayata taşıma inancımız gereği uygulayalım dediğimizde müthiş açmazlarla karşı karşıya kalıyoruz. Mesela; “Müşrikleri nerede bulursanız öldürün.” Niye öldürmüyoruz Kur’an’ın bu emrine rağmen müşrikleri? Tarih boyunca neden Müslümanlar müşriklere karşı topyekün bir savaş açmamışlar o zaman? Soruları uzatabilir ve Efendimize kadar götürebiliriz. Diyebiliriz ki inanmayanları öldürmek Kur’an’da yer alan bir emir olduğuna göre, onları öldürmeme Müslümanı günahkâr yapmaz mı? Efendimizin başkanlığı yaptığı Medine şehir site devletinde müşrikler yaşadığına göre Efendimiz de haşa ve kella günahkâr mıydı diyeceğiz şimdi? Mumtehine suresinde yerini alan “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden menetmez. Çünkü Allah âdil olanları sever.” ayetine nasıl mana verecek ve uygulayacağız o zaman? Mensuhtur mu diyeceğiz? Nitekim bu ve benzeri sorular ilk dönemlerden itibaren o zihin yapısına sahip kişilerin zihinlerini çok meşgul etmiş ve bağlamlarından kopuk, zahiri yaklaşımlarla verilen manaların Müslümanları bir açmaza sürüklediğini fark ederek bir çok teoriler geliştirmişlerdir. Nesih teorisi bunlardan sadece biridir. Çıkış noktası da bağlamından kopuk olarak değerlendirdiğinizde Kur’an’da yer alan ayetler arasındaki çelişkileri yok etmektir. Mesela “seyf” yani “kılıç” ayeti olarak bilenen Tevbe 5. ayeti ile barışı emreden yüzlerce ayetin hükmünün ortadan kaldırıldığını ilan etmek gibi. İŞID böyle düşünüyor ve böyle inanıyor işte.

Bu elbette bir izah tarzı ve belli ayetler için insanı tatmin edici sonuca da ulaştırabilir; zihin konforu, gönül rahatlığı sağlayabilir. Ama önemine binaen tekrar ediyorum, bağlamlarından kopuk olarak ele alıp zahiri mana verdiğiniz ayetlerdeki çelişkileri sadece nesh teorisi ile izah edemezsiniz. Nitekim bunun da farkına varan ayni ulema takyid, tahsis, ta’lik, tercih hatta makasıd vb. kavramlarla çıkış yolu aramıştır. Halbuki bunlar Allah’ın 610-632 yılları arasındaki tarihe ilk elden müdahalesi olarak ele alınsa, bağlamları katiyen nazardan dur edilmese, gâî yorum veya makasıd dediğimiz çizgiye daha fazla ağırlık verilse ve yorumlar bu eksen üzerinde yapılsa İlahi mesaj nüzul gayesine daha çok hizmet eder diye düşünüyorum. Nitekim zahiri zihniyetin karşısında yerini alan ulema da bunu yapmıştır tarih boyunca. Yukarıda ifade ettiğim gibi usul kitapları bu tartışmalarla doludur. Ama ne yazık ki özellikle “Halk İslamı” dediğimiz kesimde ağırlık kazanan görüş birincisidir.

Sözün tam da burasında sunu ilave etmek isterim: yazmaya çalıştığım bu düşüncelerin tarihsellik ve tarihselcilik olarak nitelendirilen yaklaşım keyfiyeti ile alakası yoktur. Kesiştiği yerler olabilir ki bu gayet doğaldır. Ama benim vurgulamaya çalıştığım husus Kur’an’ın nüzul döneminde cereyan eden hadiselere müdahalesini gösteren ayetlerin hangi sebeple indiği, ne anlama geldiği ve nasıl uygulandığını anlamanın önemini göstermeye yönelik ilk zihni çabaya yönelik değerlendirmelerdir. Kaldı ki bu Kur’an’ı anlamanın ilk adımıdır.

Burada hiç kimseye haksızlık etmemek için çok önemli bir şeyi hatırlamak icap eder; İslam’ın fetih hareketleri ile yabancı kültürlerle karşılaştığı ana kadar, bir başka ifadeyle sosyal, siyasal, ekonomik, ahlaki vb. hayat şartlarının nüzul dönemi coğrafyası kültürü ile benzeştiği zaman ve mekanlarda gerek bizatihi Kur’an ayetleri gerek Efendimizin kavli fiili ve takriri beyanları, davranışları ve kabulleri yeni yorumlara ihtiyaç duyulmayacak ölçüde yeterli olmuştur. Değişim ve dönüşümün günümüzün aksine yıllar hatta asırlar aldığı o dönemlerde yaşanılan hayatta karşılaşılan sorunlara ayetler ve hadisler zahiri manaları ile ele alınsa dahi büyük oranda birebir çözüm üretmiştir. Bunun yeterli olmadığı yerlerde de ulema devreye girmiş ve kabullendikleri metodolojiler eşliğinde çözüm arayışı içine girmişlerdir. Ehl-i re’y ve ehl-i hadis ayrımının altında yatan da yaşanan bu gerçekliktir. Ashab-ı re’y de dediğimiz genelde Hanefiler, Malikiler, Maturidiler, Mütezililerden oluşan ehl-i re’y, makasıdu’s-şeria ve maslahatu’n nas dediğimiz çizgide naslara yaklaşmış ve aklı daha işlevsel kılmış, ehl-i hadis grubunda yer alanlar ise zahiri yaklaşımlara ağırlık vermişlerdir ki yukarıda ifade ettiğimiz gibi nasslar yaşanılan gündelik hayatta sorunlara hazır cevap teşkil etmektedir; ilave arayışlara içine girme beyhudedir.

Giriş sayılabilecek ama mevzunun net bir şekilde anlaşılması için zaruri gördüğümüz bu kısa izahlardan sonra hayatın tabii akışı içinde cihat ile alakalı nazil olan Kur’an ayetlerine bakalım.

*Devam edeceğim inşallah.

http://www.tr724.com/cihad-ve-anlam-kaymasi/
11 Haz 2018 08:57 güncellendi
11 Haz 2018 08:57
‘Çok gizli’ AB raporu: AKP, Ankara Katliamı için DAEŞ’i görevlendirdi

”10 Ekim 2015 Ankara terör saldırısı, AKP’nin DAEŞ militanlarını bizzat görevlendirmesi sonucunda gerçekleşti…”

Bu şok edici tespit, 103 kişinin ölümüyle sonuçlanan Ankara katliamının birkaç gün ardından Avrupa Birliği’nin gizli servisi EUINTCEN’in AB içindeki en üst düzey karar mekanizmalarına gönderdiği ‘çok gizli’ kayıtlı bir istihbarat raporunda yer alıyor.

Ahval, EUINTCEN’in bugüne kadar gizli kalmış, 13 Ekim 2015 tarihli söz konusu kapsamlı raporuna ulaştı.

”Ankara Bombalaması” başlığını taşıyan üç sayfalık rapor, üç bölümden oluşuyor.
”Ön özet” ve ‘arka plan” arabaşlıkları altında, kanlı terör saldırısının hangi siyasi ortamda, hangi koşullar altına gerçekleştiği ayrıntılarla sunuluyor.

Raporun en önemli bölümü, en sondaki ”Değerlendirme” başlığı altında yer alıyor. Bu bölümde, 20 Temmuz 2015’te Urfa’nın Suruç ilçesinde Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) mensubu göstericileri hedef aldığı anlaşılan, 33 kişinin ölümü 109 kişinin yaralanmasına yol açan DAEŞ saldırısı ile Ankara Katliamı arasında ‘devamlılık’ bağı kuruluyor.

Raporun ilgili kısmında şu tespitlere yer veriliyor:

”Ankara bombacılarının hedefinde ESP de vardı. ESP’nin kurucuları arasında HDP eş genel başkanı Figen Yüksekdağ da bulunuyordu. Ankara saldırısı, 1 Kasım’da tekrarlanacak parlamento seçimleri için yapılan yoğun seçim kampanyaları ve hükûmetin PKK’ya yönelik sürmekte olan şiddetli askerî harekâtları sırasında gerçekleşti.

”Suruç ve Ankara saldırıları arasında benzerlikler bulunmakta. Her iki bombalı saldırıda da kalabalıklara yönelik polis koruması yetersizdi ya da hiç yoktu. Her iki mitingde de ESP bulunuyordu. İki miting de Kürtlerle ilgiliydi. Hem Suruç hem de Ankara saldırısında süpheli DAEŞ’ti…

”Ankara’da Kürt barış aktivistlerinin yer aldığı bir mitinge yönelik bombalı saldırıların sorumluluğu, muhtemelen, Türkiye’nin Suriye ve Irak ile olan uzun sınırları boyunca faaliyet gösteren DAEŞ teröristlerinin üzerine kalacaktır. Fakat 1 Kasım’da gerçekleşecek genel seçimlerin yakınlığı, muhalefet partileri arasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan öncülüğündeki sert hükûmet politikalarını destekleyen güçlerin saldırıya karışmış olabilecekleri yönündeki şüpheleri artırdı.”

DAEŞ hem Kürtleri hem de Türk devletini meşru hedefler olarak görmekte, bu da onun gözünde silahsız sivillere yönelik ölümcül saldırıları meşrulaştırmaya yeterli olmaktadır,” şeklinde süren EUINTCEN raporu, şu sonuç tespitiyle dikkat çekiyor:

”Saldırının tarzı ve/ya biçimi (intihar bombacılarının kullanılması) DAEŞ’e işaret etmekte. (Ancak) Göstericileri taşıyan otobüslerde arama yapılmaması, devasa bir mitingde polisin neredeyse tamamen yokluğu gibi koşullar göz önüne alındığında, bu olayda AKP bünyesindeki güçlerin DAEŞ militanlarını özel olarak görevlendirdiğine inanmak için makul sebep var.”

‘Dava çürümeye terkedildi’

10 Ekim Ankara Katliamı davasında bugüne kadar kayda değer bir ilerleme olmayışı, ve dosyaya sonradan yansıyan şüphe uyandırıcı ayrıntılar da EUINTCEN’in erken bir aşamada hazırladığı ‘çok gizli’ raporu teyit eder nitelikte.

”10 Ekim Katliamı Avukat Komisyonu” mensubu avukatların 8 Haziran’da yaptığı açıklamalar da, davanın ”çürümeye terkedildiği” izlenimini güçlendirir nitelikte. Duvar’dan Serkan Ayar’ın aktardığına göre, önceki duruşmalara dair bilgiler veren avukatlar, katliamda sorumluluğu bulunan kamu görevlilerinin yargılanmasının engellendiğini belirterek davanın bir an önce bitirilmesi için uğraştıklarını anlattılar.

Artı Gerçek’ten Esra Koçak Mayda’nın haberine göre, dava dosyasının kapatılmak istendiğini öne süren ancak avukatlar olarak buna direndiklerini ifade eden Av. Sevinç Hocaoğulları, “bugüne kadar dava dosyasına koyduğumuz her delil, her belgeyi iğneyle kuyu kazar gibi elde ettik” dedi.

Habere göre avukatlar, Suruç ve 10 Ekim Ankara Gar saldırısının planlayıcısı olarak bilinen DAEŞ ‘Gaziantep Emiri’ Yunus Durmaz’la ilgili İstanbul 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nden bir bilgiye ulaştı. (Daha sonradan ismi İstanbul 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi olan) 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi bir dava kapsamında 11 Kasım 2013’te Durmaz hakkında yakalama kararı çıkardı.

Bu tarihte Yunus Durmaz’ı teknik takibe alan ve izleyen Gaziantep Emniyet Müdürlüğü yakalama işlemi yapmadı. Diyarbakır HDP mitingi saldırısı ve Suruç katliamlarının ardından Eylül 2015’te Yunus Durmaz’ı tekrar gözaltına almaya çalışan Gaziantep Emniyeti ise Durmaz ve arkadaşlarını bulamadı.

Mahkeme, kararını işleme koymayıp Durmaz’ı teknik takibe almalarına rağmen herhangi bir gözaltı işlemi yapmayan Gaziantep Emniyet Müdürlüğü’nün sorumluluğunu hatırlatan avukat İlke Işık, “Antep Emniyeti kendi yaptığı soruşturmada yakalamadığı gibi İstanbul 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nin yakalama kararını da yerine getirmediği için ağır bir suç işlemiş durumdadır. Yunus Durmaz bu katliamın planlayıcısıdır. Durmaz, 2013’ün sonunda yakalansaydı bu katliam olmayacaktı” ifadelerini kullandı.

10 Ekim katliamının soruşturma aşamasında savcıların alana 2.5 saat sonra geldiğini ve hiçbir taleplerini kabul etmediğini hatırlatan Avukat Nuray Özdoğan ise baz istasyonundaki verilerin dahi dosyaya 3 ay sonra girdiğini hatırlattı.

Hiçbir kamu görevlisi hakkında soruşturma açılmadığını ve yargılanmadıklarını söyleyen Özdoğan, şunları anlattı: “Bu soruşturmada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ne yazık ki delillere engel olmak istemiştir. İğneyle kuyu kazılan bilgiler avukatların çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Örneğin katliama ilişkin Devlet Denetleme Kurulu raporu dosyaya girmişken şimdi ortada yok. Savcılık bununla ilgilenmemiş.”

Avukat Senem Doğanolu da bu davanın insanlığa dair işlenen suçlar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Katliamın 9. tur duruşmaları 12-13 Haziran tarihlerinde Ankara Adliyesi’nde görülecek.

http://www.tr724.com/cok-gizli-ab-raporu-akp-ankara-katliami-icin-daesi-gorevlendirdi/
11 Haz 2018 08:52 güncellendi
11 Haz 2018 08:52
Akşener, Erdoğan’ın teklifini açıkladı: Kabul etmedim

Akşener, şöyle dedi:

“Bu AKP çok eğlenceli. 7 Haziran’dan sonra bana bakanlık teklif ettiler. Kulağıma söylenen güçlü başbakan yardımcılığıydı. Bu teklifin kağıdı duruyor. Ben o zaman harika bir insanmışım ki, teklif ettiler! Reddettim. Sonra Metin Külünk (AKP İstanbul milletvekili) evime geldi. Kendisinin Tayyip (Erdoğan) tarafından gönderildiğini söyledi. Bilemem orasını. Ben şahsi olarak ‘Hayır‘ demiş bir insanım. Benim açımdan bundan sonra Cumhur İttifakı’na katılmam mümkün değil.”

http://www.tr724.com/aksener-erdoganin-teklifini-acikladi-kabul-etmedim/
11 Haz 2018 08:51 güncellendi
11 Haz 2018 08:51
AKP zulmünde zirve! Eşi ameliyatta vefat eden kadını mezarlıkta gözaltına aldılar

Akciğerinden rahatsızlanan ve araması olduğu için tedavi olamayan Mehmet Çelik (30) ikinci ameliyatında hayatını kaybetti.

Buda yetmezmiş gibi, bugün cenazesine giden acılı eşi Esra Çelik'te mezarlıkta gözlatına alınarak Manisa'ya götürüldü. 2 yaşındaki Yusuf ise kimsesiz kaldı!

AKP'nin zulüm karnesine bir yenisi daha eklendi.

https://twitter.com/KacSaatOldu01/status/1005834072109862912?ref_src=twsrc%5Etfw&ref_url=http%3A%2F%2Faktifhaber.com%2Fgenel%2Fakp-zulmunde-zirve-esi-ameliyatta-vefat-eden-kadini-mezarlikta-gozaltina-aldilar-h118327.html

http://aktifhaber.com/genel/akp-zulmunde-zirve-esi-ameliyatta-vefat-eden-kadini-mezarlikta-gozaltina-aldilar-h118327.html
10 Haz 2018 20:39 güncellendi
10 Haz 2018 20:39
YUSUF BEBEK (2)

Akciğerinden rahatsızlanan ve
araması olduğu için tedavi olamayan Mehmet Çelik(30), ikinci ameliyatında hayatını kaybetti.

Bugün cenazesine giden acılı eşi Esra Çelik'te mezarlıkta gözlatına alınarak Manisa'ya götürüldü.
Yusuf ise kimsesiz kaldı!

https://twitter.com/TutsakBebekler/status/1005836858633355265
10 Haz 2018 18:59 güncellendi
10 Haz 2018 18:59
Sahadaki AKP’li ses verdi: Endişeliyiz, heyecan yok, hep aynı şeyleri söylüyoruz

İngiliz Financial Times gazetesi, 3 Kasım 2019’dan 24 Haziran 2018’e çekilen cumhurbaşkanlığı ve genel milletvekili seçimlerini analiz etti. Gazetenin Ankara’daki muhabiri Laura Pitel imzalı haberde, bazı partililerin, “Herkes endişeli”, “İnsanlar bu sefer o kadar heyecanlı değil, ne biz ne de seçmenimiz”, “Daha önce söylediğimiz şeyleri söylüyoruz: Yeni bir köprü yaptık, yeni bir havaalanı yapıyoruz. Güzel sloganımız yok, güzel şarkımız yok” ifadelerine yer verildi.

Financial Times muhabirine konuşan ve İyi Parti’nin broşürlerini dağıtan Hamza Gürsoy isimli bir vatandaş, “Rakibiz ama yan yana çalışıyoruz. Erdoğan’la savaşmak için bir araya geldik” yorumunu yaparken gazeteye konuşan AKP’li yetkililerin açıklamalarına geniş yer verildi.

Seçimlerden dolayı AKP üyeleri arasında bir endişe olduğunu söyleyen bir hükümet görevlisi, “Herkes endişeli. 24 Haziran bugüne kadarki en zor seçim olacak” dediği belirtilirken, Financial Times, analist ve seçim anketlerine göre AKP’nin meclisten çoğunluğu kaybetme ihtimalinin olduğunu ve ilk kez cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalacağını aktardı.

“Hep aynı şeyleri söylüyoruz”

Gazete özellikle ekonomik durumunda AKP içerisinde endişe yarattığı belirtilirken, geçen yıl yapılan referandum sonrasında Erdoğan ve Bahçeli’nin erken seçim kararı sonrasında parti içinde seçim kampanyasının sönük geçtiğine dair şikayetler geldiği belirtildi. Bir yetkili, 15 Temmuz kanlı darbe girişimi sırasında hayatını kaybeden reklamcı Erol Olçok’un yeteneklerine ihtiyaçları olduğunu söylerken, “İnsanlar bu sefer o kadar heyecanlı değil, ne biz ne de seçmenimiz. Daha önce söylediğimiz şeyleri söylüyoruz: Yeni bir köprü yaptık, yeni bir havaalanı yapıyoruz. Güzel sloganımız yok, güzel şarkımız yok” ifadesini kullanıyor.

Financial Times gazetesi muhabiri, partilerin seçime ittifak içinde girmelerinin de muhalefet için önemli bir adım olduğunu aktarırken, “3 muhalefet partisi olağandışı bir birlik gösterisi yaptı. Dördüncü parti HDP paktın dışında ama rakiplerinden destek alıyor” yorumunu yaptı. Gazete İyi Parti’nin Google reklamlarına da geniş yer ayırdı. Financial Times’ın analizinde, “Ana akım medyada çok az zaman bulabilen İyi Parti, Google reklamları aracılığıyla sosyal medyada şöhret oldu” yorumu yapıldı.

http://www.tr724.com/sahadaki-akpli-ses-verdi-endiseliyiz-heyecan-yok-hep-ayni-seyleri-soyluyoruz/
10 Haz 2018 18:46 güncellendi
10 Haz 2018 18:46
BBP Lideri Yazıcıoğlu’nun arkadaşı Öznur: Ülkücüler zalimlere oy vermeyecek, Saray’ı sandığa gömecek

Büyük Birlik Partisi (BBP) kurucularından Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Hakkı Öznur, yaptığı yazılı açıklama ile ülkücülerin muktedirlere, zulmedenlere oy vermeyeceğini, onlarla işbirliği yapmayacağını ve AKP-Saray rejimini sandığa gömeceğini söyledi

BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’nin Tayyip Erdoğan ile yaptığı ikili görüşmelerin ardından partisini, AKP listelerinden olmak kaydıyla, Cumhur İttifakı’na dahil etmesine il ve ilçe teşkilatlarının ardından yönetim organından da tepki geldi.

BBP’nin kurucusu Muhsin Yazıcıoğlu’nun en yakınındaki isimlerden olan ve halen BBP Yüksek İstişare Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Hakkı Öznur, tek adam yönetimi ile Erdoğan ve AKP ile ittifaka gidilmesine karşı çıktı.

“Adalet ve Demokrasi Beyannamesi” başlıklı bir açıklama yapan Öznur, ülkücülerin muktedirlere, zulmedenlere oy vermeyeceğini, onlarla işbirliği yapmayacağını ve AKP/Saray rejimini sandığa gömeceğini söyledi.

Beyannamede şu ifadeler yer aldı:

Tek adam, tek parti rejimine, AKP despotizmine karşı çıkan mazlumların, ezilenlerin, zulme uğrayanların sesi ve umudu olan ülkücüler; muktedirlere, zulmedenlere oy vermez, destek vermez! Ve onlarla işbirliği yapmaz.

OHAL’siz, KHK’sız, baskısız, yasaksız bir Türkiye için; AKP/saray rejimine karşı çıkmaya devam edeceğiz. Ülkücülerin iradesine kimse ipotek koyamaz.

Saray, Balgat, Yenimahalle üçlüsünün ülkücü hareket üzerindeki kirli karanlık oyunlarını, kumpaslarını 24 Haziran’da sandıklara gömeceğiz.

http://www.tr724.com/bbp-yuksek-istisare-kurulu-baskani-hakki-oznur-ulkuculer-zalimlere-oy-vermeyecek-sarayi-sandiga-gomecek/
10 Haz 2018 18:44 güncellendi
10 Haz 2018 18:44
Türkiye uzmanı Barkey: “Erdoğan ikinci turda kazandığında ‘affedici’ olmayacak”

ABD’deki Lehigh Üniversitesi akademisyenlerinden Türkiye uzmanı Henri Barkey, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ikinci turda seçimden galip çıkacağını, kazandıktan sonra da ‘affedici’ olmayacağını söyledi. Barkey, Menbiç’in Erdoğan için seçimler yüzünden önemli olduğunu belirtip Türkiye ile ABD arasındaki mutabakata atıfla, “ABD Erdoğan’a bir hediye verdi” dedi.

Sputnik’in haberine göre Barkey, ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından düzenlenen ‘Kuzey Suriye: ABD, Türkiye ve Kürtler’ başlıklı panelde konuştu.

Konuşmasında Türkiye ile ABD arasında yapılan Menbiç görüşmelerine değinen Barkey, Menbiç konusunda anlaşma sağlanmasının Erdoğan açısından çok önemli olduğunu söyledi. Barkey sözlerine şöyle devam etti: “Her şeyden önce, Menbiç meselesi Erdoğan için seçimler yüzünden önemliydi, bir açıdan, ABD ona bir hediye verdi. Bu, Erdoğan’ın istediği bir şeydi ve sonunda istediğini aldı.”

Türkiye’nin olası Kandil operasyonunu da yorumlayan Barkey, “Eğer Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı yorumlara bakacak olursanız, onun basitçe ‘Şimdi Menbiç’i aldık ve daha doğuya doğru ilerleyeceğiz’ dediğini görürsünüz. Bunun anlaşmanın bir parçası olduğunu düşünmüyorum” dedi.Erdoğan’ın, 24 Haziran seçimlerine giden süreçte muhalefet tarafından öne çıkarılan yeni yüzler sebebiyle hata yapmaya başladığını belirten Barkey şöyle devam etti: “İkinci olarak, ana muhalefetin aday olarak karşısına çıkardığı yeni yüz, Erdoğan’ın oyununu bozdu ve Erdoğan hata yapıyor. Bu yüzden Erdoğan, daha da savunmacı bir hale geliyor. Erdoğan her zaman ‘intikamcı’ bir insandı ancak bu sefer meseleyi çok daha aşırı bir duruma doğru ilerletiyor. Bu yüzden Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda kazansa bile —ki kazanmasını bekliyorum- bu meselede ‘affedici’ bir tutum alacağını düşünmüyorum.”

http://www.tr724.com/erdogan-ikinci-turda-kazanacak-ve-affedici-olmayacak/
10 Haz 2018 18:43 güncellendi
10 Haz 2018 18:43
Adil Öksüz’ün baldızına ‘ağırlaştırılmış müebbbet’ talebi Sakarya’da, sözde F…’ye yönelik soruşturma sonunda, 15 Temmuz’un kritik ismi olan Adil Öksüz’ün baldızı Belkıs Nur Tetik hakkında “Anayasa’yı ihlal” ve “silahlı terör örgütü üyeliği” iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbetle 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle hazırlanan iddianame kabul edildi. Sakarya 5. Ağır Ceza Mahkemesi, Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Öksüz’ün baldızı tutuksuz Belkıs Nur Tetik hakkında hazırlanan 9 sayfalık iddianame üzerindeki incelemesini tamamladı. Davanın görülmesine 12 Haziran Salı günü Sakarya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlanacak. http://www.tr724.com/adil-oksuzun-baldizi-olmanin-cezasi-agirlastirilmis-muebbbet/
Adil Öksüz’ün baldızına ‘ağırlaştırılmış müebbbet’ talebi

Sakarya’da, sözde F…’ye yönelik soruşturma sonunda, 15 Temmuz’un kritik ismi olan Adil Öksüz’ün baldızı Belkıs Nur Tetik hakkında “Anayasa’yı ihlal” ve “silahlı terör örgütü üyeliği” iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbetle 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle hazırlanan iddianame kabul edildi.

Sakarya 5. Ağır Ceza Mahkemesi, Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Öksüz’ün baldızı tutuksuz Belkıs Nur Tetik hakkında hazırlanan 9 sayfalık iddianame üzerindeki incelemesini tamamladı. Davanın görülmesine 12 Haziran Salı günü Sakarya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlanacak.

http://www.tr724.com/adil-oksuzun-baldizi-olmanin-cezasi-agirlastirilmis-muebbbet/
10 Haz 2018 18:35
INSANIN IÇINI ISITAN O GÖRÜNTÜLER Mecliste kahvesi yere dökülen #Hollanda Başbakanı Mark #Rutte, meclisin temizlik görevlilerinin alkışları eşliğinde yerleri kendisi temizledi...
INSANIN IÇINI ISITAN O GÖRÜNTÜLER

Mecliste kahvesi yere dökülen #Hollanda Başbakanı Mark #Rutte, meclisin temizlik görevlilerinin alkışları eşliğinde yerleri kendisi temizledi...
10 Haz 2018 17:01
Erdoğan'ın psikolojisi nasıl? Gittiği şehri karıştırıyor, Bingöllülere ısrarla Diyarbakır diye sesleniyor… Hem de tam beş kere… Zonguldak diyemiyor… Diyebilmek için bir kaç kez deneme yapması gerekiyor. Televizyona çıktığında, kendisine sorulacak soruları önden veriliyor ve ancak elindeki kartondan okuyarak cevap veriyor. Seçim çalışmaları esnasında gittiği şehirleri sayamıyor, sırayla söyleyebilmesi için arkadan birinin sufle vermesi gerekiyor: Üç İzmir, dört Diyarbakır, beş… diye CNN Türk-Kanal D ortak canlı yayınında soruları cevaplandırdı. AKP'li Erdoğan yaptığı mitingleri anlatırken, “Meydanlar ısııyor, örneğin bugün bir Mersin yaptım” dediği sırada stüdyodakilerin fısıltıyla “Tarsus” diyerek sufle vermesi ekranlara yansıdı. Tarihleri, kişilikleri karıştırıyor. Turgut Özal’ı Necdet Calp’le çorba ediyor. Köprüyü sattırmak isteyenin Calp, engellemek isteyenin ise Özal olduğuna inanıyor. Örnekler daha fazla, kimi söyledikleri açıkça yalan… MR’ı biz getirdik, sınıflarımız 75 kişiydi vs gibi… Söylediklerinin çoğunluğu açık bir zihin bulanıklığı örneği. Zihninde bir sorun olduğu belli. Şu saydığım örnekleri videolarıyla bir hakim önüne gönderseniz, işinin ehli bir doktor eliyle vasi tayin ettirebilirsiniz. Miting yaparken yorgun ve mutsuz. Eski enerjisinden eser yok. Yüzü gülmüyor. Hiçbir zamanı insanları mutlu edecek, neşelendirecek bir şey söylemezdi ama artık tamamen kötücül. Ölüm, savaş ve kandan başka mesajı yok. Sanki biri dikte ettiriyor söyleyeceklerini. Prompter durunca da dumura uğruyor resmen. Ne diyeceğini bilemiyor. Demek istediğim şu, ülkenin ekonomisi, barışı, huzuru, gençliği, hatta inancı artık hangi şehre gittiğini bilemeyen, prompter olmadan konuşamayan, eline yazılı cevapları verilmemiş soruları cevaplanamayan birinin elinde. Bu vahim bir tablo… Normal bir ailenin varlığını yönetse, çocukları kıyamet koparır ama koca bir ülkeyi yönetiyor bu haliyle. En hafif deyimiyle aşırı unutkan, aşırı yorgun ve yaptığı işten sıkılmış durumda. Herkesin gözü önünde yaşanıyor bu olaylar ama kimse üstüne gidip seslendiremiyor çünkü korkuyor. Ama söz konusu olan koca bir ülkenin geleceği. Halkların kaderi. Konuşulması, tartışılması gereken bir gerçekliklikle karşı karşıyayız… Ergün Babahan
Erdoğan'ın psikolojisi nasıl?

Gittiği şehri karıştırıyor, Bingöllülere ısrarla Diyarbakır diye sesleniyor…

Hem de tam beş kere…

Zonguldak diyemiyor…

Diyebilmek için bir kaç kez deneme yapması gerekiyor.

Televizyona çıktığında, kendisine sorulacak soruları önden veriliyor ve ancak elindeki kartondan okuyarak cevap veriyor. Seçim çalışmaları esnasında gittiği şehirleri sayamıyor, sırayla söyleyebilmesi için arkadan birinin sufle vermesi gerekiyor: Üç İzmir, dört Diyarbakır, beş… diye

CNN Türk-Kanal D ortak canlı yayınında soruları cevaplandırdı. AKP'li Erdoğan yaptığı mitingleri anlatırken, “Meydanlar ısııyor, örneğin bugün bir Mersin yaptım” dediği sırada stüdyodakilerin fısıltıyla “Tarsus” diyerek sufle vermesi ekranlara yansıdı.

Tarihleri, kişilikleri karıştırıyor. Turgut Özal’ı Necdet Calp’le çorba ediyor.

Köprüyü sattırmak isteyenin Calp, engellemek isteyenin ise Özal olduğuna inanıyor.

Örnekler daha fazla, kimi söyledikleri açıkça yalan…

MR’ı biz getirdik, sınıflarımız 75 kişiydi vs gibi…

Söylediklerinin çoğunluğu açık bir zihin bulanıklığı örneği. Zihninde bir sorun olduğu belli. Şu saydığım örnekleri videolarıyla bir hakim önüne gönderseniz, işinin ehli bir doktor eliyle vasi tayin ettirebilirsiniz.

Miting yaparken yorgun ve mutsuz.

Eski enerjisinden eser yok. Yüzü gülmüyor. Hiçbir zamanı insanları mutlu edecek, neşelendirecek bir şey söylemezdi ama artık tamamen kötücül. Ölüm, savaş ve kandan başka mesajı yok.

Sanki biri dikte ettiriyor söyleyeceklerini. Prompter durunca da dumura uğruyor resmen. Ne diyeceğini bilemiyor.

Demek istediğim şu, ülkenin ekonomisi, barışı, huzuru, gençliği, hatta inancı artık hangi şehre gittiğini bilemeyen, prompter olmadan konuşamayan, eline yazılı cevapları verilmemiş soruları cevaplanamayan birinin elinde.

Bu vahim bir tablo…

Normal bir ailenin varlığını yönetse, çocukları kıyamet koparır ama koca bir ülkeyi yönetiyor bu haliyle. En hafif deyimiyle aşırı unutkan, aşırı yorgun ve yaptığı işten sıkılmış durumda.

Herkesin gözü önünde yaşanıyor bu olaylar ama kimse üstüne gidip seslendiremiyor çünkü korkuyor. Ama söz konusu olan koca bir ülkenin geleceği. Halkların kaderi. Konuşulması, tartışılması gereken bir gerçekliklikle karşı karşıyayız…

Ergün Babahan
10 Haz 2018 16:02
Erdoğan'ın Şehir Kıraathaneleri Projesi'nin de altından rant çıktı

Recep Tayyip Erdoğan, 7 Haziran'da Hatay'da yaptığı konuşmada ülkenin dört yanında millet kıraathaneleri kuracaklarını açıkladı. Gazeteci Said Sefa, açıklanan bu projeyi yürütenlerle ilgili yürüttüğü araştırmada ilginç verilere ulaştı.

Said Sefa'nın Twitter hesabından paylaştığı bilgilere ilişkin tweetler şöyle;

Kıraathane projesi herkese aptalca geldi. Erdoğan "çay, kek bedava olacak, daha ne olsun" deyince olayın aslı gözlerden kaçmış oldu. Kısa bir araştırma sonrası farkettim ki olay hiç de göründüğü gibi değil, bu projenin dile getirilmesinin nedeni tamamen rant. İzah edeyim.

2016'da Beyoğlu Belediyesi "Keften A Tipi" mesire yerindeki 270 metrekarelik bir sosyal tesisi yasaya aykırı şekilde "Kültür Kenti" adlı bir vakfa veriyor. Sayıştay denetçisi olayı incelerken ortaya ahbap çavuş ilişkisi çıkıyor ve belediye sözleşmeyi fesh etmek zorunda kalıyor.
https://pbs.twimg.com/media/DfTrHMWW0AAVQ0h.jpg

Kültür Kenti vakfının kurucularının neredeyse tamamı Akp'li. Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan da vakfın danışma kurulunda yer alıyor. Ayrıca Demircan'ın danışmanı İlyas Ertemur (bu isme dikkat!) vakfın mütevelli kurulunda yer alıyor.
https://pbs.twimg.com/media/DfTsfSHX4AA5ajr.jpg

Vakfin mütevelli heyetinde yer alan Beyoğlu belediye başkanının danışmanı İlyas Ertemur, "Şehir ve Kültür İşleri Tanıtım Tic. Ltd. Şirketi"nin sahibi. Sayıştay incelemesinde şirketin usule aykırı biçimde belediyeden çok sayıda ihale ve hizmet alımı yaptığı tespit ediliyor.

İlyas Ertemur, aynı zamanda "sanatistanbul" ajans başkanlığı yapıyor. Sanatistanbul ajansının referansları birçok bakanlığın yanı sıra, TOKİ ve Diyanet İşleri Başkanlığı dahil birçok kurumla birlikte neredeyse bütün Akp'li belediyeler. Yani hepsiyle iş yapmışlar. Bazıları şunlar
https://twitter.com/sefa_said/status/1005694553272307712

Sanatistanbul ajansının projelerine gelince,
- Konuşan Kamelya
- Park Kütüphanesi
- Cami Bank
- Par Kitap Kafe
- Muhabbethane
- Büyük İkram Çeşmeleri gibi bir çok projeye sahipler.
Peki en önemli projeleri ne derseniz,
ŞEHİR KIRAATHANESİ.
https://twitter.com/sefa_said/status/1005696218750521345

Erdoğan'ın büyük proje olarak bütün Türkiye'ye pazarlamaya çalıştığı şey aslında kendi rant çarkına bağlı bir ajansın ürünü. Ve bu ürün yani "Şehir Kıraathanesi" Sanatistanbul ajansı tarafından Patent Enstitüsü'ne çoktan onaylatılmış. Onlardan başkası bunu yapamaz!

Mesele göründüğü gibi değilmiş ve meselenin bedava çay ve kekle ilgisi yokmuş.
Mesele devletin kasasında kalan son paraların bu proje ile söğüşlenmesiymiş.
Muhalefet adayları, bunun üzerine giderse bir vurgunu başlamadan bitirmiş olurlar.

Anlayacağınız milleti kekliyorlar yine!

Said Sefa

MUHALEFET NASIL TEPKİ VERDİ?

Muhalefetin Cumhurbaşkanı adayları Muharrem İnce ve Meral Akşener ise projesi sert dille eleştirdi.

Peki, Erdoğan'ın millet kıraathaneleri projesi nedir? Muhalefet tam olarak neyi eleştiriyor? Üç soruda derledik.

Erdoğan'ın bahsettiği kıraathane projesi nedir?

Erdoğan, Hatay mitinginde kıraathane projesini şu sözlerle kamuoyuna duyurdu:

"İngiliz'in Hyde Park'ı varsa, bizim de Millet bahçemiz olacak. Ayrıca millet kıraathanesi de kuracağız, tamamen kitaplar, çay, kahveler olacak gençlerimiz ücretsiz bir şekilde bu hizmetten faydalanacak. Buralar adeta hayata ruh katacak."

Erdoğan 8 Haziran'daki Kayseri mitinginde de yine projeden bahsetti ve gençlerin bu mekanlarda ders çalışacağını belirtti:

"Millet Kıraathaesi'ndeki kekler ve çaylardan ücret almak yok. .Gençlerimiz kekini alacak, çayını, kahvesini alacak, interneti olacak. Oturacak dersini çalışacak."

http://aktifhaber.com/gundem/erdoganin-sehir-kiraathaneleri-projesinin-de-altindan-rant-cikti-h118319.html
10 Haz 2018 15:33 güncellendi
10 Haz 2018 15:33
PKK esir tuttuğu polis ve askerlerin görüntülerini yayınladı

PKK'ya yakınlığıyla bilinen Anf News, PKK'nın 2015'ten bu yana esir tuttuğu polis ve askerlerin videolarıyla fotoğraflarının yayınladı.
https://www.dailymotion.com/embed/video/x6lj1hb?autoPlay=1

AKP-MHP hükümetinin, 2015 yılından bu yana PKK'nın esir tuttuğu çok sayıda polis ve askerin görüntüleri ANF News'te yayınlandı. Türk hükümeti, esir MİT elemanları, asker ve polislerle ilgili bir girişimde bulunmadığı kaydedildi. Esir 9 asker ve polis, AKP Hükümeti'ninin kendilerini kurtarmasını bekliyor.

Daha önce de MİT’in Yurtdışı Etnik Bölücü Faaliyetler Başkanı Erhan Pekçetin ile MİT İnsan Kaynakları Yöneticisi Aydın Günel, 4 Ağustos 2017’de Süleymaniye’nin Dokan kasabasında yakalanması gündeme gelmişti. Bunların dışında PKK’nın elinde esir olan 9 asker ve polis de var. Asker ve polislerin hükümetin kendilerini kurtarmak için herhangi bir çalışma yürütmemesine tepki gösterdi.

ANF'nin yayınladığı esir polis ve askerlerin konuşmaları şöyle;

Sedat Sorgun: Erzurumluyum, Van F Tipi Cezaevi'nde askerliğimi yapıyordum. İzine giderken 13 Ağustos’ta PKK gerillalarının yol kontrolünde esir alındım. Yaklaşık üç yıldır buradayım. Şimdilik sağlık durumumuz iyidir. Pek bir sorun yok. Şimdiye kadar kimsenin bizi aramadığını, sormadığını biliyoruz. Hiç kimsenin, muhalefet partilerinin, hükümetin ve TSK’nın arayıp sormadığını, bize hiç kimsenin sahip çıkmadığını biliyoruz.

24 Haziran’da Türkiye’de seçim zamanıdır. Birçok aday Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği için yarışıyor, akıllarına gelen her türlü kelimeyi burada az çok olsa da radyodan dinliyoruz, her şeyi birbirilerine söyleyebiliyorlar. Fakat biz yokmuşuz gibi kimsenin gündeminde değiliz.

Şimdiye kadar hangi sorun silahla çözüldü ki Kürt sorunu da halledilsin. Bence her iki taraf da elini taşın altına koysalar bu sorun bu kadar uzun sürmez.

Şimdi seçim dönemindeyiz, hükümet kanadı olsun, muhalefet olsun, yeni milletvekili adayları olsun bu görüntülerimizi bunlara ulaştırırsınız da içlerinde bir tane çıkar da bunlara ne olacak diye sorarlar diye düşünüyoruz. Bize sahip çıkılsın.

Ümit Gıcır: Balıkesirliyim. 21 Eylül 2016'da Hakkâri-Çukurca arasında PKK’nin yol kontrolünde esir alındım. Çukurca ilçe jandarmada çalışıyorum. Oraya atanalı daha iki ay olmuştu, Çukurca’ya yeni gelmiştim.

Bizim için bir şeylerin yapılmasını istiyoruz. Siyasilerden, sivil toplum kuruluşlarından, devlet yetkililerinden iki yıl gibi bir süre geçmiş artık bizim için bir şeylerin yapılmasını bekliyoruz. Bizim yapacak artık bir şeyimiz yok, biz elimizden geleni yapıyoruz.

Siyasi kanatları, muhalefeti kim olursa bizim için devreye girebilecek kim olursa insan hakları derneği sivil toplum kuruluşları bunların devreye girmesini bekliyoruz. Hükümet kanadından CHP, HDP diğer isimlerini sayamadığım herkesten bizim için bir şeyin yapılmasını bekliyoruz.

Ailelerimizin de bizler için bir şey yapmasını bekliyoruz. Bizim iyi olduğumuzu bilmelerini, görmelerini istiyoruz.

"HERKESTEN YARDIM BEKLİYORUM"

Semih Özbey: Malatyalıyım. 17 Eylül 2015'te Tunceli’den Malatya’ya izne giderken esir düştüm. Bize yardımcı olabilecek herkesten yardım bekliyorum. Üç yıldır buradayım. Bizim için çabalanıyor mu ya da bir çaba var mı bunu bilmiyorum ama kimin elinde ne geliyorsa onun yapılmasını bekliyorum. İnsan Hakların Derneği diğer sivil toplum örgütleri olsun, yapabilecekleri ne varsa onun yapılmasını bekliyorum. Kesinlikle bizler için bir mücadele versinler.

NEDEN HİÇBİR ŞEY YAPILMIYOR?

Adil Kabaklı: Osmaniye doğumluyum. Askerliğimin acemi birliğini Ankara Etimesgut’ta yaptım. Usta birliğime giderken Tunceli güzergâhında PKK tarafından esir alındım. Yaklaşık üç yıldır buradayım. Bizim için şu ana kadar hiçbir şey olmadı ve üç yıl boyunca dinlediğimiz radyo kanalında bizden bahseden yok. İsmimiz geçmedi. Bizim beklentimiz devletimizdir.

Herkesten bir beklentimiz var ama kimse hiçbir şey yapmıyor. AKP, CHP hangi siyasi parti olursa olsun fark etmez burada hepsine sesleniyoruz. Neden bizim için bir şey yapılmıyor?

Müslüm Altıntaş: Şanlıurfa, Halfetiliyim. 5 Ağustos 2015'te askerlik görevimi yaptım. Piyade erim. 2 Ekim 2015’te Tunceli’de yakalandım. Şu ana kadar yani 3 Haziran 2018’e kadar halen örgütün elindeyim. Hükümete ve diğer devlet yetkililerine çağrım olacak. Hem bizler hem de ailelerimiz için bir şeylerin yapılmasını istiyoruz. Bu kadar milletvekili, siyasetçiler var, bunlar bizim için hiç mi bir şey yapamıyor ya da yapmıyor. Kemal Kılıçdaroğlu adalet yürüyüşü yaptı, bizim için hiç mi bir şey yapamıyor ya da yapmıyor. Hükümet de artık bizim için bir şey yapsın. Vatandaşlıktan mı çıkardılar, ne yaptılar? Hiçbir yerde ismimiz ağza alınmıyor.

Mevlut Kahveci: Eskişehirliyim. 21 Eylül 2016’da Çukurca’dan Hakkâri’ye sınav kaydı yapmak için giderken esir alındım. Yaklaşık iki buçuk yıldır buradayım. Bizim için bir çaba, bir yerden ses duymadık. Şu an seçim zamanı, muhalefeti Vatan Partisi, MHP, AKP ayırt etmeksizin bizim için laf arasında bile hiçbir şey söylemediler.

NE YAPMAMIZ LAZIM?

Sedat Yabalak: Mersinliyim, polis memuruyum. Urfa’da görev yapmaktaydım. 28 Temmuz 2015'te Erzurum’dan Urfa’ya giderken Diyarbakır-Lice yolunda alındım. O zamandan günümüze - 3 Haziran 2018 tarihine kadar- PKK’nin elindeyim.

Burada devlet yetkililerine sesleniyorum. Bizim için artık bir şey yapsınlar, şu ana kadar bir şeylerin yapıldığına dair hiçbir şey duymadık. Bizim için bir şeylerin yapılması için üç sene boyunca üst rütbeli komutan, vali, kaymakam ya da çok zengin olmamız mı gerekiyor, bunu çok merak ediyorum. Ne yapmamız lazım ya da burada neyiz? Senin askerin, polisin, devlet çalışanın değil miyiz?

"BİZİ YOK SAYMASINLAR"

Süleyman Sungur: Siirtliyim. Bingöl’de askerlik yapmaktaydım. Diyarbakır-Lice yolunda PKK’nin yol kontrolünde alındım. Üç yıldır tutukluyum, annemden babamdan; kimseden haberim yok. CHP, MHP, AKP, HDP olsun bu siyasi partilerden bir şeyler bekliyoruz. Birçok bayram geçti, anne ve babamızdan haberimiz yok. Bizi yok saymasınlar, onlardan bir şeyler bekliyoruz. 40 yıldır bu savaş sürüyor ama bir şey elde edilmedi, sadece insanlar öldü. Biz de barış istiyoruz, insanlar ölmesin, ailelerimize kavuşalım istiyoruz.

"DEVLET BİZİ NEDEN İSTEMİYOR?"

Hüseyin Sarı: Maraşlıyım. Kars Sarıkamış’ta görev yapmaktaydım, uzman çavuşum. 13 Ağustos 2015’te Kars Sarıkamış’tan Maraş’a yolculuk ederken tutuklandım. 16 Ağustos 2015’te benim düğünüm vardı. Kağıt üzerinde üç yıldır evliyim ama eşimle daha henüz düğünüm olmadığı için üç yıldır da ayrıyız. Şu an ailem ve eşim ne durumda hiçbir bilgim yok. Üç yıldır bize sahip çıkılmadı ve bir talepte bulunulmadı. Bugün tarih Haziran 2018, aradan bu kadar uzun zaman geçti, bizim için herhangi bir girişim çabada bulunuldu mu, bulunulmadı mı bilmiyoruz. Bu yönlü bir haber duymadık.

Bu seçim sürecinde ne olup biter bilmiyoruz. Bırakılır mıyız bırakılmaz mıyız? Bize sahip çıkan herhangi bir siyasi partiden de herhangi bir talepten bulunulduğunu duymadık. Önümüzde Ramazan Bayramı var, bu ailelerimizden uzak geçirdiğimiz altıncı bayram olacak. Ailemin Ramazan Bayramı'nı kutlarım, umarım kavuşuruz.
(Kaynak: ANF)



http://aktifhaber.com/gundem/pkk-esir-tuttugu-polis-ve-askerlerin-goruntulerini-yayinladi-h118318.html
10 Haz 2018 15:12 güncellendi
10 Haz 2018 15:12
"Türk" tipi Başkanlık sisteminin nasıl olacağını anlamak için buyrun Türkmenistan`daki örneğine bakın! Cumhurbaşkanı'nı tebrik eden üst düzey asker/bürokrat/vekil/bakan vesaire... Bu Türklük değil soytarılığın ta kendisidir !
"Türk" tipi Başkanlık sisteminin nasıl olacağını anlamak için buyrun Türkmenistan`daki örneğine bakın!

Cumhurbaşkanı'nı tebrik eden üst düzey asker/bürokrat/vekil/bakan vesaire...

Bu Türklük değil soytarılığın ta kendisidir !
10 Haz 2018 14:03
Danıştay üyesi Demirel: Muharrem İnce zihniyetindekilerin yaşattıklarını unutmadık https://sptnkne.ws/hJzF

Siz kendi meslektaşlarınızı hücrelerde çürümeye mahkum etmiş insanlarsınız! Sizin yaşattıklarınızı, zihniyetinizi değil Türkiye, dünya unutmayacak. Adalet koltuğuna oturup, zulüm dağıttınız. Aldığınız maaşlar haram olsun..
10 Haz 2018 13:55 güncellendi
10 Haz 2018 13:55
Yaşını başını almış adamsın! Yalan söylerken yüzün kızarmıyor mu?

Ergenekon döneminde 'Türkiye bağırsaklarını temizliyor' diyen Arınç: 102 kişi için tutuklama kararı geldiğinde yüzümüz kıpkırmızı oldu, utandık, üzüldük, sıkıldık

https://sptnkne.ws/hHZS
10 Haz 2018 13:54 güncellendi
10 Haz 2018 13:54
Samana yüzde 100 zam!

Mardin’in Derik ilçesinde ekinlerin biçilip, tarladaki hasadın kaldırılmasının ardından samanın taşınmasına da başlandı. Ramazan ayında, 35 derece sıcaklığa karşın, çuvallanıp kamyonlara yüklenen saman, satılmak üzere yakın illere doğru yola çıkıyor.

Bunaltıcı sıcağa rağmen tarladan kaldırılan samanın bu yıl fiyatı iki katına çıktı. Geçen yıl tonu 150 ile 200 lira arasında olan buğday ve arpa samanının fiyatının bu yıl 300-350 liraya çıktığı belirtilerken, mercimek samanının tonu da 700 liraya alıcı buluyor.

Yüzlerine bağladıkları bez parçalarıyla saman tozlarından korunan işçiler, günlük 100 liraya çalıştıklarını, Ramazan ayı olması nedeniyle zorlandıklarını söyledi. Yaklaşık bir ay süren saman sezonu boyunca hiç boş kalmadığını belirten işçilerden Hüsnü Ünal Kaya, “Her yaz mevsiminde bu işi yapıyoruz. Sabah saat 04.00 gibi kalkıyoruz. Saman hazırsa arabalara yüklemeye başlarız. Tarlada yatıp kalkıyoruz. Sivrisinek istilasına uğruyoruz, yılan tehlikesi var. Hava sıcak, oruç tutuyoruz, toz var o yüzden işimiz çok zor. Burada yüklediğimiz balyalar (Çuvallar) çevre illere satılıyor. Bu sıcakta tozun içinde çalışmak gerçekten zor. Ailemizin geçimini sağlamak için çalışıyoruz” dedi.

Saman işçilerinden Abdulkadir Gül de, 60 kiloluk saman balyalarını sırtlarında taşıdıklarını ifade etti.

http://www.tr724.com/samana-yuzde-100-zam/
10 Haz 2018 13:52 güncellendi
10 Haz 2018 13:52
Annesiyle cezaevindeki Mirza bebeğin süt ve yoğurduna yönetim el koydu

Annesinin tutuklanmasından dolayı cezaevine giren 700'den fazla bebekten biri olan Mirza bebeğin cezaevindeyken süt ile meyveli yoğurduna cezaevi yönetiminin el koyduğu ortaya çıktı.

Annesi Gülistan Diken Akbaba ile Gebze Cezaevi’nde kalan 22 aylık Miraz bebeğin süt ve meyveli yoğurduna cezaevi yönetimi tarafından el konulduğu belirtildi.

Annesi Gülistan Diken Akbaba’yla birlikte Gebze Kadın Cezaevi’nde tutulan 22 aylık Miraz bebeğin babası Cengiz Zaza Akbaba, çocuğunun süt ve meyveli yoğurduna cezaevi yönetimi tarafından el konulduğunu söyledi.

Olayı Twitter hesabından yaptığı paylaşımla duyuran Akbaba, “Süt ve meyveli yoğurdu 1 yıldır alıyorlardı. Bu bebekler tutuklu değil. Bebeklerimize tutsak muamelesi yapmaya kimsenin hakkı yok” ifadelerini kullandı.

Neler yaşanmıştı?

“Örgüt üyeliği” suçlamasıyla Ocak 2012’de tutuklanan Gülistan Diken Akbaba, Bakırköy Cezaevi’nde 1,5 yıl tutuklu kalmıştı.

Ardından tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilen Akbaba, İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nin hakkında verdiği 6 yıl 3 ay hapis cezasını Yargıtay’ın onaması ile 1.5 ay önce yeniden tutuklanarak 8 aylık bebeği Miraz ile cezaevine konulmuştu.Bir yıl önce Gebze Cezaevi’ne sevk edilen Akbaba’nın yaptığı denetimli başvuru reddedilmişti.

(Gazete Karınca)

http://aktifhaber.com/gundem/annesiyle-cezaevindeki-mirza-bebegin-sut-ve-yogurduna-yonetim-el-koydu-h118303.html
10 Haz 2018 13:41 güncellendi
10 Haz 2018 13:41
Milli Görüş Hareketi'nin paylaştığı video AKP'yi çok kızdıracak 24 Haziran seçimlerine sayılı günler kala Milli Görüşçülerin sosyal medya üzerinden paylaştıkları görüntüler gündem oldu. AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Beşir Atalay gibi AKP'li siyasetçilerin; İslam, Amerika Birleşik Devletleri ve HDP ile ilgili konuşmalarından alıntılar yapılarak hazırlanan videoda, Necmettin Erbakan'ın siyonizm ile ilgili görüşlerine de yer verildi.
Milli Görüş Hareketi'nin paylaştığı video AKP'yi çok kızdıracak

24 Haziran seçimlerine sayılı günler kala Milli Görüşçülerin sosyal medya üzerinden paylaştıkları görüntüler gündem oldu.

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Beşir Atalay gibi AKP'li siyasetçilerin; İslam, Amerika Birleşik Devletleri ve HDP ile ilgili konuşmalarından alıntılar yapılarak hazırlanan videoda, Necmettin Erbakan'ın siyonizm ile ilgili görüşlerine de yer verildi.
10 Haz 2018 13:38
Mitinglerde şehirleri şaşıran ve karıştıran Erdoğan'ın psikolojisi nasıl?

AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın ruh ve beden sağlığına ilişkin bir analiz kaydedildi. Erdoğan'ın son günlerde katıldığı mitinglerde şehirleri karıştırıyor, televizyon programında spontane konuşamıyor ve şehir isimlerini okuyamıyor.

Geçtiğimiz günlerde Bingöl'de miting yapan AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, defaatle Bingöl şehrine Diyarbakır olarak seslendi. Bu konuyla ilgili ruh ve beden sağlığının iyiye gitmediğine ilişkin analizler yapılıyor. Bu analizlerden bir tanesi Gazeteci Ergün Babahan, "Erdoğan’ın ruh ve beden sağlığı ne durumda?" başlığıyla mitinglerde yaşanılanları yazdı.

Ahval'de yayınlanan analizde Babahan, şunları kaydetti;

Gittiği şehri karıştırıyor, Bingöllülere ısrarla Diyarbakır diye sesleniyor…

Hem de tam beş kere…

Zonguldak diyemiyor…

Diyebilmek için bir kaç kez deneme yapması gerekiyor.

Televizyona çıktığında, kendisine sorulacak soruları önden veriliyor ve ancak elindeki kartondan okuyarak cevap veriyor. Seçim çalışmaları esnasında gittiği şehirleri sayamıyor, sırayla söyleyebilmesi için arkadan birinin sufle vermesi gerekiyor: Üç İzmir, dört Diyarbakır, beş… diye

Cumhurbaşkanı Erdoğan, CNN Türk-Kanal D ortak canlı yayınında soruları cevaplandırdı. AKP'li Erdoğan yaptığı mitingleri anlatırken, “Meydanlar ısııyor, örneğin bugün bir Mersin yaptım” dediği sırada stüdyodakilerin fısıltıyla “Tarsus” diyerek sufle vermesi ekranlara yansıdı.

Sufleyi veren kişinin de Mehmet Soysal olduğu iddia edildi.

Tarihleri, kişilikleri karıştırıyor. Turgut Özal’ı Necdet Calp’le çorba ediyor.

Köprüyü sattırmak isteyenin Calp, engellemek isteyenin ise Özal olduğuna inanıyor.

Tarsus'ta Turizm Bölgesi ve 600 Yataklı Devlet Hastanesinin Temel Atma Töreni'nde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, tarihi gerçekleri tamamen çarpıtarak "Komünistlerin köprüleri satmak istediğini ancak Demirel ve Özal'ın sattırmadığını" iddia etti.

Örnekler daha fazla, kimi söyledikleri açıkça yalan…

MR’ı biz getirdik, sınıflarımız 75 kişiydi vs gibi…

Bunları tepki almak, gündem değiştirmek için bilerek yapıyor olabilir. Yarın renkli televizyonu, özel kanalları da biz getirdik diyebilir. Gerçeği ve doğruyu bilenleri tahrike çalışıyor gibi bu noktada sanki ama o bile muamma.

Ama söylediklerinin çoğunluğu açık bir zihin bulanıklığı örneği. Zihninde bir sorun olduğu belli. Şu saydığım örnekleri videolarıyla bir hakim önüne gönderseniz, işinin ehli bir doktor eliyle vasi tayin ettirebilirsiniz.

Miting yaparken yorgun ve mutsuz.

Eski enerjisinden eser yok. Yüzü gülmüyor. Hiçbir zamanı insanları mutlu edecek, neşelendirecek bir şey söylemezdi ama artık tamamen kötücül. Ölüm, savaş ve kandan başka mesajı yok.

Sanki biri dikte ettiriyor söyleyeceklerini. Prompter durunca da dumura uğruyor resmen. Ne diyeceğini bilemiyor.

Bu zihin ve ruh yapısıyla ilgili bir tesbit. Bağırsak kanserini atlattıktan sonraki sağlık durumu hakkında hiçbir bilgimiz yok. Ömer Çelik’le bir yere giderken otomobilinde neden bayıldığını bilmediğimiz gibi.

Dedikodular artınca, Hürriyet devreye sokulmuştu. Ethem Sancak’ın bir mitingde hediye ettiği bir sağlık kartı numarası üzerinden güya sağlık kayıtlarına girilmiş ve turp gibi çıkmıştı raporları. (Fotoğraf çekilmiş, numara üzerinden sağlık sistemine girilmişti güya.)

Yerseniz…

Hürriyet böyle şeylere teşne bir gazeteydi dün, bugün daha fazla…

Demek istediğim şu, ülkenin ekonomisi, barışı, huzuru, gençliği, hatta inancı artık hangi şehre gittiğini bilemeyen, prompter olmadan konuşamayan, eline yazılı cevapları verilmemiş soruları cevaplanamayan birinin elinde.

Bu vahim bir tablo…

Normal bir ailenin varlığını yönetse, çocukları kıyamet koparır ama koca bir ülkeyi yönetiyor bu haliyle. En hafif deyimiyle aşırı unutkan, aşırı yorgun ve yaptığı işten sıkılmış durumda.

Herkesin gözü önünde yaşanıyor bu olaylar ama kimse üstüne gidip seslendiremiyor çünkü korkuyor. Ama söz konusu olan koca bir ülkenin geleceği. Halkların kaderi. Konuşulması, tartışılması gereken bir gerçekliklikle karşı karşıyayız…

Bu ruh hali içinde 24 Haziran öncesi yeni 1 Kasım öncesi şartları oluşturmaya çalışıyor. HDP’yi baraj altı bırakması ve ilk turda seçilebilmesi için savaşa ihtiyaç duyuyor. Kandil macerası bundan yaşanıyor.

Ama kararı veren o mu, yoksa yeni ortakları mı bilmiyoruz artık. Damadı Berat Albayrak ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu arasındaki kavgada, kendisi her şeyden önce gelen ailesini bir kenara bırakıp Soylu’dan yana tavır almasının gerçek nedenini bilmediğimiz gibi. (Kimin kimin telefonunu dinlettirdiği karışık bir mevzuydu o ve bir haberle kapatıldı.)

Ya da MHP lideri Devlet Bahçeli’nin AKP adaylarını açıkça tehdit edip fırçaladığı konuşmasını neden duymazdan geldiğini bilmememiz gibi.

Özetle, Türkiye tarihinin en önemli seçimine, en güçlü olduğu söylenen liderinin sağlık durumu hakkında ciddi soru işaretleriyle gidiyor.

Yönetimin tek bir adama bırakıldığı bu dönemde, bu hem ülke hem de içinde yaşayan insanlar için çok ciddi bir risk açıkçası…

http://aktifhaber.com/analiz/mitinglerde-sehirleri-sasiran-ve-karistiran-erdoganin-psikolojisi-nasil-h118313.html
10 Haz 2018 13:28 güncellendi
10 Haz 2018 13:28
Önemli markalar kaç milyar dolarlık erozyona uğradı? Türkiye'deki önemli markaların yaşadığı erozyonun haritası çıkarıldı. Bakın hangi şirket kaç milyar dolar değer kaybetti. Fatih Altaylı, 6 Haziran'da Türkiye'deki önemli markaların kaybettiği milyar dolar cinsinden değerini yazdı. Türk Telekom, Turkcel, Halkbank ve daha birçok önemli kurum resmen erozyona uğradı. Habertürk'te "Değerler Erozyonu" başlıklı yazıdan derlenen bilgiler şöyle; Türkiye’deki önemli markaların bir yıl içinde uğradığı “marka değeri” erozyonunu yazdım. Bunun Türk ekonomisinin toplam marka değerinde de bir erozyona sebep olduğunu söyleyerek. Bazı markalardan “itirazlar” geldi. “Bu tabloyu hazırlayan kuruluş çok da önemli değildir. O sıralamaların nasıl yapıldığını biz biliyoruz” diyenler oldu. Ben bilmiyorum. Ama bunu diyenler daha önce o listelerde “tepelerde” olduğu için benden daha iyi biliyor olabilirler. Bilemem. Yine de itirazlarını ciddiye alıyorum. Sonuçta marka değeri her ne kadar bazı verilere bağlı olsa da “sübjektif”bir değerlendirme olarak görülebilir. O yüzden de bugün Türkiye’de “Değerler Erozyonu 2” başlıklı bir yazı kaleme alayım dedim. Bu sefer her şey reel, sübjektif hiçbir şey yok. Bakın Türkiye’de çok önemli markalarımızın şirket değerleri nasıl tepetakla olmuş. Baktığınız zaman bu şirketlerin ne üretimlerinde, ne satışlarında, ne duran varlıklarında bu düşüşü haklı gösterecek bir değişim, geriye gidiş söz konusu değil. Ancak bu sanayi ve ticaret devleri TL bazında bir miktar değer kazanmış görünseler de, dolar bazında ciddi bir “değer erozyonu”na uğramışlar. Baz aldığım bu dev şirketlerimizin 2015’ten bu yana, yani 3 yıl içinde uğradıkları ortalama “değer erozyonu” yüzde 47. Bunlar gizli bilgiler falan da değil, borsa değerlerine baktığınız zaman ortaya çıkan sayılar. Mesela, Turkcell’in piyasa değeri 2015 yılında 14.2 milyar dolarken şu anda 5.6 milyar dolara gerilemiş. Türk Telekom aynı dönemde yüzde 66’lık değer kaybıyla 11.7 milyar dolardan 4 milyar dolara düşmüş. Sanayi devi Arçelik yüzde 43 değer kaybıyla 4 milyar dolardan 2.3 milyar dolara gerilemiş. Sakın yanlış anlamayın, bunlar taş gibi, sapasağlam, çoğu iyi yönetilen şirketler. Bu değer düşüşü şirketlerin kusurundan değil. Sadece genel bir erozyon var. Ekonomimizde asıl mesele işte bu “erozyonla mücadele” meselesi. http://aktifhaber.com/ekonomi/onemli-markalar-kac-milyar-dolarlik-erozyona-ugradi-h118314.html
Önemli markalar kaç milyar dolarlık erozyona uğradı?

Türkiye'deki önemli markaların yaşadığı erozyonun haritası çıkarıldı. Bakın hangi şirket kaç milyar dolar değer kaybetti.

Fatih Altaylı, 6 Haziran'da Türkiye'deki önemli markaların kaybettiği milyar dolar cinsinden değerini yazdı. Türk Telekom, Turkcel, Halkbank ve daha birçok önemli kurum resmen erozyona uğradı.

Habertürk'te "Değerler Erozyonu" başlıklı yazıdan derlenen bilgiler şöyle;

Türkiye’deki önemli markaların bir yıl içinde uğradığı “marka değeri” erozyonunu yazdım.

Bunun Türk ekonomisinin toplam marka değerinde de bir erozyona sebep olduğunu söyleyerek.

Bazı markalardan “itirazlar” geldi.

“Bu tabloyu hazırlayan kuruluş çok da önemli değildir. O sıralamaların nasıl yapıldığını biz biliyoruz” diyenler oldu.

Ben bilmiyorum.

Ama bunu diyenler daha önce o listelerde “tepelerde” olduğu için benden daha iyi biliyor olabilirler. Bilemem.

Yine de itirazlarını ciddiye alıyorum.

Sonuçta marka değeri her ne kadar bazı verilere bağlı olsa da “sübjektif”bir değerlendirme olarak görülebilir.

O yüzden de bugün Türkiye’de “Değerler Erozyonu 2” başlıklı bir yazı kaleme alayım dedim.

Bu sefer her şey reel, sübjektif hiçbir şey yok.

Bakın Türkiye’de çok önemli markalarımızın şirket değerleri nasıl tepetakla olmuş.

Baktığınız zaman bu şirketlerin ne üretimlerinde, ne satışlarında, ne duran varlıklarında bu düşüşü haklı gösterecek bir değişim, geriye gidiş söz konusu değil.

Ancak bu sanayi ve ticaret devleri TL bazında bir miktar değer kazanmış görünseler de, dolar bazında ciddi bir “değer erozyonu”na uğramışlar.

Baz aldığım bu dev şirketlerimizin 2015’ten bu yana, yani 3 yıl içinde uğradıkları ortalama “değer erozyonu” yüzde 47. Bunlar gizli bilgiler falan da değil, borsa değerlerine baktığınız zaman ortaya çıkan sayılar.

Mesela, Turkcell’in piyasa değeri 2015 yılında 14.2 milyar dolarken şu anda 5.6 milyar dolara gerilemiş.

Türk Telekom aynı dönemde yüzde 66’lık değer kaybıyla 11.7 milyar dolardan 4 milyar dolara düşmüş.

Sanayi devi Arçelik yüzde 43 değer kaybıyla 4 milyar dolardan 2.3 milyar dolara gerilemiş.

Sakın yanlış anlamayın, bunlar taş gibi, sapasağlam, çoğu iyi yönetilen şirketler.

Bu değer düşüşü şirketlerin kusurundan değil.

Sadece genel bir erozyon var.

Ekonomimizde asıl mesele işte bu “erozyonla mücadele” meselesi.

http://aktifhaber.com/ekonomi/onemli-markalar-kac-milyar-dolarlik-erozyona-ugradi-h118314.html
10 Haz 2018 13:26
Sayın Bakanım, 'dış güçler Doları 5 lira yapıp Hükümete dolar darbesi yapacaklar' diye tabanınıza mesajlar gönderildi. Dış güçler vaz mı geçti bundan?

https://twitter.com/memetsimsek/status/1005388958388441088
10 Haz 2018 08:39 güncellendi
10 Haz 2018 08:39
16 yılın sonunda en büyük vaadi 'kıraathane' olan #Erdogan'ın bir gecede 1500 (yazıyla BİNBEŞYÜZ) kütüphane kapattığını hatırlatayım istedim.

https://twitter.com/ademyarslan/status/1005495118869270529
10 Haz 2018 08:38 güncellendi
10 Haz 2018 08:38
Helallik mi? Gördüğünüz yerde yüzlerine tükürün bu haysiyet özürlülerin. Din bezirganı utanmazlar! Perisan ettikleri binlerce ailenin bireyin hesabını versinler önce...

https://twitter.com/sputnik_TR/status/1005415462015045632
10 Haz 2018 08:37 güncellendi
10 Haz 2018 08:37
Genelkurmay’ın bilirkişi raporuna göre; Ortada bir tasfiye tehlikesi yokken üç yıl daha dişlerini sıkıp bütün orduyu ele geçirmek varken 15 Temmuz’da darbe yapmışlar! Bu iddia akşam trafiğinde Boğaz Köprüsünü tek taraflı kapatmaktan bile daha aptalca...

http://www.tr724.com/15-temmuz-efsanesini-cokerten-rapor/
10 Haz 2018 08:35 güncellendi
10 Haz 2018 08:35
Zarrab: "Ben Türkiye'de tutukluyken, konuşmamamı ve en kısa sürede beni dışarı çıkaracaklarını yetkililer gelip bana bildirdiler. Konuştuktan sonra da beni temizlemeye kalktılar"

http://grihat.com/reza-zarrab-en-onemli-kisiye-de-rusvet-verdim/amp/?__twitter_impression=true
10 Haz 2018 08:33 güncellendi
10 Haz 2018 08:33
17 Bin masum bayan ve 700 bebek içerdeyken dünya bize zindan. #AdaletKelepçeli
17 Bin masum bayan ve 700 bebek içerdeyken dünya bize zindan.
#AdaletKelepçeli
10 Haz 2018 08:32
Cumhur İttifakı’nda kriz: ‘AKP’liler ihanet ediyor’

MHP’den milletvekili adayı Sermet Atay, AKP adaylarının Saray İttifakının gereklerini yerine getirmediklerini, gittikleri her yerde MHP’ye oy vermeyin çağrısı yaptıklarını iddia etti. Gaziantep’in yerel gazetelerinden Telgraf’ı ziyaret eden Sermet Atay, 24 Haziran’daki seçimler hakkında değerlendirmelerde bulundu.

MHP Gaziantep ikinci sıra milletvekili adayı avukat Sermet Atay, AKP adaylarının Cumhur İttifakının gereklerini yerine getirmediklerini, gittikleri her yerde MHP’ye oy vermeyin çağrısı yaptıklarını söyledi. Atay, ayrıca 24 Haziran seçim sonuçlarına yönelik yapılan birçok anket sonucunda manipülasyon yapıldığını ve İYİ Parti’nin anketlerde şişirildiğini savundu.

AKP il başkanları, büyükşehir belediye başkanları ve milletvekillerinin seçim sahasında MHP aleyhine çalıştığını söyleyen Atay, bu durumun etik olmadığını Cumhur İttifakına ihanet olduğunu dile getirdi.

Bir ittifak sonrası seçime katıldıklarını söyleyen Atay, AKP kurmaylarının ne yapmaya çalıştıklarına anlam veremediğini ifade etti. AKP ‘lilerin bu ittifaka zarar verecek söylemlerden uzak durması gerektiğini dikkat çeken Atay, kendilerinin seçim sahasında bir kendilerine bir de Tayyip Erdoğan’a oy istediklerini belirtti.

“CUMHUR İTTİFAKINA KARŞI BİR KOMPLO”

Söylemez Pasajına yapılan baskının bir komplo olduğuna dikkat çeken Atay, esnafın zaten çok az parayla geçindiğini, bu baskına anlam veremediklerini, Ramazan öncesi esnafın mağdur edildiğini, bu durumun Cumhur İttifakına karşı bir komplo olduğunu belirtti. Aramayı engelleyebilsem engellerdim diyen Atay, seçim öncesi böyle birşeyin yapılmasına anlam veremediğini, zaten sıkıntıda olan esnafın daha çok sıkıntıya girdiğini söyledi. Af konusunun önemli olduğu dile getiren Atay, Türkiye’nin yüzde 1’i gıyabi olarak aranıyor, cezaevileri doldu taştı, mafyanın eroincinin çıkmasının beklemiyoruz ama kaçak sigara gibi küçük işlerden tutuklu bulunanlar için bu affın olmazsa olmaz olduğunu ifade etti.

http://www.tr724.com/cumhur-ittifakinda-kriz-akpliler-ihanet-ediyor/
10 Haz 2018 08:27 güncellendi
10 Haz 2018 08:27
Anketçilere ‘şerefsiz’ demişti ama Bahçeli Konya’da boş salona konuştu MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Konya’da salon toplantısı düzenledi. Bahçeli, AKP’nin kalelerinden olan Konya’da boş salona konuştu.Cumhur İttifakı adıyla AKP ve Tayyip Erdoğan’a her şartta destek açıklayan Bahçeli, geçtiğimiz günlerde de partisinin yüzde 10 barajı altında kaldığını gösteren anketler için anket şirketlerine ‘şerefsizler’ diye yüklenmişti. 24 Haziran seçimleri için ittifak yapan MHP ve AKP arasındaki gerginlik sürüyor. AKP’lilerin ‘MHP’ye oy vermeyin’ çağrısı, MHP Lideri Bahçeli’nin AKP vekillerine ‘Fitne çıkarmayın’ çıkışı sahalara da yansımış görünüyor. Yeniçağ’ın haberine göre, AKP’nin kalelerinden olan Konya’da salon toplantısı düzenleyen Devlet Bahçeli boş salona konuştu. SALON DOLSUN DİYE BEKLEDİ AMA… “Cumhur İttifakı”nı oluşturan AKP ve MHP arasında bu tartışma devam ederken, Devlet Bahçeli, Konya’da şoke eden bir durumla karşı karşıya kaldı. Devlet Bahçeli’nin partisi tarafından Konya’da düzenlenen toplantıda boş salona konuşması kameralara yansıdı. Salonun dolması için 14.00’da başlaması gereken program geciktirildi. Ancak buna rağmen salon boş kaldı. Bazı televizyon kanallarından canlı olarak yayınlanan program da salonun geneli televizyonlara yansıtılmadı. ERDOĞAN’I SAVUNDU: ‘DOLAR 10 TL OLUR DİYENLER EKONOMİK TERÖRİST!’ Bahçeli, partisinin Bursa Mitingi’nde ise Erdoğan’ın savundu, “Malum çevre ve şahıslar ihanete kafa yormazlar ittifakla uğraşırlar. Bunlar ki Sayın Erdoğan bir daha seçilirse dolar 10 lira olur diyen ekonomik teröristlere ses çıkarmazlar” dedi. http://www.tr724.com/anketcilere-serefsiz-demisti-ama-bahceli-konyada-bos-salona-konustu/
Anketçilere ‘şerefsiz’ demişti ama Bahçeli Konya’da boş salona konuştu

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Konya’da salon toplantısı düzenledi. Bahçeli, AKP’nin kalelerinden olan Konya’da boş salona konuştu.Cumhur İttifakı adıyla AKP ve Tayyip Erdoğan’a her şartta destek açıklayan Bahçeli, geçtiğimiz günlerde de partisinin yüzde 10 barajı altında kaldığını gösteren anketler için anket şirketlerine ‘şerefsizler’ diye yüklenmişti.

24 Haziran seçimleri için ittifak yapan MHP ve AKP arasındaki gerginlik sürüyor. AKP’lilerin ‘MHP’ye oy vermeyin’ çağrısı, MHP Lideri Bahçeli’nin AKP vekillerine ‘Fitne çıkarmayın’ çıkışı sahalara da yansımış görünüyor. Yeniçağ’ın haberine göre, AKP’nin kalelerinden olan Konya’da salon toplantısı düzenleyen Devlet Bahçeli boş salona konuştu.

SALON DOLSUN DİYE BEKLEDİ AMA…

“Cumhur İttifakı”nı oluşturan AKP ve MHP arasında bu tartışma devam ederken, Devlet Bahçeli, Konya’da şoke eden bir durumla karşı karşıya kaldı. Devlet Bahçeli’nin partisi tarafından Konya’da düzenlenen toplantıda boş salona konuşması kameralara yansıdı. Salonun dolması için 14.00’da başlaması gereken program geciktirildi. Ancak buna rağmen salon boş kaldı. Bazı televizyon kanallarından canlı olarak yayınlanan program da salonun geneli televizyonlara yansıtılmadı.

ERDOĞAN’I SAVUNDU: ‘DOLAR 10 TL OLUR DİYENLER EKONOMİK TERÖRİST!’

Bahçeli, partisinin Bursa Mitingi’nde ise Erdoğan’ın savundu, “Malum çevre ve şahıslar ihanete kafa yormazlar ittifakla uğraşırlar. Bunlar ki Sayın Erdoğan bir daha seçilirse dolar 10 lira olur diyen ekonomik teröristlere ses çıkarmazlar” dedi.

http://www.tr724.com/anketcilere-serefsiz-demisti-ama-bahceli-konyada-bos-salona-konustu/
10 Haz 2018 08:27
Ha Kuzey Kore, Ha Yeni Türkiye
Ha Kuzey Kore, Ha Yeni Türkiye
10 Haz 2018 08:21
Erdoğan’ın promter sayısı 6’ya çıktı AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Ankara mitinginde sahnede yer alan prompterlar dikkat çekti. Erdoğan, Ankara’da miting düzenledi.Türkiye’nin siyasi gündemindeki prompter tartışması sıcaklığını korurken, Erdoğan’ın Ankara mitinginde sahnede 6 promter kullandığı dikkatleri çekti. ‘NAMAZA MI GİDİLİR DANGALAK!’ SÖZLERİ KAMERALARA YAKALANMIŞTI Erdoğan, Diyarbakır’daki iftar ve seçim konuşmasında promter arızalanınca konuşmasına ara vermiş, görevlinin yokluğunu öğrenince sinirlendiği kamera kayıtlarına yansımıştı. Belli bir bir süre ekranda birşey akmayınca sessiz kalan Erdoğan sinirli birşekilde yakın korumasını çağırarak, nedenini sordu. Korumanın, görevlinin namaza gittiğini söylemesi üzerine Erdoğan, “Benim iznim olmadan”, “namaza mı gidilir” ve “dangalak” gibi ifadeler kullandığı duyuluyordu. ‘BİRGÜN FİŞİNİ ÇEKERLER!’ Daha sonra siyasetin bir numaralı gündemi haline gelen promter konusunda Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce, “Benim rakibim kim biliyor musunuz? Prompter, promter…” dedi. Erdoğan’ı eleştiren İnce, “ Promter’a bağlı siyaset yaparsan, birgün fişini çekerler! Yani Türkiye’nin en büyük hatibi meğer promter’mış. Klavuzu promter olanın…. Millet de sanıyor ki Türkiye’nin en büyük hatibi, halbuki camdan okuyor camdan!” diye konuşmuştu. https://www.pscp.tv/w/1yNGakLBEqlxj http://www.tr724.com/erdoganin-promter-sayisi-6ya-cikti/
Erdoğan’ın promter sayısı 6’ya çıktı

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Ankara mitinginde sahnede yer alan prompterlar dikkat çekti. Erdoğan, Ankara’da miting düzenledi.Türkiye’nin siyasi gündemindeki prompter tartışması sıcaklığını korurken, Erdoğan’ın Ankara mitinginde sahnede 6 promter kullandığı dikkatleri çekti.

‘NAMAZA MI GİDİLİR DANGALAK!’ SÖZLERİ KAMERALARA YAKALANMIŞTI

Erdoğan, Diyarbakır’daki iftar ve seçim konuşmasında promter arızalanınca konuşmasına ara vermiş, görevlinin yokluğunu öğrenince sinirlendiği kamera kayıtlarına yansımıştı. Belli bir bir süre ekranda birşey akmayınca sessiz kalan Erdoğan sinirli birşekilde yakın korumasını çağırarak, nedenini sordu.

Korumanın, görevlinin namaza gittiğini söylemesi üzerine Erdoğan, “Benim iznim olmadan”, “namaza mı gidilir” ve “dangalak” gibi ifadeler kullandığı duyuluyordu.

‘BİRGÜN FİŞİNİ ÇEKERLER!’

Daha sonra siyasetin bir numaralı gündemi haline gelen promter konusunda Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce, “Benim rakibim kim biliyor musunuz? Prompter, promter…” dedi. Erdoğan’ı eleştiren İnce, “ Promter’a bağlı siyaset yaparsan, birgün fişini çekerler! Yani Türkiye’nin en büyük hatibi meğer promter’mış. Klavuzu promter olanın…. Millet de sanıyor ki Türkiye’nin en büyük hatibi, halbuki camdan okuyor camdan!” diye konuşmuştu.

https://www.pscp.tv/w/1yNGakLBEqlxj
http://www.tr724.com/erdoganin-promter-sayisi-6ya-cikti/
10 Haz 2018 07:51
Mehmet Şimşek'in dolar tweetine sosyal medyada tepki: Siz bu milletin aklıyla dalga mı geçiyorsunuz? "Mehmet Bey sosyal medyada buna inanacak pek kimse yok; şansınızı sahada deneyin" Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek'in attığı dolar tweeti sosyal medyada tepki çekti. Tweete bir kaç saat içinde yüzlerce yorum geldi. Twitter kullanıcıları tepkisini, "Siz bu milletin aklıyla dalga mı geçiyorsunuz?", "Mehmet Bey sosyal medyada buna inanacak pek kimse yok. Şansınızı sahada deneyin", "Gecen haftanın yerine 6 aylık baksak grafiğe" diyerek gösterdi. Geçen haftalarda 4.92'yi görerek dolar karşısında en fazla değer kaybeden para birimi haline gelen Türk Lirası, Merkez Bankasının önce 300 baz puan, ardından 125 baz puanlık faiz artışı ile yeniden 4.50l'ler seviyesine indirildi. Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ise bugün attığı tweette, "Son bir haftada ABD dolarına karşı en çok değer kazanan para birimi TL" ifadesini paylaştı.
Mehmet Şimşek'in dolar tweetine sosyal medyada tepki: Siz bu milletin aklıyla dalga mı geçiyorsunuz?

"Mehmet Bey sosyal medyada buna inanacak pek kimse yok; şansınızı sahada deneyin"

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek'in attığı dolar tweeti sosyal medyada tepki çekti. Tweete bir kaç saat içinde yüzlerce yorum geldi. Twitter kullanıcıları tepkisini, "Siz bu milletin aklıyla dalga mı geçiyorsunuz?", "Mehmet Bey sosyal medyada buna inanacak pek kimse yok. Şansınızı sahada deneyin", "Gecen haftanın yerine 6 aylık baksak grafiğe" diyerek gösterdi.

Geçen haftalarda 4.92'yi görerek dolar karşısında en fazla değer kaybeden para birimi haline gelen Türk Lirası, Merkez Bankasının önce 300 baz puan, ardından 125 baz puanlık faiz artışı ile yeniden 4.50l'ler seviyesine indirildi.

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ise bugün attığı tweette, "Son bir haftada ABD dolarına karşı en çok değer kazanan para birimi TL" ifadesini paylaştı.
10 Haz 2018 07:46
Çarpıcı rapor: OHAL ile 3 bin şirket ortadan kaldırılıp mal varlıklarına el konuldu

Tutuklu Avukatlar İnsiyatifi (The Arrested Lawyers Initiative), 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle başlatılan ve ikinci yılına girmek üzere olan Olağanüstü Hal (OHAL)uygulamaları üzerine güncel bilgileri içeren raporunu paylaştı.

Bu bilgilere göre, başlangıcında, 23 Temmuz 2016 tarihinde, 934 özel okul, 109 yurt, 35 hastane, 15 özel üniversite, 16 sendika, 104 vakıf, 1125 dernek feshedilmiş ve gayrimenkul, gayri menkul mallar dahil tüm mal varlıkları Banka hesapları, fikri mülkiyet ve diğer finansal varlıklar kamu hazinesine aktarıldı. Bugün itibariyle, 3000 kar amacı güden veya kar amacı gütmeyen tüzel kişilik hiçbir yargı kararı olmaksızın ortadan kaldırıldı ve mal varlıklarına KHK ile el konuldu.

Raporda , “21 Temmuz 2016’dan beri Türk hükümeti, tüm temel insan haklarına müdahale etmek ve bunları sınırlamak için OHAL rejimini kullanmaktadır. Erdoğan rejimi, muhaliflerini OHAL rejimini kötüye kullanarak sistematik olarak yoksullaştırmaktadır.” denildi.

https://arrestedlawyers.org/2018/06/05/the-right-to-property-has-been-eroded-under-emergency-rule/

Raporun tam metni şöyle:

Türk hükümeti, darbe girişiminin ardından olağanüstü hal ilanından bu yana neredeyse iki yıl geçti. 21 Temmuz 2016’dan beri Türk hükümeti, tüm temel insan haklarına müdahale etmek ve bunları sınırlamak için OHAL rejimini kullanmaktadır.

OHAL’in başlangıcında başlangıcında, 23 Temmuz 2016 tarihinde, 934 özel okul, 109 yurt, 35 hastane, 15 özel üniversite, 16 sendika, 104 vakıf, 1125 dernek feshedilmiş ve gayrimenkul, gayri menkul mallar dahil tüm mal varlıkları Banka hesapları, fikri mülkiyet ve diğer finansal varlıklar kamu hazinesine aktarılmıştır. Bugün itibariyle, 3000 kar amacı güden veya kar amacı gütmeyen tüzel kişilikler ortadan kaldırılmış ve mal varlıkları herhangi bir yargı prosedürü olmaksızın kanun hükmünde kararnamelerle el konulmuştur.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’ye göre, KHK ile kapatılan / tüzel kişilikleri ortadan kaldırılan derneki vakıf ve şirketlerden hazineye geçen taşınmazların toplam değeri 15 milyar Türk Lirasıdır. Bu varlıkların marka değerleri, fikri mülkler, chattel malları vb. Diğer varlıkların değeri hakkında güvenilir bir rapor bulunmamaktadır.

Mülkiyet hakkının ihlal edilmesinin bir başka yönü de, şirketlere ve vakıflara mütevelli atanarak mal sahiplerinin haklarını askıya almaktır. Erdoğan rejimi bunun için terörle mücadele yasaları kullanıyor. Yürürlüğe girdiği tarihten (2005) 2015’e kadar bir kez uygulanan Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 133. maddesi; Erdoğan rejimi tarafından 2015 yılı Ekim ayından bu yana muhalifleri susturmak için kabaca kullanıldı. CMK’nin 133. maddesi uyarınca, hissedarlardan birinin veya şirketin kendisi terörle ilgili suçlar hakkında soruşturma yürütülürse, şirkete SC hakimi kararıyla kayyım atanarak el konulabilir.

Kayyım atama uygulamasının ilk kurbanı, iki televizyon kanalı ve iki günlük gazetesi olan bir medya grubu da dahil olmak üzere 22 şirketten oluşan Koza İpek Holding oldu. Holding, 26 Ekim 2015 tarihinde Erdoğan rejimi tarafından ele geçirilmiş ve tüm işletmelerinin yönetimi bir hükümet yanlısı mütevelli heyetine verilmiştir. Ekim 2015’ten 15 Temmuz 2016 tarihine kadar yaptığımız çalışmaya göre Türkiye’nin 37 ilinde 272 ayrı şirket tarafından işletilen 412 işletme ele geçirildi.

OHAL rejiminde Erdoğan rejiminin muhaliflerin varlıklarını ele geçirme politikası yeni aşamaya girdi; Yeni acil kararnamelerle, şirket el koyma politikasını merkezileştirdi, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), ele geçirilen şirketleri (yetki alanının sona ermesini beklemeksizin) işletmek ve tasfiye etmek için yetkilendirildi.

15 Temmuz 2016’dan beri 1124 şirket TMSF’ye devredilmiştir. Araştırmamıza göre Bu 1124 ayrı şirket binlerce şubeye yayılıyor. Örneğin;

Adana SC Yargıcı’nın kararı ile ele geçirilen Suvari Giyim A.Ş. (14), 14 farklı ülkede 148 şubesi bulunmaktadır.
Kayseri SC Yargıcı’nın kararı ile ele geçirilen Boydak Holding, 34 ayrı şirketi yönetiyor; 34 firmasının sadece 2’sinden Bellona ve İstikbal’in dünya çapında 1240 mobilya (franchise) mağazası var. Boydak Holding, 13000 işçi çalıştırıyor ve (dolaylı) 110000 iş yaratıyor.
Koza, Dumankaya, Akfa, Orkide, Sesli, Naksan gibi Türkiye’nin en büyük 500’ü arasında yer alan diğer büyük şirketler de ele geçirilmiş ve TMSF’ye devredilmiştir.

Bugün itibarıyla (4 Haziran 2018), TMSF 1124 şirketi ve 127 gerçek kişinin mal varlıklarını yönetmektedir. TMSF internet sitesinde de duyurulduğu üzere, ele geçirilen şirketlerin toplam değeri 49,4 milyar TL’dir.

Bu şirketler madencilik, petrol dağıtımı, otomotiv, otogaz, enerji, ulaşım, gıda, tarım, ev tekstili (perde, halı), mobilya, mücevher, eczane, kırtasiye, finansal danışmanlık, hukuk, donanım, metal sanayi, dekorasyon, dağıtım hizmeti, bilgi teknolojileri vd gibi iş ve ticaret hayatının her alanında faaliyet göstermektedir.

Erdoğan rejimi, muhaliflerini OHAL rejimini kötüye kullanarak sistematik olarak yoksullaştırmaktadır. TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) ve Bakan Özhaseki’nin resmi açıklamalarına göre, Türk Hükümeti tarafından el konulan varlıkların toplam değeri 65 milyar Türk Lirası’dır (12 milyar Avro). Rakam, 127 kişinin el konan varlıklarının değerini, kapatılan kurumların (19 sendika, 15 özel üniversite, 49 hastane, 145 vakıf, 174 medya kuruluşu, 1419 dernek, 2271 özel eğitim kurumları) el konulmuş menkul mallarının değerlerini içermemektedir. Bunların da dahil edilmesi durumunda 100 milyar Türk Lirasına kadar yükselebilir.

Mülkiyet haklarının keyfi ihlalleri, bir ülkenin ekonomik kalkınma umutları üzerinde yıkıcı etkilere sahiptir. Yatırımcılar arasında, yatırımcılar açısından güvensizlik, Türkiye gibi, yabancı yatırımlara büyük ölçüde bağımlı olan ve sadece muhalifleri değil, kendi rejimlerinin destekleyicilerini de yoksullaştıran ekonomik krizlere neden olmaktadır.


http://aktifhaber.com/15-temmuz/carpici-rapor-ohal-ile-3-bin-sirket-ortadan-kaldirilip-mal-varliklarina-el-konuldu-h118301.html
10 Haz 2018 07:40 güncellendi
10 Haz 2018 07:40
Yeniden milletvekili adayı olmayan Meclis Başkanı Kahraman ‘helallik’ istedi. Sosyal medyadan tepki yağdı.

24 Haziran seçimlerinde yeniden milletvekili adayı olmayan TBMM Başkanı İsmail Kahraman, milletvekillerine gönderdiği mektupta helallik istedi. Milletvekillerine gönderdiği mektupta “Helalleşmek inancımız ve örfümüzün bir gereğidir. Bu vesileyle karşılıklı olarak haklarımızı helal etmemizi diliyor ve temenni ediyorum” diye yazan Kahraman’a yüzlerce twitter kullanıcısı tepki gösterdi.

‘SİZ HELAL HARAM BİLİRMİYDİNİZ’

Kahraman’a tepki gösteren sosyal medya kullanıcılarının paylaşımlarından bazıları şöyle:

İsmail Kahraman helallik istedi

Zerre kadar hakkım geçmişse zehir zıkkım olsun haram olsun

İsmail Kahraman, laiklik ve Atatürk ile ilgili çıkışları, Meclis Başkanlığı döneminde ise lüks makam otosu, yüksek hediye giderleri, makamında milyonluk halılarla anıldı.

http://aktifhaber.com/siyaset/ismail-kahraman-helallik-istedi-cevabi-sosyal-medyadan-geldi-haram-zikkim-olsun-h118299.html
10 Haz 2018 07:37 güncellendi
10 Haz 2018 07:37
Küresel gıda fiyatları açıklandı; en pahalı sofra Türkiye'de kuruluyor

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nden (FAO) yapılan açıklamaya göre uluslararası pazarlarda tahıl, bitkisel yağ, süt ürünleri, et ve şekerden oluşan beş ana gıda maddesinin fiyatlarının ve ticaretinin takibiyle ölçülen Gıda Fiyat Endeksi, mayısta bir önceki aya göre yüzde 1.2 artarak 176.2 puana yükseldi. Türkiye’de gıda enflasyonu yüzde 11 olarak kaydedildi.

Küresel gıda fiyatlarının yükselmesinde süt ürünleri fiyatlarında izlenen belirgin artış etkili oldu. Temel tahılların ve süt ürünlerinin fiyatlarında dünya çapında yükseliş yaşanırken, şeker ve bitkisel yağ fiyatlarında düşüş görüldü. Türkiye’de ise mayıs ayı gıda enflasyonu yüzde 11 oldu.

Sebebi TL’deki kayıp

Türkiye’de Gıda fiyatları çok uzun zamandır yüksek seyrediyor. Bu durum hem enflasyon verilerine hem de market fiyatlarına yansıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre Tüketici Fiyat Endeksi’nde (TÜFE) yıllık en yüksek artış, yüzde 21.65 ile alkollü içecekler ve tütün grubunda gerçekleşmişti. İstanbul Ticaret Odası’nın (İTO) İstanbul enflasyon verilerine göre ise geçen ay yüzde 24.83 ile fiyatı en fazla artan ürün ıspanak olmuştu.

Uluslararası Gıda fiyatlarında yukarı yönlü bir eğilim yokken Türkiye’de yükseliş görülmesinin yerel gerekçelerden kaynaklandığını belirten FAO Kıdemli Ekonomisti Abdolreza Abbassian, BBC Türkçe’ye yaptığı açıklamada “Türkiye’de Gıda fiyatlarının dünya fiyatlarına göre negatif ayrışmasının ilk nedenlerinden biri TL’deki değer kaybı” ifadelerini kullandı.

http://aktifhaber.com/gundem/kuresel-gida-fiyatlari-aciklandi-en-pahali-sofra-turkiyede-kuruluyor-h118298.html
10 Haz 2018 07:34 güncellendi
10 Haz 2018 07:34
ABD, Rabia işaretiyle bilinen Müslüman Kardeşleri terörist ilan etme hazırlığında.

İddianın sahibi ise Habertürk Washington Temsilcisi Serdar Turgut...

Mısır'da Temmuz 2013'te ordunun yönetime el koymasının ardından başkent Kahire'deki Rabiatul Adeviyye Meydanı’nda düzenlenen gösterilerde Müslüman Kardeşler tarafından Rabia işareti kullanılmıştı. Mısır'da ordu, Müslüman Kardeşler üyesi Muhammed Mursi'yi devirmişti. Mursi'nin devrilmesi sonrasında Rabia işareti, AKP'nin de kullandığı bir sembol haline geldi.

http://aktifhaber.com/dunya/abd-rabiayi-terorist-ilan-edecek-h118296.html
10 Haz 2018 07:33 güncellendi
10 Haz 2018 07:33
10 Haz 2018 07:31
ERDOĞAN: YENI BIR PROJEM VAR, BAY MUHARREM ÇALMAYACAKSIN BAK. İNCE INCE GÖTÜRMEYECEKSIN. MILLET KIRAATHANELERI KURACAĞIZ ....
ERDOĞAN: YENI BIR PROJEM VAR, BAY MUHARREM ÇALMAYACAKSIN BAK. İNCE INCE GÖTÜRMEYECEKSIN. MILLET KIRAATHANELERI KURACAĞIZ ....
9 Haz 2018 21:00
Yine darbe palavralarına başladılar. ikinci bir çakma darbe kurgulanmışa benziyor...
Yine darbe palavralarına başladılar.
ikinci bir çakma darbe kurgulanmışa benziyor...
9 Haz 2018 19:31
"AKŞENER YERLI VE MILLI OLDUĞU IÇIN MHP'DEN TASFIYE EDILDI" AKP Sözcüsü Mahir Ünal: Devlet Bahçeli, MHP'nin başına geldiği günden beri MHP içerisindeki Meral Akşener, Sinan Oğan, Mehmet Çandır, Tuğrul Türkeş gibi birçok yerli ve milli unsuru tasvife etti.
"AKŞENER YERLI VE MILLI OLDUĞU IÇIN MHP'DEN TASFIYE EDILDI"

AKP Sözcüsü Mahir Ünal: Devlet Bahçeli, MHP'nin başına geldiği günden beri MHP içerisindeki Meral Akşener, Sinan Oğan, Mehmet Çandır, Tuğrul Türkeş gibi birçok yerli ve milli unsuru tasvife etti.
9 Haz 2018 19:00
Yol yaptılar, evet, mesela Uşak-Kütahya arası Bölünmüş Yol yaptılar. Biraz fazla bölünmüş ama zararı yok. İdare edin artık.
Yol yaptılar, evet, mesela Uşak-Kütahya arası Bölünmüş Yol yaptılar. Biraz fazla bölünmüş ama zararı yok. İdare edin artık.
9 Haz 2018 18:37
ORTADA YALAN RÜZGARI YOK CİDDİ SAĞLIK PROBLEMİ VAR.... TARIK TOROS & TURAN GÖRÜRYILMAZ Konu başlıkları: •Kıraathaneler •Uzay araçları •MR, tomografi •Buzdolabı, derin dondurucu https://www.youtube.com/watch?time_continue=1&v=5_wCWTnEx68
ORTADA YALAN RÜZGARI YOK CİDDİ SAĞLIK PROBLEMİ VAR....

TARIK TOROS & TURAN GÖRÜRYILMAZ

Konu başlıkları:
•Kıraathaneler
•Uzay araçları
•MR, tomografi
•Buzdolabı, derin dondurucu

https://www.youtube.com/watch?time_continue=1&v=5_wCWTnEx68
9 Haz 2018 18:33
Zarrab: Rüşvet verdiğim en önemli kişiyi açıklamadım henüz!

CHP’li Aksünger, ABD’de tutuklu bulunan Reza Zarrab’ın bir avukatla yaptığı görüşmede, “Rüşvet verdiğim bütün devlet yetkililerinin ismini vermedim henüz. Hatta en önemli olan kişi bile var” dediğini ifade etti.

RS FM’de yayınlanan Yavuz Oğhan’ın ‘Bi de bunu dinle’ programına konuk olan CHP Meclis Üyesi ve eski Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger, ABD’nin İran’a karşı yaptırımlarını delme suçlamasıyla tutuklanan ve yargılama sürecinde itirafçı olan Reza Zarrab’ın 2 hafta önce bir avukatla görüşmesinde alınan notları aktardı.

“MARSHALL’CILARIN DENETİMİNDE”

Aksünger, “Çok yakın bir tarihte, bir hukukçu arkadaşım Reza Zarrab’la görüştü. Görüşmeden aldığı notları da bana gönderdi. İtirafçı olduğu için, FBI’den Marshall’cıların denetimine geçiyor. Marshall’cılar, tanık koruma programını yürüten ve başkanlığa bağlı bir ekip” diyerek sözlerine başladı.

“BENİMLE GÖRÜŞMEK İSTEDİĞİNİ İLETMİŞ”

“Benimle de görüşmek istediğini iletmiş ama ben Türkiye Cumhuriyeti’nde siyaset yapan birisi olarak onunla görüşmem” diyen Aksünger, Zarrab’ın notlarında, şunları söylediğini ifade etti:

REZA ZARRAB: İSMİNİ VERMEDİĞİM KİŞİLER HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNACAĞIM

“Ben tutukluyken, konuşmamamı ve en kısa sürede beni dışarı çıkaracaklarını yetkililer gelip bana bildirdiler. Konuştuktan sonra da beni temizlemeye kalktılar. Bıçaklı saldırıya uğradım. Beni cezalandırmak için ve daha fazla konuşmamı engellemek için kızımın yurtdışına çıkmasına ve beni görmesine izin vermiyorlar. Rüşvet verdiğim bütün devlet yetkililerinin ismini vermedim henüz. Başkaları da var. Hatta en önemli olan kişi bile var. Ben çıktıktan sonra yurda döneceğim. Şimdiye kadar ismini vermediğim kişiler hakkında da rüşvet almaktan suç duyurusunda bulunacağım.”

http://aktifhaber.com/gundem/zarrab-rusvet-verdigim-en-onemli-kisiyi-aciklamadim-henuz-h118291.html
9 Haz 2018 18:20 güncellendi
9 Haz 2018 18:20
'Bu sefer, daha önce hiç yaşamadığımız bir kriz olacak'

Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Refet Gürkaynak, bundan önceki krizlerde insanların komşularına borçlu olduklarına dikkat çekti.

Gürkaynak, "Bugün ise bankalara borçlu. Bir kriz olursa bu bizim daha önce hiç yaşamadığımız bir kriz olacak." dedi.

Türkiye Ekonomi Kurumu’nun (TEK) düzenlediği panelde, Türkiye’nin önde gelen iktisat hocaları çok ciddi kriz uyarıları yaptı. “Ekonomi Politikaları, Seçimler ve Türkiye Ekonomisi” başlıklı tartışmalı toplantıda, Tuncer Bulutay, Korkut Boratav, Yılmaz Akyüz, Ercan Uygur, Refet Gürkaynak ile eski Hazine ve Merkez Bankası bürokratları Fatih Özatay ve Hakan Özyıldız ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları değerlendirdi.

Şirketlerin borçlarının milli gelire oranının 16 yılda 4 katına çıktığına işaret eden Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Refet Gürkaynak, “Şirketlerin borçlarının milli gelire oranı 2002’den bu yana yüzde 20’den yüzde 70’e çıktı. Bireylerin borçları da olağanüstü düzeyde arttı. Üstelik bundan önceki krizlerde insanlar komşularına borçluydu, bugünse bankalara borçlu. Bir kriz olursa bu bizim daha önce hiç yaşamadığımız bir kriz olacak.” şeklinde konuştu.

TEK Başkanı Prof. Ercan Uygur ise, açılışta yaptığı konuşmada, hükümetin ekonomiyi canlandırmak için başta KGF kredileri olmak üzere piyasaya yüzlerce milyar liralık para enjekte ettiğini, ancak bunun hem enflasyonu, hem borçlanmayı hem de döviz kurunu artırarak son derece olumsuz etki yaptığını vurguladı.

Uygur, hükümetin yurt dışı piyasalara seçimlerden sonra frene basma sözü verdiğini, frenin sert olması halinde ekonomide önemli bir duraklama yaşanacağını kaydetti.

‘KRİZDEN ÇIKMAK 10 YILI BULABİLİR’

Prof. Tuncer Bulutay, hükümetin seçimi kazanabilmek için herkesi borçlandırıp cari açığı artırarak ekonomiyi büyütmeye çalıştığını vurguladı. Prof. Yılmaz Akyüz, borçluluk düzeyinin aşırı yükselmesi ve dış finansman kıtlığı nedeniyle olası bir krizin yıkıcı etkilerinin çok daha ağır olacağını ve krizden çıkma süresinin 10 yılı bulabileceğini anlattı.

http://aktifhaber.com/ekonomi/bu-sefer-daha-once-hic-yasamadigimiz-bir-kriz-olacak-h118287.html
9 Haz 2018 18:19 güncellendi
9 Haz 2018 18:19
AVRUPA'DA CAMİLER KAPATILMAYA BAŞLADI!
SORUMLUSU KİM?

Avrupadaki camileri PARTİ ŞUBELERİ gibi kullanan, camilerde istihbarat ve fişlemeler yapan ve o ülke yöneticilerine hakaretler edilen yerler haline getirerek "islam düşmanlarına bu fırsatı veren" hangi akıl ve mantığın icraati idi!!!???

Avusturya 7 caminin kapatılacağını ve bunun sadece bir başlangıç olduğunu; 260 imamdan 60'ının ilgili mercilerce araştırıldığını, bazılarına sınırdışı kararı alındığını....vs vs vs açıkladı. Bizimkilerde çıkıp ırkçılık yapıyorsunuz diyor. Tamam iyi de senin hiç mi suçun yok?

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/avusturya-da-7-cami-icin-kapatma-karari-verildi/1169149
9 Haz 2018 18:18 güncellendi
9 Haz 2018 18:18
Bu insanlar gazeteci, yaşlarını ve önceki hallerini bir gözünüzün önüne getirin! Bu fotoğraf dünya döndükçe unutulmayacak. Özgürlük türküleriyle iktidara gelen AK Parti’nin utancı olarak hatırlanacak!
Bu insanlar gazeteci, yaşlarını ve önceki hallerini bir gözünüzün önüne getirin!

Bu fotoğraf dünya döndükçe unutulmayacak. Özgürlük türküleriyle iktidara gelen AK Parti’nin utancı olarak hatırlanacak!
9 Haz 2018 18:13
Millet İttifakına dahil partilerin “OHAL kalkacak” taahhütlerini “Terör örgütlerini sevindirdiler” diye karalayan iktidar medyası, CB'nın “Seçim sonrası OHAL'i kaldırma durumu söz konusu olabilir” lafı karşısında suspus. Nasıl kıvıracaklar şimdi? Dalkavukluk zor zanaat vesselâm.

http://www.bloomberght.com/haberler/haber/2128252-erdogan-secim-sonrasi-ohal-kaldirma-soz-konusu-olabilir
9 Haz 2018 17:47 güncellendi
9 Haz 2018 17:47
TBMM Başkanı Kahraman: 'Artık dünyaya beyin ihraç ediyoruz' demiş. Şaka gibi...Kaçıyorlar yahu...

https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/tbmm-baskani-kahraman-artik-dunyaya-beyin-ihrac-ediyoruz-2457172/
9 Haz 2018 17:45 güncellendi
9 Haz 2018 17:45
Kadıköy'de gözaltına alınan lise öğrencisi: Kafamı üç yerden yardılar, dudağımı patlattılar http://t24.com.tr/video/kadikoyde-gozaltina-alinan-lise-ogrencisi-kafami-uc-yerden-yardilar-dudagimi-patlattilar,14724
Kadıköy'de gözaltına alınan lise öğrencisi: Kafamı üç yerden yardılar, dudağımı patlattılar

http://t24.com.tr/video/kadikoyde-gozaltina-alinan-lise-ogrencisi-kafami-uc-yerden-yardilar-dudagimi-patlattilar,14724
9 Haz 2018 17:43
Yeni Türkiyenin Yeni Polisleri... şok edici kamera görüntüleri: Polis otobüsünde 20'den fazla lise öğrencisi serseri polisler tarafindan hastanelik edildi... Kameralar önünde böylesi işkence. Kamerasız alanları siz düşünün.
Yeni Türkiyenin Yeni Polisleri...

şok edici kamera görüntüleri: Polis otobüsünde 20'den fazla lise öğrencisi serseri polisler tarafindan hastanelik edildi...

Kameralar önünde böylesi işkence. Kamerasız alanları siz düşünün.
9 Haz 2018 17:38
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Ülkenin düşürüldüğü duruma dikkatle bakın.
Sanki Engizisyon dönemindeyiz.
Sanki Stalin dönemindeyiz.
Sanki Hitler Almanyasındayız.
Siyasi görüşünüz ne olursa olsun,bu yapılanlara itiraz edin.
Sakın kendinizi buna alıştırmayın.
9 Haz 2018 17:32
CB: “81 milyona ‘Gelin, helalleşelim’ diyeceğiz.” Onca masum insan hâlâ nâhak yere zindanlarda süründürülüyorken, aralarında tabutta tahliye edilenler varken, çocukları ve aileleriyle birlikte milyonlara ulaşan bir kitle darma dağın ve perişan edilmişken nasıl olacak bu?!!

https://twitter.com/gulecyuzk/status/1005324678628630528
9 Haz 2018 17:31 güncellendi
9 Haz 2018 17:31
"Cemaat dış güçlere hizmet ediyor" yalanıda çöktü

Dış güçler gittikçe Erdogan gibi düşünmeye başlıyormuş


Spiegel dergisi, "Alman Dışişleri Bakanlığı Türk kaynaklarının değerlendirmelerini gittikçe daha fazla ciddiye alıyor." ifadesine yer verdi >>> http://goo.gl/6JgMq3
9 Haz 2018 17:29 güncellendi
9 Haz 2018 17:29
Çok önemli bir detay. Bilirkişi raporuna göre darbeye karışan komutanların çoğu o YAŞ'ta terfi edecekti. Yani, "Tasfiye edileceklerdi, darbeye kalkıştılar" tezi çökmüş oluyor https://buff.ly/2Me9xB0 VPN'siz / https://buff.ly/2Jylcsn
Çok önemli bir detay. Bilirkişi raporuna göre darbeye karışan komutanların çoğu o YAŞ'ta terfi edecekti.

Yani, "Tasfiye edileceklerdi, darbeye kalkıştılar" tezi çökmüş oluyor

https://buff.ly/2Me9xB0
VPN'siz / https://buff.ly/2Jylcsn
9 Haz 2018 17:23
Yeni doğan bebeği olan kadın da dahil olmak üzere kişi F..Ö iftirası sebebiyle gözaltına alındı https://turkeypurge.com/video-25-including-woman-with-newborn-baby-detained-over-links-to-govt-closed-associations
Yeni doğan bebeği olan kadın da dahil olmak üzere kişi F..Ö iftirası sebebiyle gözaltına alındı

https://turkeypurge.com/video-25-including-woman-with-newborn-baby-detained-over-links-to-govt-closed-associations
9 Haz 2018 17:20
AKP ve Erdoğan yönetimindeki ülkede türkiye geriliyor, yandaslar ilerliyor Sanatçısından gazetecisine işadamından hukukçusuna siyasetçisinden din adamına herkes ahlaksızlığı seçmenin rüşvetini mutlaka alıyor ya da bu rüşvetler yüzünden yalana, talana, zulme, alkış tutacak ahlaksızlık ve onursuzluğu seçiyorlar!
AKP ve Erdoğan yönetimindeki ülkede türkiye geriliyor, yandaslar ilerliyor

Sanatçısından gazetecisine işadamından hukukçusuna siyasetçisinden din adamına herkes ahlaksızlığı seçmenin rüşvetini mutlaka alıyor ya da bu rüşvetler yüzünden yalana, talana, zulme, alkış tutacak ahlaksızlık ve onursuzluğu seçiyorlar!
9 Haz 2018 17:17
Utanç karnesi: 700 çocuk hapiste, 17 bini istismara uğradı, 440 bin çocuk anne oldu

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Çocuk Hakları Komisyonu, TMMOB Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi’nde “Gündemimiz Çocuk, Çocuk Haklı” başlıklı sempozyum düzenledi. Halen cezaevlerinde 700 çocuğun anneleriyle hapis yattığı belirtilirken, AKP iktidarının utanç verici istatistikleri arasında 17 bin çocuğun istismara uğradığı, 16 yılda 440 bin çocuk annenin erken yaşta evlilik sonrası doğum yaptığı açıklandı.

‘700 ÇOCUK CEZAEVİNDE’

Sempozyum, İHD İstanbul Şubesi Çocuk Hakları Komisyonu’nun hazırlamış olduğu insan hak ihlali raporunun okunmasıyla başladı. Raporu, Çocuk Hakları Komisyonunu üyesi Zelal Coşkun okudu. İHD İstanbul Şubesi Çocuk Hakları Komisyonu’nun raporuna göre son 16 yılda 18 yaşın altında 440 bin çocuk doğum yaptı. Coşkun, “Yaşam hakkı” verilerini paylaştı. Bakanlığın verilerine göre, 2009’dan 2017 yılına kadar 18 ila 21 yaş arasında 68 çocuk ve genç yaşamını yitirdi. Ölümler “şüpheli” olarak olarak kayıtlara geçti. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine göre, çocuklarla ilgili son 3 yılda 18 işkence başvurusu yapıldı. Çocuk tutuklu ve hükümlülere kötü muamele ve işkence iddialarıyla ilgili 2015 yılında 4, 2016 yılında 4, 2017 yılında ise 10 başvuru yapıldığı kaydedildi. Yaklaşık 700 çocuk anneleriyle birlikte cezaevinde.

İki gün sürecek sempozyumun ilk gününde çocuk işçiler, savaş ve çocuk, anadil ve eğitim, STK ve deneyim aktarımı başlıkları tartışıldı. Sempozyumun yapıldığı salona, “Çocuk susturulur sen susma”, “Çocukları değil karanlığı hapsedin”, “Suçlu çocuk yoktur suça itilmiş çocuk vardır” pankartlarının yanı sıra, gözaltında kaybedilen çocukların isimleri asıldı.



CİNSEL İSTİSMARDA TÜRKİYE 3’ÜNCÜ SIRADA

Çocuk istismarı verileriyle rapora başlayan Coşkun, “Adalet verileri, yılda ortalama 8 bin çocuğun cinsel istismara uğradığını ortaya koyuyor. ECPAT 2015 yılı Türkiye Raporu’na göre; çocuklar, Türkiye’de cinsel şiddete en fazla maruz kalan grubu oluşturuyor. Türkiye’deki cinsel suçların yüzde 46’sı çocuklara karşı isleniyor. Çocuğun cinsel istismarında Türkiye dünya listesinde 3’üncü sıradadır. TÜİK verilerine göre, son 10 yılda 482 bin 908 kız çocuğu devletin izniyle evlendirildi. Son 6 yılda 142 bin 298 çocuk anne oldu ve bu çocukların büyük kısmı dini nikâh ile evlendirildi. Türkiye’de AKP’nin iktidarda olduğu 2002’den bu yana 18 yaşın altında 440 bin çocuk doğum yaptı. 15 yaşın altında cinsel istismara uğrayarak doğum yapan çocuk sayısı ise 15 bin 937 olarak kayıtlara geçti” diye devam etti.

‘17 BİN İSTİSMAR DAVASI AÇILDI’

Adalet Bakanlığı verilerini de paylaşan Coşkun, Türkiye’de çocuk istismarıyla ilgili dava sayısının son 10 yılda yaklaşık 3 kat arttığını söyledi. Bakanlığın 2015 verilerine göre de yılda ortalama 17 bin istismar davası açıldığını aktaran Coşkun, bu davaların yüzde 45’inin mahkûmiyetle sonuçlanmadığını vurguladı.

‘10 ÇOCUKTAN 8’İ KAYIT DIŞI’

Çocuk işçiliği raporunu da aktaran Coşkun, Türkiye’de çocuk işçi sayısının iki milyona yaklaştığını ifade etti. Coşkun, “Çalışan her 10 çocuktan 8’i kayıt dışı olarak çalışıyor. Mesleki eğitim alan özellikle turizm sektöründe uzun saatler çalıştırılan stajyerler, yani ‘çocuk işçiler’ ve çocuk isçiliği sayılabilecek uygulamalar ile çıraklık eğitimi alanlar resmi olarak çocuk işçi sayılmamaktadırlar. 2018 yılında “15-16 ve 17 yaşında olan üç çocuk çalışırken hayatını kaybetti ve ölen çocukların üçü de tarım emekçisiydi” dedi.

‘ÇOCUK YAŞTA EVLİLİK YÜZÜNDEN EĞİTİME DEVAM EDİLMİYOR’

Eğitim hakkı raporuna göre ise, örgün ve yüksek eğitimde var olan cinsiyet farkının kapatılmadığı yazıldı. Coşkun devamla şunları söyledi: “Kadınların net okullaşma oranları açık öğretim hariç tüm düzeylerde erkeklerden geri durumdadır. İlkokuldan orta öğretime geçişte kız öğrenci kaybı erkeklere göre yoğunlaşmıştır. ‘Yeni müfredatta’ bilime, sanata, emeğe, mücadeleye, sevgiye, paylaşmaya, kadına yer yokken aile yaşamını kutsayan ve kadını yok sayan cinsiyetçi politikalar yaygınlaşmıştı. Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre ülkemizde çocuk yaşta evlilik ve nişanlılık nedeniyle eğitime devam edemeyenlerin yüzde 97,4’ü kız öğrencilerdir. İmam hatip lise sayısı 2002’de 450 iken, 2017’de 1.408’e çıkarılmıştır. İmam hatip liselerinden 372’si sadece kız imam hatip Anadolu lisesi olarak ayrılmış ve devlet politikası uygulaması olarak karma eğitim dışına çıkılmıştır. Çıkarılan yasa ve yönetmeliklerle kız çocuklarının başı ve bedeni 9 yaşında, fiilen okul öncesinden itibaren kapatılmaktadır.

MEB verilerine göre, Türkiye’deki özel öğretim kurumu sayısı 10 bin 53’tür. Bu kurumların 3’te 1’i mutlaka bir tarikata bağlı. Tarikat okul ve yurtlarındaki öğrenci sayısı 210 bin dolayındadır (üniversiteler hariç). 4 binin üzerindeki özel yurdun 2 bin 480’i bir tarikatla bağlantılıdır. Tarikatlara bağlı yurtların kapasitesi 380 bin. Bu yurtlarda kalan öğrenci sayısı 224 bini buluyor. Türkiye’de okul çağında yaklaşık 850 bin Suriyeli çocuk yaşamaktadır. MEB’in 2017 tahminlerine göre, 490 binden fazla Suriyeli çocuk ülkenin çeşitli yerlerinde okullara kayıtlı durumda, buna karşın 380 bin çocuk ise okula gidememektedir. Kayıtlı olmayanlar bu rakamlara dâhil değilken, kayıtlı olmasına rağmen okula düzenli olarak gidemeyen mülteci çocukların rakamı ise net değildir. Bu durum yüz binlerce Suriyeli mülteci çocuğu kayıp kuşak olduğunun, her türlü istismarla yaşamak zorunda kaldıklarının, korunmadıklarının ilanıdır.”

http://www.tr724.com/akpnin-utanc-karnesi-700-cocuk-hapiste-17-bini-istismara-ugradi-440-bin-cocuk-anne-oldu/
9 Haz 2018 17:07 güncellendi
9 Haz 2018 17:07
#ERDOĞAN'DAN BUZDOLABI ENDEKSI Erdoğan: Her eve buzdolabı giriyorsa refah seviyesi var demektir
#ERDOĞAN'DAN BUZDOLABI ENDEKSI

Erdoğan: Her eve buzdolabı giriyorsa refah seviyesi var demektir
9 Haz 2018 17:00
15 Temmuz efsanesini çökerten rapor 15 Temmuz danışıklı ve kurgu darbe girişiminin dayandığı sütunlar birer birer yıkılıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘Rabbin lütfu’ tanımının gerçeği yansıtmadığı, aksine epey bir beşer emeği harcandığı anlaşılıyor. 15 Temmuzla ilgili iki önerme temel sütun olarak kayıtlara geçmişti. Bir: “F..Ö, ağustos Askeri Şurasında tasfiye olacaktı, onun için darbe yaptı.” İki: “Haber alındığı için erkene çekip, İstanbul’da cuma günü trafiğinde köprüyü tek yönden kesmek zorunda kaldılar.” İkinci argümana çocuklar bile inanmadı. Basit mantık yürütmeler bu aptalca eylemin bir darbe planı olamayacağını gösterdi. Ama daha ileri bilgiler çıktı ortaya. Hem Moda Deniz Klübüne hem de Genelkurmay Karargahına giden özel timler iddiaların aksine tam o saate göre plan yapmış. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ı korumak üzere akşam 20-21 saatlerinde görevlendirilmişler. İki komutanın gördüğü imtiyazlı muamele özel timlerin ifadelerini doğrular nitelikte. HANİ TASFİYE OLMAMAK İÇİN DARBE YAPMIŞLARDI! Daha önemli olan birinci önerme ise Genelkurmay’da hazırlanıp mahkemelere sunulan bilirkişi raporları ve onlara dayanılarak hazırlanan iddianamelerde çürütülüyor. Genelkurmay Personel Plan ve Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu’nun, Başsavcılığın talebi ve Genelkurmay’ın görevlendirmesiyle bilirkişi olarak yazdıklarına kimse kulp takamıyor. Zira Ergenekon ve Balyoz darbe davalarında yargılanmış ve hapis yatmış bir isim. 15 Temmuz’dan sonra terfi ederek bu önemli göreve gelmişti. Bitlislioğlu’nun bilirkişi raporuna dayanan Kara Kuvvetleri Komutanlığı iddianamesinde şöyle yazıyor: “Örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kritik yerlerini ele geçiren asker üyelerinin 2016 yılı için yapmış oldukları Yüksek Askerî Şûra çalışmaları başlığında hazırlanan dosyanın incelenmesinde, terfi ettirilecek personelin büyük çoğunluğunun darbe faaliyetlerine katılmış örgüt üyeleri olduğu anlaşılmış…” Evet yanlış okumadığınız; 15 Temmuz’da darbeci diye tutuklananların çoğu Yüksek Askeri Şura’da terfi edecekmiş. Bunu bilmeden yaptılar diyenler komik duruma düşer. Çünkü o listeleri hazırlayan başta Genelkurmay Personel Daire Başkanı Korgeneral İlhan Talu olmak üzere Kara, Hava, Deniz, Jandarma personel başkanları da aynı gerekçeyle tutuklandı. Hani tasfiye olacaklardı, panik halinde son çare darbe yapmışlardı! Kimsenin ‘F..Ö’cü diye suçlayamadığı bir isim, Karargahtaki belgeleri inceleyerek tam tersini söylüyor. Hatta daha ileri giderek 2020’de bütün komuta kademesinin ele geçirilmiş olacağı öngörüsünde bulunuyor: “Bu terfi ve sicil sistemi neticesinde altıncı yıldan itibaren (2020 yılı) F..Ö mensubu olmayan personelin terfi etmesinin önüne geçilmesi planlandığı ve 2020 li yıllarda TSK komuta kademesinin tamamen ele geçirilmesinin hedeflendiği değerlendirilmektedir.” Ortada bir tasfiye tehlikesi yokken üç yıl daha dişlerini sıkıp bütün orduyu ele geçirmek varken 15 Temmuz’da darbe yapmışlar öyle mi? Bu iddia aslında akşam trafiğinde Boğaz Köprüsünü tek taraflı kapatmaktan bile daha aptalca. Bitlislioğlu’nun yazdıkları arasında ‘darbeye mecbur kaldılar’ tezini çürüten başka bölümler de var. Ama öncelikle şunu belirtmekte yarar var; Bitlislioğlu da resmi teze uygun olarak bilirkişi raporu yazmış. Hatta bazı bölümleri daha önce Emniyet istihbaratının hazırladığı metinlerden birebir aktarmış. Buna rağmen belgelerden çıkan sonuç yalın gerçeği satır aralarına gizlemiş. Raporların biri Doğu Perinçek’in Kaynak Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Masum Gök raporlara ulaşıp bunları haberleştiren ve kitabı yayına hazırlayan gazeteci. Bir kısmına yayın yasağı gelen haberlerinde, komutanların terfisi için olumlu kanaat belirttiği askerlerin tutuklandığını kayıtlara geçirdi. Yani iddianamelerde yer bulan soyut ifadelerden değil, tam tersine isim isim tespitler söz konusu. BEŞ ORGENERALİN TERFİ ETSİN DEDİĞİ KOMUTAN TUTUKLU Mesela dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak ve Şura üyesi iki karacı orgeneralin ‘Kanaatim olumlu. Hizmetlerinin bu aşamada yeterli olduğu’ ya da ‘Terfiye layıktır’ dediği subay şu anda tutuklu. Aynı şekilde Çolak ve Ümit Dündar’ın da dahil olduğu beş orgeneralin olumlu not verdiği general de tutuklu. “Hv. K.K(Hava Kuvvetleri Komutanı) tarafından el yazısı ile doldurulan değerlendirmelerdir” şeklinde not düşülen ve Havacı askerleri konu alan bölümler de çok farklı değil. Tekrar olması pahasına yeniden yazıyorum: tasfiye olacakları için darbe yaptılar diye tutuklanan kurmay subayların neredeyse tamamı 15 Temmuz yaşanmasa terfi alacak isimlermiş. Ve bunu ben değil, genelkurmayın atadığı bilirkişi ve iddianame söylüyor. Bitlislioğlu’nun 21 Şubat 2017 tarihli ve isimlerin yer aldığı raporunun dışında genel kanaatlerini yazdığı ikinci bir metin daha var. Kaynak Yayınlarında ‘Türk ordusunun bugünkü ideolojik çizgisi’ ismiyle kitap olarak piyasaya sunulan raporda da ilginç ayrıntılar şer alıyor. Perinçek, rapora atıflar yaptığı sunuş yazısında “Kısacası Türk ordusunda NATO temizliği yapılmıştır.” diyor. 15 Temmuz’u özetleyen cümlelerden biri bu galiba. Şu cümleleri yazan Bitlislioğlu da farklı düşünmediği anlaşılıyor: “Yurt dışı görevlere seçilerek NATO kadrolarına atanan F..Ö/PDY mensubu subayların bazı milli ve askeri bilgileri gerek NATO makamlarına servis ettikleri… NATO’da görevli üstdüzey bazı yetkililer tarafından uluslararası arenada Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturmaya yönelik beyanatlar verilmekte bunlar zaman zaman yerli ve yabancı medya da yer almaktadır.” Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi hakkında uzun uzun subjektif yorumların yapıldığı raporda Perinçek’i andıran bir üslup göze çarpıyor. “Liberal politikaların uygulanması için liberalizme uygun hoca profili olarak Fethullah Gülen ve örgütü kendini göstermiştir.” CADI AVI İTİRAFI Bitlislioğlu, raporun 40 ve 48. Sayfalarında 15 Temmuz sonrasında gerçekleşen tasfiyelerin temelsiz olduğunu itiraf ediyor. “TSK içerisindeki mensuplarına atfedilecek bir daha davranış ölçütü yoktur. İslam dininde haram sayılan içki kumar gibi günahları işleyebilir. Örgütün TSK içerisindeki mevcudiyetini büyük bir gizlilik içerisinde devam ettirmesi sonucunda iltisaklı personel mesleki yaşantılarında örgütle ilişkilendirilebilicek bir emare tavır davranış sergilememişlerdir.” Bu cümleler bana ‘Cadı yargıçları için tedbirler kitabını hatırlattı. Bakın orada ne diyor: “Kadının kötü bir hayatı olduysa suçludur; ama dürüst bir hayatı olduysa gene ayın ölçüde suçludur; zira cadılar takiyye yapar, gerçek yönlerini saklayıp, kendilerini faziletli insanlar gibi tanıtırlar. Eğer cadı korkuyorsa, bu ilâve bir delildir; çünkü suçlu korkar; ama masumiyetine güvenerek, korkmuyorsa, bu da kesin bir delildir; çünkü, cadılar hep masum gibi davranıp, cesur bir tavır takınırlar. Ayrıca kim cadıyı savunursa, o da cadı muamelesi görür.” Raporun 53. Sayfası cadı avının delili gibi. Bitlislioğlu, 30 bin TSK personelinin ilişiğinin kesildiği bilgisini veriyor. Aradan geçen 15 ayda bu sayı daha da arttı. Aynı rapor darbeye öğrenciler ve erler dahil sadece 8 bin askerin katıldığını teyit ediyor. Bir örgüt düşünün, darbe yapıyor ama kendisine bağlı olduğu iddia edilen rütbeli askerlerin yüzde onunu bile katmıyor. Bitlislioğlu da binlerce askere komuta eden generaller başta olmak üzere darbeye katılmadığı halde atılanların “F..Ö/PDY iltisakları tespit edilerek” ihraç edildiklerini söylemek zorunda kalıyor. AKP’YE KANUN ÇIKARTIRMIŞLAR! Cadı avına dönüşen ihraçları meşrulaştırmak için aklın sınırlarını zorlayanlar arasına General Bitlislioğlu da katılmış. “Diğer yandan emeklilikte rütbe bekleme süresini dört yıldan üç yıla indirerek kendisine müzahir olmayan generalleri daha kısa sürede TSK dışına çıkarmaya çalışmıştır. son olarak kendisine müzahir elemanların en az bulunduğu 1988 ve daha önceki yıllarda mezun olmuş subayları TSK’dan tasfiye etmek için üç devreyi birden toplu olarak emekli edecek ve hizmet süresini 28 yıla indirecek kanuni düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırabilmiştir.” Kanun, 11 Şubat 2014 yılında çıkarılmış yani 17-25 Aralıktan sonra… Ayrıca o günün gazeteleri tam tersini söylüyor. Müjde başlıklarıyla çıkan Vatan ve Milliyet gibi gazeteler bu düzenlemenin en çok 78 mezunu korgenerallerin işine yarayacağını ve emeklilikten kurtulup yükselme şansı yakaladıklarını vurguluyordu. Bitlislioğlu’nun “Darbe gününde devir teslim töreni düzenlenmesi tesadüf olamaz.” (sayfa 58) gibi absürt cümleleri de var. Kuvvet komutanı ve garnizon komutanı orgeneralin katılacağı törende okul komutanına söz düşmeyeceğini bir general bilmez mi? Kara Kuvvetleri Komutanı Çolak, 14 Temmuz’da İzmir Maltepe, 15 Temmuz’da İstanbul Kuleli’deki törene iştirak etmişti. Samanlıkta iğne arayarak 15 Temmuz’u aydınlatmaya çabalıyoruz. Aradan geçen yaklaşık iki yıla rağmen hâlâ karanlık daha fazla. Meclis Komisyonunun ardından mahkemeler aydınlık yerine karalıktan yana tavır aldıkça bu kolay olmayacak. Ama bu kadarcık bir ışık bile bazılarını panikletmeye yetiyor. Bülent Korucu
15 Temmuz efsanesini çökerten rapor

15 Temmuz danışıklı ve kurgu darbe girişiminin dayandığı sütunlar birer birer yıkılıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘Rabbin lütfu’ tanımının gerçeği yansıtmadığı, aksine epey bir beşer emeği harcandığı anlaşılıyor. 15 Temmuzla ilgili iki önerme temel sütun olarak kayıtlara geçmişti.

Bir: “F..Ö, ağustos Askeri Şurasında tasfiye olacaktı, onun için darbe yaptı.”

İki: “Haber alındığı için erkene çekip, İstanbul’da cuma günü trafiğinde köprüyü tek yönden kesmek zorunda kaldılar.”

İkinci argümana çocuklar bile inanmadı. Basit mantık yürütmeler bu aptalca eylemin bir darbe planı olamayacağını gösterdi. Ama daha ileri bilgiler çıktı ortaya. Hem Moda Deniz Klübüne hem de Genelkurmay Karargahına giden özel timler iddiaların aksine tam o saate göre plan yapmış. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ı korumak üzere akşam 20-21 saatlerinde görevlendirilmişler. İki komutanın gördüğü imtiyazlı muamele özel timlerin ifadelerini doğrular nitelikte.

HANİ TASFİYE OLMAMAK İÇİN DARBE YAPMIŞLARDI!

Daha önemli olan birinci önerme ise Genelkurmay’da hazırlanıp mahkemelere sunulan bilirkişi raporları ve onlara dayanılarak hazırlanan iddianamelerde çürütülüyor. Genelkurmay Personel Plan ve Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu’nun, Başsavcılığın talebi ve Genelkurmay’ın görevlendirmesiyle bilirkişi olarak yazdıklarına kimse kulp takamıyor. Zira Ergenekon ve Balyoz darbe davalarında yargılanmış ve hapis yatmış bir isim. 15 Temmuz’dan sonra terfi ederek bu önemli göreve gelmişti.

Bitlislioğlu’nun bilirkişi raporuna dayanan Kara Kuvvetleri Komutanlığı iddianamesinde şöyle yazıyor: “Örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kritik yerlerini ele geçiren asker üyelerinin 2016 yılı için yapmış oldukları Yüksek Askerî Şûra çalışmaları başlığında hazırlanan dosyanın incelenmesinde, terfi ettirilecek personelin büyük çoğunluğunun darbe faaliyetlerine katılmış örgüt üyeleri olduğu anlaşılmış…” Evet yanlış okumadığınız; 15 Temmuz’da darbeci diye tutuklananların çoğu Yüksek Askeri Şura’da terfi edecekmiş. Bunu bilmeden yaptılar diyenler komik duruma düşer. Çünkü o listeleri hazırlayan başta Genelkurmay Personel Daire Başkanı Korgeneral İlhan Talu olmak üzere Kara, Hava, Deniz, Jandarma personel başkanları da aynı gerekçeyle tutuklandı. Hani tasfiye olacaklardı, panik halinde son çare darbe yapmışlardı!

Kimsenin ‘F..Ö’cü diye suçlayamadığı bir isim, Karargahtaki belgeleri inceleyerek tam tersini söylüyor. Hatta daha ileri giderek 2020’de bütün komuta kademesinin ele geçirilmiş olacağı öngörüsünde bulunuyor: “Bu terfi ve sicil sistemi neticesinde altıncı yıldan itibaren (2020 yılı) F..Ö mensubu olmayan personelin terfi etmesinin önüne geçilmesi planlandığı ve 2020 li yıllarda TSK komuta kademesinin tamamen ele geçirilmesinin hedeflendiği değerlendirilmektedir.” Ortada bir tasfiye tehlikesi yokken üç yıl daha dişlerini sıkıp bütün orduyu ele geçirmek varken 15 Temmuz’da darbe yapmışlar öyle mi? Bu iddia aslında akşam trafiğinde Boğaz Köprüsünü tek taraflı kapatmaktan bile daha aptalca.

Bitlislioğlu’nun yazdıkları arasında ‘darbeye mecbur kaldılar’ tezini çürüten başka bölümler de var. Ama öncelikle şunu belirtmekte yarar var; Bitlislioğlu da resmi teze uygun olarak bilirkişi raporu yazmış. Hatta bazı bölümleri daha önce Emniyet istihbaratının hazırladığı metinlerden birebir aktarmış. Buna rağmen belgelerden çıkan sonuç yalın gerçeği satır aralarına gizlemiş. Raporların biri Doğu Perinçek’in Kaynak Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Masum Gök raporlara ulaşıp bunları haberleştiren ve kitabı yayına hazırlayan gazeteci. Bir kısmına yayın yasağı gelen haberlerinde, komutanların terfisi için olumlu kanaat belirttiği askerlerin tutuklandığını kayıtlara geçirdi. Yani iddianamelerde yer bulan soyut ifadelerden değil, tam tersine isim isim tespitler söz konusu.

BEŞ ORGENERALİN TERFİ ETSİN DEDİĞİ KOMUTAN TUTUKLU

Mesela dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak ve Şura üyesi iki karacı orgeneralin ‘Kanaatim olumlu. Hizmetlerinin bu aşamada yeterli olduğu’ ya da ‘Terfiye layıktır’ dediği subay şu anda tutuklu. Aynı şekilde Çolak ve Ümit Dündar’ın da dahil olduğu beş orgeneralin olumlu not verdiği general de tutuklu. “Hv. K.K(Hava Kuvvetleri Komutanı) tarafından el yazısı ile doldurulan değerlendirmelerdir” şeklinde not düşülen ve Havacı askerleri konu alan bölümler de çok farklı değil. Tekrar olması pahasına yeniden yazıyorum: tasfiye olacakları için darbe yaptılar diye tutuklanan kurmay subayların neredeyse tamamı 15 Temmuz yaşanmasa terfi alacak isimlermiş. Ve bunu ben değil, genelkurmayın atadığı bilirkişi ve iddianame söylüyor.

Bitlislioğlu’nun 21 Şubat 2017 tarihli ve isimlerin yer aldığı raporunun dışında genel kanaatlerini yazdığı ikinci bir metin daha var. Kaynak Yayınlarında ‘Türk ordusunun bugünkü ideolojik çizgisi’ ismiyle kitap olarak piyasaya sunulan raporda da ilginç ayrıntılar şer alıyor. Perinçek, rapora atıflar yaptığı sunuş yazısında “Kısacası Türk ordusunda NATO temizliği yapılmıştır.” diyor. 15 Temmuz’u özetleyen cümlelerden biri bu galiba. Şu cümleleri yazan Bitlislioğlu da farklı düşünmediği anlaşılıyor: “Yurt dışı görevlere seçilerek NATO kadrolarına atanan F..Ö/PDY mensubu subayların bazı milli ve askeri bilgileri gerek NATO makamlarına servis ettikleri… NATO’da görevli üstdüzey bazı yetkililer tarafından uluslararası arenada Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturmaya yönelik beyanatlar verilmekte bunlar zaman zaman yerli ve yabancı medya da yer almaktadır.”

Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi hakkında uzun uzun subjektif yorumların yapıldığı raporda Perinçek’i andıran bir üslup göze çarpıyor. “Liberal politikaların uygulanması için liberalizme uygun hoca profili olarak Fethullah Gülen ve örgütü kendini göstermiştir.”

CADI AVI İTİRAFI

Bitlislioğlu, raporun 40 ve 48. Sayfalarında 15 Temmuz sonrasında gerçekleşen tasfiyelerin temelsiz olduğunu itiraf ediyor. “TSK içerisindeki mensuplarına atfedilecek bir daha davranış ölçütü yoktur. İslam dininde haram sayılan içki kumar gibi günahları işleyebilir. Örgütün TSK içerisindeki mevcudiyetini büyük bir gizlilik içerisinde devam ettirmesi sonucunda iltisaklı personel mesleki yaşantılarında örgütle ilişkilendirilebilicek bir emare tavır davranış sergilememişlerdir.” Bu cümleler bana ‘Cadı yargıçları için tedbirler kitabını hatırlattı. Bakın orada ne diyor: “Kadının kötü bir hayatı olduysa suçludur; ama dürüst bir hayatı olduysa gene ayın ölçüde suçludur; zira cadılar takiyye yapar, gerçek yönlerini saklayıp, kendilerini faziletli insanlar gibi tanıtırlar. Eğer cadı korkuyorsa, bu ilâve bir delildir; çünkü suçlu korkar; ama masumiyetine güvenerek, korkmuyorsa, bu da kesin bir delildir; çünkü, cadılar hep masum gibi davranıp, cesur bir tavır takınırlar. Ayrıca kim cadıyı savunursa, o da cadı muamelesi görür.”

Raporun 53. Sayfası cadı avının delili gibi. Bitlislioğlu, 30 bin TSK personelinin ilişiğinin kesildiği bilgisini veriyor. Aradan geçen 15 ayda bu sayı daha da arttı. Aynı rapor darbeye öğrenciler ve erler dahil sadece 8 bin askerin katıldığını teyit ediyor. Bir örgüt düşünün, darbe yapıyor ama kendisine bağlı olduğu iddia edilen rütbeli askerlerin yüzde onunu bile katmıyor. Bitlislioğlu da binlerce askere komuta eden generaller başta olmak üzere darbeye katılmadığı halde atılanların “F..Ö/PDY iltisakları tespit edilerek” ihraç edildiklerini söylemek zorunda kalıyor.
AKP’YE KANUN ÇIKARTIRMIŞLAR!

Cadı avına dönüşen ihraçları meşrulaştırmak için aklın sınırlarını zorlayanlar arasına General Bitlislioğlu da katılmış. “Diğer yandan emeklilikte rütbe bekleme süresini dört yıldan üç yıla indirerek kendisine müzahir olmayan generalleri daha kısa sürede TSK dışına çıkarmaya çalışmıştır. son olarak kendisine müzahir elemanların en az bulunduğu 1988 ve daha önceki yıllarda mezun olmuş subayları TSK’dan tasfiye etmek için üç devreyi birden toplu olarak emekli edecek ve hizmet süresini 28 yıla indirecek kanuni düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırabilmiştir.” Kanun, 11 Şubat 2014 yılında çıkarılmış yani 17-25 Aralıktan sonra… Ayrıca o günün gazeteleri tam tersini söylüyor. Müjde başlıklarıyla çıkan Vatan ve Milliyet gibi gazeteler bu düzenlemenin en çok 78 mezunu korgenerallerin işine yarayacağını ve emeklilikten kurtulup yükselme şansı yakaladıklarını vurguluyordu.

Bitlislioğlu’nun “Darbe gününde devir teslim töreni düzenlenmesi tesadüf olamaz.” (sayfa 58) gibi absürt cümleleri de var. Kuvvet komutanı ve garnizon komutanı orgeneralin katılacağı törende okul komutanına söz düşmeyeceğini bir general bilmez mi? Kara Kuvvetleri Komutanı Çolak, 14 Temmuz’da İzmir Maltepe, 15 Temmuz’da İstanbul Kuleli’deki törene iştirak etmişti.

Samanlıkta iğne arayarak 15 Temmuz’u aydınlatmaya çabalıyoruz. Aradan geçen yaklaşık iki yıla rağmen hâlâ karanlık daha fazla. Meclis Komisyonunun ardından mahkemeler aydınlık yerine karalıktan yana tavır aldıkça bu kolay olmayacak. Ama bu kadarcık bir ışık bile bazılarını panikletmeye yetiyor.

Bülent Korucu
9 Haz 2018 16:58
KHK ile kapatılan 5 derneğe baskın, bebekli bir anneye daha gözaltı

İstanbul'da KHK ile kapatılan 5 derneğe Hizmet Hareketine yönelik kitlesel kırım kapsamında operasyon düzenlendi, 64 kişi hakkında gözaltı kararı var.

http://aktifhaber.com/genel/khk-ile-kapatilan-5-dernege-baskin-bebekli-bir-anneye-daha-gozalti-h118278.html
9 Haz 2018 16:53 güncellendi
9 Haz 2018 16:53
AKP`nin dostu İsrail, gösteri yapan Filistinlilere saldırdı: 3 kişi öldürüldü

Filistinliler, bugün Gazze sınırında ‘Büyük Dönüş Yürüyüşü’kapsamında Nekse’nin 51’nci yılı dolayısıyla eylem yaptı.

AA’nın aktardığına göre Gazze’deki Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Eşref el-Kudra, İsrail saldırıları sonucunda üç kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi.

Hayatını kaybedenlerden biri de 15 yaşındaki Haysem İmad el-Cemel.

El-Kudra, dokuzu ağır, 117’si gerçek mermiyle olmak üzere 618 kişinin yaralandığını söyledi. Bu kişilerden 48’i çocuk, ikisi sağlık görevlisi, beşi de gazeteci.

Filistinliler, İsrail’in 1967’de Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’ni işgal etmesiyle sonuçlanan 6 Gün Savaşı’nın başlangıcını ‘Nekse’ olarak anıyor.

İsrail, ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması nedeniyle 30 Mart’ta başlayan ‘Büyük Dönüş Yürüyüşü’nde şimdiye dek 120’den fazla kişi öldürdü.

http://aktifhaber.com/dunya/israil-gosteri-yapan-filistinlilere-saldirdi-3-kisi-olduruldu-h118262.html
9 Haz 2018 16:05 güncellendi
9 Haz 2018 16:05
Bingöl'de teröristlerin açtığı ateş sonuç 1 asker şehit oldu,3 asker yaralandı...

http://aktifhaber.com/genel/bingolde-pkk-saldirisi-1-sehit-3-yarali-h118258.html
9 Haz 2018 16:03 güncellendi
9 Haz 2018 16:03
Erdoğan'dan OHAL konusunda 2 haftada 2 farklı görüş

Seçimlere 17 gün kala katıldığı televizyon programında 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen ve yaklaşık 2 yıldır devam eden olağanüstü halin, 24 Haziran sonrasında kaldırılabileceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2 hafta önce partisinin seçim beyannamesini açıklarken aynı konuyla ilgili muhalefeti sert sözlerle eleştirmiş ve OHAL'in 'milli güvenlik ile vatandaşların huzuru tam olarak tesis edilene dek süreceğini' kaydetmişti.

CHP’nin OHAL’in devam etmesine yönelik eleştirileriyle ilgili konuşan Cumhurbaşkanı, "Ana muhalefetin 15 Temmuz'u kontrollü darbe olarak yaftalaması, OHAL'i diline dolaması demokrasi bakımından utanç vericidir" demişti. 24 Mayıs’ta açıklanan AKP’nin seçim beyannamesinde de OHAL'in sürdürüleceği mesajı şu ifadeyle yer almıştı:

"Haklar ve hürriyetlerin temel şartı vatandaşlarının can ve mal güvenliğinin devlet tarafından sağlanmasıdır. 15 Temmuz gibi yarım asırlık dış destekli sinsi bir projenin sonucunda gerçekleştirilen hain darbe girişimi karşısında başlatmak zorunda kaldığımız OHAL uygulamasını vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerine zarar gelmeden milli güvenliğimizin ve vatandaşlarımızın huzuru tam olarak tesis edilene dek sürdüreceğiz."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün katıldığı Kanal D-NTV ortak yayınında ise "Seçim sonrası OHAL'i masaya yatırıp onu kaldırma gibi bir durum söz konusu olabilir. Onun çalışmasını da yapmış olacağız. İnşallah kabineyi kurduktan sonra talimatı verip çalışmayı sürdüreceğiz. Fazla sürüncemede kalmaz. Adımı atacağız" diye konuştu.

Hem Türkiye içinde hem de dışında temel haklar ve özgürlükler kapsamında sık sık eleştiri konusu olan olağanüstü hal uygulaması, darbe girişiminden 5 gün sonra, 20 Temmuz’da ilan edilmiş, OHAL kararı 21 Temmuz’da Resmi Gazete’de yayımlanmıştı.

http://aktifhaber.com/siyaset/erdogandan-ohal-konusunda-2-haftada-2-farkli-gorus-h118267.html
9 Haz 2018 16:01 güncellendi
9 Haz 2018 16:01
Kılıçdaroğlu'ndan Erdoğan'a SSK çağrısı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başta olmak üzere AKP'lilerin kendisine yönelttiği "SGK'yı batırdığı" yönündeki iddialara ilişikn olarak, Hodri meydan" dedi.

Emeklinin zarara uğratıldığını hesapladığı kâğıdı gösteren Kılıçdaroğlu, Erdoğan'a, "Gelsin karşıma A Haber'de oturalım, kendi gazetecilerini de alsın, SSK'yı konuşalım" diyerek çağrıda bulundu.

"Gelin karşıma SSK’yi konuşalım"

Cumhuriyet'ten Erdem Gül'ün haberine göre gelsin karşıma. A haber’de oturalım beraber, kendi gazetecilerini de alsın. SSK’yi konuşalım. Sosyal güvenlik açığı 34 milyara nasıl çıktı, açıklayalım. Benim dönemimde 2 milyardı, şimdi 34 milyar. Emeklilik yaşı kadınlarda 34, erkeklerde 43’tü, şimdi 65. Prim günü 5 bindi, şimdi 7 bin 200. Neden emekli maaşı düşüyor? Prim ödeme gün sayısı artıyor.

Emeklilik yaşı uzuyor ama açık büyüyor, niye? Bugün 722 prim ödeyen 65 yaşını dolduran birisi, gidip sigortaya başvurduğunda 718 lira 69 kuruş emekli aylığı alıyor. Bu kişi 1 Ekim 2008’den önce başvursaydı 1822 TL aylık alacaktı. Yani emekli aylığı 1822 liradan 718 liraya düşüyor. BağKur’lu olsaydı 1800 alacaktı, şimdi başvurduğunda 840 TL alacak. Çiftçi 1 Ekim 2008’den önce 1260 lira alacaktı. Bugün 621 lira emekli aylığı alıyor. Yani emeklinin sırtından sosyal güvenlik reformu yaptılar, aylıkları düşürerek.

Yalanı ortaya koyacağım: 1 milyon 644 bin emekli bin 500 TL’nin altında maaş alıyor. Naci Ağbal, SGK’da en düşük emekli aylığı 1570 liradan 1670 liraya çıkacak dedi. Yalan. İlk TV programımda bu yalanı da ortaya koyacağım. 1405 TL Bağ- Kur, bu da yalan. Erdoğan bu sorularıma cevap versin, palavrayı bıraksın. Yeni emeklilik dilekçesi vermiş, bin TL’nin altında aylık alan birinin belgesini gösterdiğimde Maliye Bakanı’nı görevden alacak mı? Beyefendi badem sütü ile besleniyor. Ayda 718 TL emekli aylığı verdiğiniz adam neyle besleniyor acaba? Nasıl geçinecek bu adam?

321 liraya bir ay geçinsinler: Naci Ağbal, bakanlar ve Erdoğan’a sesleniyorum. 621 lirayla bir ay geçinsinler. Makam arabalarını kullanabilirler, uçağa da binebilirler. Mutfaklarını bir ay süreyle 621 lirayla geçindirsinler. Vatandaşa reva gördükleri para bu. 1 milyon 644 bin kişi, 1500’ün altında maaş alıyor. 700 TL ve altında ücret alan 26 bin kişi var.

http://aktifhaber.com/siyaset/kilicdaroglundan-erdogana-ssk-cagrisi-h118266.html
9 Haz 2018 15:59 güncellendi
9 Haz 2018 15:59
REMRES'ten yeni seçim anketi: Muhalefet çoğunluğu kazanıyor

REMRES’in anketine göre muhalefet Meclis’te çoğunluğu kazanırken, Cumhurbaşkanlığı seçimi de 2. tura kalıyor.

24 Haziran’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerine sayılı günler kala, kamuoyu araştırma şirketleri de yaptıkları anketleri bir bir yayımlıyor. Bunlar içinde REMRES Kamuoyu Araştırma ve Danışmanlık şirketinin Haziran ayı anketi dikkat çekti. Şu ana kadar yayımlanan anketler içinde, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın alacağı oyu en düşük gösteren anket çalışması bu oldu.

REMRES’in anketine göre muhalefet Meclis’te çoğunluğu kazanırken, Cumhurbaşkanlığı seçimi de ikinci tura kalıyor.

28 Mayıs-3 Haziran tarihleri arasında yapılan anket, 4 bin 482 kişi ile yapıldı. Katılımcıların 2 bin 261’i kadınlardan, 2 bin 221’i ise erkeklerden oluşuyor. Ankete katılanların eğitim durumların da ise ilkokul mezunu ilk sırada, ortaokul mezunu ikinci sırada, lise mezunu ise üçüncü sırada yer alıyor. Katılımcıların yüzde 66.6’sı ise 18-25 ila 26-40 yaşları arasında.

'AKP'NİN OY ORANI YÜZDE 33.5'

Ankete göre katılımcılar, “Hangi partiye oy verirsiniz” sorusuna, yüzde 33.5 AKP, yüzde 19.7 CHP, yüzde 12.7 İYİ Parti, yüzde 8.7 HDP, yüzde 4.3 MHP, yüzde 3.5 Saadet Partisi, yüzde 1.3 diğer diye yanıt verdi. Kararsızlar yüzde 8.2 olurken, oy vermem diyenlerin oranı yüzde 8.1 oldu.

“Bu Pazar seçim olsa tercihiniz ne olur” sorusuna ise katılımcıların yüzde 37.9’u Cumhur ittifakı, yüzde 37.8’i Millet ittifakı, yüzde 9.8’i HDP, yüzde 0.3’ü de diğer diye yanıt verdi. Kararsızlar yüzde 7.2 olurken, oy vermeyenlerin oranı ise yüzde 7 oldu.

'KARARSIZLAR DAĞITILINCA CUMHUR İTTİFAKININ OY ORANI YÜZDE 44.2, HDP BARAJI GEÇİYOR'

Kararsızlar dağıtıldıktan sonra ise, Cumhur ittifakı yüzde 44.2, Millet ittifakı yüzde 44, HDP yüzde 11.5 ve diğer yüzde 0.3 olarak çıkıyor.

“Cumhurbaşkanlığı seçimi ilk turunda tercihiniz kim olur” sorusuna katılımcıların yüzde 35.9’u Tayyip Erdoğan’a, yüzde 22.3’ü Muharrem İnce’ye, yüzde 14.5’i Meral Akşener’e, yüzde 9.8’i Selahattin Demirtaş’e, yüzde 3.2’si Temel Karamollaoğlu’na, yüzde 0.2’si Doğu Perinçek’e oy vereceğini açıkladı. Kararsızlar yüzde 7.8 olurken, oy vermeyeceklerin oranı ise yüzde 6.3 oldu.

Kararsızlar dağıtıldıktan sonra ise; yüzde 41.7 Tayyip Erdoğan, yüzde 26.1 Muharrem İnce, yüzde 16.7 Meral Akşener, yüzde 11.4 Selahattin Demirtaş, yüzde 3.9 Temel Karamollaoğlu, yüzde 0.2 Doğu Perinçek sonucu çıkıyor.

http://aktifhaber.com/siyaset/remresten-yeni-secim-anketi-muhalefet-cogunlugu-kazaniyor-h118265.html
9 Haz 2018 15:58 güncellendi
9 Haz 2018 15:58
"Bitti" denilen cemaat`ten büyük bir hizmet daha...

Afgan-Türk okulları 5 bin aileye Ramazan yardımı dağıttı

Afganistanda Ramazan ayı münasebetiyle Afgan-Türk okulları 5 bin aileye kumanya dağıttı. Dağıtılan kumanyalar 10 kilo pirinç, 3 litre yağ ve bir paket makarnadan oluşuyordu.

Yardımlar başkent Kabil dahil, Afganistan genelinde 6 vilayette dağıtıldı. Afgan-Türk okulları Yönt.Kurl.Bşkn.Yrd. Ahmad Fawad Haydari, yardımların Afgan-Türk öğrenci velileri ve İşadamlarının desteğiyle gerçekleştiğini söyledi.

Fawad Haydari, Afgan-Türk okulların tesis edildiği günden bu yana her yıl binlerce ihtiyaç sahibi ailelere yardım dağıttığın aktardı. Yapılan yardımlardan ötürü memnuniyetini dile getiren Abdulhamid, şöyle dedi: “yapılan bu yardımlar bir nebze olsun fakir insanları Ramazan ayında rahatlatıyor.

Ben 10 çocuk sahibiyim ve çok zor şartlar altında hayatımı sürdürüyorum. Bu ülkede benim gibi onbinlerce insan var. Keşke başka zengin insanlar de böyle yardım kampanyaları düzenlese”.

Kumanya alan belediye çalışanı “Afgan-Türk okullarının yardım dağıtacağını duydum. Ben de kumanya almak için buraya geldim. Bu yardımı yapanlardan Allah razı olsun” diye konuştu.

http://aktifhaber.com/dunya/afgan-turk-okullari-5-bin-aileye-ramazan-yardimi-dagitti-h118255.html
9 Haz 2018 15:57 güncellendi
9 Haz 2018 15:57
Polis, ev kadınını fiziki takibe aldı, kitap-dergi yakarken ‘yakaladı’

Antalya Cumhuriyet Savcılığının yürüttüğü soruşturma kapsamında İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, teknik ve fiziki takibe aldığı ev kadını R.Y’nin, ikametine yakın bir bölgede bazı yayınları yaktığını fark etti. Yayınların cemaat yayınlarına ait olduğunu tespit eden polis ekipleri, R.Y’yi gözaltına aldı. Ekipler, bir kısmı yanan yayınları da incelenmek üzere emniyete götürdü.

http://aktifhaber.com/gundem/polis-ev-kadinini-fiziki-takibe-aldi-kitap-dergi-yakarken-yakaladi-h118248.html
9 Haz 2018 15:55 güncellendi
9 Haz 2018 15:55
GAZETECILERIN YAPAMADIĞINI ÖĞRENCI YAPTI: “Türkiye’de medyanın özgür olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle ileride gazetecilik mesleğimi yaparken özgür konuşacak bir gazeteci olmak istiyorum. Gazeteciliğin ve basının özgür olmasını istiyorum. Bir cumhurbaşkanının eleştiriye açık olması gerektiğini düşünüyorum”
GAZETECILERIN YAPAMADIĞINI ÖĞRENCI YAPTI:

“Türkiye’de medyanın özgür olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle ileride gazetecilik mesleğimi yaparken özgür konuşacak bir gazeteci olmak istiyorum. Gazeteciliğin ve basının özgür olmasını istiyorum. Bir cumhurbaşkanının eleştiriye açık olması gerektiğini düşünüyorum”
9 Haz 2018 15:00
YSK’dan RTÜK’e cevap: TRT’ye ceza veremeyiz yetkimiz KHK ile elimizden alındı

TRT’nin AKP ve Tayyip Erdoğan’a gözeten muhalefete yer vermeyen yayınları sorulan YSK RTÜK’e böyle cevap verdi: “TRT’ye ceza veremeyiz yetkimiz KHK elimizden alındı”

RTÜK üyeleri taraflı yayın yaptığı iddiasıyla YSK’ya başvurarak TRT’ye “ceza verin” dedi. YSK bu şikayeti, “seçim döneminde radyo ve televizyonları denetleme yetkimiz Kanun Hükmünde Kararname ile elimizden alındı” diyerek reddetti.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üyeleri İlhan Taşcı ve İsmet Demirdöğen seçim döneminde muhalefet liderinin gündeme getirdiği “TRT’nin taraflı yayın yaptığı” iddiası YSK’ya taşındı. RTÜK’ün CHP’li üyeleri İlhan Taşcı ve İsmet Demirdöğen, YSK’ya “TRT kanallarının tarafsızlığını yitirdiğini” ifade ederek ceza verilmesini istedi. YSK, RTÜK üyelerinin talebini reddetti. YSK kararında ceza verme yetkilerinin OHAL kapsamında kaldırıldığını vurguladı.

OHAL’DEN ÖNCE YAYIN DURDURMA KARARI VEREBİLİYORDU

YSK kararında, önce şu yasa maddesini hatırlattı: “Belirlenen esaslara aykırı olarak yayın yapılması halinde, ülke genelinde yayın yapan özel radyo ve televizyon kuruluşlarını Yüksek Seçim Kurulu uyarır. Bu talebe uyulmaması veya aykırılığın tekrarı halinde, ihlâle konu programın yayını bir ilâ oniki kez arasında durdurulur. Aykırılığın tekrarı hâlinde, ülke genelinde yayın yapan özel radyo ve televizyon kuruluşlarının yayınlarının Yüksek Seçim Kurulunca beş günden on beş güne kadar durdurulmasına, durdurulmasına karar verilir.”

ŞİMDİ SADECE İZLİYOR

YSK kararın devamında ise bu maddedin OHAL kapsamında kaldırıldığını vurgulayarak, neden ceza veremeyeceğini şu sözlerle aktardı: “Yüksek Seçim Kurulunca belirlenecek esaslara aykırı yayın yapılması halinde uygulanacak ‘cezalar’ belirlenmiş iken 9 Şubat 2017 tarihli Olağanüstü Hal Kapsamında Kanun Hükmünde Kararname ile yürürlükten kaldırılmıştır.

Radyo ve Televizyon yayınlarından eşit olarak yararlanılması konusunda düzenlemeler yasalarımızda yer aldığı halde aykırı hareketler OHAL kapsamında Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğğe girmesiyle müeyyidesiz bırakılmıştır. Müeyyidesiz olan bir durumla ilgili kurulumuzca cezai işlem yapılması mümkün değildir.”

“TRT GENEL MÜDÜRÜNÜ ATAYANMAKAM GÖREVDEN ALIR”

YSK aynı şikayet dilekçesinde yer alan TRT Genel Müdürü İbrahim Eren’in görevden alınmasına ilişkin talebi de reddederek, “TRT Genel Müdürünü görevden alma yetkisi atayan makama aittir” dedi.

RTÜK’ÜN CHP’Lİ ÜYELERİ BAŞVURMUŞTU

RTÜK’ün CHP üyeleri, YSK’ya verdiği şikayet dilekçesinde TRT’nin Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin yayımlanan haber ve programlarda tarafsızlık ilkesine aykırı davrandığını söyleyerek “Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu 13. maddesinde, ‘tarafsızlığın ihlal edildiği hallerde TRT Genel Müdürü görevden alınır’ hükmü yer almaktadır. Veriler göz önüne alındığında TRT Genel Müdürü İbrahim Eren, yasa uyarınca gecikmeksizin görevinden derhal alınmalıdır” ifadelerini kullanmıştı.

TEK TEK İNCELEDİLER

RTÜK üyelerinin yaptığı araştırmaya göre TRT1, TRT Haber ve TRT Kurdi 14-30 Mayıs tarihleri arasında “Cumhur İttifakı” ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a toplamda 67 saat 58 dakika ayırdı. Aynı kanalların aynı tarihler arasında CHP ve cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’ye ayırdığı süre ise 6 saat 43 dakika oldu. TRT, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Vatan Partisi’ne toplam da 45 dakikada yer verdi.

http://www.tr724.com/yskdan-rtuke-cevap-trtye-ceza-veremeyiz-yetkimiz-khk-ile-elimizden-alindi/
9 Haz 2018 14:42 güncellendi
9 Haz 2018 14:42
Üçüncü havalimanı inşaatı ve çevre talanı İstanbul’u nefessiz bıraktı

AKP iktidarının çevre duyarlılığı ve koruma kurallarını alt üst ettiği ve inşaatı için 2 milyondan fazla ağacın kesildiği İstanbul’daki 3’üncü havalimanı inşaat çalışmaları, Yeniköy’ü nefessiz bıraktı.

İstanbul’da yaşanan çevre talanı, bizzat AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ağzından “Biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz” sözleriyle itirafa dönüşmüştü. Yapımı devam eden 3’üncü havalimanı ve henüz proje aşamasında olan Kanal İstanbul projesi de kentin tek nefes kaynağı Kuzey Ormanları’nı yok etmeye devam ediyor. Evrensel’in haberine göre, Küçükçekmece Gölü’nden başlayıp Arnavutköy’den Karadeniz’e ulaşacak olan Kanal İstanbul, faaliyete geçtiği takdirde dibinde çok az oksijen bulunan Marmara Denizi’ni oksijensiz bırakacak. Yine İstanbul’un içme suyunu karşılayan Terkos başta olmak üzere birçok baraj da ya yok olacak ya da içme suyu özelliğini kaybetmeyle karşı karşıya kalacak.

AĞAÇSIZ, ÇIPLAK ARAZİLER KALDI

2 milyondan fazla ağacın kesilmesine neden proje aynı zamanda kuşların göç yollarında ve bölgenin flora ve faunasında da geri dönüşü mümkün olmayan olumsuz ekolojik etkiler bırakıyor. 3’üncü havalimanının inşaatını, yarattığı tahribatı ve Kanal İstanbul projesinin Karadeniz’e döküldüğü yeri görmek için Eyüp ve Arnavutköy’e bağlı köyleri gezdik. İlk durağımız Eyüp’e bağlı Göktürk Mahallesi oluyor. Havalimanı inşaat alanına yaklaşık 20 kilometre uzaklıkta ve ormanların içinde bulunan Göktürk’ten havalimanına doğru giderken, bir anda ormanlar yerini çıplak arazilere bırakıyor. Havalimanı bağlantı yolları için yüzlerce hafriyat kamyonu, dozerler ve iş makinelerinin çalıştığı arazilerde toz bulutu hakim.

HABER VERİLMEDEN İSTİMLAK YAPILDI

Yeniköy Mahallesi’nde ramazan nedeniyle kapalı olan kahvehanenin önünde oturanlarla sohbet ediyoruz. “Eskiden mahallemiz sessizdi. Huzur vardı. Şimdi ise gördüğünüz gibi toz bulutları ve sesten gece dahi uyuyamaz duruma geldik” diyorlar. Kanal İstanbul projesinin Karadeniz’e bağlandığı yer de bu mahallenin dibinden geçiyor. Hem Kanal İstanbul hem de havalimanı nedeniyle binlerce dönümlük arazi istimlak edilmiş. Mahalleliler, arazilerinin kendilerinden habersiz istimlak edildiğini hesaplarına yatırılan paralardan öğrendiklerini ifade ediyor.

‘HAYVAN OTLATACAK ARAZİ KALMADI’

Bu yurttaşlardan biri olan Bora Dayılar, yaşadığı mağduriyet için mahkemeye başvurduğunu ancak henüz hiçbir sonuç alamadığını dile getiriyor. Yaşadıkları mahallede çiftçilik yaptıklarını ancak topraklarının ellerinden alınmasının ardından hiçbir şey yapamadıklarını söyleyen Dayılar, “Hayvanları otlatmak için yeşil arazi kalmadı. Bu saatten sonra ne yapacağım, kendime ve çocuklarıma nasıl bir gelecek öreceğim? 3’üncü havalimanı yapıldığı zamandan beri buraların yapısı bozulmuş durumda. Havalimanı inşaatı başladığında 110 baş hayvanımız vardı. Şimdi yok. Yakında da hayvancılık sektöründen silinip gideceğiz. Havalimanının yapılmasıyla arazilerimiz elimizden alındı ve tarım burada bitti. Kanal İstanbul da yapılırsa hayvancılık tamamen biter” diye konuştu.

http://www.tr724.com/ucuncu-havalimani-insaati-ve-cevre-talani-istanbulu-nefessiz-birakti/
9 Haz 2018 14:41 güncellendi
9 Haz 2018 14:41
Şırnak’ta çatışma: 1 polis şehit, 1 asker yaralı

Şırnak’da PKK’lı teröristler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada, özel harekat polisi Said Uslu (29) şehit oldu, 1 asker yaralandı.

http://www.tr724.com/sirnakta-catisma-1-polis-sehit-1-asker-yarali/
9 Haz 2018 14:41 güncellendi
9 Haz 2018 14:41
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
İnsanları özgür değil tutsak kılan rejimleri iyi tanıyın

Onlar her daim bu yaptıkları kanunsuzluğa ve haksızlığa birtakım kulplar bulurlar. İç düşmanlar üretir, dış düşmanlara cephe alır, şer odakları icat eder, kendi komplolarını başkalarına mal ederek ceberutluklarına ve keyfi yönetim uygulamalarına, zulümlerine ve eziyetlerine, hukuksuzluklarına ve eşkıyalıklarına devamlı bahaneler bulurlar. Bunu yapmak zorundadırlar!

Tüm otoriter rejimlerin ortak özelliği, güç yoğunlaşması ve şeffaflıktan uzak, keyfi karar alma mekanizmalarıdır. Ne olup bittiğini anlamak güçtür, bu tür rejimlerin toz-dumana bürünmüş, sisli-puslu ortamında. Bu belirsizlikler ortamında karanlıktan yükselen çığlıkları önlemenin sırlarını bize zaman tünelinden fısıldayanlara kulak verelim, ne dersiniz? Hukuku, ama evrensel hukuku, haklarımızı, ama temel insan hak ve özgürlüklerini referans alarak sessizce isteyelim. O derin sessizliğin gücünü azımsamadan! Çünkü o güç, haklı olmaktan gelir! Zaman tünelinin ucunda ışık göründü mü korkmayın artık siz. O büyür, büyür. O büyüdükçe karanlık küçülür. Işık boğar karanlığı sonunda ve herkes gerçekleri görür! Er ya da geç, haksızlıklar ortadan kalkar, haklılar haksızlıkların mesullerinden hesap sorar – hukukun önünde! O günlerini umudu değil midir zaten tüm yazılarımızın takatini bulduğu yer?

Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
9 Haz 2018 14:39
Paşaların Paşası Erdoğan kimin paşası?

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi bünyesinde bulunan Keyfi Gözaltılara Dair Çalışma Grubu önceki gün önemli bir rapor yayınladı. 16 sayfalık bu raporda, 27 Eylül 2017 tarihinde geceyarısı Lahor’daki evleri Pakistan istihbaratı tarafından basılarak kaçırılan, keyfi bir şekilde günlerce bu ülkede gözaltında tutulan, sonra teslim edildikleri MİT elemanları tarafından özel bir uçakla İstanbul’a götürülen, buradaki ağır işkence ve kötü muamele altındaki gözaltı sürecinden sonra halen konuldukları cezaevinde bulunan öğretmen Mesut Kaçmaz, eşi Meral Kaçmaz ve bu mafyatik kaçırılma sürecinin tüm dehşetini anne-babalarıyla birlikte yaşayan iki kız çocuklarının hak ihlalleri geniş geniş anlatıldı.

Raporun sonunda ise, BM koruması altındaki Kaçmaz Ailesi’ne yapılan insanlık dışı muamelelerden dolayı Türk ve Pakistan hükümetlerine sert eleştiriler yöneltildi. Mesut ve Meral Kaçmaz Çifti’nin “derhal serbest bırakılması,” çocukları da dahil olmak üzere, durumlarının derhal İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ön gördüğü şartlara kavuşturulması, kaçırılarak gizli bir şekilde sınır dışı edilmelerinden kaynaklanan psikolojik hasarlar da dahil tüm hak ihlallerinin derhal tazmin edilmesi istendi.

KONSEY, ERDOĞAN REJİMİNİN NE MAL OLDUĞUNU DÜNYAYA GÖSTERDİ

Bu rapor önemli, çünkü her şeyden önce, insan hakları alanında şu an dünyadaki en yüksek merci olan İnsan Hakları Konseyi tarafından kaleme alındı. Ve bu örgüt, tipik bir uluslararası mafya davranışları sergileyen İslamofaşist Erdoğan rejiminin haydutluklarını çok net bir şekilde kayıt altına almış oldu. Bu rapor önemli, çünkü bir içtihat niteliği de taşıyor. Haydutlukları ne Kaçmaz Ailesi’yle ne de Pakistan’la sınırlı olan Erdoğan rejiminin ne mal olduğunu tüm dünyaya ilan ediyor.

Erdoğan rejimi, yoksulluklarını, yoksunluklarını istismar ederek üç beş kuruşa satın alabildiği ya da türlü menfaatler sağlayarak ikna edebildiği kendileri gibi yoz ya da yobaz yönetimlerin bulunduğu ülkelerden bugüne kadar Hizmet Hareketi’ne yakın 80’den fazla masumu aynı mafyatik yöntemlerle kaçırdı. Bu haydutluğun son iki örneğini ise, yine masum öğretmenlere musallat olunan Avrupa’nın göbeğindeki Kosova ve Afrika ülkesi Gabon oluşturdu.

Türkiye’nin Stockholm Büyükelçisi Hakkı Emre Yunt’un, geçtiğimiz günlerde katıldığı İsveç Radyosu’ndaki bir programda Gülen Hareketi’ne yakın insanların Erdoğan rejimi tarafından bu ülkede de kaçırılma ihtimalinin olup olmadığının sorulması üzerine ibretlik bir cevap verdi. Demokratik ve hukuki gelişmişlik konusunda Avrupa ortalamasının bile çok ilerisinde olmakla kalmayıp dünyanın en şeffaf ülkelerinden biri de olan İsveç’te bile, bir büyükelçinin çıkıp “muhataplarımızla anlaşabilirlersek,” yani uygun ortam bulabilirlerse, “neden olmasın” mealinde bir cevap vermesi durumun vehametini ve haydutluktaki gözü karalığı açıkça göstermektedir. İsveç gibi bir ülkedeki büyükelçisinin ağzından böyle bir şey açıktan söyleyebilen bir rejimin, gariban ülkelerdeki haydutluk potansiyelini varın sizin tahmin edin.

Öte yandan, İslamofaşist Erdoğan rejiminin, insan kaçırma haydutluğuna dair ilk girişiminim 2016 sonbaharında Malezya’da gerçekleşmiş olması da son derece anlamlı. Çünkü, o dönemde Malezya’da da kendisininki gibi yoz ve yobaz bir hükümet vardı. Tıpkı Erdoğan gibi, gırtlağına kadar yolsuzluğa, hırsızlığa, rüşvete batmış olan dönemin Başbakanı Necib Razzak’ın dayanışma göstermesi şaşırtıcı değildi.

İktidardan düşer düşmez Necib Razzak’ın 700 milyon dolarlık yolsuzluğu, 70’den fazla valiz dolusu para ve mücevheratı dünyanın diline de düştü. Erdoğan’ın 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalından sadece birkaç gün sonra, daha önce planlanmadığı halde, ilk ziyaretini Malezya’ya gerçekleştirmiş olmasının, Razzak’ın 700 milyon doları ile bir ilişkisi olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Ancak, yoz Erdoğan rejiminin kaçırdığı ilk Gülen Hareketi sempatizanlarının Malezya’dan olmasının kokuşmuş rejimler arası bir dayanışmanın örneği olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

ERDOĞAN’A EN RİSKSİZ VE MALİYETSİZ ŞOV İMKANINI ‘HİZMET’ VERİYOR

Despot Erdoğan ve şahsiyetsiz hempalarının gırtlak damarlarını şişire şişire, göğüslerini kabarta kabarta sağda solda birer kahramanlık hikayesi gibi anlattıkları bu kaçırma vakalarını duyan da zanneder ki bu adamların hakikaten bir operasyonel kabiliyeti var. Ama ne gezer? Güçleri ancak yıllardır gariban ülkelerde görev yapan gariban öğretmenlere, bugüne kadar silah niyetine ellerine kürdan bile almamış masum insanlara yetiyor. Gerçek bir suç yapılanması ya da terör örgütü ile gerçek bir mücadele peşinde değiller zaten. Sadece şov peşindeler ve en maliyetsiz şov imkanını da Hizmet Hareketi mensuplarını kaçırmakta görüyorlar.

Tersi olsa, yıllardır görev yaptıkları ülkelerden masum öğretmenleri kaçırmada gösterdikleri gayretin en azından binde birini gerçek suç ve terör örgütleri için de gösterdikleri görülürdü. Mesela, yıllardır PKK’nın elinde bulunan polis ve askerlere dair bir şeyler yapmaya çalışırlardı. Hiç bir şey yapmasalar, şimdilerde “Paşalık” sevdasına düşen Erdoğan, PKK’nın elindeki bu gariban Mehmetçiklere dair birkaç kelime ederdi. Ama ne gezer? Tıpkı Erdoğan gibi, ordu ve MİT’te gerçek terör örgütlerine karşı süt dökmüş kedi, gariban masumlar karşısında aslan kesiliyor.

Adi bir mafya gibi, masum öğretmenleri kaçırdıkça hakkında destanlar yazılan MİT’in neredeyse bir yıldır PKK’nın elinde bulunan iki üst düzey yöneticisini kurtarmaya dair bir girişimini duyanınız oldu mu? Olmaz, neden olsun ki? Öğretmen kaçırmak üzerinden caka satmak, büyük istihbaratçı pozlarına girmek, paşacılık oynamak duruyorken, PKK’nın yıllardır elinde tuttuğu askerle, polisle, MİT yöneticileriyle ne diye uğraşsınlar? Nasıl olsa medya tamamen kontrollerinde. PKK’nin elindeki rehineleri kurtarma çabasına girmektense varlıklarını kamuoyundan saklamak, sanki bu insanlar hiç yokmuş gibi davranmak ne de olsa daha kolay. Ha konuyu kurcalayan birileri mi çıktı? O iş kolay. Yakasından tuttuğun gibi hapse atarsın olur biter…

Seçim meydanlarında sakil tavırlarla Paşacılık oynayan Erdoğan, artık nasıl bir Paşaysa, bazıları 3 yılı aşkın bir süredir PKK’nın elinde olan tam 11 polisin, askerin ve MİT yetkililerinin esirliğinden zerre bir utanç duymuyor. Sekiz asker, bir polis, 2 MİT yöneticisini gündemden kaçırdığı sürece, efsunlu kitlelerin önüne çıkıp hiç utanıp arlanmadan “En kahraman Rıdvan” pozlarına girebiliyor. Sonra alkış kıyamet gırla…

ER RYAN, PAŞALARIN PAŞASI ERDOĞAN PAŞA’NIN UMURUNDA OLMAZDI

Oysa liderlik, başkomutanlık, paşalık böyle bir şey değil… Nasıl bir şey olduğunu da zaten madrabaz Erdoğan’ın ahmak avlayan hal ve hareketlerinden anlayamazsınız… Bu konuda azıcık bir fikir edinmek için “Er Ryan’ı Kurtarmak” filminin ana temasını hatırlayabilirsiniz. Bir eri kurtarmanın bir ordu ve ülke için nasıl bir onur meselesi haline geldiğini hissedebilirsiniz. Tuzak kurduğu kendi ordusuna ihanet eden üniformanın yüzkarası paşalarda, el attığı her şeyin içine ettikten sonra nihayet Paşalığa özenen Erdoğan’da zerresini bulamayacağınız bir hissiyat bu.

Hayır hayır… Er Ryan’ı kurtarma hikayesi sadece filmlerde olan bir şey değil. Onurlu rejimlerin bırakın üniformalı bir askeri, sivil bir vatandaşı için neler yapabileceğinin pek çok örneği var. Erdoğan’ın kirli pazarlıklarda kullanılmak üzere rehin aldığı gazetecileri kurtarmak için Macron’un ve Merkel’in yaptıklarını unutmuş olamazsınız. Herkesin nefret ettiği Donald Trump yönetiminin bile İzmir’de rehin tutulan Papaz Andrew Brunson’u kurtarmak için nasıl çaba harcadığı hepimiz biliyoruz.

Tosun Paşa bile olamayacak tıynetteki bizin çakma Paşa ise, idarecileri kendisi gibi olan gariban ülkelerden öğretmen kaçırmakla övünüyor. Ama nedense, 4 Ağustos 2017’den bu yana PKK’nın elinde bulunan üst düzey MİT yöneticileri Erhan Pekçetin ve Aydın Günel’den tek kelime bahsetmiyor. Öte yandan, yıllardır PKK’nın elinde esir olan polis memuru Sedat Yabalak, askerler Sedat Sorgun, Ümit Gıcır, Semih Özbey, Adil Kabaklı, Müslüm Altıntaş, Mevlüt Kahveci, Süleyman Sungur ve Hüseyin Sarı sanki dünyaya hiç gelmemiş gibi davranıyor. Ne ailelerinden ne medyadan ne de siyasetten birileri de çıkıp “Palyaço gibi meydanlarda paşacılık oynamak kolay. Azıcık haysiyetin varsa bu polis ve askerleri PKK’nın elinden kurtar!” demiyor, diyemiyor.

Bu sayede Erdoğan, MİT yöneticileri ve dokuz Anadolu çocuğu sanki hiç yokmuş gibi davranarak şimdilik ağız tadıyla paşacılık oynamaya devam edebiliyor. Nedense aileleri de PKK’nın elinde 3 yıldır tutsak olan çocukları için kızılca kıyameti koparmıyor. Kim bilir, belki hakikaten çok gariban aileler oldukları içindir, belki de daha önce örneklerine rastladığımız şekilde çocuklarının can güvenliğine parayı tercih ettikleri içindir.

“SENİN ASKERİN, POLİSİN, ÇALIŞANIN DEĞİL MİYİZ?”

Oysa polis memuru Sedat Yabalak, terk edilmişliğin ve ihanete uğramışlığın ağır yüküyle hala orada ve yaşıyor. “Mersinliyim,” diyor ve devam ediyor Yabalak, “Şanlıurfa’da görev yapmaktaydım. 28 Temmuz 2015’te Erzurum’dan Urfa’ya giderken Diyarbakır-Lice yolunda alındım. O zamandan beri PKK’nın elindeyim. Burada devlet yetkililerine sesleniyorum. Bizim için artık bir şeyler yapsınlar. Şu ana kadar bir şeylerin yapıldığına dair hiçbir şey duymadık. Bizim için bir şeylerin yapılması için üst rütbeli komutan, vali, kaymakam ya da çok zengin olmamız mı gerekiyor? Ne yapmamız lazım ya da biz burada neyiz? Senin askerin, polisin, devlet çalışanın değil miyiz?”

Bakın er Sedat Sorgun’da yok saymakla yok olmuyor. Var ve ne iyi ki hala yaşıyor. “Erzurumluyum,” diyor ve devam ediyor Sorgun “Van F Tipi Cezaevi’nde askerliğimi yapıyordum. İzine giderken 13 Ağustos 2015’te PKK’nın yol kontrolünde esir alındım. Yaklaşık üç yıldır buradayım. Şimdilik sağlık durumumuz iyi. Pek bir sorun yok. Şimdiye kadar kimsenin bizi aramadığını, sormadığını biliyoruz. Hiç kimsenin, muhalefet partilerinin, hükümetin ve TSK’nın arayıp sormadığını… Bize hiç kimsenin sahip çıkmadığını biliyoruz. 24 Haziran Türkiye’de seçim zamanıdır. Birçok aday Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği için yarışıyor. Akıllarına gelen her türlü kelimeyi burada az çok olsa da radyodan dinliyoruz. Fakat, biz yokmuşuz gibi kimsenin gündeminde değiliz… Şimdi seçim dönemindeyiz, hükümet kanadı olsun, muhalefet olsun, yeni milletvekili adayları olsun bu görüntülerimizi (Buradaki ifadeler Fırat Haber Ajansı’nın çektiği görüntülerden alınmıştır) bunlara ulaştırırsınız da içlerinde bir tane çıkar da bunlara ne olacak diye sorarlar diye düşünüyoruz. Bize sahip çıkılsın.”

Polis memuru Yabalak da jandarma er Sorgun da bunları bana değil, ilk olarak size söylüyor Tosun Paşa ve yedek çanta gibi yanında gezdirdiği Tosun Paşa’nın paşası Hulusi Paşa…

“Balıkesirliyim,” diyor bir diğer PKK tutsağı olan er Ümit Gıcır ve ekliyor: “21 Eylül 2016’da Hakkari-Çukurca arasında PKK’nin yol kontrolünde esir alındım. Çukurca ilçe jandarmada çalışıyorum. Oraya atanalı daha iki ay olmuştu, Çukurca’ya yeni gelmiştim. Bizim için bir şeylerin yapılmasını istiyoruz. Siyasilerden, sivil toplum kuruluşlarından, devlet yetkililerinden iki yıl gibi bir süre geçmiş artık bizim için bir şeylerin yapılmasını bekliyoruz… Ailelerimizin de bizler için bir şey yapmasını bekliyoruz. Bizim iyi olduğumuzu bilmelerini, görmelerini istiyoruz.”

“ÜÇ YILDIR BİZDEN BAHSEDEN KİMSE YOK”

Er Semih Özbey ise imdat çığlığını şu kelimelerle ifade ediyor: “Malatyalıyım. 17 Eylül 2015’te Tunceli’den Malatya’ya izne giderken esir düştüm. Bize yardımcı olabilecek herkesten yardım bekliyorum. Üç yıldır buradayım. Bizim için çabalanıyor mu ya da bir çaba var mı bunu bilmiyorum. Ama kimin elinden ne geliyorsa onun yapılmasını bekliyorum. İnsan Hakları Derneği, diğer sivil toplum örgütleri olsun, yapabilecekleri ne varsa onun yapılmasını bekliyorum. Bizler için bir mücadele versinler.”

Er Adil Kabaklı da “Neden bizim için bir şey yapılmıyor?” diye soran PKK tutsaklarından. Kabaklı şunları söylüyor: “Osmaniye doğumluyum. Askerliğimin acemi birliğini Ankara Etimesgut’ta yaptım. Usta birliğime giderken Tunceli güzergâhında PKK tarafından esir alındım. Yaklaşık üç yıldır buradayım. Bizim için şu ana kadar hiçbir şey yapılmadı. Üç yıl boyunca dinlediğimiz radyo kanalında bizden bahseden yok. İsmimiz geçmedi. Bizim beklentimiz devletimizdir. Herkesten bir beklentimiz var ama kimse hiçbir şey yapmıyor. AKP, CHP hangi siyasi parti olursa olsun fark etmez, burada hepsine sesleniyoruz.”

Piyade er Müslüm Altıntaş, Şanlıurfa, Halfetiliymiş. Şöyle diyor: “2 Ekim 2015’te Tunceli’de yakalandım. Halen örgütün elindeyim. Hükümete ve diğer devlet yetkililerine çağrım olacak. Hem bizler hem de ailelerimiz için bir şeylerin yapılmasını istiyoruz. Bu kadar milletvekili, siyasetçi var. Bunlar bizim için hiç mi bir şey yapamıyor ya da yapmıyor. Kemal Kılıçdaroğlu ‘adalet yürüyüşü’ yaptı, bizim için hiç mi bir şey yapamıyor ya da yapmıyor. Hükümet de artık bizim için bir şey yapsın. Vatandaşlıktan mı çıkardılar, ne yaptılar? Hiçbir yerde ismimiz ağza alınmıyor.”

“Eskişehirliyim. 21 Eylül 2016’da Çukurca’dan Hakkari’ye sınav kaydı yapmak için giderken esir alındım. Yaklaşık iki buçuk yıldır buradayım. Bizim için bir çaba, bir ses duymadık. Şu an seçim zamanı. Muhalefeti, Vatan Partisi, MHP, AKP ayırt etmeksizin bizim için laf arasında bile hiçbir şey söylemediler,” diyen er Mevlut Kahveci’nin yerinde sizin çocuğunuz olsaydı da bugün yaptığınız gibi yine kulağınızın üzerine mi yatardınız ey Tosun Paşa ve yedek çanta gibi yanında gezdirdiği Tosun Paşa’nın paşası Hulisi Paşa.

YAKILAN SEFER TAŞ VE FETHİ ŞAHİN’E YAPTIĞINIZ GİBİ Mİ YAPACAKSINIZ?

“Siirtliyim,” diyor Süleyman Sungur ve ekliyor “Bingöl’de askerlik yapmaktaydım. Diyarbakır-Lice yolunda PKK’nın yol kontrolünde alındım. Üç yıldır tutukluyum. Annemden babamdan; kimseden haberim yok. CHP, MHP, AKP, HDP olsun bu siyasi partilerden bir şeyler bekliyoruz. Birçok bayram geçti, anne ve babamızdan haberimiz yok. Bizi yok saymasınlar.”

“Maraşlıyım. Kars Sarıkamış’ta görev yapmaktaydım. 13 Ağustos 2015’te Kars Sarıkamış’tan Maraş’a yolculuk ederken tutuklandım,” diyor uzman çavuş Hüseyin Sarı ve diğer çocuklardan biraz daha dramatik olan hikayesini şöyle sürdürüyor: “16 Ağustos 2015’te düğünüm vardı. Kağıt üzerinde üç yıldır evliyim. Eşimle düğünüm olmadığı gibi üç yıldır ayrıyız. Şu an ailem ve eşim ne durumda hiçbir bilgim yok. Üç yıldır bize sahip çıkılmadı… Bu seçim sürecinde ne olup biter bilmiyoruz. Bırakılır mıyız, bırakılmaz mıyız?.. Önümüzde Ramazan Bayramı var. Bu ailelerimizden uzak geçirdiğimiz altıncı bayram olacak. Ailemin Ramazan Bayramı’nı kutlarım. Umarım kavuşuruz.”

Hadi bakalım en kahraman Tosun Paşa ve yanında yedek çanta gibi gezdirdiği Tosun Paşa’nın paşası Hulisi Paşa ve dahi MİT’in en kahraman Fidan’ı… Gariban ya da yoz ve yobaz ülkelerden masum öğretmenleri kaçırmak kolay. PKK’nın elinden kurtarsanıza bu Mehmetçikleri, polisi ve MİT yetkililerini… Ucuz kahramanlıkla duruyorken, böyle bir şey yapamazsınız değil mi? Hem biraz sıkar hem de ne gerek var, değil mi?..

Niye kendinizi yoracakmışsınız, riske atacakmışsınız, canınızı sıkacakmışsınız ki? Olmadı, en kötü IŞİD’in 1 Eylül 2015’te Kilis Sınır Karakolu’ndan kaçırdığı, aylarca rehin tutttuktan sonra 22 Aralık 2016 günü canlı yayında demirden kafes içerisinde canlı canlı yakarak infaz ettiği erler Sefer Taş ve Fethi Şahin için yaptığınızı yaparsınız, olur biter. PKK’nın elinde olmalarını zerre det etmediğiniz, kurtarmak için kılınızı bile kıpırdatmadığınız bu vatan evlatlarını, olmadı bir de vatan hainliği ile suçlarsınız değil mi? Tabii ki yaparsınız… Yapmadığınız bir haysiyetsizlik mi?..

Bülent Keneş

http://www.tr724.com/pasalarin-pasasi-erdogan-kimin-pasasi/
9 Haz 2018 14:37 güncellendi
9 Haz 2018 14:37
Her şeyin bir bedeli var

Avrupa da para musluklarını kapatıyor…

HABER – YORUM | SEMİH ARDIÇ



ABD Doları’nı mayıs ayında tırmandığı 4,92 TL seviyesinden 4,50 TL eşiğinin altını indirmek için ödenen bedel çok ağır.

Merkez Bankası (TCMB) 7 Haziran itibarıyla haftalık repo faizini yüzde 17,75’e çıkardı. 44 gün evvel yüzde 8 idi. Repo faizi yüzde 121 arttı.

Merkez Bankası’nın faizleri peş peşe artırması bile piyasada eski günleri geri getirmeye kâfi gelmedi.

4,50 TL’NİN ALTI ARTIK HAYAL

Dolar 4,50 eşiğinin altına bir türlü inmiyor. Piyasanın yeni zemini bu seviyenin etrafında ve kısmen de üzerinde şekilleniyor. Döviz kurlarını seyrinde yakın vadede siyasî gelişmeler (seçim) ve büyük merkez bankalarının faiz kararları belirleyici olacak.

Ekonominin temelden sarsıldığı bilgisi ile yorumlanacak her nevi dahilî ve haricî gelişme. Akşamda sabaha bayram ihtimali kalmadı.

Türkiye iktisadî hatalarının bedelini kendi nevinden ödemeye başladı. Günbegün artıyor ödenecek bedel.

HAZİNE’NİN BORÇLANMA MALİYETİ YÜZDE 20 OLDU OLACAK

Hazine faizinin yüzde 20 eşiğini geçmesi an meselesi. Dolardaki artışa nazaran faiz şoku biraz daha geç hissedilir.

Ekonomik aktörlerin davranışlarını değiştirmesinde döviz artışı 30-40 günde tesirli oluyorsa faizde bu müddet 180 günü bulabilir.

Kamu maliyesi de ağır yara alıyor faizden. Hazine geçen seneye kıyasla en az 15 milyar TL ilave faiz ödeyecek. Hazine’nin nakit açığı katlanacak. Borçlanma ihtiyacı azalmak bir tarafa artacak. Bütçeden faize gidecek tutar 70 milyar TL’yi bulacak.

Daha evvel de ifade ettiğim gibi tahvil faizinin yüzde 1 puanlık artması Hazine’nin kasasından 1,6 milyar TL eksiltiyor.

TÜRKİYE FAİZ ARTIŞINDA ARJANTİN, VENEZUELA VE İRAN’IN PEŞİNDEN GİDİYOR

Kırk katır mı, kırk satır mı? Türkiyesinde iktidarın tek derdi seçime kadar vaziyeti idare etmek. Faizde dünya rekoru kırılırken döviz artışı esnasında olduğu gibi iktidar ve Saray cenahında “aymazlık” rekoru kırılıyor.

Repo faizi; Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) 30 milyar dolar acil kredi talep eden Arjantin’de yüzde 40, yüksek enflasyonla boğuşan ve halkın ekmek için çuval dolusu para ödemek mecburiyetinde kaldığı Venezuela’da yüzde 21,7, parası dolara karşı bir günde yüzde 50 eriyen ve 10 Nisan’da sabit kur rejimine geçen İran’da yüzde 18.

Türkiye krizin göbeğindeki üç ekonominin hemen peşinden yüzde 17,75 faiz veriyor. Aynı ligde Endonezya yüzde 5,50, Romanya yüzde 2,50 faiz ödüyor.

BU ŞARTLARDA KİMSE ÇİVİ ÇAKMAZ

Bu tablo ufukta daha karanlık günlerin Türkiye’yi beklediğini gösteriyor. Faizi bu kadar fahiş bir ekonomide kimse çivi çakmaz. Senelik yüzde 25-30 kredi maliyetine hiç bir işletme katlanamaz.

Hükûmetin ‘inkâr’ stratejisi sebepsiz değil. 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak ‘partili cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği’ seçimine kadar işler düzelmiş gibi bir hava estirmeye çalışacak.

“Bakın dolar 5 TL olmadı, kur oyunun bozduk.” diyorlar şimdiden. Oysa doların 5 TL olmaması için Merkez Bankası’nın bankalara vereceği faiz son bir senede yüzde 10 arttı. Bir aylık artış yüzde 5’i aştı.

Faiz artışının da ekonomiye bir bedeli olacak. Yüksek faiz müteakip aylarda ‘kredi maliyetinde artış, yatırımların durma noktasına gelmesi, işsizlikte patlama ve nihayetinde ekonomide finansman krizinin nüksetmesi’ şeklinde herkesten çıkacak.

“SEÇİMDEN SONRA HESAPLAŞACAĞIZ.” DERKEN…

Bütçe açığı (4 ayda 23 milyar TL), cari açık (55 milyar dolar) ve 228 milyar dolar net döviz borcu gibi göstergelere rağmen, “Faizi indireceğiz.” diyen Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, seçimden sonra birileri ile hesaplaşacağını söylüyor.

İsim vermese de dolar alanları kastediyor ve seçimi kazandığı takdirde büyük bir kıyım olacağını ima ediyor.

Kambiyo kontrol rejminden (döviz hesaplarına el konulması) sıcak paraya vergiye kadar çok radikal kararlar alınabilir. Zira Erdoğan seçildiğinde piyasanın bayram etmeyeceğini biliyor.

Yeni şoklara karşı İranvari adımlar atarak piyasaları tecrit etmeye çalışacağı ve top yekûn malî imha stratejisine yeltenebileceği anlaşılıyor.

YABANCILAR “HER AN HER ŞEY OLABİLİR” DİYOR

Yabancı yatırımcılar, “Türkiye’de her an her şey olabilir.” endişesini taşıyor.

Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın, “Enflasyondaki hızlanma önümüzdeki aylarda devam etmeye hazırlanıyor.” beyanı fazla söze hacet bırakmayacak kadar endişe kaynağı oldu…

Cümlenin hangi tarafından tutacaksınız ki! Bu yüzden Türkiye’nin krizi sadece iktisadî sebeplerle izah edilemez. İnsan krizine düçar olduk…

Devleti ayakta tutan hukuk ve müessese nizamının yıkılması herkesi ürkütüyor.

Yabancılar bu belirsizlik ikliminde tedbiri elden bırakmıyor. Faiz artışına rağmen Borsa’ya, tahvile hücum etmiyorlar.

Erdoğan’ı bir numaralı risk faktörü olarak yazıyorlar listenin başına. Onunla ya da onsuz senaryoları çalışıyorlar bugünlerde…

Merkez Bankası faizleri yüzde 20’ye çıkarsa bile dolar bu saatten sonra 4,50 TL yörüngesinde hareket edecek.

Borsa İstanbul (BIST) bu haftayı da ekside kapattı. Almaya değil satmaya gelenlerin piyasası olarak tanımlanan ayı piyasasının yeni adresi BIST oluyor.

Kurdaki istikrar için Türkiye hal-i hazırda top yekûn bir restorasyon (ıslahat) reçetesine muhtaç.

HARİÇTE PARA MUSLUKLARI BİR BİR KAPANIYOR

Hariçte para muslukları anbean kapanıyor. ABD’nin ucuz dolar musluğunu kapatması ile Türkiye’nin son üç senede nelere maruz kaldığı ortada.

ABD Merkez Bankası’nın (FED) para musluğunu kapatacağını ilan ettiği 2013 yılı Mayısı’nda dolar 1,97 TL idi. 8 Haziran 2018 Cuma ise 4,48 TL. Aradan geçen zaman zarfında TL yüzde 130 erimiş.

FED’in vanayı kısma hamlesine rağmen şu ana dek Avrupa Merkez Bankası (ECB) aylık 30 milyar TL tahvil almaya devam etti. Mamafih ECB de sonbahardan itibaren tahvil alımlarını sıfırlamaya hazırlanıyor.

Tahvil alım programı okyanus ötesinden olduğu gibi kıta Avrupasında da nihayete eriyor. Akabinde de faiz artışları gelecek.

BÖYLE GİDERSE TÜRKİYE, IMF’DEN KREDİ TALEP EDECEK

Türkiye’ye Avrupa mahreçli fon girişini daha da azaltacak ve yurt dışından kaynak teminini pahalı hale getirecek bir döneme girilirken memleket hudutlarında siyasetçiler günü birlik hesapların peşinde koşturuyor.

Gelin görün ki Türkiye’nin bir sene içinde 130 milyar dolar bulması şart. Şakası yok bunun. Aksi takdirde IMF’nin kapısına gitmek mecburiyetinde kalabilir.

Mevcut şartlarda az çok nakiti olanlar namına dövizde kalmaktan başka bir çare görünmüyor.

En iyisi ortalıkta fazla görünmeyin ve riskleri azaltabildiğiniz kadar azaltmaya bakın.

http://www.tr724.com/her-seyin-bir-bedeli-var/
9 Haz 2018 14:36 güncellendi
9 Haz 2018 14:36
Kâbus ve yeni masallar!

Neydi o eskiler?

Hatırladıkça gözlerimiz nemleniyor, iç çekiyoruz…

Yoktu tabi bunlar…

Canlı yayında kulaklıktan fısıldamalar yoktu misal eskiden…

Hastaları köpekli kızaklarla hastanelere götürürdük ve prompterdan okumazdı siyasiler. Filmlerimizde olay bittikten sonra intikal ederdi polislerimiz ama işkence yapmazdı masumlara. Köylüyü ezer, kızına âşık olan fakir gence tuzak üstüne tuzak kurar ama sonunda hep kaybederdi kötücül feodal Ağa. Vergileri affedilirdi belki ama sadece filmlerde… Halkın malına mülküne konardı yine kurgularda. Bugünkü gibi devleti ardına alarak milletin bilmem neresine bilmem ne yapmazdı zengin tayfası eskiden.

Eskinin siyasileri de bugünüküler gibi değildi.

Demirel ile Erdal Bey şakalaşır, ikisi birden Tonton Özal’a girişirdi. (Allah rahmet eylesin üçüne de) TRT stüdyosunda karşı karşıya gelir, reklam arasında çay içer rahmetli Erbakan’a üniversite yıllarındaki köfte yemesini hatırlatıp gülümserlerdi…

Bugünkü gibi, rakibin daha ismi açıklandığı anda hain ilan edilmezdi siyasi rakipler.

Eskiden yoktu böyle şeyler…

Siyasi liderler koltuğu ölüm-kalım meselesi yapmaz, mikrofonu eline geçirdiğinde “Bunlar ateist, bunlar Zerdüşt, bun Allahsız, bunlar çöplük, bunlar pislik” diye çemkirmezdi mesela.

Ararın 155’i!

Eskiden Adile Naşit vardı eskiden…

Hiç bir şey demesine gerek kalmazdı aslında. Bir Hafize Ana kikirdemesi yeterdi dertlerimizi unutturmaya. Öğrenci ile ağlar, onların kusurlarını örtmek için kendini öne atardı Hafize ana. Eskiden Yaşar Usta vardı mesela. Ailesi için fabrikatöre kafa tutardı.

Oysa şimdi öyle mi ya!

Şimdi Hafize Ana’ların yerini Şerife Bacılar aldı. Yalanla, dolanla gazi maaşı almak için kamyon kullanan Şerife Bacı’lar. Yaşar Usta’nın yerine kahraman olarak 155’i aramakla tehdit eden “Kürtaj Dede”ler aldı.

İktidar sözcüsü Mahir Ünal, “Bu adamlar bize eski Türkiye’yi vadediyor. Diyorlar ki ‘Biz tekrardan eski Türkiye’yi getireceğiz’. Hangi Türkiye? ‘Adile Naşit’in ninni okuduğu Türkiye çok güzel bir Türkiye’ydi.’ Valla o Türkiye sizin için çok güzel bir Türkiye olabilir ama o Türkiye bizim için tam bir kâbustu.” diyor şimdilerde.

Saflığın yerini üçkâğıt, dobralığın yerini nobranlık, samimiyetin yerini ikiyüzlülük almışken, bu tablonun müelliflerinin eskiden ‘Kâbus’ olarak bahsetmesi normal galiba.

Tükeniş dönemi

Literatür Tükenmişlik Sendromu’nu şöyle izah ediyor:

“Tükenmişlik “işi gereği yoğun duygusal taleplere maruz kalan ve sürekli diğer insanlarla yüz yüze çalışmak durumunda olan kişilerde görülen fiziksel bitkinlik, uzun süreli yorgunluk, çaresizlik ve umutsuzluk duygularının, yapılan işe, hayata ve diğer insanlara karşı olumsuz tutumlarla yansıması ile oluşan bir sendromdur.”

Dikkat buyurun, bir hastalık değil bu. Dolayısıyla buna duçar olan şahıs ya da şahıslar kendilerini hasta olarak görmezler. Hatta aksine, muhataplarını hasta addederler. Agresif ve saldırgan olurlar. Başarısızlık ve yorgunluğun en temel tetikleyici olduğunu söylüyor uzmanlar.

Kişi bir takım alternatif gerçeklik üretip onun üzerine hayatını inşa etmeye kalkışır ki, bu ağır bir depresyon sürecinin başlangıcı demektir.

Fazla teknik ayrıntıya takılarak sizleri bunaltmak amacında değilim ama başta Erdoğan olmak üzere iktidar cenahının psikolojisini anlamak adına bilinmesinde yarar olduğuna inanıyorum.

Çoğu kişi, son dönemde hata üstüne hata, yanlış üstüne yanlış yapan Tayyip Erdoğan ve yardımcılarının es-kaza böylesi şeyler yaptığını düşünüyor.

Hayır…

Birer gaf değil Tayyip Erdoğan’ın ya da Mahir Ünal’ın söyledikleri.

Kendi ürettikleri gerçeklik.

Ve samimi olarak inanıyorlar.

Erdoğan Tek parti döneminde 75 kişilik sınıfta okuduğuna inanıyor. Diplomasının olduğuna da.

Mahir Ünal, Adile Naşit’in masallarıyla çocukları zehirlediğine samimi olarak inanıyor ve bir kâbus hatırlıyor çocukluğundan.

Oysa bugün başka masallar anlatıyorlar halkı uyutmak için.

Çarşaflı teyzenin kamyonuyla zalim darbecilere karşı durduğunu, esnaf dayının atletiyle tankın egzozunu tıkadığına inanmamızı istiyorlar. Tanka kafa atarak çenesini kıran delikanlıyı kahraman olarak görüyorlar, bizim de görmemizi istiyorlar. Onlar inanıyor zira. Yeni masalları bunlar… Adile Naşit’in masallarını dinlerlerse halkın uyumayacağını düşünüyorlar çünkü.

Müslüm Gürses’e, Arabeske karşılar. Yavuz Bingöl dinlememizi, Dombra ile uyanmamızı, Mehter ile coşmamızı istiyorlar.

Filmlerimizde Orhan Gencebay, önüne uzatılan para destesini kötü kalpli babanın yüzüne çarpar ve “Aşkımı satın alamazsınız” derdi. Şimdilerde olduğu gibi makam için “Kayyum” filan istemezdi Orhan Baba.

Eski Türkiye satın alamazdı Orhan Baba’yı, hastalarından koparamazdı! Yeni Türkiye, eskinin o müthiş, dert ortağı Orhan Baba’sını üç-beş tane taksi plakası için menfaat dilenen şebeğe çevirdi nedense!

Erdoğan haklı belki de, yoktu eskiden herkesin buzdolabı. Ama çocuklarının cesetlerini günler boyu buzlukta saklamak zorunda da kalmıyordu insanlar!

Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının akıbeti bu aşamadan sonra ne olur bilemiyorum.

Ama bir gerçek var, acı bir gerçek…

Her şeyi bozulan, ağır aksak, eksik gedik, yarım yamalak bile olan eskiye dair düzgün ne varsa artık yok yeni Türkiye’de.

Dostluğun yerini düşmanlık, insanlığın yerini kötülük, birlikteliğin yerini ayrışma ve kamplaşma almış durumda. Toplum en az ikiye bölündü ve bu bile yeterli gelmiyor devleti yönetenlere. Daha da bölerek yönetilmesini kolaylaştırmak istiyorlar kendilerince.

Sadece çevremizdeki herkes bize düşman değil bugünün Türkiye’sinde, birbirimize de düşmanız. Yere düşen birini gördüğümüzde önce kimliğine bakıyoruz tutup kaldırmak için. Katili önce tanımlıyor sonra bizden değilse suçluyoruz…

Bence Erdoğan iktidarının bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük de budur.

Bugün tükenmiş bir toplum var, düne baktığımızda ise şunu görüyoruz acıyla;

Eskiden çok insanmışız, insan…

Naci Karadağ

http://www.tr724.com/kabus-ve-yeni-masallar/
9 Haz 2018 14:34 güncellendi
9 Haz 2018 14:34
Vatandaş neden ‘dış mihraklar’ diyor?

“Bizde bir adet var, ülkede başımıza birşey geldiği zaman hemen “dış kuvvetler, dış güçler, yabancılar” deriz bazı isimler buluruz. Bunlar sebebiyle biz ayağa kalkamıyoruz, kalkınamıyoruz birliğimiz beraberliğimiz bozuluyor, deriz.”

Seneler önce C.başkanı Erdoğan, bir televizyon programında, her kötü gidişattan “dış güçler”in sorumlu tutulmasından böyle bahsetmiş. Bugün de, adettendir, doların yükselmesinden aynı güçler sorumlu tutuluyor. Meseleye lider zaviyesinden bakan Ahmet Dönmez “Dış Mihraklar ve Egokrat” yazısında, tebaasını şişkin Ego’sunda eriten Diktatör Liderlerin “dış mihrakları” kendi totaliter rejimine kalkan olarak kullandığını anlatmış.
http://www.tr724.com/dis-mihraklar-ve-egokrat/

Bu yazı da, halk zaviyesinden bakarak, vatandaşın “dış mihraklar” deme psikolojisini anlatacak.

BİLİŞSEL ÖNYARGI

Kurt adam hikayesini bilirsiniz. Ormanın içinde küçük bir köyde sıradışı cinayetler olur ve maktuller vücutları paramparça, tanınmayacak halde bulunur. Sonrasında, ilk kimin söylediği bilinmeyen kurt adam laneti köylüler arasında hızla yayılır. Aslında katil kurt adam değil, iri yarı, gür sakallı, insanlar içinde bir insandır fakat insanoğlu kendi türünden birine bu vahşeti yakıştırmadığı için bi efsane yaratmayı tercih etmiştir. Psikoloji buna “bilişsel önyargı” der. Bu önyargılar, çevremizdeki olayları değerlendirirken beynin düşünce ve karar mekanizmasının hata vermesine sebep olur. Önyargılar, inanç, bilgi ve çevre algısıyla beslenir. Sağ mahallede hırsızlık oldu diyelim, en son şüphe duyulacak kişi cami imamıdır çünkü din, hırsızlığı yasaklamıştır. Bu bilgi, beyne otomatik olarak “Dindar adam çalmaz” savunmasını yaptırır. Sonra hırsız da olsa dindar korunur, ahlaklı da olsa içki içen biri kolayca şeytanlaştırılabilir . Sol mahallede de benzer yanılgıları görmek mümkün. Örneğin; bir tecavüz vakası olduğunda dindar görünümlü kişi, modern görünümlü kişiye göre daha çok zan altında bırakılır.

ZİHİNSEL KONFORMİZM

Kendinden olanı melek, başkasını şeytan gösteren sebeplerden biri de hiç şüphesiz, medya. Bu noktada biraz tavuk-civciv paradoksu var. Medya algısı, insanların bilişsel önyargılarını besleyerek yanlış düşünmelerine sebep olduğu gibi, öte yandan insanlar kafaları rahat etsin diye algıyı kendileri isteyerek tercih eder. Çünkü inandıklarının doğru olduğunu hissetmeye, doğrularına daha çok inanmaya ihtiyaçları vardır. Bildiklerinin ve inandıklarının gerçek olduğuna kendilerini ikna edecek herşeye dost, soru işaretine düşman olurlar. Gerçekleri görmek yerine ideolojik körlüğü, doğrularla yüzleşmek yerine zihinsel konformizmi tercih ederler. Yıllarca peşinden gittiği kişi aslında bir sahtekar olsa, o kişiyi çok sevmeseler bile, heba olan yıllarıyla yüzleşmemek için, kendini aptal hissetmemek için, aynadaki yalana inanıp, gerçeği yalan görmekte ısrar ederler.

EMNİYET VE KONFOR

Bilginin gerçek veya yalan olmasından daha öncelikli olan birşey var; insanın kendini emniyette hissetmesi. Ekonomik kriz gibi kaygı verici hadiselerin nedenini merak eden insanlar, gerçeği değil kendilerini rahatlatacak cevabı ararlar. Herşeyin kontrol altında olduğuna inanmak isterler. Bu yüzden, kendilerini güvende hissettiren ilk şeye yalan-gerçek demeden sımsıkı sarılır, kolay kolay da bırakmazlar.

Düşmanı dışarıdan seçerler ki, içeride emniyette olsunlar. Görünmez düşmanlar yaratırlar ki, görünür bir sorumluluk almaktan kurtulsunlar. Kurt adam hikayesinde olduğu gibi, cinayeti işleyenin aralarından biri olduğunu düşünerek diken üstünde uyuyacaklarına, dışarıdan bir lanet uydurarak korku menşeli ittifakta huzur (!) bulurlar. Bizim vatandaş da bu yüzden, ülkedeki her kötü gidişatın sorumlusunu dış mihrak görerek huzur buluyor. Bu ekonomi neden kötüye gidiyor, ülke ne olacak diye düşünüp rahatını neden bozsun. Sadece ekonomik problemler de değil, küresel ısınmanın bile arkasında dış güçler olduğuna inanır. Şimdi deseniz ki, küresel ısınmada insan etkisi doğal sebeplerden 150 kat fazla, kim inanır. İnandı diyelim, kim bu sıcakta klima yerine vantilatör kullanacak, her yere arabayla gitmeyip yürüyecek, ucuz plastikten vazgeçip cama para verecek.! Boşuna uğraşmayın. Dış mihraklar diye birşey yok diyerek, önyargılarını yıkıyorsunuz, uyuklayan zihinlerini dürtüyorsunuz, rahatlarına iğne batırıyorsunuz. Bırakın, kendi elleriyle hazırladığı felaket sonu, kulaklarının üstüne yattıkları yerden izlesinler.

Umut Vera Tuna

http://www.tr724.com/vatandas-neden-dis-mihraklar-diyor/
9 Haz 2018 14:23 güncellendi
9 Haz 2018 14:23
Zombiler

“Siz gençler, Türkiye’nin mazisini ancak büyüklerimizden dinleyerek öğrenebiliyor. ‘Bize ne zulümler yaptılar, bize köle muamelesi yaptılar.” Eskinin sağlık bakanı, şimdinin Başbakan yardımcısı Recep Akdağ’ın bu sözlerini duyunca; tiksinme, kusma isteği, nefret duygularında dolaştım. Sonra düştüğü zavallı durumdan dolayı ‘acıma’ hissine gittim ama hiç birinde duramadım. Ne tuhaf, içimde biriken his hiç birisi değil. Fark ettim ki tiksinmek bile karşıdakine iyi kötü bir değer atfedecek. Artık tiksinmeye bile değer bulmuyorum demek ki.

Uzun süre baktığım fotoğraflar oluyor. Bende bıraktığı hissi nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Eblehliği artmış, boş boş bakan taşlaşmış bir çehre görüyorum sadece. Allah bazılarının yüzündeki insan olma özelliğini almış sanki bir zombiye dönüştürmüş. Evet ya zombi! Anlamsız, ebleh ve cani! Nasıl katliam yaptığının farkında bile olmayan, hisleri alınmış bir zombi. Zombi kurbanını paramparça ederken bunun farkına bile varmaz. Bu yüzden bir zombiye nasıl bir duygu beslenir ki?

Recep Akdağ daha iki gün önce Türkiye’nin en zeki beyinlerinden gencecik bir doktoru Silivri’de işkence ile öldürdüklerinin farkında bile değil. O hala geçmişte hafif iteklenmesine destansı ağıtlar yakıyor ‘ Ah ah bize ne zulümler yaptılar.’

Empati duyuları alınmış, kulakları sağırlaştırılmış, gözleri görmez olmuş bu zombiler; Halime Gülsu ismini de hiç ama hiç duymamıştır. Sadece ve sadece işsiz kalmış yardıma muhtaç KHK’lılara yardım ettiği için yüzlerce ev kadınıyla birlikte alındığı gözaltında öldürülen mazlum kadından bahsediyorum. Meriç’te ölen bebeleri de zombiler nereden bilsin?

‘Ah bize ne zulümler yaptılar’ diye feryatlar eden Recep Akdağ ‘Zulüm tarihinde çığırlar açan bir hükümetin üyesi olduğunu umursamıyor. Hiçbir somut delil olmadan yüz binlerce insanı işsiz bıraktıklarının, başka bir yerde iş bulmalarını engellediklerinin, yiyecek ekmeğe muhtaç kalanlara, bir lokma götürdüğü için de yüzlerce ev kadınını tutukladıklarının farkında değil. Çiğ çiğ insan eti yerken bile zırıl zırıl ağlayan bir sünepe.

Zombi olduğu için de bilmiyor Bu toprakların zulüm tarihinde; aç kalmış yetimlere yardım ettiği için hiçbir zaman kadınlar tutuklanıp öldürülmemiştir. En alçak zalimler bile bunu yapmamıştır. İnsan olma haysiyeti taşıyanlar savaşırken bebeklere, kadınlara, yaşlılara dokunmazlar. Bu toprakların hiçbir döneminde, hiçbir zalim yönetim lohusa kadınları derdest edecek kadar şerefsizleşmemiştir. On binlerce kadın hiçbir dönemde hapsedilmemiş, kılıçtan geçirilmemiştir. Eğer şartlar birazcık müsait olsaydı tutuklamakla da kalmayacak hepsini kılıçtan geçireceklerdi; düşünmeyeceklerdi bile.

Ben size tiksinmeyi bile çok görsem de zombilikten uyanacağınız bir zaman hem bu dünyada hem de öte tarafta gelecek. Ve o bebekler ve o lohusa kadınlar ve o mazlumlar ve o mustazaflar ve çaldığın her hayat tek tek sizden hesabını alacak. Ve yeryüzü var olduğu müddetçe zulmünüz ve alçaklığınız anlatılıp duracak.

Alper Ender Fırat

http://www.tr724.com/zombiler/
9 Haz 2018 14:20 güncellendi
9 Haz 2018 14:20
15 Temmuz efsanesini çökerten rapor

Yorum | Bülent Korucu

15 Temmuz danışıklı ve kurgu darbe girişiminin dayandığı sütunlar birer birer yıkılıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘Rabbin lütfu’ tanımının gerçeği yansıtmadığı, aksine epey bir beşer emeği harcandığı anlaşılıyor. 15 Temmuzla ilgili iki önerme temel sütun olarak kayıtlara geçmişti.

Bir: “FETÖ, ağustos Askeri Şurasında tasfiye olacaktı, onun için darbe yaptı.”

İki: “Haber alındığı için erkene çekip, İstanbul’da cuma günü trafiğinde köprüyü tek yönden kesmek zorunda kaldılar.”

İkinci argümana çocuklar bile inanmadı. Basit mantık yürütmeler bu aptalca eylemin bir darbe planı olamayacağını gösterdi. Ama daha ileri bilgiler çıktı ortaya. Hem Moda Deniz Klübüne hem de Genelkurmay Karargahına giden özel timler iddiaların aksine tam o saate göre plan yapmış. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ı korumak üzere akşam 20-21 saatlerinde görevlendirilmişler. İki komutanın gördüğü imtiyazlı muamele özel timlerin ifadelerini doğrular nitelikte.

HANİ TASFİYE OLMAMAK İÇİN DARBE YAPMIŞLARDI!

Daha önemli olan birinci önerme ise Genelkurmay’da hazırlanıp mahkemelere sunulan bilirkişi raporları ve onlara dayanılarak hazırlanan iddianamelerde çürütülüyor. Genelkurmay Personel Plan ve Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu’nun, Başsavcılığın talebi ve Genelkurmay’ın görevlendirmesiyle bilirkişi olarak yazdıklarına kimse kulp takamıyor. Zira Ergenekon ve Balyoz darbe davalarında yargılanmış ve hapis yatmış bir isim. 15 Temmuz’dan sonra terfi ederek bu önemli göreve gelmişti.

Bitlislioğlu’nun bilirkişi raporuna dayanan Kara Kuvvetleri Komutanlığı iddianamesinde şöyle yazıyor: “Örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kritik yerlerini ele geçiren asker üyelerinin 2016 yılı için yapmış oldukları Yüksek Askerî Şûra çalışmaları başlığında hazırlanan dosyanın incelenmesinde, terfi ettirilecek personelin büyük çoğunluğunun darbe faaliyetlerine katılmış örgüt üyeleri olduğu anlaşılmış…” Evet yanlış okumadığınız; 15 Temmuz’da darbeci diye tutuklananların çoğu Yüksek Askeri Şura’da terfi edecekmiş. Bunu bilmeden yaptılar diyenler komik duruma düşer. Çünkü o listeleri hazırlayan başta Genelkurmay Personel Daire Başkanı Korgeneral İlhan Talu olmak üzere Kara, Hava, Deniz, Jandarma personel başkanları da aynı gerekçeyle tutuklandı. Hani tasfiye olacaklardı, panik halinde son çare darbe yapmışlardı!

Kimsenin ‘FETÖ’cü diye suçlayamadığı bir isim, Karargahtaki belgeleri inceleyerek tam tersini söylüyor. Hatta daha ileri giderek 2020’de bütün komuta kademesinin ele geçirilmiş olacağı öngörüsünde bulunuyor: “Bu terfi ve sicil sistemi neticesinde altıncı yıldan itibaren (2020 yılı) FETÖ mensubu olmayan personelin terfi etmesinin önüne geçilmesi planlandığı ve 2020 li yıllarda TSK komuta kademesinin tamamen ele geçirilmesinin hedeflendiği değerlendirilmektedir.” Ortada bir tasfiye tehlikesi yokken üç yıl daha dişlerini sıkıp bütün orduyu ele geçirmek varken 15 Temmuz’da darbe yapmışlar öyle mi? Bu iddia aslında akşam trafiğinde Boğaz Köprüsünü tek taraflı kapatmaktan bile daha aptalca.

Bitlislioğlu’nun yazdıkları arasında ‘darbeye mecbur kaldılar’ tezini çürüten başka bölümler de var. Ama öncelikle şunu belirtmekte yarar var; Bitlislioğlu da resmi teze uygun olarak bilirkişi raporu yazmış. Hatta bazı bölümleri daha önce Emniyet istihbaratının hazırladığı metinlerden birebir aktarmış. Buna rağmen belgelerden çıkan sonuç yalın gerçeği satır aralarına gizlemiş. Raporların biri Doğu Perinçek’in Kaynak Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Masum Gök raporlara ulaşıp bunları haberleştiren ve kitabı yayına hazırlayan gazeteci. Bir kısmına yayın yasağı gelen haberlerinde, komutanların terfisi için olumlu kanaat belirttiği askerlerin tutuklandığını kayıtlara geçirdi. Yani iddianamelerde yer bulan soyut ifadelerden değil, tam tersine isim isim tespitler söz konusu.

BEŞ ORGENERALİN TERFİ ETSİN DEDİĞİ KOMUTAN TUTUKLU

Mesela dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak ve Şura üyesi iki karacı orgeneralin ‘Kanaatim olumlu. Hizmetlerinin bu aşamada yeterli olduğu’ ya da ‘Terfiye layıktır’ dediği subay şu anda tutuklu. Aynı şekilde Çolak ve Ümit Dündar’ın da dahil olduğu beş orgeneralin olumlu not verdiği general de tutuklu. “Hv. K.K(Hava Kuvvetleri Komutanı) tarafından el yazısı ile doldurulan değerlendirmelerdir” şeklinde not düşülen ve Havacı askerleri konu alan bölümler de çok farklı değil. Tekrar olması pahasına yeniden yazıyorum: tasfiye olacakları için darbe yaptılar diye tutuklanan kurmay subayların neredeyse tamamı 15 Temmuz yaşanmasa terfi alacak isimlermiş. Ve bunu ben değil, genelkurmayın atadığı bilirkişi ve iddianame söylüyor.

Bitlislioğlu’nun 21 Şubat 2017 tarihli ve isimlerin yer aldığı raporunun dışında genel kanaatlerini yazdığı ikinci bir metin daha var. Kaynak Yayınlarında ‘Türk ordusunun bugünkü ideolojik çizgisi’ ismiyle kitap olarak piyasaya sunulan raporda da ilginç ayrıntılar şer alıyor. Perinçek, rapora atıflar yaptığı sunuş yazısında “Kısacası Türk ordusunda NATO temizliği yapılmıştır.” diyor. 15 Temmuz’u özetleyen cümlelerden biri bu galiba. Şu cümleleri yazan Bitlislioğlu da farklı düşünmediği anlaşılıyor: “Yurt dışı görevlere seçilerek NATO kadrolarına atanan FETÖ/PDY mensubu subayların bazı milli ve askeri bilgileri gerek NATO makamlarına servis ettikleri… NATO’da görevli üstdüzey bazı yetkililer tarafından uluslararası arenada Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturmaya yönelik beyanatlar verilmekte bunlar zaman zaman yerli ve yabancı medya da yer almaktadır.”

Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi hakkında uzun uzun subjektif yorumların yapıldığı raporda Perinçek’i andıran bir üslup göze çarpıyor. “Liberal politikaların uygulanması için liberalizme uygun hoca profili olarak Fethullah Gülen ve örgütü kendini göstermiştir.”

CADI AVI İTİRAFI

Bitlislioğlu, raporun 40 ve 48. Sayfalarında 15 Temmuz sonrasında gerçekleşen tasfiyelerin temelsiz olduğunu itiraf ediyor. “TSK içerisindeki mensuplarına atfedilecek bir daha davranış ölçütü yoktur. İslam dininde haram sayılan içki kumar gibi günahları işleyebilir. Örgütün TSK içerisindeki mevcudiyetini büyük bir gizlilik içerisinde devam ettirmesi sonucunda iltisaklı personel mesleki yaşantılarında örgütle ilişkilendirilebilicek bir emare tavır davranış sergilememişlerdir.” Bu cümleler bana ‘Cadı yargıçları için tedbirler kitabını hatırlattı. Bakın orada ne diyor: “Kadının kötü bir hayatı olduysa suçludur; ama dürüst bir hayatı olduysa gene ayın ölçüde suçludur; zira cadılar takiyye yapar, gerçek yönlerini saklayıp, kendilerini faziletli insanlar gibi tanıtırlar. Eğer cadı korkuyorsa, bu ilâve bir delildir; çünkü suçlu korkar; ama masumiyetine güvenerek, korkmuyorsa, bu da kesin bir delildir; çünkü, cadılar hep masum gibi davranıp, cesur bir tavır takınırlar. Ayrıca kim cadıyı savunursa, o da cadı muamelesi görür.”

Raporun 53. Sayfası cadı avının delili gibi. Bitlislioğlu, 30 bin TSK personelinin ilişiğinin kesildiği bilgisini veriyor. Aradan geçen 15 ayda bu sayı daha da arttı. Aynı rapor darbeye öğrenciler ve erler dahil sadece 8 bin askerin katıldığını teyit ediyor. Bir örgüt düşünün, darbe yapıyor ama kendisine bağlı olduğu iddia edilen rütbeli askerlerin yüzde onunu bile katmıyor. Bitlislioğlu da binlerce askere komuta eden generaller başta olmak üzere darbeye katılmadığı halde atılanların “FETÖ/PDY iltisakları tespit edilerek” ihraç edildiklerini söylemek zorunda kalıyor.

AKP’YE KANUN ÇIKARTIRMIŞLAR!

Cadı avına dönüşen ihraçları meşrulaştırmak için aklın sınırlarını zorlayanlar arasına General Bitlislioğlu da katılmış. “Diğer yandan emeklilikte rütbe bekleme süresini dört yıldan üç yıla indirerek kendisine müzahir olmayan generalleri daha kısa sürede TSK dışına çıkarmaya çalışmıştır. son olarak kendisine müzahir elemanların en az bulunduğu 1988 ve daha önceki yıllarda mezun olmuş subayları TSK’dan tasfiye etmek için üç devreyi birden toplu olarak emekli edecek ve hizmet süresini 28 yıla indirecek kanuni düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırabilmiştir.” Kanun, 11 Şubat 2014 yılında çıkarılmış yani 17-25 Aralıktan sonra… Ayrıca o günün gazeteleri tam tersini söylüyor. Müjde başlıklarıyla çıkan Vatan ve Milliyet gibi gazeteler bu düzenlemenin en çok 78 mezunu korgenerallerin işine yarayacağını ve emeklilikten kurtulup yükselme şansı yakaladıklarını vurguluyordu.

Bitlislioğlu’nun “Darbe gününde devir teslim töreni düzenlenmesi tesadüf olamaz.” (sayfa 58) gibi absürt cümleleri de var. Kuvvet komutanı ve garnizon komutanı orgeneralin katılacağı törende okul komutanına söz düşmeyeceğini bir general bilmez mi? Kara Kuvvetleri Komutanı Çolak, 14 Temmuz’da İzmir Maltepe, 15 Temmuz’da İstanbul Kuleli’deki törene iştirak etmişti.

Samanlıkta iğne arayarak 15 Temmuz’u aydınlatmaya çabalıyoruz. Aradan geçen yaklaşık iki yıla rağmen hâlâ karanlık daha fazla. Meclis Komisyonunun ardından mahkemeler aydınlık yerine karalıktan yana tavır aldıkça bu kolay olmayacak. Ama bu kadarcık bir ışık bile bazılarını panikletmeye yetiyor.

http://www.tr724.com/15-temmuz-efsanesini-cokerten-rapor/
9 Haz 2018 14:16 güncellendi
9 Haz 2018 14:16
15 yaşındaki liselilerin karne eylemine polis plastik mermiyle müdaha etti: 30 gözaltı!

İstanbul Kadıköy Bahariye Caddesi’nde yapılan ‘Karneler sizin, gelecek bizim!’ eylemine polis müdahale etti. Yaşları 15 olan 30’a yakın liseli genç gözaltına alındı.

Kadıköy Bahariye Caddesi’nde “Karneler sizin, gelecek bizim!” çağrısıyla protesto eylemi düzenleyen Liseli Gençlik Örgütleri’nin eylemine polis müdahale etti. Polis, sert saldırıları sırasında 30’a yakın liseliyi ters kelepçe ile gözaltına aldı. Polisin gözaltına aldığı liselilere, gözaltı aracında işkence yaptığı iddia edildi; polisin saldırı sırasında plastik mermi de kullandığı bildirildi.

Gözaltılara tepki göstermek için polise yönelerek “Yuh!” diye bağıran bir kişi de darp edilerek gözaltına alındı.

Polisin saldırılara tepki gösteren vatandaşların yerlerde sürüklediği ve bölgeye polis takviyesi yapıldığı bildirildi.

http://www.tr724.com/15-yasindaki-liselilerin-karne-eylemine-polis-plastik-mermiyle-mudaha-etti-30-gozalti/
https://twitter.com/Ozguruz_org/status/1005080339037982722?ref_src=twsrc%5Etfw&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2F15-yasindaki-liselilerin-karne-eylemine-polis-plastik-mermiyle-mudaha-etti-30-gozalti%2F
9 Haz 2018 13:58 güncellendi
9 Haz 2018 13:58
İstanbul merkezli 9 eğitim derneğine operasyon

15 Temmuz’dan beri süren sivil toplum kuruluşları ve eğitimcileri hedef alan operasyonlara bir yenisi daha eklendi. İstanbul merkezli 9 ilde Hizmet Hareketi’ne yakın oldukları gerekçesiyle eğitim derneklerine yönelik gerçekleştirilen operasyonda, haklarında gözaltı kararı bulunan 64 kişiden 26’sı yakalandı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen, Hizmet Hareketi ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle KHK ile kapatılan Zühal İş ve Kadın Derneği, Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği, Mehtap Genç Akademi Derneği, Boğaziçi Gençlik Spor ve İzcilik Kulübü Derneği ile Aktif Marmara Eğitimciler Derneği’nde faaliyet gösterdiği belirlenen 64 kişi hakkında gözaltı kararı verildi.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü ekiplerince, İstanbul merkezli 9 ilde düzenlenen eş zamanlı operasyonda, 26 şüpheli yakalandı.

Gözaltına alınan şüphelilerin emniyetteki işlemlerinin sürdüğü, diğer 38 kişinin yakalanmasına çalışıldığı belirtildi.

http://www.tr724.com/istanbul-merkezli-9-egitim-dernegine-operasyon/
9 Haz 2018 13:55 güncellendi
9 Haz 2018 13:55
Ankara Gar katliamının planlayıcısı yakalama kararına rağmen sadece izlenmiş!

107 kişinin hayatını kaybettiği 500’den fazla kişinin yaralandığı, Cumhuriyet tarihin en büyük terör saldırısı Ankara 10 Ekim Gar Katliamı’nın planlayıcısı IŞİD emiri Yunus Durmaz’ın yakalama kararına rağmen sadece fiziki ve teknik takibe alındığı ortaya çıktı.

Evrensel’in haberine göre, 10 Ekim Ankara Katliamı’nın planlayıcısı olan ve polis baskınında kendisini patlatan IŞİD emiri Yunus Durmaz’ın yakalama kararına rağmen sadece fiziki ve teknik takibe alındığı ortaya çıktı.

10 Ekim Davası Avukat Komisyonu, 12-13 Haziran görülecek 9. grup duruşmaları öncesinde sanıklara ilişkin açıklamalarda bulundu. Gaziantep’teki yargı ve emniyet makamlarında istenen ve aylardır gelmeyen bazı dosyalar, 10 Ekim dava dosyasına girdi. 10 Ekim Katliamı sanıklarının 2012 yılından beri bilindiği görülen dosyalarda özellikle 19 Mayıs 2016 tarihinde hücre evine düzenlenen baskında kendisini patlatan ve 10 Ekim Katliamı’nın planlayıcısı olduğu belirtilen IŞİD emiri Yunus Durmaz’a ait yeni bilgiler ortaya çıktı.

Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2016/128 esaslı dosyasında soruşturma 2012 yılından başlıyor. Yunus Durmaz’ın 2014 yılına kadar izlendiği, bu süreçte Genç Ensar ve Genç Müslümanlar Derneği’nde yürüttüğü örgütsel faaliyetlerden evinde yürüttüğü faaliyetlere kadar herşey bilinmesine rağmen yakalanmamış. Yıllarca tek bir gözaltı işlemi bile yapılmazken, fiziki ve teknik takip 2014 yılında sonlandırılmış.

EVİNE KADAR BİLİNİYOR

Ancak bu dosya, Suruç Katliamı’nın yaşandığı 2015 yılının Temmuz ayında yeniden açılmış ve şüpheliler hakkında yakalama kararı çıkarılmış. Öte yandan bu süreçte yakalanamayan Yunus Durmaz hakkında daha önce de yakalama kararı çıkarıldığı ortaya çıktı. Karar, İstanbul 16. Ceza Mahkemesi tarafından 11 Kasım 2013 tarihinde çıkarılmış. Ancak aynı süreçte fiziki ve teknik takiple evinden, örgütsel ilişkilerine kadar bilinen herşeyi bilinen Yunus Durmaz hakkındaki yakalama kararı Gaziantep Emniyeti ve Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yerine getirilmemiş.

BOMBA DÜZENEĞİNDE PARMAK İZİ

Aynı dosyada hakkında iki yıl bıyunca onlarca delile rağmen yakalanmayan Ahmet Güneş’in ise bomba düzeneğinde parmak izi tespit edildi. Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nden gelen dosyadaki Ahmet Güneş, IŞİD’in firari sanıklarından. Hatay İl Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Müdürlüğü’nün 06 Temmuz 2017 tarihindeki uzmanlık raporuna göre, olay yerinden elde edilen bomba düzeneği üzerinde parmak izi çıktı. Metal plakalar üzerine sarılı şeffaf koli bantları yapışkan yüzeylerinden Ahmet Güneş’in 2 yine firari olan Ömer Deniz Dündar’ın da 4 adet parmak izi belirlendi. Ayrıca firari sanık Ömer Deniz Dündar hakkında da canlı bomba yeleklerinden çıkan parmak izi nedeniyle 6 Temmuz 2017 tarihinde hakkında tutuklamaya yönelik yakalama emri çıkarılmış.

YAŞLI ADAM GÜNEŞ’İN BABASIYMIŞ

Yine dosyada, kendileri ile birlikte sınırı kaçak olarak geçen ve “yaşlı adam” diye belirtilen kişinin de Ahmet Güneş’in babası Cemil Güneş olduğu bilgisi yer alıyor. Cemil Güneş’in 13 Temmuz 2017 tarihinde yakalanarak 26 Temmuz.2017 tarihinde Gaziantep İl Emniyet Müdürlüğü tarafından tutuklandığı belirtilirken, ifadelerinden oğlu Ahmet Güneş’in IŞİD mensubu olduğu, örgüt içerisinde ders verdiği ve canlı bomba eylemi yapacağı anlaşılıyor.

‘DEVLET 10 EKİM KATLİAMINDAN SORUMLUDUR’

10 Ekim Davası Avukat Komisyonu, önümüzdeki hafta görülecek 10 Ekim Katliamı davasının 9. grup duruşmalarına katılma çağrısında bulundu. Açıklamada kamu görevlilerinin katliamdaki sorumluluğuna dikkat çekildi.

10 Ekim Davası Avukat Komisyonu, 12-13 Haziran’da görülecek olan 10 Ekim Ankara Katliamı davası öncesinde basın toplantısı düzenledi. Davaya gelen yeni dosyalara ilişkin bilgilerin de paylaşıldığı basın toplantısında davaya katılma çağrısında bulunuldu. Komisyon, katliamda kamu görevlilerinin sorumluluğuna dikkat çekerek, 4’ü firari 14 sanığın yargılandığı bir iddianamenin kabul edilemeyeceği ifade edildi. Komisyon, “Devlet 10 Ekim katliamı ile ilgili sorumludur. Kaybettiğimiz arkadaşlara ‘adalet’ sözümüz var. Gerçek suçlular yargılanana kadar mücadelemiz bitmeyecek. Hepimiz burada barış ve adalet işçiliği yapıyoruz” denildi.

Kamu görevlilerinin sorumluluğuna ilişkin çok sayıda somut belgenin ortaya çıkmasına rağmen buna dair bir adım atılmadığına dikkat çeken avukatlar, “Sanık ve şüpheliler hakkında Antep’ten Ankara’ya emniyetin ellerinde yeterince bilgi, belge var. Elleriyle koymuş gibi bulabilecekleri halde neden gereğini yapmadılar diye soruyoruz. Bugüne kadar da ‘mahkemeye gelecek de ne olacak’ denilmesine rağmen, mahkemeye 186 klasör bilgi sunduk. Savcılık sadece önüne gelen dosyaları imzalayıp gönderiyor. İncelemiyor, araştırmıyor, gereğini yapmıyor” dedi.

“Kaybettiğimiz arkadaşlarımıza adalet sözümüz var” diyen komisyon avukatları, sürecin sonuna kadar davanın takipçisi olacaklarını dile getirdiler. Avukatlar 10 Ekim Katliamı ile ilgili sorumluluğu olan tüm savcılar hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını söylediler.

GAR KATLİAMI

Ulus semtindeki Ankara Garı kavşağında düzenlenen Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül bombalı intihar saldırısı 10 Ekim’de DİSK, KESK, Türk Tabipleri Birliği, TMMOB, HDP ve pek çok sivil toplum örgütünün katılımıyla Barış Mitingini hedef almıştı. Yürüyüş başlamadan yürüyüş alanına kortej hâlinde ilerleyen grupların bulunduğu Tren Garı kavşağında, 3 saniye arayla 2 patlama gerçekleşti. İntihar saldırılarında olay yerinde 102 kişi hayatını kaybederken yüzlerce insan yaralandı. IŞİD’in organize ettiği saldırıyla ilgili ihmaller zinciri hükümete kadar uzanmıştı. Dönemin İçişleri İçişleri Bakanı Selami Altınok’a yöneltilen istifa sorusuna Adalet Bakanı Kenan İpek’i gülerek mukabele etmesi kayıtlara yansımıştı.

http://www.tr724.com/ankara-gar-katliaminin-planlayacisi-yakalama-kararina-ragmen-sadece-izlenmis/
9 Haz 2018 13:54 güncellendi
9 Haz 2018 13:54
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü:
"F..ö gerekçesiyle 2 bin kişiden fazla insanın işine son verdik. Hepsi kritik görevlerdeydi"

Belli oluyor

Onlar gidince işin ehli olmayan ahmaklar geldi, örnegin hayvanat bahçesi müdürü TÜBİTAK'a atandı, milli tavuk ve milli bakteri gibi ahmakça projelere imza atıldı, bilim sanayi ve teknolojide afrika ülkeleriyle yarışır hale geldi ülke...
9 Haz 2018 13:45
‘Milli tavuk ve milli bakteri’den sonra yeni vaatler: Antartika’ya üs kuracağız, robotasker yapacağız!

Milli otomobil, milli uçak, milli bakteri, milli tavuk gibi projelerle siyasette gündem oluşturmaya çalışan AKP’de çıta yükseldi. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü yeni vaatlerde bulundu. TGRT televizyonunda katıldığı programda 15 Temmuz’dan sonra hukuksuz şekilde 2 bin bilim adamı ve çalışanı uzaklaştırdıklarını itiraf eden Teknoloji Bakanı, seçim vaadi olarak Antartika’ya üs kuracaklarını, insansı robot yapacaklarını anlattı.

Bakan Özlü şunları söyledi:

“30 kişilik bir heyet Antarktika’ya gitti. Gayet başarılı bir operasyon gerçekleştirdik. Türkiye’nin, Antarktika’da üs kuracağı bölgeyi aşağı yukarı kesinleştirdik. Bizim dönemimizde Türkiye küresel bir oyuncu oldu. Dünyanın muhtelif bölgelerinde meydana gelen sorunlarda, çalışmalarda Türkiye aktif rol oynuyor. Antarktika üzerinde söz sahibi 29 ülke var, bunlara danışman ülkeler diyoruz. Bir de gözlemci ülkeler var. Türkiye, 24 gözlemci ülkeden birisidir. Biz danışman ülke statüsüne geçmek istiyoruz. Bu gayretlerimizin ana amacı; Türkiye’nin danışman ülke statüsüne geçmesidir. Gelecek yıl Antarktika’da üs kurulacak, orada bir bilim üssümüz olacak. Kendi üssümüzde konaklayacağız. Çok güzel bir proje, sayın Cumhurbaşkanımızın himayelerinde yürüyor. İki yıldır bu projeyi çalışıyoruz, çok güzel sonuçlar elde ettik.”

‘2 BİN KİŞİDEN FAZLA İNSANIN İŞİNE SON VERDİK’

Özlü, ‘F..ö gerekçesiyle 2 bin kişiden fazla insanın işine son verdiklerini söyledi. “Hepsi kritik görevlerdeydi. Daha var mıdır, çok gizli midir? Takip ediyoruz” dedi.

‘ROBOT ASKER

İnsansı robot çalışmalarına da değinen Özlü, “Robot asker kısmı biraz Müsteşarlığın görev alanına giriyor. TÜBİTAK bünyesinde bir insansı robot yapma çalışması başlattık. Yeni başkanımızla birlikte buna başladık. Asimo’dan daha iyi bir robot olacak. Buradaki amacımız şu; teknoloji gösteriminden ziyade teknoloji kazanımında birikim sağlamak. Dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde insansı robotlar vardır. Bunlar hem teknolojik gösterim hem teknolojik kazanımı derinleştirmek ve yaymak maksadıyla yapılır. Çalışmalara yeni başladık, sonraki dönemde daha geniş bilgi aktaracağım” ifadelerini kullandı.

http://www.tr724.com/milli-tavuk-ve-milli-bakteriden-sonra-yeni-vaatler-antartikaya-us-kuracagiz-robotasker-yapacagiz/
9 Haz 2018 13:37 güncellendi
9 Haz 2018 13:37
Hidayet Karaca, İlhan İşbilen, Alaeddin Kaya ve Kazım Avcı’ya ağırlaştırılmış müebbet

15 Temmuz darbe girişimi öncesi açılan Ankara merkezli 75 kişilik Cemaat çatı davasında kararını açıklayan mahkeme, eski Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da arasında bulunduğu 4 kişiye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasına karar verdi. Karaca ile birlikte İlhan İşbilen, Alaeddin Kaya, Kazım Avcı da ağırlaştırılmış müebbete çarptırıldı.

Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Temmuz darbe girişimi öncesi Fethullah Gülen’in de arasında bulunduğu 75 kişi hakkında dava açılmıştı. 67 kişinin dosyası davadan ayrılmıştı.

Hidayet Karaca: “Karar sizin, Hüküm ise Yüce Allah’ındır”

Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca. Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde üç gündür görülen ve karar verilen davanın son celsesinde savunmasına devam etti.

Samanyolu TV’nin ödeme yaptığı kişilere ilişkin soruları cevaplayan Karaca, şunları söyledi:

“Önder Aytaç bizde program yaptı. Parasını ödedik. İyi de AK Parti’den Naci Bostancı, Yasin Aktay niye yazılmıyor? Onlar da program yaptı? Onlar da bizden para aldı. Avni Özgürel, Etyen Mahcupyan, Ahmet Taşgetiren, Derya Sazak, Saygı Öztürk, bunların hepsi yaptıkları program karşılığında Bank Asya üzerinden parasını alan insanlar.”

Hakkında tahliye kararı veren bir hakimin anne ve babasının, kendisinin üyesi olduğu bir vakfın, iş yaptığı tavukçuluk şirketinde hissesi olduğu yönündeki suçlamaya da cevap veren Karaca, şöyle dedi:

“Bu vakıfta benim dışımda 30 küsur insan var. Neden sadece bana soruluyor? Vakfı ben mi kurdum? Tavuk işi yapılmış. Hakim ailesinin yaptığı ticaret beni ne ilgilendirir. Kaldı ki, dosyadaki hesaplardan para kazanmadıkları, aksine vakfa borçlu oldukları görülüyor. Biz tavuklarla mı bu ülkeyi yıkacağız ya? Kimler var bu vakıfta, şu anki TRT Genel Müdürünün babası, Hayrettin Karaman, Mehmet Fatih Saraç, Murat Ülker, Ömer Bolat. Peki korsan denilen hakkımda tahliye kararının verildiği 2014’teki yönetim kurulu başkanı kim, AK Parti milletvekili İsrafil Kışla. Öncelikle şunu belirteyim, tahliye kararı hukukidir. Ben şu anda tutuklu değilim, rehin tutuluyorum. Eğer Mustafa Başar paraya boğulduysa, AK Parti milletvekili İsrafil Kışla’ya sormaları lazım.”

Karaca üç davadan yargılanıyor. Savunmasında bunu hatırlattı ve “Fiiller değil, failler yargılanıyor. Bomba atan İBDA-C’ciler bırakıldı. 28 Şubat’ın paşalarına paşa hukuku uygulandı. Hidayet Karaca kürek mahkumu” dedi.

Karaca, 3.5 gündür yaptığı savunmasını şu sözlerle tamamladı:

“Evet, STV’de çalıştım. Bu şirketler suç işlemek için kurulmadı. Bu şirketlerde suça ortaklık edildiğine tanık olmadım. Ben yalnızca yayıncılık yaptım. Herhangi bir şiddet eylemine katılmadım. Silahlı olmadım. Hiçbir sorunu silahla çözmedim. Darbe davalarına, polis davalarına da bakıyorsunuz. Bir tanesiyle aramda bir ilişki yok. Birilerinin yanlışını, ihanetini Hidayet Karaca’ya ödettiremezsiniz. Bu darbe olmasa, böyle mi yargılanacaktık? Bu nasıl bir darbe ise, hangi mantık, hangi geri zekalılıksa Boğaz Köprüsü’nü kapatıyor.

Darbe bize yapıldı. Ondan dolayı şakır şakır yargılanıyoruz. Beraat edeceğimiz davalardan şakır şakır cezalar geliyor. Darbe başarılı olsa memleketi kim idare edecekti? Nerede bunlar? Hiç tahliye, beraat talebinde bulunmadım. Dışarıda olsam ne olur ki, içeride masumlar varken. Nerede Hz. Ömer’in adaletini söyleyenler? Hz. Ömer’in, Hz. Ali’nin adaletini arıyorum. Zalimler için yaşasın cehennem! Kararınızı açıklayabilirsiniz. Karar sizin. Hüküm ise Yüce Allah’ındır.”

http://www.tr724.com/hidayet-karaca-ilhan-isbilen-alaeddin-kaya-ve-kazim-avciya-agirlastirilmis-muebbet/
9 Haz 2018 13:35 güncellendi
9 Haz 2018 13:35
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Nasihat tutmayanı musibet tutar.
Bir felâket bin nasihattan evlâdır.

Türk Atasözü
9 Haz 2018 13:34
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
5'i BİRARADA....

Yüksek işsizlik...
Yüksek enflasyon
Yüksek (rekor) faizler
Yüksek (terimin er rekoru!) döviz
Yüksek (özel sektör) borcu ve rekor cari açık

Bütün bunlar 'sonuçtur'. Neyin soncucu?

1-Kuvvetler ayrılığı başta olmak üzere KURUMLARIN çökertilmesi (devlet, kurumlar manzumesi demek ki, demek ki devlet yokedilmiş)
2-Yüksek yolsuzluk-arsızlık
3-Yönetme erkinin çevresini şekillendiren korkunç cehalet, kin, nefret, hayalpresetlik-romantizm.

Demek ki tersinden giderek bunları ortadan kaldırmak lazım. Bugün başlasan alır 20 sene....
Türkiye çok uzun yollar acı çekecek....
9 Haz 2018 12:50
HERŞEYI KENDI YAPTI SANIYOR TÜM KONUŞMALARI TOPLAMIŞLAR, SONUNA KADAR İZLE VE PAYLAŞ
HERŞEYI KENDI YAPTI SANIYOR

TÜM KONUŞMALARI TOPLAMIŞLAR, SONUNA KADAR İZLE VE PAYLAŞ
9 Haz 2018 12:30
ERDOĞAN: HERKES ATANACAK DIYE BIR ŞEY YOK Erdoğan, atanamayan bir öğretmenin sorusuna, "Kendinizi öğretmenliğe kilitlemeyin. Başka mesleklere de bakın" şeklinde yanıt verdi.
ERDOĞAN: HERKES ATANACAK DIYE BIR ŞEY YOK

Erdoğan, atanamayan bir öğretmenin sorusuna, "Kendinizi öğretmenliğe kilitlemeyin. Başka mesleklere de bakın" şeklinde yanıt verdi.
9 Haz 2018 12:00
Şimdi bu garabet ülkeye bak. - Hükümlü değil ama terörst ilan edildi - Terörist ilan edildi ama CB adaylığı kabul edildi. - CB adayı ama cezaevinde -Cezaevinde ama halka bir terörist olarak seslenecek hemde TRT'de FUAT BARAN
Şimdi bu garabet ülkeye bak.

- Hükümlü değil ama terörst ilan edildi
- Terörist ilan edildi ama CB adaylığı kabul edildi.
- CB adayı ama cezaevinde
-Cezaevinde ama halka bir terörist olarak seslenecek hemde TRT'de

FUAT BARAN
9 Haz 2018 11:26
Kanunların hakim olmadığı yerde zulüm vardır Minyeli Abdullah filminin unutulmaz sahnesi: Kanunların hakim olmadığı yerde zulüm vardır.. - 'BAKANLARIN DEĞİL, KANUNLARIN EMRİNDEYİM' - Cenabı Allah buyuruyor ki, şeasi menfaatleriniz için dininizi terk etmeyin...” - Bakan : Sen neyine güveniyorsun ? “İpime beyefendi. Hamallık ipi bakan bey. Rızkımı haksızlıkla temin edeceğime sırtımda yük taşıyarak kazanırım. Düzenin bozukluğunu bildiğim için istifa mektubum cebimde hazır bekliyor. - Sivil elbiselerim gardrobumda, ipim de duvarda asılı… Bir ip insanı memleketin en forslu bakanından daha kuvvetli yapıyor. İnsan Allah'ın ve alın terine güvendi mi gerisi kolay… https://www.youtube.com/watch?v=siPbhqQjNDY
Kanunların hakim olmadığı yerde zulüm vardır

Minyeli Abdullah filminin unutulmaz sahnesi: Kanunların hakim olmadığı yerde zulüm vardır..

- 'BAKANLARIN DEĞİL, KANUNLARIN EMRİNDEYİM'
- Cenabı Allah buyuruyor ki, şeasi menfaatleriniz için dininizi terk etmeyin...”
- Bakan : Sen neyine güveniyorsun ? “İpime beyefendi. Hamallık ipi bakan bey. Rızkımı haksızlıkla temin edeceğime sırtımda yük taşıyarak kazanırım. Düzenin bozukluğunu bildiğim için istifa mektubum cebimde hazır bekliyor.
- Sivil elbiselerim gardrobumda, ipim de duvarda asılı… Bir ip insanı memleketin en forslu bakanından daha kuvvetli yapıyor. İnsan Allah'ın ve alın terine güvendi mi gerisi kolay…

https://www.youtube.com/watch?v=siPbhqQjNDY
8 Haz 2018 16:06
Meydanda promter, canlı yayında kulaklık. İyimiş valla!
8 Haz 2018 15:48 güncellendi
8 Haz 2018 15:48
A. Turan Alkan: Helal sana Türk adaleti diyorum, çünkü gücün bana yetiyor

15 Temmuz Şaibeli Darbe Girişimi nedeniyle yürütülen cadı avıyla Zaman Gazetesi yazarları, editörleri ve gazeteciler tutuklanarak cezaevine konuldu. Zaman Gazetesi yazarı Ahmet Turan Alkan, mahkemede tarihe geçen sözler kullandı.

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki cunta yapılanması tarafından düzenlenen şaibeli darbe girişimi sonrası Gülen cemaatine yönelik olarak başlatılan soruşturmalar kapsamında tutuklanan eski Zaman yazarları davasının görülmesine devam ediliyor.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya, tutuklu sanıklar İbrahim Karayeğen, Mümtazer Türköne, Ahmet Turan Alkan, Mustafa Ünal ile tutuksuz sanıklar Ali Bulaç, Mehmet Özdemir, Şahin Alpay, Nuriye Ural, İhsan Duran Dağı, Lalezer Sarıibrahimoğlu ve Orhan Kemal Cengiz ile avukatları katıldı. Davada, bugün karar çıkması bekleniyor.

Ahmet Turan Alkan savunmasında, "Herhalde bu aklını kiraya vermiş darbeci askerler, paşalar filan, 3-4 yıl önceki yazıları kesip sabah akşam hafız gibi tekrarlayarak kendilerini gaza getirmişler" diyerek "Bunu mu ima ediyor savcılık?" ifadesiyle tepki gösterdi.

Duruşma, eski Zaman yazarı Ali Bulaç'ın avukatı Mehmet Ali Devecioğlu esas hakkında savunmasıyla başladı.

Avukat Devecioğlu savunmasında şunları söyledi:

Müvekkilim Zaman gazetesinde 12 yıl boyunca binlerce yazı yazmıştır, savcı bunlardan sadece 8'ini seçerek suçlama konusu yapmıştır.

"Usul ihlali yapıldı"

15 Temmuz'un yarattığı travmanın etkisi aradan geçen uzun zamana rağmen halen devam etmektedir. Bu travma olmasaydı bu davadaki ağır cezalar istenemezdi. İddia makamı Ali Bulaç'ın yazılarını bütün olarak değerlendirmemiş, sadece suç delili olduğu iddia edilen yazıları almıştır. Lehte olan yazıları ise dikkate almamıştır. Bu usul ihlalidir.

GYV mütevelli heyetinde yer almış müvekkilimin vakfın diğer üyeleriyle görüşmeler yapmış olması suç delili olamaz.

Müvekkilimin evinde bulunan ve esas hakkında mütalaada bahsedilen kitaplar hakkında hiçbir yasaklama kararı bulunmamaktadır.

"Savcılık darbe çağrısı olarak yorumladı"

Ali Bulaç'ın mütalaada adı geçen "Mazlumun kılıç kullanma hakkı yok mudur?" yazısını sadece Oda TV ve savcılık makamı darbe çağrısı olarak yorumlamıştır.

Avukat Devecioğlu, Yargıtay'ın "örgüt üyeliği" suçunun oluşması için kriterleri sıralayan kararlarından alıntılar okudu. Devecioğlu, "Ali Bulaç'ın suçlama konusu yapılan yazıları hakkında dini literatüre hakim bir bilirkişi heyetinden rapor talep ettik ama mahkemeniz kabul etmedi" diyerek Bulaç'ın beraatini ve adli kontrolün kaldırılmasını talep ederek savunmasını bitirdi.

Bulaç'ın avukatının ardından tutuklu yargılanan Ahmet Turan Alkan savunmasını yaptı.

Alkan, şunları söyledi:

"Hayatımın 2 yılına el konuldu"

İçinde yaşadığım ve üyesi olduğum topluma sitem içerisindeyim. İktidar mücadelesini sıradan insanlar olarak yaşamlarımızda hiç bu kadar derin hissetmedik. Büyük kısmımız suça bulaştık. 15 Temmuz karambolünün karşınıza sürüklediği gazeteci kafilesi karşınızda. Cezaevinde en uzun süre tutuklu kalan yazarlar biziz. Savunmam boyunca sayın savcıya sık sık atıfta bulunacağım. Şahsi bir mesele değil bu sayın savcı. Hapiste yattığımız 23 ay boyunca devletimizin kurumları hakkımızda yazılardan başka delil bulamadı. Hayatımın 2 yılına el konuldu.

Suçüstü yakalanmışız gibi bize sosyal mikrop muamelesi yapıldı. Halk tabiriyle söylüyorum, vebali boynunuza.

Öfkemin sebebi haksız yere hapiste olmam değil; koca adalet mekanizmasının adaletsizliğe alet olma ihtimali, hatta olması.

Helal sana Türk adaleti diyorum, çünkü gücün bana yetiyor. O söylenen yapının parçası olsaydım bir menfaatini görürdüm.

"Burada olmamın sebebi 17-25 Aralık yazıları"

"Örgüt," "Anayasayı ihlal," bunların bahane olduğunu herkes biliyor. Burada olmamın sebebi 17-25 Aralık yazıları.

Suçlamaların kaynağı yok. Savcılık suçlama konusu yaptığı 15 yazı yerine mesela Madam Bovary romanından 10-15 sayfa da koyabilirdi.

Savcılıkça hayatımda adını ilk defa duyduğum internet sitelerinden alıntılar eklenmiş dosyaya.

Beni ağırlaştırılmış müebbetle yargılayacaksanız pırıl pırıl, gıcır gıcır, tartışılmaz deliller getirmelisiniz. İnternet çöplüğünden bulunan dedikodular değil.

Madem böyle tehlikeli bir örgütün varlığı biliniyordu, neden zamanında harekete geçilmedi? Mahkemeler bilip de işlem yapmayanlara da hesap sormalı.

Mesele aldanış ise, sizin aldanma hakkınız var da şu gariban yazarın aldanma hakkı yok mu? Madem her şeyi biliyordunuz 14 yıldır niçin sustunuz.

İktidar üşenmemiş soğuk bir intikam yemeği hazırlamış bizim için. İki yıldır da ağır ağır, tadını çıkara çıkara çiğniyor bu yemeği.

Kelimelerimiz makinalı tüfek mermisi, cümlelerimiz napalm bombası gibi muamele görüyor nazarınızda. Ama darbecilerle aramda nasıl bir iletişim var, iddianamede bunu göremedim.

Herhalde bu aklını kiraya vermiş darbeci askerler, paşalar filan, 3-4 yıl önceki yazıları kesip sabah akşam hafız gibi tekrarlayarak kendilerini gaza getirmişler. Bunu mu ima ediyor savcılık?

http://aktifhaber.com/gundem/a-turan-alkan-helal-sana-turk-adaleti-diyorum-cunku-gucun-bana-yetiyor-h118244.html
8 Haz 2018 15:34 güncellendi
8 Haz 2018 15:34
Cemal: Bileklerine acımasızca kelepçe vuruluyor, üç satır yazıdan dolayı kelepçe...

Gazeteci-Yazar Hasan Cemal ilk günden bu yana Zaman Gazetesi yazarlarıyla editörünün davasını takip edip köşesine taşıyor. Cemaat iddiasıyla 15 Temmuz Şaibeli Darbe Girişimi'nden sonra yürütülen nefret operasyonlarıyla Zaman Gazetesi yazarları, muhabirleri ve editörleri tutuklanarak cezaevine konuldu.

Hasan Cemal, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden Zaman Yazarları ve Editörünün mahkeme savunmalarını kaleme aldı. T24'teki köşesinde "Bileklerine acımasızca kelepçe vuruluyor, üç satır yazıdan dolayı kelepçe..." başlıklı yazıya Hasan Cemal, şöyle devam ediyor;

Bileklerine kelepçe vuruluyor.
Üç satır yazıdan dolayı kelepçe...
İçim acıyor.
Bakışlarımı kaçırıyorum.
Bir an Ahmet Turan Alkan'la göz göze geliyoruz.
"Boşver Hasan Cemal" diyor gülerek, "Biz alıştık artık..."
Mümtazer Türköne bileklerini kelepçeye uzatırken bana gülümsüyor.
Dün öğle vakti, Çağlayan Adliyesi.
Duruşmaya ara veriliyor.
Hemen çıkmıyorum salondan.
Jandarmalar, ellerinde kelepçeler...
Yaklaşıyorlar.
Ve hepsi ellerini bitiştirip, yukarı doğru kaldırıyor.
Ahmet Turan Alkan.
Mustafa Ünal.
Mümtazer Türköne.
İbrahim Karayeğen.

Jandarma kelepçeyi pat pat bileklere vuruyor.
Ne kadar acımasız.
İki satır yazıdan bileklere kelepçe...
Yüreğim acıyor.
Onlar, acı acı gülüyor, sıkma canını der gibi bakıyorlar bana...
Ahmet Turan Alkan'ın eşi fena oluyor.
Ali Bulaç'la, Şahin Alpay'la göz göze geliyoruz.
Keder, ikisinin de yüzünden akıyor.
Sevgili Şahin "İnsanın vicdanı sızlıyor" diye özetliyor duygularını...
Aradan bir ses kulağıma çalınıyor:
"Alnı secdeye değen gazeteciler, yazarlar nerede?.. Bir sefer bile uğramadılar."
Jandarmaların arasında tek sıra, bileklerinde kelepçelerle dışarıya çıkan dostlara, meslektaşlara arkalarından bakarken gözlerim doluyor.
Ne yaptı ki onlar?
İki satır yazdılar.
Hapse atıldılar.
Terör işbirlikçisi ilan edildiler.
Lale Kemal'in savunmasını dinliyorum, iddianameyi delik deşik ediyor:

Zaman'da çıkan üç yazımdan cımbızla çekilen cümlelerle, "Terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım ve yataklık etmek"le suçlanıyorum. Delillere bakılmamış, hiçbir delile dayanmadan hakkımda suç isnadında bulunulmuştur. Hukukun temel kuralları gözardı edilmiştir. Ben herşeyi fikir özgürlüğü çerçevesinde yazdım. Şiddet ve cebir yoktur benim yazılarımda. Ben yazılarımda darbelere her zaman karşı çıktım. Mal varlığıma el kondu. Banka hesaplarım donduruldu. Maddi ve manevi büyük acılar yaşadım. Derin bir hayal kırıklığına uğradım. Benim gözaltına alınan Ekrem Dumanlı'ya bir yazımda geçmiş olsun demem neden suç gibi sunuluyor iddianamede? Neden? Anayasa Mahkemesi, 2 Mayıs tarihli yeni bir kararında, gazeteciliğin nasıl yapılacağına mahkemelerin karar veremeyeceğini belirtmiştir. Tek bir delil olmadan cezaevine konuldum. Bu süreç sağlığımı olumsuz etkiledi. Benim hayati önemde ilaçlarım var. Sağlık Bakanlığı cezaevine ilaç sokulmaması için yazı yazmış, ailem bana çok zor şartlar altında ilaç yazdırabildi. İstenen cezayı son derece haksız buluyorum. Sarı basın kartımın ve pasaportumun geri verilmesini istiyorum.

Eziyet hiç eksik olmuyor.
Duruşma sabah 10'da başlayacak diye ilan ediliyor.
Sonra 10:30 deniyor.
11:35 ancak başlıyor.
12:10'da 13:30'a kadar öğle arası veriliyor.
13.45'de ancak başlıyor duruşma.
Bir avukat diyor ki:
“Uzatıyorlar davayı. Bitirmek istemiyorlar. Anlaşılan havayı koklamak istiyorlar 24 Haziran öncesi..."
Biri lafa giriyor:
"Ali Koç da kazandı! Şimdi bir değişim dalgası da dipten geliyor galiba, bu dalga da Erdoğan'ı götürmesin?.."
Çağlayan koridorlarında en çok konuşulan konular 24 Haziran, Ali Koç, Muharrem İnce...

Biri diyor ki:

"İkinci tur kesin... Erdoğan'la İnce kalacak... Meclis'i de Erdoğan'ın kaybetmesi yakın ihtimal... Muharrem İnce çok iyi gidiyor. Halkın ağzıyla konuşuyor. İnce eğer birinci turda yüzde 30'un altında kalmazsa... Erdoğan yüzde 45'i geçemez ve de Meclis'i kaybederse... Muharrem İnce de Ahmet Türk'ü, Meral Akşener'i ve Temel Karamollaoğlu'nu başkan yardımcıları ilan ederek meydanlara çıkarsa... Bu iş biter, Erdoğan gider!"

Ali Bulaç'ın savunması 100 sayfa.
Öğledan sonra saat 4'e doğru okumaya başlıyor.
Üç bölümünün altını çiziyorum:

Birincisi:
Düşünce özgürlüğü demokrasinin temel ilkesidir. AİHM’e göre ifade özgürlüğü şoke edici ve rahatsızlık verici olabilir. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekliliğidir. Bu doğrudur, ama bu doğru bütün yazarlar, gazeteciler ve medya mensupları için de geçerli ve doğru olmalıdır. Hangi görüşe ve inanca sahip olursa olsun, hiç kimse düşüncelerinden dolayı yargılanmamalı, hapse atılmamalı, benim çektiğimi eziyete maruz kalmamalıdır.

İkincisi:
Fransız aydın geleneğinin en güçlü isimlerinden biri J. Paul Sartre idi. (1905-1980) Sartre, 1960’ta Fransa’nın Cezayir’deki varlığına karşı çıkıyor, Cezayir bağımsızlık savaşını destekliyordu. Aşırı sağcı militanlar sokaklarda “Sartre vatan hainidir, kurşuna dizilsin” diye bağırırlarken General De Gaulle “Biz Voltaire’i hapse atamayız” diye sokakları inleten güruha tek kuruşluk değer vermedi, sonra şu ünlü cümlesini kurdu: “Sartre’a dokundurtmam, Sartre Fransa’dır.”

Üçüncüsü:
Bu Türkiye kim?..
"Ben köşemde kimin ismini yazıyorsam ertesi gün gözaltına alınır ve Silivri’yi boylar” diyen iliştirilmiş gazeteciler mi? Yoksa yazı hayatları boyunca temel hak ve özgürlükleri savunan, sivil veya askeri vesayete, rejime ve darbelere karşı mücadele veren biz burada yargılanan gazeteciler, fikir adamları mı?
Şimdi Sn. Başkan, Sn. Üyeler, Sn. Savcı’ya soruyorum:
Buna sizler karar vereceksiniz!

Duruşma ertesi güne, cuma sabahına kalıyor.
Akşam vakti, uzun ve yorucu bir günü arkamda bırakıp sevgili Şahin'le Çağlayan Adliyesi'nden çıkarken, arkadaşlarımın bileklerine acımasızca vurulan o kelepçeler gözümün önünden gitmiyor.
Bugünlerin hesabı da bir gün hiç kuşkusuz sorulacak.

http://aktifhaber.com/analiz/cemal-bileklerine-acimasizca-kelepce-vuruluyor-uc-satir-yazidan-dolayi-kelepce-h118242.html
8 Haz 2018 15:32 güncellendi
8 Haz 2018 15:32
Cezaevindeki doktor İbrahim Halil neden öldü?

ByLock kullanıcısı olduğu iddiasıyla Mayıs ayında gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak Silivri Cezaevi'ne gönderilen Dr. İbrahim Halil Özyavuz'un intihar ettiği iddiası ailesi tarafından reddediliyor.

Artıgerçek yazarı İlker Demir, gazeteci Cevheri Güven'in, "Aileye önce 'intihar', darp izleri ortaya çıkınca 'kendini darp ederek öldürdü," buna itiraz edince de 'koğuş arkadaşları döverek öldürdü denildi' iddiasını aktardığı yazısında, doktorun işkenceye maruz kaldığına dikkat çekti.

Güven'in, Özyavuz'un babasının ifadelerini aktardığı yazısında Demir, babanın 15 gün önceki cezaevi ziyareti sırasında oğlunun kendisine işkence gördüğünü söylediğine dikkat çekti.

Özyavuz'un Bylock kullandığı için 'terörist' muamelesi gördüğüne değinen Demir, OHAL'in ilan edildiği günden bu yana 50'den fazla tutuklunun cezaevlerinde hayatını yitirdiğini hatırlattı.

Demir, cezaevlerindeki ölümler ile ilgili tespitlerini şu satırlarla paylaştı:

"Bu tür insanlık suçu iddialar çoğaldı:

Çoğaldı, ama bu tür işkence, haksız tutuklama haberlerinin "sağcı" birine yapıldığı zaman hak savunucularının haberle yetinmesi artık terk edilmeliydi.

Solun namaz kılan, oruç tutan, dini vecibelerini yerine getiren dindarları sağcı, yobaz, devletçi sayan modernist kuyrukçuluğu bariz yanlıştı.

'Dindarsa, gericidir' iftirasını modernist kanuncular, kibirli elitistler, sınıf egemenlik nöbetlerini devraldığından beri hep yaptı."

HDP Kocaeli Milletvekili adayı Ömer Faruk Gergerlioğlu da, Özyavuz'un ölümüyle ilgili tepki gösterdiği tweetinde, "Bu kaçıncı intihar, kaçıncı zalimlik..!" diye yazmıştı.

https://twitter.com/gergerliogluof/status/1003253368255668224?ref_src=twsrc%5Etfw&ref_url=http%3A%2F%2Faktifhaber.com%2Fanaliz%2Fcezaevindeki-doktor-ibrahim-halil-neden-oldu-h118243.html

Demir, modernistlere eleştiri getirdiği yazısında bu kesimin dindarları Diyanet aracılığıyla kendi saflarına çekebileceklerini sandıklarına işaret etti ve ekledi

"Hak ve özgürlükleri kendi çıkarlarına yalakalıkla takas eden yönetimlerin yıllardır işlediği bu ihlaller ortaya konmadı, muhakeme olmadı.

Dünün üstüne hep sünger çekildi, hesaplaşılmadı.

Sitemin hiçbir kanadı, sistem, tüm boyutlarıyla tarihle yüzleşmedi.

Mesela gerici diye horlanan İskilipli Atıf Hoca, yazar, Şapka Kanunu'ndan 1,5 yıl önce, "Milli Eğitim Bakanlığı" tarafından da onaylanan, "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı broşürdeki yazısından dolayı idama mahkum oldu."

Özyavuz'un (sağda) TUS sınavını üçüncü olarak kazanmasının ardından verdiği bir mülakat
https://www.youtube.com/watch?v=3imNgUwdzE8

Devletin muhalifleri yok etmek için her zaman bir bahane bulduğunda değinen Demir, "Devlet, bylock, sarık, türban, hendek gibi her bahaneyi kullandı, otoritesini sürdürmek için yasakladı, ceza verdi, can aldı. Cezanın kaynağı hukuk değil, devlet otoritesi. Kavga, rövanş, uzlaşma için değil, muhakeme, bilince çıkarma, barış için geçmişle yüzleşmeli. Halk kendi olmalı, kendine oy vermeli, Mehmetcikler, Memolar, İbrahim Haliller ve canlar artık yaşamalı" satırlarıyla yazısını noktaladı.

http://aktifhaber.com/analiz/cezaevindeki-doktor-ibrahim-halil-neden-oldu-h118243.html
8 Haz 2018 15:31 güncellendi
8 Haz 2018 15:31
BM'den AKP iktidarına 'Kaçmaz Ailesi' ültimatomu: Derhal serbest bırakın!

BM, AKP’nin Pakistan’dan hukuksuzca kaçırdığı eğitimci Mesut Kaçmaz ve ailesinin ; Derhal ve şartsız serbest bırakılmasına, Türkiye ve Pakistan’ın tazminat ödemesine ve kaçırma suçuna bulaşan memurların cezalandırmasını hükmetti!

http://aktifhaber.com/gundem/bmden-akp-iktidarina-kacmaz-ailesi-ultimatomu-derhal-serbest-birakin-h118246.html
8 Haz 2018 15:28 güncellendi
8 Haz 2018 15:28
Yerli ve milli bir devrim geliyeah! Eminim başlığı okur okumaz hepinizin aklına tek soru cümlesi takıldı: Nasıl yani? İzah edeyim. 17 yıllık AKP iktidarının en severek çiğnediği sakızların başında gelir bu “Yerli ve Milli”lik. Pratikte her ne kadar tersini gösterse de, iktidar sözcüleri ve medyası ağzını her açtığında hemen her şeyin yerli ve millisini yaptıklarını söylerler. İşin garibi biz bu yerli ve milli hizmetlerin farkında değilizdir nedense. Eğer arzu ederseniz yerli ve millîlik iddiasındaki iktidar döneminde, yabancı sermayeye satılan varlıklarımızın sıralı tam listesini şuradan görebilirsiniz -->https://www.siyasetcafe.com/yerli-ve-milliler-bir-tane-milli-kurulus-koymadi-hepsini-satti-14774h.htm Abarttığımı zannetmeyin, birazdan kanıtlarıyla sizin değerlendirmenize sunacağım ama otomobilden tavuğa, arama motorundan bakteriye kadar (gülmeyin ciddiyim) yerli ve millisini üretmediğimiz ‘şey’ kalmamış neredeyse! Bakteri meselesi şöyle. Geçtiğimiz mart ayında havuz şeysilerinden Türkiye Gazetesi haberini yaptı. Habere göre, Türk bilim insanları, çevre kirliliğinden tarım ürünlerine kadar birçok alanda mikropları ortadan kaldıracak bir bakteri geliştirmişti. Bu devrim niteliğindeki keşfin yerli bir ticari ürüne dönüştürülmesi ekonomiye katkı sağlayacağını ileri sürüyordu havuz bülteni. Biliyorsunuz meşhur Konyalı bilim adamlarımız vardı. Hani 6 günde Bor elementiyle, yerli tank yapmışlardı. Üstelik bukalemun gibiydi bu tanklar. Düşman hattına onların tankı gibi sızıp, bir anda kamuflajdan sıyrılıp “bam bam bam, kahrol düşman al sana bir bomba” diyerek vatanımıza kasteden alçakları yok ediyorlardı. http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli4.jpg Tankı bukalemun olan milletin bakterisi elbette süper kahraman özelliklerine sahip olacaktı. Haberden okuyalım: “Kendimizden sakındığımız çocuğumuza, yüzmeye korktuğumuz denize, yemeye çekindiğimiz tarım ürününe tehdit mikrobu ortadan kaldıracak bir bakteri üretildi. Türk bilim insanları, uzun yıllar süren çalışmalar sonrasında çoğumuzun kâbusu olan yiyecek, giyecek ve çevreye yönelik kirliliği azaltacak, hatta sıfıra indirgeyecek mikro bakteriler geliştirmeyi başardı. İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi tarafından yapılan bu keşif; günlük hayatımıza faydalı olacağı gibi aynı zamanda ülke ekonomisine katkı sağlayacak ticari bir ürünün doğmasını sağladı. Katma değerli üretimin her geçen gün önem kazandığı dünyamızda günlük yaşamımızı olumlu yönde etkileyecek yerli çabanın sonucunda geliştirilen mikro bakteri parmakla gösterilecek nitelikte. Bakterilerin yerli endüstriyel ürünlere dönüştürebileceği fikri, TÜBİTAK ve İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenen farklı projelerle de ispatlandı.” Görüyorsunuz değil mi? Yiyecek, giyecek ve çevreye yönelik kirliliği sıfıra indirgediği gibi, ekonomiye katkı sağlayan bir bakteri bu. İsmini haberden öğrenemiyoruz ama biraz daha okuyalım sabrınız var ise: “Klinikte, kozmetikte çok farklı maksatlarla kullanılabilecek birtakım ajanlara sahipler. Ayrıca heykel, köprü, taş yapı, çeşme gibi tarihi yapı yüzeylerinde oluşan kararma ve bozulmaya karşı bakterilerin yerinde iyileşme ve koruma sağlamak maksadıyla kullanılabileceğine yönelik çalışmalara imza attık.” Bu cümleleri, havuz şeysine açıklama yapan yerli ve milli öğretim üyemiz söylüyor. Öyle bir bakteri ki, hem mermer yüzeyleri parlatıyor hem her türlü hastalığı sıfırlıyor… Bülten, ayrıca kanser gibi hastalıkları da kökten çözeceğinin beklendiğini ekliyor haberine. Önce motor; Geliyooo! Evrensel gazetesinin haberine göre macera Kasım- 2010 tarihinde başladı. Okuyoruz: “Türkiye’nin ve dünyanın en gelişmiş veri arama teknolojisine sahip arama motoru Google’a güçlü hamle Geliyoo’dan geldi. Geliyoo CEO’su Buray Savaş Anıl yaptığı açıklamada, “Türkiye’de gelişen teknolojiye ve dünyanın internet pazarına yapmış olduğu yatırımları da göz önüne alarak, birçok teknolojik gelişmeyi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de yapabileceğini göstermek amacıyla Geliyoo.com kuruldu.” dedi.” 2017’ye gelindiğinde yine haber oldu bu girişim: “10 yıldır yerli bir arama motor üzerinde çalışan mühendisler Hakan Atabaş ve Fatih Arslan yerli ve milli arama motoru ’Geliyoo’yu geliştirdi. Yıllardır arama motoru çalışması üzerinde emek veren ve bugüne kadar Geliyoo isimli arama motoruna 10 milyon Türk lirası harcayan iki girişimci, yerli arama motorunda her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündü. Hakan Atabaş, ‘Daha birçok özellik ve çalışma ile hizmet vermeye hazır olan Geliyoo’nun şu anda test sürümü olarak çalıştırılıyor olmasının en temel sebebi yatırım konusunda çok ciddi yatırım, teknik destek ve ekipmana ihtiyaç duymamızdandır.’ dedi.” Tabii ki başta havuz şeysileri olmak üzere tüm yandaş medya köpürttükçe abarttı bu üçkâğıdı. https://www.ahaber.com.tr/teknoloji/2017/01/18/yerli-ve-milli-arama-motoru-geliyoo 10 milyon TL’den bahsediliyordu. İşin sahiplerinin ifade ettiği rakamdı bu. Google’ın (ki dış güçlerin içimize soktuğu hain motordur kendileri) pabucunu dama atacak, bilumum arama motorlarınınkini de ters giydirecek yerli ve milli bir arama motoru projesiydi ‘geliyoo’. Düşünün bir Bilmem kaç yüz milyon dolarlara kurulmuş google’a karşı büyük fedakârlıklarla sadece 10 milyon TL’ye kurulmuş geliyoo. Göğsümüz kabarmasın da ne olsun! Gerçi şirketin kuruluş amacına baktığımızda çok enteresan vaatleri vardı bu arama motorunun. Örneğin her gün bir evsizi ev sahibi yapmak, gibi… Ya da, Dünyanın en modern ve büyük camisini Türkiye’de inşa ederek bir ilki başarmak, gibi… Şaka değil, geliyoo isimli arama şirketinin kuruluş vaatleri bunlardı. Dahası da vardı elbette. Misal, 10 yıllık yerli ve milli gücün ürünü olan geliyoo, üniversite kurmaktan, yerli ve milli gençlik yetiştirmeye kadar pek çok hedef koymuştu kendisine. Gerçi minik bir açık da verdiler. Bu işten pek anlamadıkları, yaptıkları hırsızlığı gizleyememelerinden belliydi ve profesyonel hırsızların devleti idare ettiği bir devirde bunları yutma ihtimali düşüktü! http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli5.jpg Yerli ve milli arama motorumuz bilgileri google’dan videoları ise youtube’dan çalıyordu… Ve bu basit hırsızlık için 10 milyon TL harcadıklarına inanmamızı istiyorlardı! Ancak, 10 milyon TL dediğin nedir ki? Hemen tükenmişlerdi girişimciler ve çareyi Tayyip Erdoğan’a mektup yazmakta bulmuşlardı. Reis elbette onları elleri boş geri çevirmeyecekti! Geliyoo’nun Kurucusu ve CEO’su Hakan Atabaş ile Kurucusu ve Ar-Ge’si Fatih Arslan’ın imzasını taşıyor. “Geliyoodan sayın Cumhurbaşkanımıza mektup” başlığını taşıyan ve “Es Selamü Aleyküm ve Rahmetullahi Berekatuhu” ifadesiyle başlayan mektupta kullanılan şu ifadeler yer aldı: “hazır olmadığımız için Google altyapısıyla test yayınına başladık.” Ancak birkaç satır sonra şunu söylüyorlardı: “Geliyoo” projesi üzerinde 7 senedir çalışılmakta ve 2010’dan beri online hizmete açık olarak geliştirilmesine devam etmekteyiz.” Geliyoo’nun kurucularının ağzındaki bakla da şu satırlarda ortaya dökülüyordu: “Geliyoo projemizi 5 yıl içerisinde tanınır ve güvenilir kılmayı, aktif kullanılır yapmayı hedefledik ve 5 yılı geride bıraktık. 2016’da aktif kullanıma geçilmesini hedeflemekteyiz. Fakat çok ciddi nakit problemi yaşamaktayız çünkü Geliyoo üzerinden reklam almadığımız için henüz gelir elde etmiyoruz.” http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli6.jpg Aslında logosundan altyapısına kadar hemen her şeyinin internetten 8-10 dolara bulunan ‘Template’lerden apartıldığı kısa sürede ortaya çıkan 10 milyonluk proje geliyoo’nun aslında sadece 50 dolarlık bir masrafla yarım saatte kurulabileceği de hemen anlaşıldı. Yerli ve milli vurgun çağından kendileri de bir dilim pasta istemişti bu açıkgöz girişimciler. Şimdilerde girmeye kalkıştığınızda, ‘aman dikkat sakat site’ uyarısı alacağınız geliyoo’nun CEO’su şöyle bir açıklamayla kayıplara karıştı: http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli7.jpg Kısa süre sonra “gidiyoo, gelmiyoo” gibi siteler de rakip olarak çıktılar ama mesele kapandı gitti. Nasılsa millet olarak hafızamız oldukça zayıftı! Çağlar aşan muazzam bir proje: Yerli Tavuk Atak-S! Motorunu Amerika’dan, yazılımını İngiliz ve İtalyanlardan, uçuş aksamını uzak doğudan çeşitli ülkelerden, tasarımını Kore’den filan aparttığımız göz nurumuz, bebeğimiz Atak helikopterleri ve Altay tankları en azından hareket edebilen yerli ve milli üretimlerimizdi. Gerçi, özellikle satış yaparken Amerikalılar taş koyuyor, bu sebeple bir tane bile satamadık ama olsun, en azından BMC ve sahibi Şems Etem Bey’i zengin ediyoruz. Bir de taze damat beyi elbette. http://www.gazetevatan.com/abd-ile-atak-gerilimi--576753-gundem/ Atak sadece yerli ve milli helikopterimizin adı değildi. Bir de yumurtlayan gururumuz vardı! Aynı zamanda yerli ve milli tavuğumuzun da adıydı Atak-S… Hürriyet’e göre bu tavuk adeta altın yumurtluyordu. Durmadan dinlenmeden hem de… http://www.hurriyet.com.tr/altin-yumurtlayan-ankara-tavugu-28584194 http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli9.jpg Daha birkaç gün önce damat bey ne demişti hatırlayalım; “Geçenlerde seçmen vatandaşlarımızla konuşurken, biri dedi ki, “Vallahi AK Parti’ye o kadar güveniyoruz ki Sayın Bakanım. Cumhurbaşkanımız çıksa, şuradan Ay’a kadar 4 şeritli yol yapacağım dese, Vallahi inanırız.” (BKZ-->https://onedio.com/haber/berat-albayrak-ile-vatandas-arasindaki-ilginc-diyalog-cumhurbaskanimiz-ay-a-kadar-4-seritli-yol-yapacagim-dese-inaniriz-825130 ) Vallahi biz de onların inanacağına inanıyoruz. Bu körü körüne inancı en iyi bilen ve dibine kadar kullanan şüphesiz Reis-i Cumhurumuzdan başkası olamaz ki, önceki gün Saray’da verdiği iftarda coştu ve bakın neler söyledi: “Şu anda uzay bilimleriyle alakalı, öncelikle uzaya uydu fırlatma çalışmalarını başlattık. Bu ne demektir; bizim size ihtiyacımız var. Bu dönem başladığına göre, bundan sonraki, bizzat belki sizler gibi gençlerimizi, uzaya belki biz de astronot gönderme noktasına geleceğiz.” (BKZ-->https://tr.sputniknews.com/turkiye/201806071033758004-erdogan-kyk-borcu-ogrenci-sahur/?utm_source=https://t.co/w8thi4DPNY&utm_medium=short_url&utm_content=hGV6&utm_campaign=URL_shortening) http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli10.jpg Yakışır hani… Başta Cengiz İnşaat’ın patronu olmak üzere tüm AKP’li müteahhitler şimdiden uzaya çıkma çalışmalarına başlasalar iyi olur. Bundan sonraki ihaleler oralardan olacak gibi görünüyor. Bu arada geliyoo’nun patronlarına da bir kıyak çekelim. Önümüzdeki dönem trend astronotluk kursları. Yerli ve milli astronot yetiştirmek için kurs açarlarsa sayın Reis’imiz onlara yardımcı olacaktır örtülü ödenekten! Yazıyı çok uzatıp sabrınızı test etmek niyetinde değilim. O yüzden şuraya bir kolaj bırakıyorum. Bakın bakalım şimdiye kadar hangi alanlarda yerli ve milli üretim yapmışız. Sonra yerli otomobil meselesine de bir ‘tık’ değinip bağlayacağız. http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli1.jpg http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli2.jpg İğneden ipliği her şeyin yerli ve millisini bulup üretme kabiliyetine sahip Erdoğan ve AKP iktidarının yerli otomobil macerası belki ciltler dolusu kitap olmayı hak etmektedir sevgili okur. Tarih veriyoruz ya daha ne olsun! Malum otomobilin geçmişi çok eskilere dayanır. Tarih boyunca 4 ayaklı hayvanların çektiği araçlarla seyahat eden insanoğlu 17. yüzyıldan itibaren motorunda buhar, petrol, gaz, elektrik türü enerjilerin kullanıldığı araçlar icat etti. Bugün dünya üzerinde (The Sun’ın haberine göre) 1 milyardan fazla otomobil bulunuyor. 100 yıllık geçmişi bulunan Mercedes yıllık 100 milyar Avro hedefine ulaştı. Yaklaşık 120 milyar dolarlık bir rakam bu. Çok anlamam ama sanırım Türkiye’nin bir yıllık olmasa da 10 aylık gelirine denk bir şey bu. Yanılıyorsam kusura bakmayın. Zaten çok önemli değil. Bizim büyüklerimiz rakamları çarpıtarak aslında dünyanın en çok otomobil üreten ülkesinin de biz olduğumuzu ileri sürebilirler. Sıkıntı yok yani. İşte AKP keşfinden yüzyıllar sonra yine ilk modeli gibi havayla çalışan otomobil icat etti en azından. Gerçi görünür bir şey yok ama önemli değil. En azından halk nezdinde “gideri” olan bir alan bu. 200 yıl önceki ilk otomobiller gibi “buhar” ile çalışan yerli otomobilimizin ismi Atak SLX mi olur (Bu x yerli değil yumuşak G olabilir!) bilemeyiz ama hemen kısaca bir serencamına bakalım yerli otomobilimizin. AKP iktidara geldikten hemen sonra oluşturduğu illüzyonlardan biriydi yerli oto. Bu alanda milyonlarca dolar-Avro gömdüler. Hesap soran filan olmadığı için gömmeye devam ediyorlar. Her yıl bir fotoşoplu araç gösterip “işte yerli oto, şu tarihte yollarda” türünden yazdırdıkları yalan haberlerin hala alıcısının olması ise acı bir gerçek. 2016 yılı başında İsveçli Saab’dan 40 milyon Euro’ya satın alınan platform gündeme gelmiş, TIR’larla getirilen kamuflajlı araçlar çok tartışılmıştı. TÜBİTAK’ın üzerinde çalıştığı bu projenin tamamen hata olduğunu ve rafa kalktığını belirten yetkililer, Türkiye’nin otomobilinin temellerinin sıfırdan atılacağı mesajını verdiler. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da 5 babayiğide isterlerse bu projeyi de kullanabileceklerini söyleyip, “Ama istemezseniz de kullanmayın” diyerek mesajı verdi. Yani çok net “kullanmayın sıfırdan yapın” dedi. Hürriyet’ten Emre Özpeynirci’nin analizine göre, Yerli otomobilin gündeme gelmesinden bu yana tam (şimdilerde) 8 yıl geçti. http://www.haberayyildiz.com/gundem/yerli-otomobil-gitti-turkiye-nin-otomobili-geldi-5171h.html Özpeynirci geçtiğimiz gün kaleme aldığı yazıda, bu alanda nasıl hayal pazarlandığını açıkça söyleyemese de sorularıyla perçinledi. (BKZ-->http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/emre-ozpeynirci/yerli-otonun-ceosuna-tam-10-sorum-var-40856699) 17 Aralık Rüşvet Operasyonu sonrasında görevden alınan Nihat Ergün’ün yerine atanan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık’ı hatırlıyor musunuz? En az kendinden sonraki Bakan Canikli kadar eğlenceli bir bakandı kendisi. Hatırlamadınız mı? Hani şu hissiyatı yüksek bakan canım! http://www.hurriyet.com.tr/gundem/bakan-hissetti-tubitak-montaj-dedi-26563640 İşte bu güzide siyasetçimiz 2014 tarihinde bir açıklama yaptı. https://www.cnnturk.com/video/turkiye/bakan-fikri-isik-yerli-otomobil-icin-tarih-verdi Tarih veriyordu Bakan Işık… Koskoca bakanın yalan söyleyecek hali yoktu elbette. Aradan bir yıl geçti. Yandaş medya bu kez fotoşoplu araç bulmakta zorlandığı için üzeri örtülü bir otomobil görseli kullanarak aynı haberi tekrar servise koydu. Halkın hafızasının bir yıl önceyi hatırlamadığından emin olacakları için veriyorlardı damardan gazı! http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli12.jpg Çok iddialı konuşuyordu Bakan Işık. Söylediğine göre 2016 yılında filo üretimine geçilecek olan yerli ve milli otomobil, 22 Aralık 2015 günü (bak bak neredeyse dakika verecek!) ilk prototipiyle görücüye çıkacağını açıkladı. (BKZ-->http://www.turkiyegazetesi.com.tr/ekonomi/331725.aspx) Dünyanın en pahalı benzininin satıldığı ülkede, eşi benzeri olmayan vergilerle (Otomobil maliyetinin 5 katı vergi alınan tek ülkeyiz. Bir araçta 10 çeşit vergi bulunmaktadır.) astronomik rakamlara ulaşan yabancı otomobillere karşı mesafeli durmamız isteniyordu ama devletin kendisi de lüks yabancı araba merakından geri durmuyordu. Geldik 2017’ye. Köprünün altından sular akıp giderken Bakan Işık’a nasip olmadı yerli otomobili görmek. Yerine gelen Faruk Özlü de tarih meraklısı çıktı. Önceki tüm çalışmalar çöp olmuş, milyonlarca Avro uçmuştu. Ancak ne gam! Bir tarih de yeni bakanımız verdi. Bakanın eli tutulur mu, ver tarihi gitsin, geleneğinin son temsilcisiydi nasılsa! http://www.milliyet.com.tr/bakan-tarih-verdi-yerli-ekonomi-2456931/ Bu kez kamuflajlı bir görsel süslüyordu tarih haberlerini. Sonradan ortaya çıktı ki, her şeyi çakma olan yerli ve milli otonun makyajıydı bunlar. Ve geliyoruz bir kaç ay öncesine. Yerli ve milli devrimin son halkasındayız. Malum önümüz yine seçim. AKP reklam ajansını değiştirdiği için yeni vaatlerle uğraşacak hali yok. Tutmuş olan vaatlerin ısıtılıp servis edilmesi de kimseyi rahatsız etmiyor. “Kardeşim her sene tarih verip duruyorsunuz, utanmıyor musunuz?” diye soracak kimse de yok memlekette. O halde? Ver tarihi gitsin! Milli ve yerli devrim başka nasıl olacaktı ki? Geriye tek gerçek kalıyor sanırım; milli ve yerli içecek bir bardak ayran! http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli14.jpg NTV’ye konuşan yeni Bakan Özlü güncelleme yaparak tarih verdi. Minik bir tarih kayması vardı ama önemli değildi. Önemli olan tarih verilmesiydi. Bakan Özlü, 2019’da (hani daha önce filoyla yollara çıkıp satışını yapacağımız yerli ve milli otomobillerin tarihi) otomobilin çiziminin ve şekil şemalının belli olacağını söyleyerek üretimin 2021 yılında yapılacağını açıkladı. 23 yıl dediğin ne ki, bir çırpıda geçer, Allah devlete zeval vermesin yeter! O zaman kadar klasik otomobil anlayışı kalır mı bilemeyiz. Zira Tesla uzaya otomobil filan yolluyor, elin oğlu güneş enerjisiyle hareket eden araç yapıyor ama biz mazotlusunu 2021’de üretsek de razıyız. En azından yerli ve milli, hiç mi kıymeti olmaz ayol bunun! Bonus olarak size bir de birkaç gün önce Başbakan’ın tarih verişini armağan edip bu birlikteliğimizin sonuna geliyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere size tarih veriyorum. Hoşkalın… https://www.ntv.com.tr/video/ekonomi/basbakan-yerli-otomobil-icin-tarih-verdi,9nlIM90Vo02ncZsp0nUzpw Kaynak: http://www.tr724.com/yerli-ve-milli-bir-devrim-geliyeah/ Naci Karadağ
Yerli ve milli bir devrim geliyeah!

Eminim başlığı okur okumaz hepinizin aklına tek soru cümlesi takıldı: Nasıl yani?

İzah edeyim.

17 yıllık AKP iktidarının en severek çiğnediği sakızların başında gelir bu “Yerli ve Milli”lik. Pratikte her ne kadar tersini gösterse de, iktidar sözcüleri ve medyası ağzını her açtığında hemen her şeyin yerli ve millisini yaptıklarını söylerler. İşin garibi biz bu yerli ve milli hizmetlerin farkında değilizdir nedense. Eğer arzu ederseniz yerli ve millîlik iddiasındaki iktidar döneminde, yabancı sermayeye satılan varlıklarımızın sıralı tam listesini şuradan görebilirsiniz
-->https://www.siyasetcafe.com/yerli-ve-milliler-bir-tane-milli-kurulus-koymadi-hepsini-satti-14774h.htm

Abarttığımı zannetmeyin, birazdan kanıtlarıyla sizin değerlendirmenize sunacağım ama otomobilden tavuğa, arama motorundan bakteriye kadar (gülmeyin ciddiyim) yerli ve millisini üretmediğimiz ‘şey’ kalmamış neredeyse!

Bakteri meselesi şöyle.

Geçtiğimiz mart ayında havuz şeysilerinden Türkiye Gazetesi haberini yaptı. Habere göre, Türk bilim insanları, çevre kirliliğinden tarım ürünlerine kadar birçok alanda mikropları ortadan kaldıracak bir bakteri geliştirmişti. Bu devrim niteliğindeki keşfin yerli bir ticari ürüne dönüştürülmesi ekonomiye katkı sağlayacağını ileri sürüyordu havuz bülteni.

Biliyorsunuz meşhur Konyalı bilim adamlarımız vardı. Hani 6 günde Bor elementiyle, yerli tank yapmışlardı. Üstelik bukalemun gibiydi bu tanklar. Düşman hattına onların tankı gibi sızıp, bir anda kamuflajdan sıyrılıp “bam bam bam, kahrol düşman al sana bir bomba” diyerek vatanımıza kasteden alçakları yok ediyorlardı.

http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli4.jpg

Tankı bukalemun olan milletin bakterisi elbette süper kahraman özelliklerine sahip olacaktı. Haberden okuyalım:

“Kendimizden sakındığımız çocuğumuza, yüzmeye korktuğumuz denize, yemeye çekindiğimiz tarım ürününe tehdit mikrobu ortadan kaldıracak bir bakteri üretildi. Türk bilim insanları, uzun yıllar süren çalışmalar sonrasında çoğumuzun kâbusu olan yiyecek, giyecek ve çevreye yönelik kirliliği azaltacak, hatta sıfıra indirgeyecek mikro bakteriler geliştirmeyi başardı. İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi tarafından yapılan bu keşif; günlük hayatımıza faydalı olacağı gibi aynı zamanda ülke ekonomisine katkı sağlayacak ticari bir ürünün doğmasını sağladı. Katma değerli üretimin her geçen gün önem kazandığı dünyamızda günlük yaşamımızı olumlu yönde etkileyecek yerli çabanın sonucunda geliştirilen mikro bakteri parmakla gösterilecek nitelikte. Bakterilerin yerli endüstriyel ürünlere dönüştürebileceği fikri, TÜBİTAK ve İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenen farklı projelerle de ispatlandı.”

Görüyorsunuz değil mi?

Yiyecek, giyecek ve çevreye yönelik kirliliği sıfıra indirgediği gibi, ekonomiye katkı sağlayan bir bakteri bu. İsmini haberden öğrenemiyoruz ama biraz daha okuyalım sabrınız var ise:

“Klinikte, kozmetikte çok farklı maksatlarla kullanılabilecek birtakım ajanlara sahipler. Ayrıca heykel, köprü, taş yapı, çeşme gibi tarihi yapı yüzeylerinde oluşan kararma ve bozulmaya karşı bakterilerin yerinde iyileşme ve koruma sağlamak maksadıyla kullanılabileceğine yönelik çalışmalara imza attık.”

Bu cümleleri, havuz şeysine açıklama yapan yerli ve milli öğretim üyemiz söylüyor.

Öyle bir bakteri ki, hem mermer yüzeyleri parlatıyor hem her türlü hastalığı sıfırlıyor… Bülten, ayrıca kanser gibi hastalıkları da kökten çözeceğinin beklendiğini ekliyor haberine.

Önce motor; Geliyooo!

Evrensel gazetesinin haberine göre macera Kasım- 2010 tarihinde başladı. Okuyoruz: “Türkiye’nin ve dünyanın en gelişmiş veri arama teknolojisine sahip arama motoru Google’a güçlü hamle Geliyoo’dan geldi. Geliyoo CEO’su Buray Savaş Anıl yaptığı açıklamada, “Türkiye’de gelişen teknolojiye ve dünyanın internet pazarına yapmış olduğu yatırımları da göz önüne alarak, birçok teknolojik gelişmeyi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de yapabileceğini göstermek amacıyla Geliyoo.com kuruldu.” dedi.”

2017’ye gelindiğinde yine haber oldu bu girişim: “10 yıldır yerli bir arama motor üzerinde çalışan mühendisler Hakan Atabaş ve Fatih Arslan yerli ve milli arama motoru ’Geliyoo’yu geliştirdi.

Yıllardır arama motoru çalışması üzerinde emek veren ve bugüne kadar Geliyoo isimli arama motoruna 10 milyon Türk lirası harcayan iki girişimci, yerli arama motorunda her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündü.

Hakan Atabaş, ‘Daha birçok özellik ve çalışma ile hizmet vermeye hazır olan Geliyoo’nun şu anda test sürümü olarak çalıştırılıyor olmasının en temel sebebi yatırım konusunda çok ciddi yatırım, teknik destek ve ekipmana ihtiyaç duymamızdandır.’ dedi.”

Tabii ki başta havuz şeysileri olmak üzere tüm yandaş medya köpürttükçe abarttı bu üçkâğıdı.

https://www.ahaber.com.tr/teknoloji/2017/01/18/yerli-ve-milli-arama-motoru-geliyoo

10 milyon TL’den bahsediliyordu. İşin sahiplerinin ifade ettiği rakamdı bu. Google’ın (ki dış güçlerin içimize soktuğu hain motordur kendileri) pabucunu dama atacak, bilumum arama motorlarınınkini de ters giydirecek yerli ve milli bir arama motoru projesiydi ‘geliyoo’. Düşünün bir Bilmem kaç yüz milyon dolarlara kurulmuş google’a karşı büyük fedakârlıklarla sadece 10 milyon TL’ye kurulmuş geliyoo. Göğsümüz kabarmasın da ne olsun!

Gerçi şirketin kuruluş amacına baktığımızda çok enteresan vaatleri vardı bu arama motorunun.

Örneğin her gün bir evsizi ev sahibi yapmak, gibi…

Ya da, Dünyanın en modern ve büyük camisini Türkiye’de inşa ederek bir ilki başarmak, gibi…

Şaka değil, geliyoo isimli arama şirketinin kuruluş vaatleri bunlardı. Dahası da vardı elbette.

Misal, 10 yıllık yerli ve milli gücün ürünü olan geliyoo, üniversite kurmaktan, yerli ve milli gençlik yetiştirmeye kadar pek çok hedef koymuştu kendisine.

Gerçi minik bir açık da verdiler. Bu işten pek anlamadıkları, yaptıkları hırsızlığı gizleyememelerinden belliydi ve profesyonel hırsızların devleti idare ettiği bir devirde bunları yutma ihtimali düşüktü!

http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli5.jpg

Yerli ve milli arama motorumuz bilgileri google’dan videoları ise youtube’dan çalıyordu… Ve bu basit hırsızlık için 10 milyon TL harcadıklarına inanmamızı istiyorlardı!

Ancak, 10 milyon TL dediğin nedir ki? Hemen tükenmişlerdi girişimciler ve çareyi Tayyip Erdoğan’a mektup yazmakta bulmuşlardı. Reis elbette onları elleri boş geri çevirmeyecekti!

Geliyoo’nun Kurucusu ve CEO’su Hakan Atabaş ile Kurucusu ve Ar-Ge’si Fatih Arslan’ın imzasını taşıyor. “Geliyoodan sayın Cumhurbaşkanımıza mektup” başlığını taşıyan ve “Es Selamü Aleyküm ve Rahmetullahi Berekatuhu” ifadesiyle başlayan mektupta kullanılan şu ifadeler yer aldı: “hazır olmadığımız için Google altyapısıyla test yayınına başladık.” Ancak birkaç satır sonra şunu söylüyorlardı: “Geliyoo” projesi üzerinde 7 senedir çalışılmakta ve 2010’dan beri online hizmete açık olarak geliştirilmesine devam etmekteyiz.”

Geliyoo’nun kurucularının ağzındaki bakla da şu satırlarda ortaya dökülüyordu: “Geliyoo projemizi 5 yıl içerisinde tanınır ve güvenilir kılmayı, aktif kullanılır yapmayı hedefledik ve 5 yılı geride bıraktık. 2016’da aktif kullanıma geçilmesini hedeflemekteyiz. Fakat çok ciddi nakit problemi yaşamaktayız çünkü Geliyoo üzerinden reklam almadığımız için henüz gelir elde etmiyoruz.”

http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli6.jpg

Aslında logosundan altyapısına kadar hemen her şeyinin internetten 8-10 dolara bulunan ‘Template’lerden apartıldığı kısa sürede ortaya çıkan 10 milyonluk proje geliyoo’nun aslında sadece 50 dolarlık bir masrafla yarım saatte kurulabileceği de hemen anlaşıldı. Yerli ve milli vurgun çağından kendileri de bir dilim pasta istemişti bu açıkgöz girişimciler.

Şimdilerde girmeye kalkıştığınızda, ‘aman dikkat sakat site’ uyarısı alacağınız geliyoo’nun CEO’su şöyle bir açıklamayla kayıplara karıştı:

http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli7.jpg

Kısa süre sonra “gidiyoo, gelmiyoo” gibi siteler de rakip olarak çıktılar ama mesele kapandı gitti. Nasılsa millet olarak hafızamız oldukça zayıftı!

Çağlar aşan muazzam bir proje: Yerli Tavuk Atak-S!

Motorunu Amerika’dan, yazılımını İngiliz ve İtalyanlardan, uçuş aksamını uzak doğudan çeşitli ülkelerden, tasarımını Kore’den filan aparttığımız göz nurumuz, bebeğimiz Atak helikopterleri ve Altay tankları en azından hareket edebilen yerli ve milli üretimlerimizdi. Gerçi, özellikle satış yaparken Amerikalılar taş koyuyor, bu sebeple bir tane bile satamadık ama olsun, en azından BMC ve sahibi Şems Etem Bey’i zengin ediyoruz. Bir de taze damat beyi elbette.

http://www.gazetevatan.com/abd-ile-atak-gerilimi--576753-gundem/

Atak sadece yerli ve milli helikopterimizin adı değildi. Bir de yumurtlayan gururumuz vardı! Aynı zamanda yerli ve milli tavuğumuzun da adıydı Atak-S… Hürriyet’e göre bu tavuk adeta altın yumurtluyordu. Durmadan dinlenmeden hem de…

http://www.hurriyet.com.tr/altin-yumurtlayan-ankara-tavugu-28584194
http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli9.jpg

Daha birkaç gün önce damat bey ne demişti hatırlayalım; “Geçenlerde seçmen vatandaşlarımızla konuşurken, biri dedi ki, “Vallahi AK Parti’ye o kadar güveniyoruz ki Sayın Bakanım. Cumhurbaşkanımız çıksa, şuradan Ay’a kadar 4 şeritli yol yapacağım dese, Vallahi inanırız.”
(BKZ-->https://onedio.com/haber/berat-albayrak-ile-vatandas-arasindaki-ilginc-diyalog-cumhurbaskanimiz-ay-a-kadar-4-seritli-yol-yapacagim-dese-inaniriz-825130 )

Vallahi biz de onların inanacağına inanıyoruz.

Bu körü körüne inancı en iyi bilen ve dibine kadar kullanan şüphesiz Reis-i Cumhurumuzdan başkası olamaz ki, önceki gün Saray’da verdiği iftarda coştu ve bakın neler söyledi: “Şu anda uzay bilimleriyle alakalı, öncelikle uzaya uydu fırlatma çalışmalarını başlattık. Bu ne demektir; bizim size ihtiyacımız var. Bu dönem başladığına göre, bundan sonraki, bizzat belki sizler gibi gençlerimizi, uzaya belki biz de astronot gönderme noktasına geleceğiz.”
(BKZ-->https://tr.sputniknews.com/turkiye/201806071033758004-erdogan-kyk-borcu-ogrenci-sahur/?utm_source=https%3A%2F%2Ft.co%2Fw8thi4DPNY&utm_medium=short_url&utm_content=hGV6&utm_campaign=URL_shortening)

http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli10.jpg

Yakışır hani…

Başta Cengiz İnşaat’ın patronu olmak üzere tüm AKP’li müteahhitler şimdiden uzaya çıkma çalışmalarına başlasalar iyi olur. Bundan sonraki ihaleler oralardan olacak gibi görünüyor. Bu arada geliyoo’nun patronlarına da bir kıyak çekelim. Önümüzdeki dönem trend astronotluk kursları. Yerli ve milli astronot yetiştirmek için kurs açarlarsa sayın Reis’imiz onlara yardımcı olacaktır örtülü ödenekten!

Yazıyı çok uzatıp sabrınızı test etmek niyetinde değilim. O yüzden şuraya bir kolaj bırakıyorum. Bakın bakalım şimdiye kadar hangi alanlarda yerli ve milli üretim yapmışız. Sonra yerli otomobil meselesine de bir ‘tık’ değinip bağlayacağız.

http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli1.jpg
http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli2.jpg

İğneden ipliği her şeyin yerli ve millisini bulup üretme kabiliyetine sahip Erdoğan ve AKP iktidarının yerli otomobil macerası belki ciltler dolusu kitap olmayı hak etmektedir sevgili okur.

Tarih veriyoruz ya daha ne olsun!

Malum otomobilin geçmişi çok eskilere dayanır. Tarih boyunca 4 ayaklı hayvanların çektiği araçlarla seyahat eden insanoğlu 17. yüzyıldan itibaren motorunda buhar, petrol, gaz, elektrik türü enerjilerin kullanıldığı araçlar icat etti.

Bugün dünya üzerinde (The Sun’ın haberine göre) 1 milyardan fazla otomobil bulunuyor. 100 yıllık geçmişi bulunan Mercedes yıllık 100 milyar Avro hedefine ulaştı. Yaklaşık 120 milyar dolarlık bir rakam bu. Çok anlamam ama sanırım Türkiye’nin bir yıllık olmasa da 10 aylık gelirine denk bir şey bu. Yanılıyorsam kusura bakmayın.

Zaten çok önemli değil. Bizim büyüklerimiz rakamları çarpıtarak aslında dünyanın en çok otomobil üreten ülkesinin de biz olduğumuzu ileri sürebilirler. Sıkıntı yok yani.

İşte AKP keşfinden yüzyıllar sonra yine ilk modeli gibi havayla çalışan otomobil icat etti en azından. Gerçi görünür bir şey yok ama önemli değil. En azından halk nezdinde “gideri” olan bir alan bu. 200 yıl önceki ilk otomobiller gibi “buhar” ile çalışan yerli otomobilimizin ismi Atak SLX mi olur (Bu x yerli değil yumuşak G olabilir!) bilemeyiz ama hemen kısaca bir serencamına bakalım yerli otomobilimizin.

AKP iktidara geldikten hemen sonra oluşturduğu illüzyonlardan biriydi yerli oto. Bu alanda milyonlarca dolar-Avro gömdüler. Hesap soran filan olmadığı için gömmeye devam ediyorlar. Her yıl bir fotoşoplu araç gösterip “işte yerli oto, şu tarihte yollarda” türünden yazdırdıkları yalan haberlerin hala alıcısının olması ise acı bir gerçek.

2016 yılı başında İsveçli Saab’dan 40 milyon Euro’ya satın alınan platform gündeme gelmiş, TIR’larla getirilen kamuflajlı araçlar çok tartışılmıştı. TÜBİTAK’ın üzerinde çalıştığı bu projenin tamamen hata olduğunu ve rafa kalktığını belirten yetkililer, Türkiye’nin otomobilinin temellerinin sıfırdan atılacağı mesajını verdiler. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da 5 babayiğide isterlerse bu projeyi de kullanabileceklerini söyleyip, “Ama istemezseniz de kullanmayın” diyerek mesajı verdi. Yani çok net “kullanmayın sıfırdan yapın” dedi. Hürriyet’ten Emre Özpeynirci’nin analizine göre, Yerli otomobilin gündeme gelmesinden bu yana tam (şimdilerde) 8 yıl geçti.
http://www.haberayyildiz.com/gundem/yerli-otomobil-gitti-turkiye-nin-otomobili-geldi-5171h.html

Özpeynirci geçtiğimiz gün kaleme aldığı yazıda, bu alanda nasıl hayal pazarlandığını açıkça söyleyemese de sorularıyla perçinledi.
(BKZ-->http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/emre-ozpeynirci/yerli-otonun-ceosuna-tam-10-sorum-var-40856699)

17 Aralık Rüşvet Operasyonu sonrasında görevden alınan Nihat Ergün’ün yerine atanan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık’ı hatırlıyor musunuz? En az kendinden sonraki Bakan Canikli kadar eğlenceli bir bakandı kendisi. Hatırlamadınız mı?

Hani şu hissiyatı yüksek bakan canım!
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/bakan-hissetti-tubitak-montaj-dedi-26563640

İşte bu güzide siyasetçimiz 2014 tarihinde bir açıklama yaptı.
https://www.cnnturk.com/video/turkiye/bakan-fikri-isik-yerli-otomobil-icin-tarih-verdi

Tarih veriyordu Bakan Işık… Koskoca bakanın yalan söyleyecek hali yoktu elbette.

Aradan bir yıl geçti. Yandaş medya bu kez fotoşoplu araç bulmakta zorlandığı için üzeri örtülü bir otomobil görseli kullanarak aynı haberi tekrar servise koydu. Halkın hafızasının bir yıl önceyi hatırlamadığından emin olacakları için veriyorlardı damardan gazı!

http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli12.jpg

Çok iddialı konuşuyordu Bakan Işık. Söylediğine göre 2016 yılında filo üretimine geçilecek olan yerli ve milli otomobil, 22 Aralık 2015 günü (bak bak neredeyse dakika verecek!) ilk prototipiyle görücüye çıkacağını açıkladı. (BKZ-->http://www.turkiyegazetesi.com.tr/ekonomi/331725.aspx)

Dünyanın en pahalı benzininin satıldığı ülkede, eşi benzeri olmayan vergilerle (Otomobil maliyetinin 5 katı vergi alınan tek ülkeyiz. Bir araçta 10 çeşit vergi bulunmaktadır.) astronomik rakamlara ulaşan yabancı otomobillere karşı mesafeli durmamız isteniyordu ama devletin kendisi de lüks yabancı araba merakından geri durmuyordu.

Geldik 2017’ye. Köprünün altından sular akıp giderken Bakan Işık’a nasip olmadı yerli otomobili görmek. Yerine gelen Faruk Özlü de tarih meraklısı çıktı. Önceki tüm çalışmalar çöp olmuş, milyonlarca Avro uçmuştu. Ancak ne gam! Bir tarih de yeni bakanımız verdi. Bakanın eli tutulur mu, ver tarihi gitsin, geleneğinin son temsilcisiydi nasılsa!
http://www.milliyet.com.tr/bakan-tarih-verdi-yerli-ekonomi-2456931/

Bu kez kamuflajlı bir görsel süslüyordu tarih haberlerini. Sonradan ortaya çıktı ki, her şeyi çakma olan yerli ve milli otonun makyajıydı bunlar.

Ve geliyoruz bir kaç ay öncesine. Yerli ve milli devrimin son halkasındayız. Malum önümüz yine seçim. AKP reklam ajansını değiştirdiği için yeni vaatlerle uğraşacak hali yok. Tutmuş olan vaatlerin ısıtılıp servis edilmesi de kimseyi rahatsız etmiyor. “Kardeşim her sene tarih verip duruyorsunuz, utanmıyor musunuz?” diye soracak kimse de yok memlekette.

O halde?

Ver tarihi gitsin! Milli ve yerli devrim başka nasıl olacaktı ki?

Geriye tek gerçek kalıyor sanırım; milli ve yerli içecek bir bardak ayran!

http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/milli14.jpg

NTV’ye konuşan yeni Bakan Özlü güncelleme yaparak tarih verdi. Minik bir tarih kayması vardı ama önemli değildi. Önemli olan tarih verilmesiydi. Bakan Özlü, 2019’da (hani daha önce filoyla yollara çıkıp satışını yapacağımız yerli ve milli otomobillerin tarihi) otomobilin çiziminin ve şekil şemalının belli olacağını söyleyerek üretimin 2021 yılında yapılacağını açıkladı.

23 yıl dediğin ne ki, bir çırpıda geçer, Allah devlete zeval vermesin yeter!

O zaman kadar klasik otomobil anlayışı kalır mı bilemeyiz. Zira Tesla uzaya otomobil filan yolluyor, elin oğlu güneş enerjisiyle hareket eden araç yapıyor ama biz mazotlusunu 2021’de üretsek de razıyız. En azından yerli ve milli, hiç mi kıymeti olmaz ayol bunun!

Bonus olarak size bir de birkaç gün önce Başbakan’ın tarih verişini armağan edip bu birlikteliğimizin sonuna geliyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere size tarih veriyorum. Hoşkalın…

https://www.ntv.com.tr/video/ekonomi/basbakan-yerli-otomobil-icin-tarih-verdi,9nlIM90Vo02ncZsp0nUzpw

Kaynak:
http://www.tr724.com/yerli-ve-milli-bir-devrim-geliyeah/

Naci Karadağ
8 Haz 2018 15:26
“GAYRİMÜSLİM KARŞITI AYETLER KURAN’DAN ÇIKARILSIN” BİLDİRİSİNE CEVAP- AHMET KURUCAN FRANSA’DAN 300 İMZA: “KURAN’DAN GAYRI MÜSLİM KARŞITI AYETLER ÇIKARILSIN” ERDOĞAN : “BİZ SİZLER GİBİ AŞAĞILIK DEĞİLİZ” MÜSLÜMANCA TEPKİ NASIL OLMALI? İŞİD, BOKO HARAM, VAHŞETİNE BU AYETLERİ Mİ DELİL GÖSTERİYOR? AYETLER NASIL YORUMLANMALI? ERKAM TUFAN SORUYOR İLAHİYATÇI YAZAR AHMET KURUCAN CEVAPLIYOR
“GAYRİMÜSLİM KARŞITI AYETLER KURAN’DAN ÇIKARILSIN” BİLDİRİSİNE CEVAP- AHMET KURUCAN

FRANSA’DAN 300 İMZA: “KURAN’DAN GAYRI MÜSLİM KARŞITI AYETLER ÇIKARILSIN”

ERDOĞAN : “BİZ SİZLER GİBİ AŞAĞILIK DEĞİLİZ”

MÜSLÜMANCA TEPKİ NASIL OLMALI?

İŞİD, BOKO HARAM, VAHŞETİNE BU AYETLERİ Mİ DELİL GÖSTERİYOR?

AYETLER NASIL YORUMLANMALI?

ERKAM TUFAN SORUYOR İLAHİYATÇI YAZAR AHMET KURUCAN CEVAPLIYOR
8 Haz 2018 14:51
Emekli Koramiral Kıyat: “TSK’da ast üstünü alkışlamaz; başkomutanlık nasıl bir şey diye bir bilene sorsaydınız”

Saray’daki programda AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı alkışlayan 2. Ordu Komutanı İsmail Metin Temel’le ilgili tartışmalar devam ediyor. Emekli Koramiral Atilla Kıyat, bu nokdada Erdoğan’ın ‘ben başkomutanınm tabii ki alkışlayacak’ sözlerine karşılık verdi.

Kıyat, sosyal medya mesabında, “Erdoğan, ben başkomutanım tabii ki alkışlayacak. Esas başkomutan olduğunuz için alkışlamayacak. Ananevi olarak, Türk Silahlı Kuvvetlerinde ast üstünü takdir edemez, alkışlayamaz. Keşke bu başkomutanlık nasıl bir şey diye bir bilene sorsaydınız.” dedi.

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce de Tayyip Erdoğan’ı alkışlayan 2. Ordu Komutanı İsmail Metin Temel’i sert bir dille eleştirmişti. Apoletlerini sökeceğini ifade etmişti.

http://www.tr724.com/emekli-koramiral-kiyat-tskda-ast-ustunu-alkislamaz-baskomutanlik-nasil-bir-sey-diye-bir-bilene-sorsaydiniz/
8 Haz 2018 13:50 güncellendi
8 Haz 2018 13:50
Tahliye edilen hakim, Avrupa Yargıçlar Birliğinden mali yardım aldığının tespiti üzerine yeniden tutuklandı Acı olan tarafı ne biliyor musunuz bu haberin? Elin yabancı hakimleri, meslektaşlarına sahip çıkarken, Türkiye'de beraber mesai yaptıkları, sohbet ettikleri, aile ziyaretleri yaptıkları meslektaşlarının zulm etmesi. İstiyorlar ki ölsünler, yok olsunlar! ----------------------------------------------------------- 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından savunması alınmadan ihraç edilen Hakim Mustafa UĞUR’a ve ailesine yapılan hukuksuzluklar bitmek bilmiyor. Hakim Uğur’un darbe bahanesiyle tutuklanmasının ardından, öğretmen olan eşi de ihraç edilip, aynı suçlamayla soruşturmaya dahil edilmişti. Hakim Uğur, uzun bir tutukluluk süresinden sonra nihayet 25 Ocak 2018’de mahkeme karşısında kendisini savunma imkanı bulmuş ve adli kontrol şartıyla serbest kalmış, duruşma ise ertelenmişti. (1) Bu süre zarfında haksız şekilde kocası gibi mesleğinden ihraç edilip malvarlığına ve tüm banka hesaplarına tedbir koyulan Hakim Uğur’un eşi Songül Uğur, eşinin yokluğunda geçinebilmek için Avrupa Yargıçlar Birliği Fonunun maddi yardımından yararlanmak için başvuru yapmıştı. Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki 05/06/2018 tarihindeki duruşmada da mahkeme başkanı, sanık Songül Uğur adına açılan banka hesabına Alman Hakimler Birliği üyesi Stuttgart Savcısı P.S. ve Yargıç S.S. tarafından iki ayrı işlemde 1.271 Avro gönderildiği bilgisine ulaşıldığını aktardı. Hakim Uğur, adli kontrol şartlarına uymasına rağmen ortaya çıkarılan bu yeni delil(!) nedeniyle yeniden tutuklandı. (2) Geçtiğimiz günlerde Avrupa Yargıçlar Birliği Fonundan yararlandığı için tutuklu hakim Mesut Orta hakkında da yeni bir soruşturma açılmıştı. (3) Özetle, mesleğinden ihraç edilip, askeri darbe teşebbüsü bahane edilerek tutuklanıp serbest kalmış bir hakim ve ailesi, sırf Avrupa Yargıçlar Birliği Fonundan yardım alması nedeniyle insan haklarına aykırı şekilde yeniden cezalandırılıyor. Kaynaklar: (1) www.gunaydingazetesi.com.tr (2) memurlar.net (3) www.haber7.com https://freejudges.wordpress.com/2018/06/06/haber-tahliye-edilen-hakim-avrupa-yargiclar-birliginden-mali-yardim-aldiginin-tespiti-uzerine-yeniden-tutuklandi/
Tahliye edilen hakim, Avrupa Yargıçlar Birliğinden mali yardım aldığının tespiti üzerine yeniden tutuklandı

Acı olan tarafı ne biliyor musunuz bu haberin? Elin yabancı hakimleri, meslektaşlarına sahip çıkarken, Türkiye'de beraber mesai yaptıkları, sohbet ettikleri, aile ziyaretleri yaptıkları meslektaşlarının zulm etmesi. İstiyorlar ki ölsünler, yok olsunlar!

-----------------------------------------------------------

15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından savunması alınmadan ihraç edilen Hakim Mustafa UĞUR’a ve ailesine yapılan hukuksuzluklar bitmek bilmiyor.

Hakim Uğur’un darbe bahanesiyle tutuklanmasının ardından, öğretmen olan eşi de ihraç edilip, aynı suçlamayla soruşturmaya dahil edilmişti. Hakim Uğur, uzun bir tutukluluk süresinden sonra nihayet 25 Ocak 2018’de mahkeme karşısında kendisini savunma imkanı bulmuş ve adli kontrol şartıyla serbest kalmış, duruşma ise ertelenmişti. (1)

Bu süre zarfında haksız şekilde kocası gibi mesleğinden ihraç edilip malvarlığına ve tüm banka hesaplarına tedbir koyulan Hakim Uğur’un eşi Songül Uğur, eşinin yokluğunda geçinebilmek için Avrupa Yargıçlar Birliği Fonunun maddi yardımından yararlanmak için başvuru yapmıştı. Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki 05/06/2018 tarihindeki duruşmada da mahkeme başkanı, sanık Songül Uğur adına açılan banka hesabına Alman Hakimler Birliği üyesi Stuttgart Savcısı P.S. ve Yargıç S.S. tarafından iki ayrı işlemde 1.271 Avro gönderildiği bilgisine ulaşıldığını aktardı. Hakim Uğur, adli kontrol şartlarına uymasına rağmen ortaya çıkarılan bu yeni delil(!) nedeniyle yeniden tutuklandı. (2)

Geçtiğimiz günlerde Avrupa Yargıçlar Birliği Fonundan yararlandığı için tutuklu hakim Mesut Orta hakkında da yeni bir soruşturma açılmıştı. (3)

Özetle, mesleğinden ihraç edilip, askeri darbe teşebbüsü bahane edilerek tutuklanıp serbest kalmış bir hakim ve ailesi, sırf Avrupa Yargıçlar Birliği Fonundan yardım alması nedeniyle insan haklarına aykırı şekilde yeniden cezalandırılıyor.

Kaynaklar:

(1) www.gunaydingazetesi.com.tr

(2) memurlar.net

(3) www.haber7.com

https://freejudges.wordpress.com/2018/06/06/haber-tahliye-edilen-hakim-avrupa-yargiclar-birliginden-mali-yardim-aldiginin-tespiti-uzerine-yeniden-tutuklandi/
8 Haz 2018 13:48
Ciğeriniz yansin ZALIMLER. Bu kadincağizin cezaevi aracinda dahi KELEPÇELENECEK NE SUÇU OLABILIR?. Bankasya ya para yatirmak, gazete aboneligi, dini sohpetlere gitmek vs. Başörtüsunden saltanat devşiren sultanlarin saltanatini BU ARAÇTA DAHI GÜLUMSEYEN BAKIŞLAR DARMADAĞIN EDECEK. Fotoğrafta,hakkında bylock,özel okulda öğretmenlik veya bir bankada hesabı olduğu gerekcesi ile bir kadın,bir anne,bir masumun cezaevi aracında elleri kelepçeli dışarıda ağlayan yakınlarını teselli etmeye çalışan,vicdan rahatlığıyla tebessüm eden pırıl pırıl insana bakın,unutmayn https://twitter.com/yenibidunya_/status/1004963585917902848 https://twitter.com/avomerturanli/status/1004892932699246592
Ciğeriniz yansin ZALIMLER. Bu kadincağizin cezaevi aracinda dahi KELEPÇELENECEK NE SUÇU OLABILIR?.
Bankasya ya para yatirmak, gazete aboneligi, dini sohpetlere gitmek vs.
Başörtüsunden saltanat devşiren sultanlarin saltanatini BU ARAÇTA DAHI GÜLUMSEYEN BAKIŞLAR DARMADAĞIN EDECEK.

Fotoğrafta,hakkında bylock,özel okulda öğretmenlik veya bir bankada hesabı olduğu gerekcesi ile bir kadın,bir anne,bir masumun cezaevi aracında elleri kelepçeli dışarıda ağlayan yakınlarını teselli etmeye çalışan,vicdan rahatlığıyla tebessüm eden pırıl pırıl insana bakın,unutmayn

https://twitter.com/yenibidunya_/status/1004963585917902848
https://twitter.com/avomerturanli/status/1004892932699246592
8 Haz 2018 13:45
Bu vatan çocuklarının devletin gözünde hadi Reza şeysi kadar değeri yok da; ya hu bunların hiç mi ailesi, akrabası, komşusu, komutanı yok? Bir tiwit de mi atamazlar? Kimisi 3 yıldan fazla süredir PKK'nın elinde olan polis ve askerlerimiz: Sedat Sorgun (asker), Ümit Gıcır (asker), Semih Özbey (asker), Adil Kabaklı (asker), Müslüm Altıntaş (asker), Mevlüt Kahveci (asker), Sedat Yabalak (polis), Süleyman Sungur (asker), Hüseyin Sarı (asker). https://stockholmcf.org/turkish-soldiers-and-police-officers-captured-by-pkk-says-they-were-abandoned/
Bu vatan çocuklarının devletin gözünde hadi Reza şeysi kadar değeri yok da; ya hu bunların hiç mi ailesi, akrabası, komşusu, komutanı yok? Bir tiwit de mi atamazlar?

Kimisi 3 yıldan fazla süredir PKK'nın elinde olan polis ve askerlerimiz: Sedat Sorgun (asker), Ümit Gıcır (asker), Semih Özbey (asker), Adil Kabaklı (asker), Müslüm Altıntaş (asker), Mevlüt Kahveci (asker), Sedat Yabalak (polis), Süleyman Sungur (asker), Hüseyin Sarı (asker).

https://stockholmcf.org/turkish-soldiers-and-police-officers-captured-by-pkk-says-they-were-abandoned/
8 Haz 2018 13:40
Ece Sevim cemaat mensubu değil, bilakis kendi ifadesiyle her daim cemaatin karşısında durmuş bir gazeteci. Peki neden gözaltına alındı? Cevabı çok basit. 15 Temmuz sözde darbesini en ince detaylarıyla araştırdı, çelişkileri ortaya koydu. Yani yalancının mumuna üfledi! Ece Sevim’in küçük çocuğu var. Polisin acelesi olmalı ki(!) sabahı bile beklememiş. Durum net; düşünen, araştıran herkese düşman bir rejim var. Ece Hanımın 15 Temmuz’un üzerine gidip ezberleri bozması birilerini rahatsız etti.
Ece Sevim cemaat mensubu değil, bilakis kendi ifadesiyle her daim cemaatin karşısında durmuş bir gazeteci. Peki neden gözaltına alındı? Cevabı çok basit. 15 Temmuz sözde darbesini en ince detaylarıyla araştırdı, çelişkileri ortaya koydu. Yani yalancının mumuna üfledi!

Ece Sevim’in küçük çocuğu var. Polisin acelesi olmalı ki(!) sabahı bile beklememiş. Durum net; düşünen, araştıran herkese düşman bir rejim var. Ece Hanımın 15 Temmuz’un üzerine gidip ezberleri bozması birilerini rahatsız etti.
8 Haz 2018 13:38
15 Temmuzla ilgili sorgulamalar, çelişkileri ortaya koymalar iki kesimi çok rahatsız ediyor: Erdoğancılar Ve Ergenekoncular! Zira 15 Temmuz -bazı piyonlar kullanılsa da- bunların ortak yapımı! Hikayelerinin sorgulanmasından fevkalade rahatsız oluyor, sorgulayanı hapse atıyorlar!
15 Temmuzla ilgili sorgulamalar, çelişkileri ortaya koymalar iki kesimi çok rahatsız ediyor:
Erdoğancılar
Ve
Ergenekoncular!
Zira 15 Temmuz -bazı piyonlar kullanılsa da- bunların ortak yapımı!
Hikayelerinin sorgulanmasından fevkalade rahatsız oluyor,
sorgulayanı hapse atıyorlar!
8 Haz 2018 13:36
Ergenekoncuların ve Erdoğancıların 15 Temmuz üzerindeki şaibeleri sorgulayan herkese orantısız nefret ve güç kullanmasının sebebi bu makalede anlatılıyor En büyük korkuları senaryolarının çökmesi! Ece S. Öztürk’ü de bu yüzden tutuklattılar

PUTİN, DUGİN VE 15 TEMMUZ

Putin ve Rusya son dönem Batı’da cereyan eden olaylara haricen müdahale etmekle itham ediliyor. Özellikle seçimlerin elektronik yöntemlerle yapıldığı ülkelerde Putin’in bazı adaylar lehine müdahale ve maniplasyonda bulunduğu tartışılıyor. Rusya’nın hackerleri dünyaca meşhur ve bütün büyük kurumların, ülkelerin korkulu rüyası. Putin’in güçlü hacker ve IT ekipleriyle Trump’ın seçildiği ABD seçimleri dahil bazı batı ülkelerinde adayların propagandasının yapılmasından, sandık sonuçlarına kadar pek çok konuya müdahil olduğu yönünde güçlü iddialar var. Putin Rusya’sının destek verdiği iddia edilen liderler-partiler genellikle sağ, aşırı sağ eğilimlere sahip, zaafı olan ve otoriterleşme potaansiyelindeki liderler. Sanki Rusya defolu ve demokratik değerleri aşındıracak liderlerin seçilmesini, öne çıkmasını temin ederek batı kulübünün zayıflamasını ve NATO, AB gibi paktların güç kaybetmesini sağlayacak stratejik adımlar atıyor.

Peki Rusya bunu neden yapıyor?

Bunun ipuçlarını Rusya’nın politikalarına yön veren ve Putin’in en etkili danışmanlarından olan darbe öncesi AKP’lilerle görüşen, darbe sonrası Türkiye’yi ziyaret eden Aleksandr Dugin’in Yeni Avrasyacılık stratejisinde bulabiliriz.

Klasik Arasyacılık Bolşevik Devriminden sonra ortaya çıkan bir akımdır. Rus aydınların öncülük ettiği bu akım Rus kültürünün batı kültüründen farklı ve özgün olduğunu, doğu ile batıyı, Asya ile Avrupayı mezceden bir yapıda olduğunu iddia etmekteydi. Ortadoksluğu ve Slavlığı öne çıkaran Avrasyacılar batının kapitalist, bireyci, tüketime dayanan kültürünü ağır şekilde eleştiriyolardı. Türk-Moğol kültürünü Avrasya kültürünü besleyen alt kültür olarak görmekte, Türki halkların Avrasyacılık yaklaşımına olumlu katkılarının olduğunu/olacağını düşünmekteydiler. Bu nedenle Avrasyacılık ulusalcı-Turancı bazı kişilere sıcak gelmiştir. Rus aydınlarından oluşan Avrasyacılar batıya karşı dönemin Rusya’sı içinde önemli oranda varlığı bulunan Türki toplulukların desteğini de almak istemiş olabilirler. Roma ve Alman geleneğine açıktan karşı olan Avrasyacılar Moskova’yı Asya ve Avrupa için “merkez” “esas güç” kabul ederek, Rusya’ya hem Asya hem de Avrupa’ya yönelik projeksiyonlar, hedefler çizen bir strateji belirlemişlerdir.

Son dönem Rusya stratejilerinin şekillenmesinde etkili olan Aleksandr Dugin’in yeni Avrasyacılık Stratejisi ise ABD’yi ve NATO’yu Avrupa’dan dışlamayı hedeflemektedir. ABD’nin siyasi ve coğrafi olarak “uzak” ve “yabancı bir güç” olduğunu, Avrupa-Asya coğrafyasından uzaklaştırılarak daha benzeşik ve ortak tarihe-kültüre, değerlere sahip olan Avrupa’nın Rusya ile birlikte hareket ederek Avrasyacı yeni bir ittifak kurması gerektiğini ileriye sürmektedir. Dugin’in ana stratejisi Avrupa üzerindeki ABD ve NATO etkisini kırarak Avrupayı Rusya ile ittifaka zorlamak ve Avrupayı da kontrol eden büyük Rusya’yı inşa etmektir. Yeni Avrasyacılık bu doğrultuda taktik ve stratejik mücadaleler vermektir. Bu hedefe ulaşmanın önündeki en önemli engel ABD ve onun liderliğini yaptığı NATO’dur. AB projesini de bir tehdit olarak görmekle birlikte yeni Avrasyacılar kendilerinin dahil oldukları, ABD etkisinin kırıldığı bir Avrupayı kontrol edebilecekleirni düşünmektedirler. Yeni Avrasyacılık Avrupa’yı ve Asya’nın önemli kısmını içine alan büyük, güçlü Rus etki alanı oluşturma, yeni Rusya imparatorluğu kurma projesidir. Tabii olarak Türkiye böylesi bir amaç için çok önemlidir. NATO üyesi olan, AB ile güçlü angajmanları bulunan, Rusya’ya, Ortadoğu’ya komşu, Türk dünyasında etkisi olan Türkiye’nin Batı paktından kopartılıp Rusya’ya yaklaştırılması Dugin’in stratejileri açısından oldukça önemlidir. NATO’nun Türk ordusu üzerindeki baskın rolü bu hedefe gitmenin önündeki başlıca engellerden birisidir.

15 Temmuz sonrası özelde TSK’de genelde devlette yaşanan tasfiyelere baktığımızda Dugin’in stratejileri açısından çok iyi işler çıkarıldığını görüyoruz. 15 Temmuz güdümlü darbesi ve sonrasında yapılan karşı darbe en büyük hasarı TSK’ya ve NATO-TSK ilişkilerine vermiştir. Zira gelinen noktada NATO’nun güney kanadındaki en güçlü askeri güç olan TSK’dan neredeyse bütün NATO subayları tasfiye edilmiştir.[1] NATO subaylarından boşalan noktalara ve stratejik komutanlıklara Avrasyacı, Rusya yanlısı subaylar konmuştur. Türk ordusu bu tasfiye ile güç potansiyelini ve hareket-caydırıcılık kabiliyetini önemli oranda yitirmiştir.

Erdoğan bunu neden tercih etti? Rusya ve Avrasyacılarla birlikte haraket etmek Erdoğan’a yarın fatura olarak çıkmaz mı?

Bu ittifakın sıkışmışlıktan ve tıkanmışlıktan kaynaklanan zoraki bir ittifak olduğu açıktır. Darbe davalarında “Ergenekon ve Balyoz’un savcısıyım” derken birden Ergenekoncuların avukatı haline gelen Erdoğan 17-25 sonrası düştüğü durumdan kurtulma yolları arıyordu. İçte ve dışta ittifaklarını, düşmanlıklarını yeniden tanımladı. Bireysel konumunu-çıkarlarını merkeze alacak şekilde 17/25 sonrası sadece hükümetin değil, devletin yıllardır devam edegelen politikalarında keskin değişiklik arayışına girdi. Açığa çıkmış ve soruşturulan yolsuzluk, rüşvet, suistimal gibi ağır ithamların Batı tarafından aklanmasının ve desteklenmesinin mümkün olmayacağını biliyordu. Bu nedenle Erdoğan ve çevresi ülkenin eksenini değiştirmeyi ve içte Ululsacı/Avrasyacı/Ergenekoncu ekibe, dışta Rusya’ya yanaşmayı tercih etti. Bu tercihten sonra AKP Avrasyacı subaylar tarafından organize edildiği bilinen Ergenekon ve Balyoz darbe davalarını kapattı. Bu keskin dönüş “Milli orduya kumpas kuruldu” denerek tabana pazarlandı. Tutuklu subaylar salınmakla yetinilmedi, yüklü tazminatları da ödenerek TSK deki görevlerine acelece iade edildiler. Zira Erdoğan Avrasyacı-Ergenekoncu askerlere şiddetle muhtaçtı. Ergenekoncu/Avrasyacı ekip zora girmiş, sıkışmış bir liderin durumundan yararlanma fırsatını kaçırmadı ve Erdoğan’la “ortak düşman” Cemaati hedefe koymak üzere anlaştılar. Bu safhadan sonra Erdoğan kişisel kininin (belki de Partiyi kurmadan önce yüklenen temel misyonun) takipçisi olurken, Ergenekoncular sürecin stratejik ve taktik planlayıcısı ve beyni haline geldiler. İslamcılara, tarikatlere ve cemaatlere ise bu ittifakın figüranları, hamaset peşinden koşturan kitlesi, oy deposu olmak düştü.

Günümüze kadar yaşanan olaylara bu çerçeveden bakmak bazı bilinmezleirn çözülmesine yardımcı olacaktır. Gövdesini dindarların, beynini Ergenekoncuların, siyasi gücünü AKP’nin oluşturduğu bu yeni ve kozmopolit ittifakın birlikte yapacakları vardı. Pragmatizmin üstadı, siyasetin büyük ustası Erdoğan 17/25’in bagajıyla/yüküyle hukuk, şeffaflık, hesap verebilirlik, gibi demokratik değerlere asla dönemezdi. Bu ilkeleri paydaşlarında şart koşan NATO ve AB ile yürüyemezdi. Onun yerine kirli bohçalarını problem yapmayacak Avrasyavcılar ve onların hamisi Rusya ile iş tutmayı, yakınlaşmayı tercih etti. Bunu yaparken kendi tabanına, iç kamuoyuna “büyük devlet” pozu vermeyi ihmal etmedi. Zira oy oradan geliyordu…

Erdoğan’ın Ergenekoncularla ve Avrasyacılarla ittifakı sözcüsü Yalçın Akdoğan’ın “milli orduya kumpas kuruldu” cümlesiyle devreye sokuldu. Bu söz 180 derecelik dönüşle Erdoğan’ın yeni ittifakının kimlerle, hangi hatta kurulacağını gösteriyordu. Türk sınırlarını ihlal eden uçak düşürme vak’ası Rusya ile ilişkileri germiş gibi görünse de sonuçta Erdoğan’ın ve Türkiye’nin Rusya’ya olan bağımlılığını, mecburiyetini ve mahkumiyetini perçinledi. Nitekim Erdoğan iç politikada uçak düşürmeyi “kahramanlık” olarak satarken özür dileme, tazminat, yaptırımlara boyun eğme dahil her tavizi verdi. AKP medyası klasik keskin dönüşlerinden birini daha yaparak Davutoğlu’nun: “vur emrini ben verdim” sözüne rağmen faturayı Cemaate yıkmakta gecikmedi.

15 TEMMUZ BU İTTİFAKIN MEYVESİ

15 Temmuz öncesinde Rusya ile AKP arasında bir balayının olduğu, Erdoğan ve çevresinin yolsuzluk ve otoriterleşmeye prim vermeyen batıya karşı bir dayanak aradığı havuz medyadan da açıkça görülüyordu. Darbe senaryosoundan 1 ay kadar önce 5 haziran 2016’da Sabah yazarı Ferhat Ünlü “Matruşkanın İlk Bebeği: Dugin” başlıklı yazısında: “Rus devletinin üzerinde durduğu derin devlet konseptinin, ‘çekirdek devlet aklı’nın kodlarını anlamak gerekiyor” diyerek Dugin’İn “Doğu Perinçek başta olmak üzere Türk Avrasyacılarıyla yakın irtibatı” olduğunu söylüyor. Ferhat Ünlü 2009’da Dugin’le yaptığı röportajdan alıntılar yaparak Dugin’in Erdoğan’ı “Avrasyacı bulduğunu” ifade ediyor. Bu röportajda Dugin Ünlü’ye: “Türkler ve Ruslar geçmişte imparatorluklar kurdu. Tarihteki yanlış anlamaların üzerine bir sünger çekip güçlerimizi birleştirmeliyiz. Türkler sıcak denizlere inme emellerimize mani oldular. Ama şimdi birlikte hareket edersek çok kutuplu bir dünyanın kurulmasına yardımcı olabiliriz. Bir tür jeopolitik müttefik olabiliriz. ..Bence gelecekte NATO bitebilir, çünkü artık daha fazla seçenek var. .. Ben 1990’larda kişisel olarak Türkiye’yi Rusya’nın politik düşmanı olarak addettim. Fakat şimdi fikrimi değiştirdim.” diyor. Ferhat Ünlü Dugin’i pragmatist olarak tanımlıyor ve “ABD’nin küresel hâkimiyetini kırmak için her türlü bölgesel ittifakı teşvik ettiğini” söylüyor.[2]

Kasım 2016’da Türkiyeye gelen ve AKP grup toplantısına katılan, TBMM Darbeyi Araştırma Komisyonu’nun ifadesine başvurduğu Dugin, “Putin’in Türkiye’ye “stratejik ortaklık teklif ettiğini”[3] söylüyor. Türk medyasına verdiği beyanatta ise Erdoğan’ın darbe teşebbüsü sonrası ifade ettikleriyle örtüşür şekilde “NATO, ABD, CİA” vurgularıyla 15 Temmuz’la ilgili Batılı güçleri hedef gösteriyor; Rusya’nın dostluğuna, desteğine dikkati çekiyordu. Ayrıca Dugin: “Bu darbe girişimi ABD’nin Erdoğan rejimine yaptığı bir savaş ilanıydı. Bunun Amerika’nın Erdoğan ve Türkiye’ye yönelik bir girişimi olduğu artık çok açıktır. ..Bu durumda jeopolitik bir darbe girişimi ile uğraşıyoruz demektir. Bu da diğer büyük jeopolitik güç olan Rusya’nın davet edilmesini gerektiriyor.“[4] demiştir. Dugin’in 15 Temmuz’un bir kaç gün sonrası sarf ettiği: “Türk vatanseverler darbeyi bastırdı. Artık Türkiye’yi Moskova’yla arayı düzeltmekten hiçbir güç alıkoyamaz”[5] sözleri “Batı kulübünü bırakın birlikte hareket edelim” anlamına gelmekte ve Rusya’nın Darbe senaryosundan beklentilerini özetlemektedir. Aleksandre Dugin’in 15 Temmuzdan kısa süre önce Putin tarafından gizlice Ankara’ya gönderildiği ve darbe ile ilgili bilgiler ve sonrası tutuklanacaklarla ilgili listeler verdiği bilgisi de medyada yer aldı[6]. Erdoğan’ın: “Putin’in darbe girişminde hızlı desteğinden memnunum”[7] ifadesi ve CB sözcüsü İ. Kalın’ın Erdoğan’ın Rusya ziyareti öncesi: “Bu süreçte Sayın Putin’in Cumhurbaşkanımızı telefonla arayarak Türk demokrasisine desteğini ve darbe teşebbüsüne tepkisini dile getirmesi çok önemli bir mesajdı.“[8] sözleri 15 Temmuz üzerindeki Rusya-Erdoğan işbirliği sorgulamarını artırıyor. 15 Temmuz sonrası Rusya’nın tepeden bakan tavrına rağmen verilen tavizler, ezik tutum, Suriyede Rusya’ya boyun eğme, bazı büyük ihaleleri Rusya’ya verme üzerinde düşünülmesi gereken sıkıntılı konular. Başta GK Başkanı Hulusi Akar’ın itiraf niteliğindeki açıklaması ve Darbe duruşmalarındaki diğer asker ifadelerini ve çelişkileri birarada değerlendirdiğimizde taşlar yerine oturuyor.

5823eb166da25-20161108-2-20002295-15805499-web-2jpg

Bütün bunlara rağmen pragmatizm ustası Erdoğan’ın batı paktından çıkmaya cür’et edebileceğini ve Rusya ile sıkı bir pakt ilişkisine girecebileceğini sanmıyoruz. Erdoğan gündelik politikalarla kendini kurtarmanın hesabını yapıyor ve bu konuda ülke aleyhine taviz vermede, birileriyle masaya oturmada çizgisi, ilkeleri yok. Onun en önemli çizgisi kendisi ve çıkarları.

Bir senaryo üzerinden geliştirilen bu ortaklık bir stratejik ortaklıkla, Türkiye’nin Batıdan, NATO’dan ve AB sürecinden bütünüyle kopup Rusya liderliğindeki paktlara girme şeklinde sonuçlanır mı bilemiyoruz. Ama Erdoğan, Ergenekoncular, Avrasyıclar Rusya’nın himaye ve desteğinde bir proje yürüttüler ve hepsi bundan son derece karlı çıktı.

Bu ortaklık, işbirliği sonucu kimler neler kazandı?

RUSYA: NATO subayları TSK’den bütünüyle tasfiye edildi. NATO’nun 65 yıllık birikimi sıfırlandı. NATO subaylarının yerini Arasyacı darbeci Rusya yanlısı subaylar aldı. Erdoğan’ın Rusya ile bireysel çıkar ilişkisi nedeniyle Türkiye kadim Türk yurdu Kırım’a, Kırım Tatar Parlemantosunun feshine, işgale sessiz kaldı. Ortadoğu’da milli çıkarlarımızla örtüşmeyen Rusya politikalarına göz yumuldu. Suriye, bu işbirliği nedeniyle bütünüyle Rusya insiyatifini terk edildi. Ortadoğu’da Rusya ile tezleri örtüşmeyen Türkiye “kuzu” haline getirildi ve bütünüyle oyun dışına itildi.

Rusya ile bir kısım silah anlaşmaları yapıldı. Rusya Türk dünyası üzerinde etkili olabilecek potansiyele sahip bir rakibini kontrol altına aldı, politik ve diplomatik etkisini zayıflattı. Dugin’in Avrupayı kuşatmayı ve kontrolü hedefleyen Yeni Avrasyacılık stratejisi gereği önemli bir kanat ülke olan Türkiye Batıdan, NATO’dan uzaklaştırıldı; en azından eylemsiz bırakıldı.

Bu arada Erdoğan “Batıyı dengeleyeceğim” diye dünyanın türlü coğrafyalarında otoriter yönetimlerle ilişkilere girdi. İran’ın bölgede kazandığı mevzileri problem etmedi, hatta Türkiye’yi ve kendisini aşağılamasını bile sineye çekti. Doğu Türkistan davasını sattı, Doğu Türkistanlıları “terörist” olarak Çin’e iade etti. Yıllarca “Kırmızı çizgimiz” diye bağırdıkları Kerkük Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne katıldı. MHP’nin, milliyetçierin sesi dahi çıkmadı. Yunanistan’ın nerdeyse her hafta bir adamızı işgal etmesini görmezden geldi. Kıbrıs meselesinde aleyhe gelişmeler yaşandı ama hiç ses verilmedi. Suriyede dibimizde PYD devleti kuruldu, Erdoğan içeriye kükrerken dışardaki tüm olumsuz gelişmeleri yuttu.

ERDOĞAN: Erdoğan Ergenekoncularla ve Avrasyacılarla ittifak kurduktan sonra iç politikada ciddi bir hareket alanı kazandı, üzerindeki baskıları hafifletti. Ergenekoncuların devletteki kadroları (yargı-Ordu-bürokrasi) ve medyadaki destekçileri sayesinde hızlı fişlemeler yaptı, kamuoyundaki olumsuz algıyı değiştirmede stratejik üstünlük elde etti. 17/25 Aralık yolsuzluk dosyalarından kurtuldu. Paralarını, ailesini ve çıkarlarını (şimdilik) güvence altına aldı. 15 Temmuz olayı Erdoğan için tam bir “Allah’ın lütfu” oldu. Bu kurgu ve işbirliği Erdoğan’ın tartışmasız Tek Adam haline gelmesine, devletin bütün güç ve unsurları üzerinde denetim sağlamasına sebep oldu. Tekmil manada diktatörlüğünü kurdu. Para trafiğini istediği gibi yönetme, ihale-komisyon işlerinde kimseden çekinmeden hareket etme fırsatı yakaladı. Her kesime karşı ve dilediği gibi kullanabileceği çok güçlü ve yeni bir “mağduriyet” daha elde etti ve gelecekle ilgili kendine güveni geldi. Artık 2030’ları planlayabiliyordu! Kendisine biat etmeyen kesimlere “darbe” üzerinden diz çöktürdü. Kişisel intikam planlarını devreye soktu ve AKP içindekiler dahil bir kenara yazdıklarından intikam almaya başladı. 15 temmuz Erdoğan’a MHP’yi ve diğer küçük muhalifleri tam kontrol etme, HDP’yi kodese tıkma-sindirme ve CHP’yi uysallaştırma imkanı verdi.

ERGENEKONCULAR: Dün kanlı-bıçaklı olan iki kesim ortak düşmana karşı stratejik işbirliği kurdular ve kazan kazan formülüyle çalıştılar. Bu sürecin sonuçta kazananı kim olacak, menfeate dayalı bu sun’i ittifak neye evrilecek bilemiyoruz ama Ergenekoncular bu işbirliğinden en kazançlı çıkan grup oldu. İçi gayet dolu ve sağlam olan darbe davaları kapatıldı, hepsi hapisten çıktı. TSK ve Bürokrasideki konumlarını eskisinden daha güçlü şekilde yeniden kazandılar. Üstelik bu defa hükümetin kendilerine duyduğu ihtiyacın farkındaydılar. Ergenekon Yargılamaları sürecinde dedikleri gibi onları içeriye atan polisler-yargıçlar tam da onların çıktıkları koğuşlara kondu, Silivri’ye dolduruldular. Anayasa ve yasalardan kaynaklanan görevlerini yapan polis-hakim-savcıları hapse atmakla kalmadı, içerde kendilerine dışarda çoluk çocuğuna işkenceler ettiler. Nitelikli bütün kadroların tasfiyesi nedeniyle devletin stratejik, hassas noktalarını tekrar ele geçirdiler. Özellikle TSK’dan bütün başarılı namuslu subayları tasfiye ettiler. Ordu neredeyse tümüyle Ergenekoncu paşaların eline geçti.

2014 yılı başlarında kurulan Erdoğan-Ergenekon-Avrasyacı ittifakı, projesini 15 Temmuz senaryosu ile taçlandırdı. Bu tabloda kaybeden demokratik blok, AB, NATO oldu. Demokrasi, hukuk, insan hakları ve elbette ki Türkiye’nin geleceği oldu. İslami söylemlerle Erdoğan’ın peşine takılan dindarlar ve cemaatler ise dindar kesime kesilen faturanın, yıkımın büyüklüğünün hala farkında değiller. Cemaatler-tarikatler küçük ve kısa vadeli hesaplar için ağır bir yozlaşma sürecine girdi ve 40-50 yılda Anadolu’dan yetişmiş dindar, muhafazakar ve eğitimli nitelikli insan kaynaklarının, sermayesinin biçilmesine göz yumdular.

15 Temmuz üzerindeki sisler dağıldıkça Saray-TSK-MİT’in içinde olduğu, bir yabancı ülkenin himaye ettiği bir kumpasla karşı karşıya olduğumuz ortaya çıktı. 15 Temmuz’la ilgili üretilen argümanlar hızla çöküyor. Tarih Milli orduya kimin ve kimlerin tuzak kurduğunu gösterecektir. Gelecek nesiller, kendisine emanet edilen mehmetçikleri-değerli komutanları bir senaryo uğruna heder eden GKB Hulusi Akar’ı bu kara tablo ile anacaktır. Başında Milli olan bir istihbarat kurmunu milletin aleyhine çalıştıran bir MİT müsteşarını millet unutmayacaktır. Tarih boyunca Türklerin en önemli kurumu ordu olmuştur. Ordunun çökertilmesi durumunda devlet ve toplum ciddi zaafa uğramıştır. Maalesef devleti, milleti, orduyu koruması gerekenler işbbirliği içinde imha-tahrip işine koyulmuşlardır.

Bu arada ironik bir durumu hatırlamakta yarar var. NATO’yu sevmeyebilirsiniz ama biz II. Dünya Savaşı sonrası NATO’ya neden girmiştik?

Stalin Rusyası’nın (SSCB) tehdidinden korunmak için ve yalvar yakar, Kore’de canlarımızla bedel ödeme mukabili girmiştik Atlantik Paktına. Rusya’dan bizi korusun diye girdiğimiz NATO Rusya’ya çerez yapılıyor. Daha fecaati yetişmiş, nitelikli, kahraman Türk subayları Rusya için feda edildi. Kirlenmiş bir kişiyi ve kadroyu korumak için bir tiyatro sahnelendi devletin, ordunun, toplumun genetik kodlarıyla oynandı.

Eğer aksi iddia ediliyorsa hodri meydan!

Neden silahların balistikleri yapılmadı, sahnelenen olayda şehit edilen 254 insanın neden hiçbirine otopsi yapılmadı, SADAT bu kurgunun neresindeydi sorularına cevap verilsin.

Eğer darbe olduğundan eminseniz duruşmalar, yargılamalar U.A ve ulusal medyaya, kamuoyuna açık yapılsın, bütün dünya neler yaşandığını görsün!

Her gün yeni doğum yapmış anaları bebeğiyle tutuklayarak, 80’lik dedeleri, nineleri, esnafları, ev hanımlarını hapsederek kimseyi darbeye ikna edemezsiniz. Sadece zulmünüzü katlarsınız.

Can alıcı soru: NATO bu yapılanları yutar ve hazmeder mi? Böylesine ağır ve aşağılayıcı bir tavrı NATO’nun ve NATO’ya liderlik eden ABD’nin hazmedeceğini ve Türkiye gibi önemli bir ülkeyi, TSK gibi etkili bir orduyu Rusya angajmanı olan Avrasyacılara feda edeceğini sanmıyoruz. Bir kurgu ve senaryo ile TSK’yı pazarlık aracı yapan, Avrasyacı-Ergenekonculara teslim eden Erdoğan’a bir gün bir şekilde bedel ödetilecektir. En azından NATO’ya karşı yaptıkları sineye çekilmeyecektir.

Doç. Dr. Mahmut Akpınar

[1] http://www.reuters.com/article/us-turkey-nato-exclusive-idUSKCN12C16Q, 7.6.2017

[2] http://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/ferhat-unlu/2016/06/05/matruskanin-ilk-bebegi-dugin

[3] http://www.milliyet.com.tr/dugin-putin-in-turkiye-ye-bir-siyaset-2341683/, 31.5.2017

[4]http://www.yenicaggazetesi.com.tr/putinin-danismanindan-darbe-aciklamasi-148992h.htm

[5] http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/putin-in-danismani-dugin-kalkismayi-kemalist-kuvvete-karsi-amerikanci-kuvvet-yapti-h112582.html

[6] http://www.timeturk.com/rus-basinindan-darbe-icin-ilginc-iddia-erdogan-hayatini-putin-e-borclu/haber-235381

[7] http://www.milliyet.com.tr/erdogan-putin-in-darbe-girisminde-siyaset-2291637/

[8] http://www.sabah.com.tr/gundem/2016/08/05/rusyanin-darbe-karsiti-tavrini-takdir-ediyoruz

https://mahmutakpinar.wordpress.com/2017/06/07/putin-dugin-ve-15-temmuz/
8 Haz 2018 13:34 güncellendi
8 Haz 2018 13:34
1-15 Temmuz davalarını takip eden gazeteci Ece Sevim Öztürk, gözaltına alındı.Yaptığı tek şey, dava dosyalarını detaylı inceleyip çelişkiler yakalamaktı. Yani her gazetecinin yapması gerekeni. Panik (nedense) bu kez bizim mahalleden geldi.Balyoz sanığı emekli Mustafa Önsel++ 2-ve Odatv küfür merkezi başkanı Nihat Genç, gazeteciyi ağır hakaretler ve mesnetsiz suçlamalar eşliğinde linç ettiler. Savcılara, polislere hedef göstermekten de hiç utanmadılar. Ece Sevim'i hiç tanımadığı Cem Küçük'ün"kankası" ilan ederken,kendileri küçük birer Cem Küçük oldu++ 3-Mustafa Önsel denilen muhbirle aynı ideolojik kampta olmaktan, aynı davada yargılanmaktan utanç duyuyorum. Bu zavallı yüzünden bir asker aileye evlilik yoluyla mensup olmaktan da utanç duyuyorum++ 4-15 Temmuz'un ayrıntılarının ortaya çıkmasının neden Balyoz sanığı Mustafa Önsel'i zıplattığını ortaya çıkarmak da bir gazeteci olarak boynumun borcu olsun! 15 Temmuz naylon darbesi Balyoz Ergenekon Çetesi (@odatv destekli) ve Erdoğan Çetesinin ortak yapımı. Bazı solcular Balyozun Ergenekonun kumpas olduğunda ısrarlı. Çete bunlar çete O yüzden Ece Sevim kaç gündür @odatv nin hedefindeydi. Akp ye vurunca odatv den ses geliyor. Çünkü ortaklar. 15 TEMMUZ kirli kumpasının aydınlanmasını istemiyorlar
1-15 Temmuz davalarını takip eden gazeteci Ece Sevim Öztürk, gözaltına alındı.Yaptığı tek şey, dava dosyalarını detaylı inceleyip çelişkiler yakalamaktı. Yani her gazetecinin yapması gerekeni. Panik (nedense) bu kez bizim mahalleden geldi.Balyoz sanığı emekli Mustafa Önsel++

2-ve Odatv küfür merkezi başkanı Nihat Genç, gazeteciyi ağır hakaretler ve mesnetsiz suçlamalar eşliğinde linç ettiler. Savcılara, polislere hedef göstermekten de hiç utanmadılar. Ece Sevim'i hiç tanımadığı Cem Küçük'ün"kankası" ilan ederken,kendileri küçük birer Cem Küçük oldu++

3-Mustafa Önsel denilen muhbirle aynı ideolojik kampta olmaktan, aynı davada yargılanmaktan utanç duyuyorum. Bu zavallı yüzünden bir asker aileye evlilik yoluyla mensup olmaktan da utanç duyuyorum++

4-15 Temmuz'un ayrıntılarının ortaya çıkmasının neden Balyoz sanığı Mustafa Önsel'i zıplattığını ortaya çıkarmak da bir gazeteci olarak boynumun borcu olsun!

15 Temmuz naylon darbesi Balyoz Ergenekon Çetesi (@odatv destekli) ve Erdoğan Çetesinin ortak yapımı.
Bazı solcular Balyozun Ergenekonun kumpas olduğunda ısrarlı. Çete bunlar çete

O yüzden Ece Sevim kaç gündür @odatv nin hedefindeydi. Akp ye vurunca odatv den ses geliyor. Çünkü ortaklar. 15 TEMMUZ kirli kumpasının aydınlanmasını istemiyorlar
8 Haz 2018 13:31
SÜREÇTE GAZETECİLER VE AKADEMİSYENLER

Hizmet hareketi zor zamanlar yaşıyor. Milyonlarca insan Türkiye’de ağır baskı ve zulüm altında, yüzbinlercesi hapislerde. Bir o kadarı da her an hapsedilme kaygısıyla yaşıyor. Ağır mağduriyetler, dramlar var. Ülkede hukuk kalmadığı, insanlar duyarsızlaştığı, kurumlar politize olduğu için mağduriyetler Türkiye’de dile getirilemiyor. Bağımsız medya olmadığı için yaşananlar dünyaya duyurulamıyor. Ülke kutuplaşmış kimse bir başkasının acısını hissetmiyor. Aksine herkes “hasım”, “rakip” kabul ettiğinin acısına seviniyor. Her siyasi, etnik, dini grup “öteki” gördüğü kesimlerin yaşadıklarına “oh olsun, hak ettiler!” diyor. Asgari insani duyarlılık dahi kalmamış. İnsaf, vicdan, adalet, merhamet duyguları yoğun kutuplaşma ortamında iptal olmuş durumda. Herkes sadece kendi acısına ağlıyor, kendi derdine yanıyor.

Bu süreçte iki önemli mağdur var. Birisi Güneydoğu’da kentleri yerle bir edilmiş, dilini konuştuğunda, haklarını dile getirdiğinde devletin sopasını başında hisseden Kürtler; diğeri kadın, çoluk çocuk demeden eften püften sebeplerle hapislere doldurulan, mallarına çökülen, işten atılan Hizmet insanları. Ömründe yumruk vurmadığı, taş atmadığı halde “terörist” ilan edilen öğretmenler, doktorlar, akademisyenler, esnaflar, ev hanımları…

Tek Adamın herşeyi kontrol ettiği süreçte milyonlarca insanın hayatı altüst oldu, düzeni bozuldu. Yurt dışına çıkabilenlerin ayrı sıkıntıları var. Türkiye’de kalanların hali hepten içler acısı. Böylesi bir dönemde zulme maruz kalanlara yardım etme, muavenet, muhacirlere destek olma, mazlumların sesi olma, zulmü dünyaya duyurma, duyarlılık oluşturma, farklı yol ve yöntemlerle zulüm düzenine baskı uygulama ve Zalim’in işini zorlaştırma önem arz ediyor.

Zulüm sürecinin etkisi herkeste farklı. Kimisi içine kapanıp kendisiyle başbaşa kalıyor, sessizliğe gömülüyor. Kimisi kendini ayakta tutacak kadar enerjiye sahip, yaşamaya çalışıyor. Kimileri hem ayakta durup hem de çevresine destek olmaya, umut vermeye çabalıyor. Zalime boyun eğmeyip dik duran var, umudunu yitiren var. Eskiye dair bazı konuları takılan var, eleştirenleri “insafsız, ölçüsüz” bulan var. Oturup ağıt yakan var; bir çıkış için kafa patlatan var. Hem eleştrip hem çıkış arayanlar da var. Böyle bir süreçte durmak bize yakışmaz deyip daha fazla koşturanlar az değil. Bir şeyler yapmak isteyip yapacağı şeye odaklanamayanlar, hayatın kıyısında mecnun gibi dolaşanlar var. Böylesi ağır bir dönemde kimseyi kınayacak, ayıplayacak durumda değiliz. Süreci mümkün olan en kısa zamanda atlatıp normalleşmeye, hayata dönmeye ve geleceği yeniden kurmaya ihtiyacımız var. Bunun için de dinamizme, projeler üretmeye, konum ve kabiliyetimize göre harekete geçmeye, yeni duruma uygun çözümler bulmaya, insanları tekrar hayata kazandırmaya ihtiyacımız var.

15 Temmuz beklenmedik zamanda, beklenmedik şekilde gelen ağır ve travmatik etkileri olan bir vakaydı. Uzunca süre insanlar meselenin ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamaya çalıştı. Türkiye’deki insanlar iktidarın insafsızca uyguladığı ağır zulümden, baskıdan, tutuklamalardan, çökmelerden hala başını kaldırıbilmiş değil. Zulüm hız kesmeden dalgalar halinde ardı ardına geliyor. Türkiye dışındakiler ise zulme üzülmekten, ağıt yakmaktan bir şeyler yapmaya yeterince odaklanamadı.

Bu süreçte en çabuk toparlanan ve reaksiyon veren kesimin medya çalışanları, gazeteciler olduğunu söyleyebiliriz. Dışarıya çıkabilen gazeteciler işlerini kaybetmiş, kurumları kapatılmış olmasına rağmen, kendileri el emeğiyle hayata tutunmaya çalıştıkları halde mütevazi imkanlarla gazeticilik yapmaya başladılar. Web sayfaları açarak, periscope, youtube yayınlarıyla mazlumların sesini amatör imkanlarla duyurmaya çalışıyorlar. Sembolik maliyetlerle etkili işler çıkaryorlar ve günden güne kendilerini geliştiriyorlar. Neredeyse gurbetteki her gazeteci sesini duyuracak bir mecraya sahip. Üçü beşi biraraya gelip bir platform kuruyor, TV yayını yapıyor, e-gazete çıkarıyor. Üretilenler sosyal medyada hızla yayılıyor. Konvansiyonel medya dışında mütevazi ama etkili alternatif bir medya oluşuyor. Türkiye’de heryerin “havuz” olması, güvenilecek mecraların kalmaması bu alternatif medyayı dikkate alınır, izlenir kılıyor. Gazeteciler, eski medya çalışanları süreçte yaptıkları özverili ve etkili çalışmalar nedeniyle hertürlü takdiri hakdiyorlar. Onlardaki dinamizm, canlılık bütün mazlumların umutlanmasına, harekete geçmesine vesile oluyor.

Böylesi süreçlerde sosyal sorumluğu önde olan diğer bir meslek grubu da akademisyenler. Sayısal olarak en fazla zulme uğrayan mesleklerden birisi akademisyenler. 8-9.000 civarında akademisyen işinden oldu. Bunların en az yarısı hapse atıldı. Bazıları tahliye oldu, büyük kısmı hala hapislerde. Elinde kalemden başka bir şey olmayan öğretmenler, akademisyenler “terörist” olmakla yargılanıyor. Böylesi ağır mağduriyete rağmen akademisyenlerin yeterince organize olduğunu ve sesinin güçlü çıktığını söylemek zor. Sosyal bilimcilerin bir miktar sesi çıkıyor, yazıyor, konuşuyorlar; ancak tartışmaların da odağındalar. Bazıları sosyal bilimcilerin problemler, ihmaller, sorunların tespiti ve çözümleri üzerine yazmasından rahatsız oluyor. Oysa sosyal bilimcilerin, akademisyenlerin işi bu! Onlar da elbette muavenet, mazlumlara yardımcı olma, muhacirlere destek olma gibi bireysel çabalar içine giriyorlar. Fakat asıl misyonları bu değil, akademisyen olmak! Yani sorgulamak, araştırmak, problemleri ve çözüm yollarını ortaya koymak. Sosyal bilimciler için sosyal konularda kafa yormaktan, kalem oynatmaktan, görüş belirtmekten daha doğal ne olabilir? Akademsiyenlerin yazıları, görüşleri birilerine absürd-saçma gelse de, “zararlı” bulunsa da olması gereken şeyler. İçinde bulunulan halden çıkabilmek, daha sağlam ve sağlıklı bir gelecek inşası için sosyal bilimcilerin bunu yapmasına ihtiyacımız var.

Bazılarının hoşuna gitmese de! Hekim, hasta memnun olmayacak, hasta yakınları üzülecek, insanların morali bozulacak diye teşhis koymaktan ve o teşhise yönelik tedavi uygulamaktan vazgeç-e-mez. Hastanın ve yakınlarının kızgınlıkları karşısında bulguların aksine bir teşhis ve tedavi uygularsa asıl o zaman sorumlu olur. Hekim mesleğinin gereği neyse, hastanın durumu neyi gerektiriyorsa onu yapacaktır; yapmalıdır. Ancak bizim gibi toplumlarda medyaya sıkça yansısıdığı üzere bazen hekimler koyduğu teşhis beğenilmediği, tedavi hastanın ve yakınlarının aklına yatmadığı için şiddete maruz kalabilir, hakaret ve küfür yiyebilir. Sosyal bilimciler de sosyal konularda bir hekim hassasiyetiyle uzmanlık alanıyla ilgili teşhisleri ve tedavi yöntemlerini paylaşmak durumundalar. Küfür yeseler, tacize uğrasalar da meslek etiği ve vicdan, sorumluluk gereği doğru bildikleri şeyleri yapmak durumundalar.

Akademisyenlik ve gazetecilik gibi iki ayrı şapkası olan birisiyim. Her iki şapka da böyle bir zamanda hem çok gerekli/yararlı, hem de tehlikeli. Gerekliler, çünkü sosyal konularda farkındalık oluşturacak, problemleri tanımlayacak, çözüm yolları üretecek, sorgulayacak, hakikati ortaya çıkaracak ve insanların haberdar olmasını sağlayacak önemli iki meslek. Tehlikeliler, zira sosyal konular herkesin bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğu ve ceffel kalem yazıp, konuştuğu alanlar. Herkesin önkabulleri var ve insanlar sosyal bilmcilerin ve gazetecilerin görüşünü beğenmediğinde, onaylamadığında ihanetten, cinayete herşeyi müstehak görebiliyor. Şu zamanda taşınabilecek en tehlikeli iki şapkayı birden (gazetecilik ve sosyal bilimci olmak) taşıyarak ben de eleştirilerden epeyce nasipleniyoum.

Gazeteciler, sosyal bilimciler böylesi zor zamanlarda daha fazla ihtiyaç duyulan, ama daha fazla “tehdit” görülen, bu yönüyle de korunması, itina gösterilmesi gereken adamlardır. Gazetecilerin, akademisyenlerin de eleştirilmeyi, linç edilmeyi baştan göze almaları lazım. Gazetecileri, sosyal bilimcileri eleştirin, reddiyeler yazın, karşı argümanlar ortaya koyun, tezlerini çürütün ama varlıklarını, kalemlerini koruyun! Gazetecilerin, akademisyenlerin susturulması bir toplum/kesim için en büyük afet ve felakettir. Bütün diktatörler önce gazetecileri ve sosyal bilimcileri susturmuş, sonra diktatörlüğünü inşa edebilmiştir. Tam teşekküllü olmasa, teşhiste bazen sapmalar olsa da bir hastaneye ve hekimlere sahip olmak her zaman hekimsiz ve hastanesiz kalmaktan iyidir!

Yaşanan zorlu süreçte sürgündeki gazetecilerin bireysel ve kollektif sorumluluk aldıklarına ve görevlerini yaptıklarına şahidim. Şapkamın birisi ile ilgili rahatım, herkes elinden geldiğince bir şeyler üretiyor; yapıyor. Ama akademisyenlik şapkam hakkında aynı rahatlıkta konuşamam. Sayıca çok daha fazla olmalarına rağmen akademisyenlerde istenen düzeyde bir dinamizm, canlılık, örgütlülük olduğunu söylemek zor. Oysa akademisyenler dünyanın heryerinde itibar görür, saygın bir meslektir. Her coğrafyada akademisyen oluşumları, üniversiteler var. Kendilerine pek çok kapı açılabilir. “Mağdur, mazlum akademisyen” kimliğiyle çok şey yapılabilir. Bunun yeterince yapıldığı konusunda kaygılarım var. Türkiye’de binlerce akademisyen arkadaşımız hapiste, onbinlercesi işinden gücünden oldu. Elimizde çok güçlü argümanlar var. Pekala akademisyenler olarak içe dönük eleştiriler, katkılar, yazılar yanında zulmü, baskıyı dile getirmede, fırsatlar aramada, meslek dayanışmasında, farklı platformlarda daha etkin olabiliriz.

Aslında mühendisinden öğretmenine, doktorundan eczacısına her meslek gurubu bireysel çabalar dışında mesleği adına bir şeyler yapabilir. Her mesek grubu zulmü duyurma, mağdurlara sahip çıkma yanında o mesleğin icra edilebilmesi, yeni iş imkanları gibi konularda müşterek hareket edebilirler, internet ortamında örgütlenebilirler. Kendilerine neler düştüğü, neler yapabilecekleri üzerine kafa yorabilir, projeler geliştirebilirler.

Ağıt yakma, üzülme ve eylemsizlik artık geride kalmalı. Bir şeyler üretme, yararlı şeyler yapma zamanı!

https://mahmutakpinar.wordpress.com/2018/06/08/surecte-gazeteciler-ve-akademisyenler/
8 Haz 2018 13:16 güncellendi
8 Haz 2018 13:16
ÇOK ÖNEMLİ KARAR!

BM, AKP’nin Pakistan’dan hukuksuzca kaçırdığı eğitimci Mesut Kaçmaz ve ailesinin ; Derhal ve şartsız serbest bırakılmasına, Türkiye ve Pakistan’ın tazminat ödemesine ve kaçırma suçuna bulaşan memurların cezalandırmasını hükmetti!

https://twitter.com/HasanCucuk/status/1004808395977871361
8 Haz 2018 13:11 güncellendi
8 Haz 2018 13:11
Erdoğan, reytinglerde yine çakıldı; Bakın listede kaçıncı sırada?

AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dün gece Kanal D'de canlı yayına katıldı. Reyting haberlerinde Erdoğan'ın çakıldığı görülüyor.

7 Haziran'da yayınlanan televizyon programlarının izlenme oranları belli oldu. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Kanal D-CNN Türk ortak yayınında katıldığı program sıralamada 27'nci oldu. Farklı tarihlerde FOX Tv'ye konuk olan liderlerden; Muharrem İnce 8, Meral Akşener 6, Temel Karamollaoğlu ise 7'nci olmuştu.

http://aktifhaber.com/medya/erdogan-reytinglerde-yine-cakildi-bakin-listede-kacinci-sirada-h118237.html
8 Haz 2018 12:44 güncellendi
8 Haz 2018 12:44
Asıl müslümanların titiz olması gereken hak hukuk adalet gibi konularda gavur dedikleri ülkelerden fırça yiyecek duruma geldik, utanç verici !

Avrupa Birliği: Türkiye adil soruşturma ve yasal süreç hakkını sağlamalı

http://aktifhaber.com/gundem/avrupa-birligi-turkiye-adil-sorusturma-ve-yasal-surec-hakkini-saglamali-h118236.html
8 Haz 2018 12:42 güncellendi
8 Haz 2018 12:42
Türkiye'deki hiçbir üniversite dünya ilk 400'üne yine giremedi

Türkiye'den 10 üniversitenin yer aldığı İngiltere merkezli yüksek öğretim derecelendirme kuruluşu QS, ‘Dünya Üniversiteleri Sıralaması 2019’u yayınladı. Geçen yıllardaki gibi hiçbir Türk üniversitesi ilk 400’e giremedi.

Türkiye’den 10 kurumun yer aldığı listede, Türk üniversitelerinin neredeyse hepsi sıra kaybetti. Önceki yıllarda Türkiye’den en iyi dereceye sahip Bilkent geçen yıl yer aldığı 421-430 sıra bandından, 456’ncılığa geriledi. Koç ise 448’incilikle Bilkent’i bu yıl geride bıraktı.

Hürriyet’ten Önder Öndeş’in haberine göre, Sabancı 501-510; ODTÜ 551-560; Boğaziçi 571-580 ve İTÜ 651-700 sıra bandında kendisine yer buldu. Hacettepe, Gazi, Ankara ve İstanbul üniversiteleri 801-1000 sıra bandında.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) ise listenin zirvesindeki konumunu korudu. Onu Stanford ikinci, Harvard ise üçüncü sıradan takip etti.

Türkiye’nin listedeki geriye düşüşü, akademisyenlerin yurt dışına gitmesinin bir sonucu olarak değerlendiriliyor. QS, 1000 üniversiteyi araştırma, öğretim kalitesi, iş imkanı ve uluslararasılaşma kriterlerine göre belirliyor.

http://aktifhaber.com/egitim/turkiyedeki-hicbir-universite-dunya-ilk-400une-yine-giremedi-h118235.html
8 Haz 2018 12:38 güncellendi
8 Haz 2018 12:38
Erdoğan'ın son günlerde tartışmalı ve yalanlanan 7 seçim açıklaması

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 24 Haziran seçim kampanyası boyunca yaptığı açıklamalarda bazı tarihleri yanlış aktarması nedeniyle muhalefetin tepkisini çekti. Erdoğan'ın öne çıkan 7 beyanında 1954 doğumlu olmasına rağmen tek partili dönemde yaşadığına ilişkin olarak açıklaması da var.

Duvar'da yer alan habere göre işte tartışma yaratan o açıklamalar:

“İzmir Havalimanı’nı biz yaptık”: Cumhurbaşkanı Erdoğan 28 Nisan’daki İzmir mitinginde bu ifadeleri kullanmıştı. Ancak İzmir Adnan Menderes Havalimanı’nın açıldığı tarih 1987.

“Isparta’ya üniversiteyi biz getirdik”: 27 Mayıs’ta Isparta’da miting düzenleyen Erdoğan, burada toplanan kalabalığa böyle seslendi. Fakat Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nin kuruluş tarihi 1992.

“Adıyaman Havalimanı’nı biz yaptık”: 1 Haziran’da, Adıyaman’da yaptığı konuşmada böyle diyen Erdoğan, yine yanıldı. Adıyaman’daki havalimanının yapılış tarihi 1998.

“Her eve buzdolabı giriyorsa refah seviyesi var demektir”: 5 Haziran’da Sakarya mitinginde Erdoğan’ın dile getirdiği bu sözler de fazlasıyla yankı buldu. Ancak buzdolabının lüks eşya olmaktan çıkması AK Parti döneminin çok öncesinde gerçekleşmişti.

“53 Kürt kardeşimiz…”: Erdoğan, hafta başında yaptığı bir başka konuşmasında, “7 Haziran seçimlerinin ardından ülkemizin yaşadıklarını hatırlıyorsunuz değil mi? Ekim’de Diyarbakır’da bizim Kürt kardeşlerimizi, 53 Kürt kardeşimizi, şu anda içeride bulunan HDP’nin başındaki adamın talimatıyla Kürt kardeşlerimizi sokağa döküp 53 Kürt kardeşimizi öldürdüler mi? Şimdi çıkmış bu adam cumhurbaşkanı adayı olmuş” ifadelerini kullanmıştı. Fakat Erdoğan’ın bahsettiği olaylar 2014 yılında, yani seçimin yapıldığı 2015’ten bir yıl önce gerçekleşmişti.

“Köprüyü satamazsınız”: Erdoğan, dün de komünistlerin Turgut Özal’a “köprüyü satacağız” dediğini, Özal’ın da “satamazsınız” diye yanıtladığını aktardı. Oysa 1983 seçimleri öncesi TRT’de yapılan bir açık oturumda Halkçı Parti Genel Başkanı Necdet Calp, Özal’a “köprüyü satamazsınız!” demişti, Özal ise gülerek “satarız” yanıtını vermişti. Erdoğan, bu meşhur olayın tam aksini iddia etmiş oldu.

Erdoğan son olarak, “CHP’nin tek partili döneminde 75 kişilik sınıflarda okudum” dedi. Ancak Türkiye’de 1950 yılında çok partili sisteme geçildi. Erdoğan’ın doğum yılı ise 1954.

Erdoğan’ın bu açıklamaları seçim sürecine doğru son 40 günde geldi.

http://aktifhaber.com/siyaset/erdoganin-son-gunlerde-tartismali-ve-yalanlanan-7-secim-aciklamasi-h118229.html
8 Haz 2018 12:36 güncellendi
8 Haz 2018 12:36
Son dönemde Aydın Doğan'a ait Doğan Medya'yı satın almasıyla gündeme gelen Demirören Holding Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Erdoğan Demirören bugün hayatını kaybetti.

http://aktifhaber.com/gundem/demiroren-holding-kurucusu-erdogan-demiroren-hayatini-kaybetti-h118226.html
8 Haz 2018 12:27 güncellendi
8 Haz 2018 12:27
Yeni Türkiyenin Yeni Dostu RUS GAVURU...

Putin'nden insanlığı bitiren açıklama: Suriye silahlarımızı denemek için fırsattı

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Suriye'ye müdahalelerine ilişkin ilginç bir değerlendirmede bulundu. Suriye'ye müdahalelerini Rus Ordusu'nun savaş kabiliyetini geliştirmek ve yeni sallar denemek için paha biçilemez bir fırsat olduğunu kaydetti

Rusya lideri Vladimir Putin'in ülkesinin Suriye Savaşı'na müdahalesini, Rus Ordusu'nun savaş kabiliyetini geliştirmek ve yeni silahları denemek için "paha biçilemez bir fırsat" diye nitelediği belirtildi.

BBC Türkçe’nin aktardığı Times’ın haberine göre, Putin televizyondaki soru-yanıt programında “Savaş meydanında silahlı güçlerimizi kullanmak eşsiz bir deneyim, silahlı güçlerimizi geliştirmek için eşsiz bir araçtı. Hiçbir tatbikat çatışma koşullarında güç kullanımıyla kıyaslanamaz ” dedi.

Putin ayrıca “Kâğıt üzerinde yeni silahlara sahip olmak bir şey, ancak gerçekte nasıl çalıştıklarını görmek çok başka bir şey. Subaylarımız ve generallerimiz çağdaş silahlı çatışmanın ne demek olduğunu anlamaya başladılar” diye konuştu.

Times’ın haberinde, Rus yetkililerin Moskova’nın Suriye Savaşı’na müdahil olduğu 2015’ten bu yana 200’den fazla silahı denediklerini söylediği de aktarılıyor.

Haberde ayrıca, Suriyeli insan hakları örgütlerinin Rus Ordusu’nu, okullar, hastaneler ve meskûn mahalleri hedef alan hava saldırılarında 1,761’i çocuk, 6100 sivili öldürmekle suçladığı söyleniyor. Moskova’nın ise, hava saldırılarının sivil ölümlerine neden olduğu suçlamasını reddettiği kaydediliyor.

Putin’in programda, Suriye’deki Rus güçlerinin sadece görevleri bittiğinde ülkeden ayrılacağını söylediği ve “Askerlerimiz dünyanın bu kritik önemdeki bölgesinde Rus çıkarlarını güven altına almak için orada” dediği belirtiliyor.

http://aktifhaber.com/dunya/putinnden-insanligi-bitiren-aciklama-suriye-silahlarimizi-denemek-icin-firsatti-h118222.html
8 Haz 2018 12:17 güncellendi
8 Haz 2018 12:17
Küçük despotluktan büyük diktatörlüğe

Yorum | Emine Eroğlu

Bediüzzaman’ın Ramazan Risalesi’nde naklettiği bir hadis-i şerif’te, Allah nefsi yaratır ve ona sorar:
“Sen kimsin, Ben kimim?”
Nefsin cevabı nettir: “Ben benim, Sen de sensin.”

Allah, bu kez nefse türlü türlü azaplarlar çektirir. Cehenneme atar ve aynı soruyu yine sorar. Nefsin cevabı değişmez.
“Ene ene, ente ente.”
Hangi tür azabı görse enaniyetinden vazgeçmez.

En nihayetinde Allah, nefsi aç bırakır ve sorusunu yineler:
Nefis, bu kez yola gelmiştir. “Sen benim Rahim Rabbimsin. Bense Senin aciz bir kulunum.” diye cevap verir…
Görünen o ki nefis Rabbini tanımak istemiyor. Müstakil olmak, keyfince hareket etmek istiyor.
Ramazan-ı Şerif orucu öyle olağanüstü, mucizevi bir iksir ki, hiçbir şeyin nefis üzerinde icra edemediği tesiri icra ediyor ve nefsin firavunluk cephesine darbe vuruyor. Tozunu alır gibi kibrini alıyor. Aczini, zaafını, fakrını gösteriyor, kul olduğunu bildiriyor. Yalandan, gıybetten, iftiradan, kinden, nefretten, hasetten geri çekiyor. Çekmezse bütün bütün rahmetten kovup uzaklaştırıyor:

“Cebrail (as) geldi ve ‘Ramazan’a yetişmiş, Ramazan’ı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ dedi, ben de ‘amin’ dedim.” diye buyuruyor Efendimiz (sav).

NEFSİN KIRALLIĞI

Hadis-i şerif, açlığın insan mahiyetindeki tesirine vurgu yaparken nefsin cibilliyeti hakkında da önemli bir bilgiyi deşifre ediyor: Nefis küçük bir despot.
Fakat onun despotluğu “Ben benim”le sınırlı kalmıyor. İrade ve duyguların hakimiyetini ele geçirir geçirmez genişlemeye ve etrafındaki her şeyi “sen de benimsin” diyerek yutmaya başlıyor.

Göz hizasından baksa hemcinslerine duyacağı şefkat, büyüklendiği için tahakküme dönüşüyor. Okulda arkadaşları, evlendiğinde eşi, çocukları, işyerinde emri altında çalışanlar üzerinde baskı kurup önce kendi küçük krallığını ilan ediyor, sonra da onu genişletmenin yollarını arıyor.

Ortam elverişli ise o küçük despot büyük bir diktatör olmaya doğru adım adım, bazen de koşarak, ilerliyor. “Ben olmazsam siz de olmazsınız, efendiniz, kurtarıcınız benim” diyor.

KİTLELERİN KÖLELEŞTİRİLMESİ

Hadis-i şerifin işaret ettiği çok ince bir sır daha var ki, fevkalade önemli; nefsin suistimale, yani başkalarının peylemesine açık oluşu.
Akılları ile çocuk, şehvetleri ile hayvan, kibirleri ile Karun, cehaletleri ile Hâman; talepleri ile muhteris, kabiliyetleri ile kifayetsiz, azgın ve sapkın kitlelerin açlıkla köleleştirilebileceği.
Mide doyuyor en nihayetinde, ama kalp tatmin olmamışsa göz doymuyor. Tamah, Allah’a değil, dünyayı vadedene “Sen benim Rabbimsin ben de Senin kulunum” dedirtiyor. Hangi asırda olursanız olun, dünya için ahireti, menfaat için ahlaki değerleri feda edenleri alıp karanlık bir zamana fırlatıyor. Bedevi kavimlerin arasına katıp, puta tapanlarla yan yana hizalıyor.

Asıl kıyametse “Ben sizin efendinizim.” diyen despotlarla, “Karnımı doyuran efendimdir.” diyen köle ruhlu kalabalıkların buluşmasıyla kopuyor. Halkların zilleti, muktedirlerin kibir ve tahakkümünü besliyor. Aralarındaki uyum, onları bir zulüm makinesine dönüştürüyor.

Doyması olmadığı için durması da olmayan, şerri sürekli yeniden üretip dolaşıma sokan büyük ve günahkâr bir bedene.

YED-İ BEYZA

Bir de bu zulüm şahs-ı manevisinin Müslüman bir toplumdan evrildiğini düşünün!..
İşte, 1960 yılının Kadir Gecesi’nde, Urfa’da ruhunun ufkuna yürüyen Bediüzzaman’ın vefatından 40 yıl evvel gaybi işaretlerle dolu ed Dâî (Duacı) isimli şiirinde haber verdiği büyük yıkım. Kendi yıkılmış mezar taşının dahi ağlayacağını söylediği İslam’ın hüsranı. Fakat aynı şiirde fısıldadığı bir sır daha var Hazreti Pîr’in: İstikbal semalarının “yed-i beyza-yı İslam”a teslim olacağı ümidi.

Yed-i beyza, Hazreti Musa’nın nurefşan eli. Firavun karşısında gösterdiği mucize. Hazreti Mûsâ, ailesiyle birlikte Medyen’den dönerken dağda gördüğü ateşe yaklaşır. Allah ona hitap eder ve kendisini elçi olarak seçtiğini bildirir. Ardından elindeki asâyı yere atmasını ister ve asâ yılana dönüşür.

Daha sonra elini koynuna sokmasını, onu çıkardığında kusursuz bembeyaz olacağını haber verir.
“Bu iki şey, senin Rabbin tarafından Firavun’a ve onun çevresindeki seçkinlere gönderilen bir elçi olduğunu gösteren alâmetlerdir” der. (Tâhâ 22; Neml 12)

Ayet, tüm asırların firavunlarına ve nefs-i emmare toplumlarına karşı inanan insanlara iki yöntem öneriyor. İlki sihirbazların oyunlarını bozacak, bütün yaldızlı yalanları yok edecek bir “hakikat asâsı”. İkincisi de “yed-i beyza.” Yani harama uzanmamış bir elin aydınlığı.

Asa-yı Musa inancın dönüştürücü gücüyse yed-i beyza ahlakın ışıltısı. Hakkı batıla karıştırmamışlık. Katışıksızlık, bulaşıksızlık, duruluk. Göz kamaştıran bir istikamet. Heder edilmemiş istidat ve kabiliyetlerle kat edilecek yürek mesafesi.

Dünyanın her yanına uzanan iyilik eli. Yaşatma sevdası…
Bediüzzaman’ın istikbal semasının İslam’a teslim olacağını işaret ederken yed-i beyza vurgusu yaptığına göre o nurefşan eli de, İslam başlığı altında fecaatler işleyen karanlık elleri de görüyor olmalı.

Madem Süfyaniyet asrındayız, Allah’tan gayrısına kul olmamak şiarımız, Bediüzzaman’ın gözyaşları akarken beslediği ümit Kadir Gecesi duamız olsun.

http://www.tr724.com/kucuk-despotluktan-buyuk-diktatorluge/
8 Haz 2018 12:13 güncellendi
8 Haz 2018 12:13
‘Karadelik’ metaforundan ‘Erdoğanlı sıfırlamalar çağı’nı anlamak

Yazar | Ramazan F. Güzel (Eski Diyarbakır Ağır Ceza Hakimi)

İleride Türkiye tarihini yazanlar, 2000’li yıllar sonrasından bugünlere gelen süreci tanımlarken çeşitli adlandırmalar yapacaklardır. Genel olarak ‘Erdoğan Dönemi’ denilip geçilecektir ama şahsi görüşüm, bu dönem; ‘Sıfırlamalar Çağı’ olarak anılacaktır.

Bir yıldız gibi parlatılan Recep Tayyip Erdoğan’ın zamanla bir karadeliğe dönüşmesi ile her şeyi yutmaya başlaması ile ortaya çıkan ‘sıfırlamalar’ hakkında çok sözler söylenecektir.

KÜÇÜK EVRENİ ANLAMAK İÇİN BÜYÜK EVREN ve KARADELİKLER

Fiziği, hele astrofiziği çok severim. İnsan ve evren, aynı sanatkarın elinden çıktığına, aralarında müthiş bir korelasyon var. Hatta, ‘İnsan küçük bir kâinat, kâinat büyük bir insandır’ da denilmektedir. Dolayısıyla da birisini anlayınca diğerini anlamak da kolay oluyor.

Karadeliklerin aslı, evveliyatı yıldızlardır.

Her yıldız ölür, her var edilen şey gibi.. Güneşten büyük kütleli yıldızlar ölünce karadeliğe dönüşür. Güneşten küçük olanlar ise süpernovaya ve ‘beyaz cüce’ye dönüşürler.

Yıldızın ölümü hadisesi de zaten yıldızların içindeki yakıt enerjisi (hidrojen, helyum ve en son karbon) ile dışarıdaki kütle çekimi arasındaki dengenin bozulmasıdır. İç enerjisi azalıp da dış çekimi baskın gelmeye başlarsa, işte o zaman çöküş ve karadelik halinde ölüm süreci başlamış olur.

Sonra kendi etrafında dönüş hızını arttırmaya ve süper novaya dönüşmeye başlar. Oluşturduğu büyük çekim kuvvetiyle birlikte içine doğru çöker ve ‘Kara Delik’ (Black Holes) dediğimiz gök cismine dönüşür.

Evrenin bu karanlık oluşumları, çılgınca artan çekimi ile çevresindeki her şeyi içine çekmeye başlar. Bu yutma iştihasından hiçbir şey kurtulamaz, saniyede 300 bin km kaçış hızı olan ışık bile!

Her cisim gökyüzünde bir yer kapladığı gibi, uzay düzlemini de kütlesi nispetinde çökertir. Einstein bunu, bowling toplarının, konuldukları çarşaf üzerinde ağırlıklıları oranında çökertme yapmasıyla örneklendirir.

Yine Einstein’ın Rölativite kanununa göre, ışık dahi bu cisimlerin çekiminden etkilenir ve izlediği doğrusal yoldan sapar. Einstein’ın teorisi, geçen yüzyılın başında bir güneş tutulması sırasında test edilerek doğruluğu ispatlanmıştır.

Karadeliklerin korkunç kütle çekimlerine çevrelerindeki hiçbir şey karşı koyamayacağı gibi, kendisini oluşturan madde dahi bu içe doğru çöküşü durduramaz. Madde kısaca kendi ağırlığı altında ezilerek küçülür ve nihayetinde noktasal bir varlığa dönüşür. Bu noktadan sonra karadeliğin içine düşen herşey, gezegenler veya yıldızlar dahi bir atomaltı parçacıktan daha küçük bir hacme kadar sıkışır. Kısaca bu obur yutuş, kendi kütlesini tüketmekle başlayıp, etrafında ulaşabildiği herşeyi yutup yok eden ve hiç bir zaman tatmin olmayan bir varlığın özünü ifade etmektedir.

KARADELİK METAFORUYLA ERDOĞAN’I ANLAMAK

Tarih boyu insanoğlu, insanlar ile yıldızlar arasında hep irtibat kurmuş ve bir illiyet olduğunu düşünmüştür. Yıldız gruplarına burç isimleri vermişler ve bu yıldızların konumlarına göre insanların fıtratların oluşacağını, hatta yıldız hareketlerinin insanların veya toplumların kaderlerini etkileyeceğine inanmışlardır.

Hatta insanların yıldızlarla temsil edildiğine ve her insan doğduğunda gökte bir yıldız doğduğuna ve kaderlerinin paralel ilerlediğine inanılmıştır. Evet, bazen insanlar da yıldızlar gibi parlar, yıldızları parlar. Işıldarlar ve sonra bir yol tutar giderler.

Erdoğan’ın yıldızı da, kısa hapis mağduriyeti (!) sonrasında hızla parlamış, 2002 seçimlerinde ise esen rüzgar ile ezici güçle iktidara gelmişti. Hep güç devşiren Erdoğan, bir yandan da belediye başkanlığı döneminde başladığı (ihaleler, komisyonlarla) sürekli olarak paylar, paralar biriktirmeye başlamıştır. Bunu yaparken dini ve milli argümanları çok başarılı şekilde kullanarak kendisine bağlı, sadık bir seçmen kitlesi oluşturdu.

Göreve başlarken Yahudi Cesaret Madalyası ile ödüllendirilen Erdoğan, sonraki açıklamalarında uluslararası güçlerce bölge ülkeleri üzerinde GOP (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) Eşbaşkanı olduğunu deklere etmiştir.

Onun para istifleme ve güç devşirme tutkusunu, zaafını bilen ülkeler ise, gerektiğinde onun payını vererek işlerini yürütmeye başlamışlardır. Halkına karşı yüksek bir ikna kabiliyeti olan lider üzerinden işlerini tek elden yürütmeye başlamışlardır. Batı ülkeleri için olduğu kadar İran, Katar, S. Arabistan gibi doğu ülkeleri için de aynıydı.

Yeter ki onun payını, komisyonunu ver, istediğini yaptır. (İran’ın, ambargoyu delmek için ona ve adamlarına ödediği milyar dolarlık komisyonlar gibi..)

İstanbul’un Kasımpaşa bölgesinde çıkan, tahsil hayatına bile şüpheli, kariyeri ise amatör liglerde top koşturmaktan öteye gidemeyen ve siyasete başladığında –kendi ifadesiyle- ‘bir yüzükten başka varlığı olmayan’ birisi, şimdilerde hem parasal, hem de siyasi güç olarak akıl almaz bir boyutta. Her kriz zamanında oradan oraya taşıttığı 29 ton altınlarından bahsediliyor. 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonlarında evinde zulasında bile 1 milyar Dolardan fazla parasının olduğu, bunları sıfırlamasının bile günler aldığı, en son elde kalan paranın bile 50 milyon Dolardan fazla olduğu konuşuldu, konuşma tapeleri ortaya saçıldı.

Dünya tarihinde eşine rastlanmamış bir 17/25 operasyonu bile onun hırsını, biriktirme güdüsünü frenleyememiş, aksine daha da katlamıştır. Çünkü artık o kadar büyük bir kütleye; mal ve güç olarak bir karadeliğe dönüşmüştür. Buna ne başkası, ne de kendisi engel olabilecektir artık..

SIFIRLAMALARIN ŞAHI

O, bir karadelik gibi çevresindeki bütün makamları, güçleri kendisine çekiyor, bünyesine ve kontrolüne alıyor ve yoluna devam ediyor. İlçe başkanlığı, Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, Başkanlık.. Hedefe giden yolda her şeyi mubah görüyor, her şeyle ve herkesle ittifaklar kurabiliyor, herkesin ve her şeyin sinerjisini, maddi-manevi varlığını sömürebiliyor. Biriyle işi bitince de onu bir köşeye atıyor, yoluna devam ediyor, yeni hedeflere yöneliyor.

En güçlü silahı, en çok sömürdüğü argüman din olgusu. Onu hoyratça kullandı, içini boşalttı. Dini yozlaştırırken, dindarı da peşine takıp onları da içi boşalmış ham softalara çevirdi.

Osmanlıyı/ tarihi kullandı, onların saltanat sistemleri üzerinden kendi saltanatını pazarladı, sözde tarihi dizileri ile halkın bilinçaltına yükleme yaptı.

Büyük güçlerin kendisine karşı kullandığı ‘havuç-sopa’ motivasyonunu halka karşı kullandı. Yani kimini devletin imkanlarını kullanarak satın aldı, kimine ise sopa göstererek hizaya getirdi, biat ettirdi.

Ona uyanlar, onun kurduğu yalancı cennetlere, havuzuna dalanlar manen ve etik değer olarak biterken, ona uymayanlar ise –Gülen Cemaati’nde, Furkan Vakfı’nda ve Kürtlerde olduğu gibi- neredeyse ellerindeki bütün maddi varlıklarını, hatta canlarını bile kaybedebiliyorlar.

EN BÜYÜK ‘HAKİKAT BÜKÜCÜ’!

Einstein’ın rölativite kanunundaki gibi, yüksek çekim gücü ışığı dahi yolundan saptırır, dolayısıyla ışığı bize ulaşan cisim, olduğundan çok farklı konumda görünür. Kısaca uzay-zaman alanındaki bu eğilme, cisimlerin konumlarını doğru şekilde tesbit etmeyi imkansız hale getirir.

Erdoğan’da hakikati bükme, olduğundan farklı gösterme konusunda akıl almaz bir beceri bulunmakta… Bu sürece girmiş kimselerin doğal gelişimi sanki… Dolayısıyla da Erdoğan’a ileride değişik adlar, tanımlamalar getirilmeye çalışılacaktır belki ama en iyi tanımlayanı ‘Hakikat Bükücü’ olacaktır. Her meseleyi, her hakikati kendi menfaatleri doğrultusunda çarpıtmasıyla tebarüz etmiş bir kişiliktir. İşine geldiğinde bir gün kara dediğine, ertesi gün çok rahat ak diyebilmektedir. Bu yönüyle de border line kişilik bozukluğu özelliği gösterebilmektedir.

Hakikati çarpıtması, kendisi hakkındaki algılarını da çarpıtmaktadır doğal olarak.. Benzer özellikler gösteren diğer diktatöryal karakterler gibi, kifayetsiz muhteris durumunda kalsa da, kendisini olduğundan çok yüce görme, kıyas kabul etmeme psikolojisi, kendisini doğru tanımlamanın ve gerçeği görmenin önünü tıkamaktadır. Böylece ‘kendisini seçilmiş, özel biri’ görme psikolojisine yol almaktadır. Şu an çevresindekilerin Erdoğan’a ‘seçilmiş, göklerden teyitli insan, mehdi, halife vb’ olduğunu söylemesi ve onun da inanmaya dünden razı olması, ortaya böyle çılgınlıklar çıkarmaktadır. Taraftarları harikuladeden özellikler atfedilirken, karşı tarafta da onun için ‘Ahirzaman Deccali, İslam Süfyanı’ gibi yakıştırmalar yapmaktadır. Bütün bunlar ezoterik tanımlamalar ve din bilimlerinin alanına girer. Ama şu gerçek ki, Erdoğan sıradan bir insan olmadığı, sonunun ve gidişatının da sıradan olmayacağı…

AMOK KOŞUCULARI

Evet, Erdoğan, çevresindeki her şeyi yutuyor, kendine benzetiyor, dönüştürüyor, içini boşaltıyor. Sonrasında o temas ettiği hiç bir şey eskisi gibi kalamıyor, olmayacak da.

Onun dönüştürmesinde nasibini alan devlet kurumları da (Askeriyesinden Adliyesine) hiç birisi artık eskisi gibi olmayacak. Bu çapta bir vakum, tarihte eşine az rastlanır. Kurduğu yapı ve rejim hep Hitler Almayası ile kıyaslanıyor. Yaptığı bazı açıklamalarda O da ‘Hitler Almanya’sındaki siyasi güçten istediğini’ ifade etmişti.

Hakikaten de şu an en yakın planda onunla kıyas edilebilir. Hitler de Almanya’da bütün bir halkının kaderine tesir etmiş, onların ve devletin bütün varlığının inisiyatifini ele almış ve sonunda herkesi büyük yıkıma götürmüştür. Onun yutan, yıkan hali sadece Yahudiler gibi hedef edindiği halkları değil, kendisi dahil bütün etki alanına tesir etmiştir yani…

Girdiği her seçimi kazanan, hedef edindiği her şeyi bir şekilde ele geçiren Erdoğan, ne zaman kaybedecek, ne zaman bu süreç bitecek, diye çok sorular soruluyor. O da bir karadelik gibi, o da tarihteki muadilleri gibi, en son kendi kendisini yok edecek. Onun doymak bilmeyen hırsı, sıfırlama becerisi, en son kendisini de sıfırlayacak. Hem de o gemlenemez hırsının son noktasında…

Erdoğan da, bir Amok koşucusu gibi, freni patlamış kamyon gibi bir yere toslayınca kadar koşusuna devam edecek… Benzer figürler, hep kazanarak yol almışlar ve en son öyle bir hata hata yapıyorlar ki, bütün kazanımlarını –kendileriyle birlikte- yok ediyorlar.

Zaman ayarlı bomba gibi.. Vaktini bekliyor. Ülke adına her şeyi ve herkesi yutan bu karadeliğin bir yerde dolmasını..

http://www.tr724.com/karadelik-metaforundan-erdoganli-sifirlamalar-cagini-anlamak/
8 Haz 2018 12:10 güncellendi
8 Haz 2018 12:10
Bu videoyu hazırlayan Ece Sevim Öztürk gece yarısı gözaltına alındı

http://www.tr724.com/gazeteci-ece-sevim-ozturk-gece-yarisi-gozaltina-alindi/
8 Haz 2018 11:58 güncellendi
8 Haz 2018 11:58
Gazeteci Ece Sevim Öztürk gece yarısı gözaltına alındı

Gazeteci Ece Sevim Öztürk gece 02:30’da gözaltına alındı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen Öztürk’ün, avukatları ve yakınlarıyla görüştürülmediği aktarıldı.

Özellikle CHP kulislerinden haberler veren Çağdaş Ses sitesinin yayın yönetmenliğini yapan Öztürk, son dönemde 15 Temmuz soruşturmalarında yaşananlara ilişkin olarak yazılarıyla dikkat çekmişti.

Ece Sevim Öztürk’ün sosyal medya hesabından yapılan açıklama şu şekilde:

“Gece 02:30 sularında gazeteci Ece Sevim Öztürk gözaltına alınıp İstanbul Emniyet Müdürlüğü ‘ne götürülmüştür. Gelişmeleri ilerleyen saatlerde buradan aktaracağız.”

http://www.tr724.com/gazeteci-ece-sevim-ozturk-gece-yarisi-gozaltina-alindi/
8 Haz 2018 11:55 güncellendi
8 Haz 2018 11:55
750 bin nüfuslu ilçede tüm sandık başkanları AKP’li sendikadan seçildi

İstanbul Bağcılar’da 24 Haziran seçimleri için oluşturulan sandık kurullarının başkanlarının tamamının AKP’ye yakın Eğitim Bir-Sen’e üye öğretmenlerden oluştuğu belirlendi. Benzer durumun başka illerde de yaşandığı belirtiliyor.

Cumhuriyet’tin haberine göre, 750 bin nüfuslu Bağcılar’da Eğitim-Sen üyesi öğretmenler 24 Haziran seçimlerinde görev almak için okul müdürlüklerine başvuru yaptı. Bağcılar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne hazırladığı listeleri Bağcılar İlçe Seçim Kurulu’na gönderdi. 5 Haziran’da açıklanan Bağcılar İlçe Seçim Kurulu sandık başkanları listesi şaşırtıcı bir sonuç gösterdi. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı 113 birimde hiçbir Eğitim-Sen üyesi öğretmenin sandık başkanı olarak görevlendirilmediği ortaya çıktı. İlçe Seçim Kurulu’nun listesinde ‘doğum izninde olan, askerde olan, başka bir kente tayini çıkan ve hatta meslekten uzaklaştırılan öğretmenlerin’ sandık başkanı olarak görevlendirilmesi dikkat çekti. Haberde 113 sandık başkanının tamamının Eğitim Bir-Sen’li öğretmenlerden oluştuğu vurgulandı.

CHP olayı ilçe seçim kuruluna taşıyarak ‘sandık kurullarının’ yeniden belirlenmesini talep etti. 26 yıldır aynı yerde çalıştığını söyleyen Eğitim- Sen İstanbul 1 No’lu Şube Örgütlenme Sekreteri İsmail Demir, tepkisini, “Adil olması gereken okul müdürlüklerinin Bağcılar İlçe Seçim Kurulu’na gönderdiği listenin uygulanmasıydı. Eğitim-Sen üyesi öğretmenler makaslanarak, yerlerine Eğitim- Bir-Sen üyeleri görevlendirildi. Sanki sandıkları birilerinden kaçırıyormuş gibi bir yaklaşım tarzı var” sözleriyle dile getirdi. Ankara 1 No’lu Şube Örgütlenme Sekreteri Levent Abbas Varol ise “Okullarımıza yakın yerde oturmayan, uzak bölgelerden başka öğretmenler görevlendiriliyor” diyerek listelere tepki gösterdi.

Bağcılar’a benzer tablonun Ankara ve Diyarbakır başta olmak üzere bir çok kentte yaşandığı aktarılıyor.

http://www.tr724.com/750-bin-nufuslu-ilcede-tum-sandik-baskanlari-akpli-sendikadan-secildi/
8 Haz 2018 11:54 güncellendi
8 Haz 2018 11:54
1954 doğumlu Erdoğan, ‘Tek parti döneminde 75 kişilik sınıflarda okudum’ dedi; okul arkadaşı fotoğrafla cevap verdi

Saray’da 47. kez düzenlenen iftarlı Muhtarlar Toplantısı’nda konuşan 1954 doğumlu AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ben 75 öğrencili sınıflarda okuduğum zaman, tek partili dönemdi, yani CHP’nin iktidarda olduğu dönemdi” dedi. Türkiye 1950’den sonra çok partili hayata geçmişti.

Erdoğan’ın su açıklamasında sonra onunla aynı dönemde Piyalepaşa İlkokulu’nda okuyan sendikacı Mustafa Paçal, durumun öyle olmadığını gösteren bir fotoğrafı sosyal medya hesabından paylaştı:

“Burası Piyalepaşa ilkokulu 3/D sınıfı bizim sınıf burası yıl 1962/3 Erdoğan’la aynı okuldayız. 5’şerli 3 sıra var her sırada 3 öğrenci olsa 45 yapar ki sıraların hepsi dolu değil bizim sınıfta mesela 36 öğrenci vardık.

Paçal: “Aynı okulda Piyalepaşa İlkokulunda ayrı sınıflarda birlikte okuduk. Ben 75 öğrencili sınıf görmedim.”

Erdoğan diğer yandan , seçim çalışmaları kapsamında peş peşe yaptığı mitinglerde çelişkili açıklamalar yapmaya başladı. Dün önce Boğaziçi Köprüsü’nü komünistlerin satmak istediğini ancak dönemin ANAP lideri Turgut Özal’ın buna karşı çıktığını iddia eden Erdoğan akşam da Saray’daki iftar programında tarihi kronolojiye uymayan bir başka hikaye anlattı.

2014 yılında Erdoğan’ın Beyaz TV’de yayımlanan belgeselinde 1980 öncesinde çok yoğun çalıştığını ve eve her gece geç gittiğini büyük kızının bir gece kendisine not yazdığını ”Büyük kızım bir kez serzenişte bulundu. Niye geç geldin serzenişi değildi. O bize hasret biz de onlara hasrettik. O zaman mücadeleler bugünkü gibi değil. Bir gece yatak odasının kapısına büyük kızım not asmış babacığım bir geceni de bize ayır diye.’‘ sözleri ile anlatmıştı.

Ancak Erdoğan’ın büyük kızı Esra Albayrak 1983 doğumlu olduğu ortaya çıkmıştı.

http://www.tr724.com/1954-dogumlu-erdogan-tek-parti-doneminde-75-kisilik-siniflarda-okudum-dedi-okul-arkadasi-fotografla-cevap-verdi/
8 Haz 2018 11:53 güncellendi
8 Haz 2018 11:53
Türk Ordusunu Mahfettiler !!!

Bunu düşman isteseydi bile yapamazdı, AKP-ERGENEKON şer ittifakı TSK`yi bitirdi !

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, sözde F… soruşturması kapsamında Jandarma Genel Komutanlığından 3’ü muvazzaf 23 asker hakkında gözaltı kararı aldı.

‘Ankesörlü telefon soruşturması’ kapsamında Jandarma Genel Komutanlığında görevli, aktif görevdeki 3 yüzbaşı, hakkında daha önce işlem yapılan 7 binbaşı ve 10 yüzbaşı olmak üzere toplam 23 kişi hakkında gözaltı kararı verildiği belirtildi.

http://www.tr724.com/23-askere-gozalti/
8 Haz 2018 11:33 güncellendi
8 Haz 2018 11:33
Ensar Vakfı’nın Ankara Şube Başkanı avukat Ercan Poyraz, savcı oldu Çocuklara cinsel istismar olaylarının yaşandığı Ensar Vakfı’nın Ankara Şube Başkanı avukat Ercan Poyraz, Gaziantep Cumhuriyet Savcısı oldu. Poyraz, Ensar Vakfı’nın yöneticiliğini yaparken düzenlediği panellere çok sayıda AKP’li bakanı ve milletvekilini davet etmişti. Vakfın Ankara yönetiminde iki AKP’li vekil de yer alıyordu. AKP teşkilatlarında veya Ensar Vakfı gibi İslamcı vakıflarda görev alan kişilerin hakim ve savcı olarak atandığının kamuoyu tarafından bilinip tartışılmasını istemeyen iktidar, bu konuda medyada yer alan haberlere de yargı eliyle engellemeler getirmektedir. Sözcü’nün “113 AKP’li hakim ve savcılığa atandı” başlıklı haberine erişim BAKIRKÖY 2. SULH CEZA HAKİMLİĞİ’nin 30-03-2018 tarih ve 2018/2595 sayılı kararı ile engellenmiştir. https://www.birgun.net/haber-detay/ensar-vakfi-nin-ankara-sube-baskani-da-hakim-yapildi-158030.html https://freejudges.wordpress.com/2018/03/25/haber-ensar-vakfinin-ankara-sube-baskani-avukat-ercan-poyraz-savci-oldu/
Ensar Vakfı’nın Ankara Şube Başkanı avukat Ercan Poyraz, savcı oldu

Çocuklara cinsel istismar olaylarının yaşandığı Ensar Vakfı’nın Ankara Şube Başkanı avukat Ercan Poyraz, Gaziantep Cumhuriyet Savcısı oldu.

Poyraz, Ensar Vakfı’nın yöneticiliğini yaparken düzenlediği panellere çok sayıda AKP’li bakanı ve milletvekilini davet etmişti. Vakfın Ankara yönetiminde iki AKP’li vekil de yer alıyordu.

AKP teşkilatlarında veya Ensar Vakfı gibi İslamcı vakıflarda görev alan kişilerin hakim ve savcı olarak atandığının kamuoyu tarafından bilinip tartışılmasını istemeyen iktidar, bu konuda medyada yer alan haberlere de yargı eliyle engellemeler getirmektedir. Sözcü’nün “113 AKP’li hakim ve savcılığa atandı” başlıklı haberine erişim BAKIRKÖY 2. SULH CEZA HAKİMLİĞİ’nin 30-03-2018 tarih ve 2018/2595 sayılı kararı ile engellenmiştir.

https://www.birgun.net/haber-detay/ensar-vakfi-nin-ankara-sube-baskani-da-hakim-yapildi-158030.html
https://freejudges.wordpress.com/2018/03/25/haber-ensar-vakfinin-ankara-sube-baskani-avukat-ercan-poyraz-savci-oldu/
8 Haz 2018 11:28
2 sene önceki istatistikler 2 sene sonra belki ikiye katlandı ...işin acı tarafı şu ki ;bu durumu yaratmalarına rağmen ,yola devam diyebilen zihniyetin bu ülkeden nemalanması
2 sene önceki istatistikler 2 sene sonra belki ikiye katlandı ...işin acı tarafı şu ki ;bu durumu yaratmalarına rağmen ,yola devam diyebilen zihniyetin bu ülkeden nemalanması
8 Haz 2018 11:25
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Gülsemmi ağlasammı bilemedim.
Erdoğan, 16 yıldır kimseyi ötekileştirmeden, dışlamadan çalıştıklarını iddia etti.

http://aktifhaber.com/siyaset/16-yilinda-erdogan-millet-kiraathaneleri-kuracagiz-h118218.html
8 Haz 2018 02:50
YENİ Türkiye Gerçekleri
8 Haz 2018 01:43 güncellendi
8 Haz 2018 01:43
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Erdogan bukadar açık seçik ve sık yalana basvurmasının tek izahı var, köşeye sıkıştı, sonunu gördü, başka çaresi yok... fakat bu yalanlarda kendisini kurtaramayacak, harama başvurdukca dahada batacak !
8 Haz 2018 01:24
"BEN 75 ÖĞRENCİLİ SINIFLARDA OKUDUĞUM ZAMAN TEK PARTİLİ CHP DÖNEMİYDİ ..."
Erdoğan 1954 doğumlu ve o doğduğunda Türkiye çoktan çok partili hayata geçmişti.
8 Haz 2018 01:14 güncellendi
8 Haz 2018 01:14
Erdogan diyarbakırdaki konuşmada prompter kullanmadı diyenlere cevap
Erdogan diyarbakırdaki konuşmada prompter kullanmadı diyenlere cevap
8 Haz 2018 00:45
Erdoğan’ın dün gece sahura davet ettiği gençlere hitaben prompter olmadan yaptığı konuşmada "UZAYA ARAÇLARIMIZI GÖNDERDİK"
8 Haz 2018 00:18 güncellendi
8 Haz 2018 00:18
Tayyip Erdoğan’ın "Yeni bir çağ açıyoruz, her öğrenciye tablet vereceğiz" diyerek başlattığı FATİH PROJESİNİN, 1 milyon 438 bin tabletin depolarda çürümeye terkedilmesi ve 2 katrilyon zarardan sonra iptal edildiğini biliyor musunuz?
Tayyip Erdoğan’ın "Yeni bir çağ açıyoruz, her öğrenciye tablet vereceğiz" diyerek başlattığı FATİH PROJESİNİN, 1 milyon 438 bin tabletin depolarda çürümeye terkedilmesi ve 2 katrilyon zarardan sonra iptal edildiğini biliyor musunuz?
7 Haz 2018 21:49
Bahçeli'den AKP’li adaylara veryansın: Kendinize dikkat edin

Bahçeli, bugün partisinin Kayseri’deki istişare toplantısına katıldı.

Burada uzunca bir konuşma yapan Bahçeli, sözü AKP’yle birlikte yaptıkları ‘cumhur ittifakı’na getirdi.

MHP lideri, şunları kaydetti: “Seçimlere çok az bir süre kaldı. ‘Cumhur ittifakı’nı gölgelemek, ‘cumhur ittifakı’nı dağıtmak, ‘cumhur ittifakı’ üzerinde oyunlar kurmak, bu vesileyle Yenikapı ruhu ve ittifak hukukunu zedeleyen özellikle AKP’li milletvekili adayları… Kendinize dikkat edin, fitneye düşmeyin. MHP üzerinde oyun oynamaya kalkmayın. Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır. İttifakımız, AKP ve MHP’dir. MHP’yi dışlamaya gücünüz yetmeyecektir. Bunu böyle biliniz.”

http://aktifhaber.com/siyaset/bahceliden-akpli-adaylara-veryansin-kendinize-dikkat-edin-h118213.html
7 Haz 2018 21:44 güncellendi
7 Haz 2018 21:44
Gazeteci İbrahim Karayeğen’den tarihi savunma: Hiçbir vicdana, insafa ve hukuka sığmayan bu süreci daha fazla uzatmayınız

15 Temmuz’dan sonra tutuklanan, yazdıkları yazılar, attıkları twitlerden dolayı müebbet hapisle yargılanan Zaman Yazarları Davası’nda ilk gün tamamlandı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde süren karar duruşmalarının ilk gününde tarihi bir savunma yapan gazeteci İbrahim Karayeğen’in, resmi yollarla ve hiçbir yasağı olmadığı halde seyahate çıkarken Atatürk Havalimanı’nda gözaltına alınmasından sonra Emniyet’te kendisine yapılan insanlık dışı muamemeleri anlattı. Savunmasında anayasa ve yasaların gazetecilik mesleğini suç saymadığını vurgulayarak başlayan Zaman Gazetesi gece sorumlusu İbrahim Karayeğen, neredeyse 2 seneye yakındır haksız şekilde Silivri Cezaevi’nde tutulduklarını, iddianamenin içindeki çelişkileri ve delilsizliğini tek tek anlattı.

Savcının “Üstü kapalı hakaret”, “görünürde normal bir eleştiri gibi görünen düşünceler” gibi somut hiçbir delile dayanmayan suçlamalar yönelttiğini aktardı. Karayeğen, “Afaki ve altı boş iddialarla hakkımda müebbet hapis istenmiş olması bu iddianameyi hukuki kılmıyor. Elinizdeki tek delil, cemaatin yayın organı olduğu iddia edilen ve darbe girişiminden 4,5 ay önce kayyıma devredilen, 15 Temmuzdan sonra da Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Zaman gazetesinde çalışmış olmam.” dedi.

Yaşadığı kötü muamaleleri de tek tek sıralayan Karayeğen, savunmasını bir gazeteciye uygulanan insanlık dışı muameleleri anlattığı şu cümlelerle bitirdi:

“Emniyette ve cezaevinde benim en temel haklarım hoyratça çiğnendi. Gözaltına alınıp bir şüpheli olarak götürüldüğüm İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde insanlık dışı ve onur kırıcı bir muameleyle karşılaştım. Ters kelepçe takılarak kamerasız bir odaya alındım. Orada polislerin fiili saldırısına uğradım, hakaretlerine maruz kaldım. Bunlar doktor kayıtlarıyla sabittir.

Polislerin soruları şahsımla ilgili değildi. Çalıştığım gazeteyle ilgili sorular yöneltilince hukukun evrensel kaidelerinden “suçun şahsiliği”ni hatırlattım. “Hukuk bitti” diye karşılık verdiler.

Emniyetteki ilk ifadem sabaha karşı saat 05.00’te alındı. Sağlık sorunlarım ve baskı ortamı nedeniyle ifadeyi yarıda kestim. Aldıkları ikinci ifadeyi de dosyaya koymamışlar.

Emniyet nezarethanesinde 5 gün, cezaevinde 1,.5 ay ciddi sağlık problemleri yaşadım. Cezaevi doktorunun hastaneye sevk talebi OHAL gerekçe gösterilip yerine getirilmedi. Cezaevinde 6,5 ay tek kişilik bir odada tecrit edildim.

Sayın Mahkeme heyeti,

Hiçbir vicdana, insafa ve hukuka sığmayan bu süreci daha fazla uzatmamanızı diliyorum.

Olağanüstü hal şartlarında bile hukukun evrensel ilkeleri geçerlidir.

Kararınız ya adaletin ya da zulmün tecellisi olacak. Bunun ortası yok.

Tahliyemi ve beraatimi talep ediyorum.”





İşte gazeteci İbrahim Karayeğen’in savunmasının tam metni:



İSTANBUL 13. AGlR CEZA MAHKEMESi’NE

KONU: ESAS HAKKINDA SAVUNMAMDIR DOSYA : 2017/112

SAVUNMA YAPAN : İBRAHiM KARAYEĞEN



Sayın Başkan, değerli mahkeme heyeti,

Ben, 15 Temmuz darbe girişiminden 4 gün sonra gözaltına alındım, iddianame 9,5 ay sonra kabul edildi. İlk kez bir mahkemenin karşısına ise gözaltına alındıktan 4 ay sonra çıktım. 23 aydır da cezaevinde tutuklu bulunuyorum.

İddianame, kamuoyuna terör örgütünün medya yapılanması diye sunuldu. Anayasayı ihlal ve darbe suçunu işiediğim iddia edilerek hakkımda 3 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 15 yıla kadar hapis cezası talep edildi.

Somut hiçbir delil ortaya konmadan, Meclis’i bombalayan pilotla veya halkın üzerine ateş açan bir askerle aynı cezanın istenmesi akıl alır gibi değildi.

Savcının mütalaasına cevap vermeden önce o mütalaanın dayandığı temel olan iddianame ile ilgili gerçekleri açıklamak istiyorum.



Sayın Mahkeme heyeti,

İddianame, hukuki bir metin olmak zorundadır. Bu iddianame ceffel kalem yazılmıştır. Savcı hiçbir kanıt göstermeden beni darbeci ve terörist yapmıştır. Kanıtsız bir iddianameye hukuk denemez, dense dense yalan ve iftira denir.

Bir iddianame, güncel algıları değil evrensel hukuk kurallarını yansıtmak zorundadır. Siyasi mülahazalar ve konjonktürel gelişmelere göre değil kaya gibi sağlam, maddi gerçeklerin üzerine bina edilmelidir.

Örneğin, bir iktidar, muhaliflerini düşman, hain, darbeci, terörist görebilir. Savcı, bu tartışmalardan etkilenip iktidarın tarzı siyasetine uygun bir iddianame ortaya koyamaz. Koyarsa hukuka ve mesleğine ihanet etmiş olur. Savcı,üstünlerin hukukunu değil,hukukun üstünlüğünü gözetmekle yükümlüdür.



İddianarnede zikredilen haber, yazı ve konuşmalar bu ülkede herkesin gözü önünde söylendi, yazıldı. Bir suç var idiyse neden savcılar zamanında harekete geçmedi? Zaman aşımına uğramış haberlerden dolayı yargılanmak hukuka ve yasalara uygun mu?

Gazetede yayımlanan haber ve yazılar için zaman aşımı 6 aydır. Basın savcısı bu süre içinde dava açmazsa o haber ve yazılar arşive kaldırılır.

İddianamede gazetecilik faaliyetleri suç gibi gösterilmiştir. Savcı, sanıklar için ayrı ayrı hukuki değerlendirmeler ve suçlamalar yapması gerekirken bütün sanıkları aynı torbaya doldurmuştur. Bu, suçun şahsiliği ilkesine aykırıdır.

Beni darbeyle suçlayabilmeniz için ya suçüstü yapmanız ya da darbed çeteye talimat verdiğimi kanıtlamanız gerekirdi. Böyle bir delil dosyada yoktur.

Afaki ve altı boş iddialarla hakkımda müebbet hapis istenmiş olması bu iddianarneyi hukuki kılmıyor.

Elinizdeki tek delil, cemaatin yayın organı olduğu iddia edilen ve darbe girişiminden 4,5 ay önce kayyıma devredilen, 15 Temmuzdan sonra da Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Zaman gazetesinde çalışmış olmam.

Savcı, çalıştığım gazetenin 28 Şubat darbesine destek verdiğini iddia etmektedir. Bunu söylerken hiçbir delil getirmiyor. Çünkü doğru değil. Zira, bu gazete, o dönemde, asker tarafından dışlanan ilk kurum olmuştur. Bunun tanığı olan birisiyim.

28 Şubat darbesinden sonra Genelkurmay, Zaman gazetesine ‘akreditasyon’ şartı getirmiştir. TSK’nın hiçbir brifingine, basın açeklamalarına, gezilerine ve karargahiara gazetenin temsilcileri ve muhabirieri alınmamıştır.

Bu müselceldir. Onlarca defa habere konu olmuştur. Yıllarca süren bu ambargo, Ak Parti iktidarında bile devam etmiştir.

Bir örnek vereyim; merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasını takip amacıyla olay yerine giden muhabir arkadaşımız, meslektaşlarını taşıyan askeri helikoptere bu yüzden alınmamış, karlı soğuk bir havada, dağda kendi haline bırakılmıştır.

İddianamenin 26. sayfasında, gazetenin hükümete profesyonelce imalı, şifreli ya da üstü kapalı hakaretler yağdırdığını iddia ediyor sayın savcı. “Üstü kapalı hakaret” nedir? Üstü kapalıysa nasıl hakaret olur?

Yine aynı sayfada, “görünürde normal bir eleştiri gibi görünen düşünceler” şeklindeki ifadesiyle eleştirileri de suç kapsamına alıyor.

Kapalı, örtülü, imalı, mecazlı, ironili yazılardan nasıl kesin hüküm çıkarılabilir? Bir insanı suçlarken kesin, net bilgiler edinilmesi gerekmez mi? Bir şüphe varsa bundan sanık yararlanmaz mı?

İddianamenin 30. sayfasında savcı, gazetenin, hükümetin dershaneleri kaldırmaya yönelik kararlılığı karşısında üslubunu sertleştirerek ve basın özgürlüğünün sınırını aşacak şekilde hakaret ve saldırılar yönelttiği, komplo ve kumpastarla hükümeti devirmeyi hedeflediğini iddia etmiştir.

Bunlar çok ciddi iddialardır. Ancak gazeteye ve gazete yöneticilerine bu iddialarla ilgili dava açılmamıştır. Yani basın savcısı iddia makamıyla aynı fikirde olmamıştır. Haber ve yazılarda suç unsuru bulmamıştır.

İddianamenin 37. sayfasında 17-25 aralık operasyonlarından sonra çıkan haber ve köşe yazıları sıralandıktan sonra, “algı oluşturmaya çalışmışlardır” deniliyor.



Bu gazeteciliğe sorunlu bir bakıştır. “Algı oluşturmaya çalışmak” diye suç icat edersek bütün haberler suç kapsamına girer. Her haber bir algı oluşturur neticede.

İddianamenin 62. sayfasındaki suçlama daha vahimdir. Savcı şöyle diyor: “Görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullandıkları…”

Savcı, “görünürde suç unsuruna rastlanmayan yazılarda dahi” suç unsurlarının bulunduğunu hiç duraksamadan, hiç endişelenmeden, hiçbir mesleki utanca kapılmadan yazabilmiştir.

Bu cümle, yaşadığımız dönemin ruhunu ve hukuk anlayışını utanç verici derecede berrak bir şekilde ortaya koymuştur.

Savcı, “görünmeyen suç” icad eden belki de ilk savcıdır yeryüzünde.

Biz böylesine sürrealist bir utanmazlığa karşı burada hayatımızı savunmaya çalışıyoruz. Aslında böyle birinin savcılık yapabildiği bir düzende artık hayattan bahsedebilir miyiz ondan da emin değilim.

Savcının görevi, görünür bir suçu, görünür kanıtlarla ortaya koymaktır. “Görünmeyen suç” adil mahkemelerin değil ancak engizisyoncuların başvurabileceği vicdan dışı bir kavramdır.

Yine 62. sayfada, “tek başına suç unsuru belirlenememekle birlikte örgütsel hedef ve amacı tamamlayan yazılarla” deniyor.

Yani, haber ve yazılar tek başına suç unsuru taşımıyor. Ama savcı bu yazıları örgüte kendince bir şekilde bağlamış. Örgütün bu yazılarta hedefini tamamladığı sonucuna varmış. Yine varsayım, tahmin ve kanaatten söz ediyoruz. Yani somut bir suç yok haber ve yazılarda.

Türkiye ve dünya kamuoyuna malolmuş 17/25 aralık operasyonları, MiT Tırlarının aranması, Dışişleri Bakanlığı’nın dinlenmesi ve MiT Müsteşarının ifadeye çağrılması olaylarını haberleştirmeyen medya kurumu yoktur.

Yakın siyasi tarihin önemli vakalarını haber yapmak bir gazetenin görevidir. Bunları darbe veya teröre zemin hazırlamak gibi görmek niyet okumaktır.

Hukuk niyet okumaz.

Bu bakış açısıyla hiçbir haber yapılamaz, basın özgürlüğü ve halkın haber alma hakkı yerle yeksan olur.

Haber ve yazılar elbette eleştirilebilir. Ama bu savcının görevi değildir; okuyucuların, basın meslek kuruluşlarının ve iletişim uzmanlarınının işidir.

Burada Anayasa Mahkemesi’nin yakın tarihli örnek bir kararını size göstereceğim. Haber 1 Mayıs 2018 tarihinde Birgün gazetesinde yer aldı.

“Amirallere suikast davası” sanıklarından Mehmet Orhan Yücel, bir gazetede çıkan haberler nedeniyle kişilik haklarının zedelendiği iddiasıyla dava açıyor. Yerel mahkeme, 10 bin lira tazminata hükmediyor. Dosya Yargıtay”a gidiyor.



Yargıtay, yazının gerçek ve güncel bir konuya ilişkin olması nedeniyle yayımlanmasında kamu yararı bulunduğu ve kişilik haklarına saldırı oluşturabilecek bir yoruma da yer verilmediği gerekçesiyle kararı bozuyor.

Bunun üzerine Yücel, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunuyor. Yüksek Mahkeme, haberin hukuka uygun olduğuna karar veriyor, başvuruyu reddediyor. Anayasa Mahkemesi gerekçesinde şöyle diyor:

“Anayasa Mahkemesi veya derece rnahkemeleri, gazetecilik mesleğinin nasıl yapılması gerektiğini ve gazetecilerin haber verme tekniğini belirleyemezler. Zira bir düşüncenin en iyi hangi üslup ve biçimle aktarılacagına bizzat düşünceyi dile getirenler karar verebilir. Bu bağlamda Anayasa’nın 26. Maddesinin sadece ifade edilen haber ve fikirleri içeriğini değil aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de koruduğu hatırda tutulmalıdır.”

Anayasa Mahkemesi diyor ki, mahkemeler, gazetecilik mesleğinin nasıl yapılması gerektiğini ve gazetecilerin haber verme tekniğini belirleyemezler, bir düşüncenin hangi üslup ve biçimde aktarılacağına gazeteler kendileri karar verir .

Sayın Başkan,

Şimdi mütalaaya gelmek istiyorum : Savcılık makamı, mütaalasında hakkımda istenen 3 ağırlaştırılmış müebbet hapis talebini 1’e düşürdü. Anayasayı ihlal suçunu işlediğimi belirtti. Ayrıca terör örgütü üyesi olarak da cezalandırılmamı istedi.

Mütalaadan 20 gün sonra ise iddia makamı ek bir mütalaada bulundu. Bu defa Anayasayı ihlal suçunun oluşmadığını belirterek ağırlaştırılmış müebbet hapis talebinden vazgeçti. Ayrıca, “Sanığın eylemlerinin kül halinde silahlı terör örgütü yöneticiliği kapsamında kaldığı anlaşıldığından” diyerek terör örgütü yöneticiliğinden cezalandırılmamı istedi.

Sayın savcının darbe suçlamasından vazgeçmesini anlayabiliyorum, çünkü bu insanlık suçunu işlediğime dair hiçbir delil dosyada yoktu. Zaten olamazdı da.

Ama şunu anlamıyorum, son duruşmanın üzerinden geçen 20 günde ne değişti de ben terör örgütü üyeliğinden, terör örgütü yöneticiliğine terfi ettim? Yeni bir delil mi ortaya kondu? Yeni bir tanık beyanı mı var? Ben kimlere yöneticilik yapmışım, ne gibi talimatlar vermişim, kimlere silah dağıtmışım, hangi eylemleri organize etmişim, kimlerin maaşını vermişim? Mütalaada bu soruların cevapları verilmemiş. Çünkü böyle bir şey yok.

Silahlı örgüt kavramı, suç işlenmesi amacıyla sürekli birliktelik ve örgütlenmeyi gerektirir. Organize bir yapı olması, hiyerarşik bir ilişki, astlık üstlük ilişkisi zorunludur. Silah, mühimmat gibi araçların varlığı gerekmektedir.

Terör örgütünden söz edilebilmesi için de yasada tarif edildiği şekilde cebir ve şiddet kullanılması zorunludur. Suç ancak doğrudan kasıtla işlenebilir. Yani, bilerek ve istenerek.

Mütalaada, yöneticisi olduğum örgütte kimlere bağlı olduğum, kimlere üstlük yaptığım, ne tür emirler verdiğim, hangi eylemlere katıldığım belirtilmemiştir. Soyut ve altı boş bir suçlama yapılarak geçilmiştir.

Ortaya tek bir kanıt bile koyamayan savcı, “kül halinde eylemler” gibi fevkalade afaki ve taptancı bir ifadeyle yıllarca hapis yatmamı istiyor.

Bu, sadece hukuka değil, insanlığa da aykırı bir davranış. Bir insan, ortaya tek bir kanıt bile konmadan bu kadar keyfi bir biçimde suçlanabilir mi?

Ben hiçbir terör örgütüne katılmadığım gibi böyle bir örgütün propagandasını da yapmadım. Savcı aksini söylüyorsa kanıtını göstersin.

Örgüt diye bir gazeteyi, eylem diye gazeteciliği kastediyorsa; yasal ve meşru bir gazetede çalışmak anayasal bir haktır. Şimdiye kadar yazdığım hiçbir haber ve yazıdan dolayı yargılanmadım.

Delil diye mütalaaya alınan şeyler, iddianamenin eklerindeki kimi bilgilerdir.

Bunların hiçbiri hukuki delil değildir. Bunlar konjonktürel delillerdir. Bu dönemin şartlarında cari olan delillerdir. Bu dönem bitince bunların da hükmü bitecek. Tıpkı darbe ve takriri sükun dönemi yargılamalarında olduğu gibi.

Ünlü yazarımız Kemal Tahir, meşhur donanma davasında, kardeşine kitap verdiği için yargılandı. Hatta yıllarca hapis yattı.

12 Eylül darbesinde, paranoya o hale gelmişti ki, kırmızı gömlek giyen gençler komünizm propagandası yapmakla suçlandılar.

Bugün, geçmişteki bu haksız ve hukuksuz yargılamalar nasıl içimizi acıtıyorsa ve tarihin kara sayfalarındaki yerini almışsa yarın da bu dönem için aynısı olacak.

Hukukun temel ilkesidir, “Kanunsuz suç ve ceza olmaz.” Kanunun açıkça suç saymadığı bir eylemden dolayı kimseye ceza verilemez.

Hiç kimse işlediği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç teşkil etmeyen bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez.

Kanunilik ilkesi, işlendiği anda suç sayılmayan eylemin, sonradan suç sayılması durumunda, bireylerin cezalandırılmasını engellemektedir.



Sayın Başkan,

Ben, Zaman gazetesinin yazı işlerinde gece sorumlusu olarak 12 sene görev yaptım. Yönetici değildim, yayın politikasını belirleyen bir pozisyonum da yoktu.

Önceki savunmalarımda belirttiğim gibi, gazete, gündüz yazı işleri tarafından hazırlanır. Gece editörü, gece gelişen olaylara ilişkin haberleri gazete yöneticilerinin talimatları doğrultusunda en uygun ve en estetik bir biçimde gazeteye yerleştirmekle yükümlüdür. Bu, teknik bir görevdir.

Çalıştığım süre boyunca, Zaman gazetesinin, darbeyle ya da terör örgütleriyle bağını kurabilecek herhangi bir vakayla karşılaşmadım.



Merdiven altı yayın yapan bir gazete değildi Zaman. Yasalara uygun kurulmuş, birçok programına cumhurbaşkanı, başbakan, TBMM başkanı, bakanlar ile yüzlerce iktidar milletvekilinin iştirak ettiği bir gazetede işimi yaptım.

Basın ve ifade özgürlüğü demokratik rejimlerin olmazsa olmazıdır. Yasalar, anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır.

Aynı dosyadan yargılandığım gazeteci-yazar Şahin Alpay hakkında Anayasa Mahkemesi iki kez, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir kez hak ihlali kararı vermiştir.

Dosyadaki delilleri inceleyen iki yüksek mahkeme, Şahin Alpay hakkında ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine hükmetmiş ve tahliye yolunu açmıştır.

Yüksek mahkemeler, söz konusu kararlarda basın ve ifade özgürlüğü vurgusu yapmış; haber, yazı ve konuşmaların delil olarak kabul edilemeyeceğini belirtmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, hükümetlerin eleştirilmesinin, anayasal düzeni ortadan kaldırmak ya da terörist propagandası yapmak gibi ciddi suçlamalara sebebiyet vermemesi gerektiğini ifade etmiş ve “Demokrasi, ifade özgürlüğü üzerinde yükselir” demiştir.

Bu kararlar yargalanan tüm gazeteciler için emsal niteliğinde olmasına rağmen mahkemeniz tarafından bu durum gözardı edilmektedir.

Yargıtay içtihadı da gazete çalışanlarının terör örgütü üyesi görülemeyeceği yönündedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, basın mensuplannın TCK’nın 30. Maddesindeki hata hükmünden yararlanacağını karara bağlamıştır.

Yargıtay, silahlı terör örgütüne üye olma suçunun doğrudan kasıtla işlenebildiğine, kastın da suçun kanuni tanımındaki maddi unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir.



Sayın Başkan,

İddia makamı mütalaasına darbeden iki yıl önce paylaştığım iki tweet mesajımı almış. Bunlarla benim örgütsel bağımı ortaya koymak istemiş.

Twiter gizli saklı bir yazışma programı değildir. Herkese açık, insanların internet üzerinden görüşlerini özgürce açıkladığı ya da beğendiği mesajları paylaştığı dünya genelindeki en popüler sosyal medya platformudur.

Terörü ya da şiddeti övmedikten sonra bunun suç olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

Mütalaadaki ilk tweeti 5 Ağustos 2014 tarihinde atmışım.

Savcı mütalaada bu tweet mesajımla ilgili gerçeği çarpıtarak delil uydurmuş. Mütalaanın, sanığın eylemleri bölümünün d bendinde şöyle deniyor:

“Sanığın kendisine ait twitter hesabından 05/08/2014 tarihinde yapmış olduğu paylaşımda, fettullahçı örgüt üyelerine yönelik soruşturmalan kastederek, “hayırdır darbe mi yapıyorsunuz, operasyonlarla hizmeti bitiremeyeceklerini anlamışlar, toptan mı alacaksınız, ya bu gönüllüler daha fazla ise dediği” şeklinde yazılmış.



Oysa, mesajın tamamı bu değil ve bu alıntıda bana ait olmayan bir cümle var .Savcı, meslektaşlarının gayri hukuki sözlerini gözden kaçırmıştır.

Ben, söz konusu tweet mesajımda Rotahaber internet sitesinden alıntıladığım bir habere yorum yapmışım.

Haber sitesi şöyle demiş: “Hayırdır darbe mi yapıyorsunuz? Sahur operasyonunu düzenleyen savcılardan skandal sözler: Gerekirse 12 Eylül’deki gibi 500 bin kişiyi alırız.”

Ben de bu haberi şöyle yorumlamışım: “Operasyonlarla Hizmeti bitiremeyeceklerini anlamışlar. Toptan mı alacaksınız? Ya bu gönüllüler daha fazla ise?”

Burada suçlanacak biri varsa o ben olmamalıydım. 12 Eylül’deki gibi yüzbinlerce kişiyi derdest etmeyi düşünen savcılar suçlanmalıydı. Nitekim, 12 Eylül askeri darbesinde 800 binden fazla insan gözaltına alınmış, binlercesi işkenceden geçirilmiştir.

Suçlu-suçsuz ayrımı yapmadan kitlesel gözaltılar ve yüzbinleri statlara doldurmak ancak darbe planlarının ürünüdür. Benim mesajım, hala yalanlanmayan savcıların söz konusu sözlerini eleştiri mahiyetindedir.

Bugün de aynı görüşteyim. Savcıların mezkur planı bana göre yasalara aykırıdır.

İddia makamı “Hizmet ve gönüllüler” ifadesiyle bir bağ kurmayı düşünüyorsa bunlar bir dönem Gülen cemaati için kullanılan sıfatlardı. Arşive girerseniz, siyasette ve bürokraside yer alan pek çok şahsiyetin söz konusu kavramları kullandığını görürsünüz.

“Ya daha fazla ise?” ifadesi, cemaatin daha fazla olduğunu değil, planlanan böyle bir operasyonun absürtlüğünü, saçmalığını belirtmek için kullandığım bir ifadedir.

İkinci tweeti 18 Eylül 2014 tarihinde paylaşmışım. Fethullah Gülen’in, “Açtıkları ne istiklal savaşı ne de kurtuluş savaşı… Olup biten, gırtlaklarına kadar battıkları pislikten gaddarlıkla kurtulma telaşı. Bu kadar açık ve net.” sözünü “Bu kadar açık ve net” notuyla paylaşmışım.



Sayın Başkan,

Bir zamanlar dost olan Ak Parti ile cemaatin arası 2013 yılı sonunda açıldı. 17-25 Aralık operasyonları olmuş, hükümetin dört bakanı istifa etmiş, ardından bu operasyonları yapan emniyet görevlileri gözaltına alınmıştı.

O zaman iki farklı görüş vardı, halen bu görüş ayrılığı devam etmektedir. Hükümet, bunun kendisine yönelik darbe girişimi olduğunu ileri sürüyor, muhalefet de bugün Amerika’da tutuklu bulunan, İranlı işadamı Reza Zarrab’ın merkezinde bulunduğu bir yolsuzluk şebekesi olduğunu iddia ediyordu.

Bu paylaştığım tweet, haksız bulduğum gözaltılara karşı muhalif bir gazetecinin tepkisidir.

Sayın Başkan,





Cep telefonumda Fethullah Gülen’in fotoğrafları bulunmuş. İddia makamı bunu aleyhimde delil olarak mütalaaya almış. Bu nasıl bir mantıktır? Erdoğan’ın fotoğrafı bulunsa Ak Partili, Kılıçdaroğlu’nun fotoğrafı olsa CHP’li mi olmuş olacağım?

Fotoğraf galerisini bütünüyle dosyaya alsalardı belki onların da fotoğraflarını görecektiniz. Ama kolluk güçleri, kendilerince suç olan delilleri toplamaya odaklandığı için cep telefonumda sadece Gülen’in fotoğraflarının bulunduğu imajını veriyor.

Kaldı ki ben kastı mahsusa ile Gülen’in fotoğraflarını telefonuma yüklemedim. İşim gereği, internet sitelerinden zaman zaman haber ve fotoğraf alıntıladığım olur.

Akıllı telefonlardaki bazı uygulamaların sık aranan haber ve fotoğrafları hatırlatmak için telefonun fotoğraf galerisine kopyaladığını düşünüyorum.

Bu kanaatimi fotoğrafları dosyaya koyan Emniyet de doğruluyor. Emniyet, fotoğrafların altına, “internet aracılığı ile ulaşılan haber sitelerinden, videolardan, internet sitelerinden geldiğinin değerlendirildiği” notunu düşmüş.

Fotoğrafların hiçbiri özel fotoğraf değil. Gülen’le yemek yerken ya da kahve içerken çekilmiş bir fotoğrafım da yok.

Sayın Başkan,

Mütalaada benim yurtdışına kaçarken Atatürk Havalimanında yakalandığım söyleniyor. Bana bildirilmiş bir soruşturma ve pasaport yasaklaması yokken her vatandaş gibi tamamen yasal yollardan yurtdışına çıkmak üzere havalimanına geldiğimde pasaportum için birileri tarafından zayi ilanı verildiğini öğrendim.

Bunun üzerine 24 saatten fazla havalimanındaki polis merkezinde alıkonuldum. Polisin Pasaport Dairesi’yle yaptığı bir dizi görüşmeden sonra gözaltına alındım.

Yurtdışına seyahat ile kaçmak arasındaki fark nedir? Kaçmak isteyen biri havalimanına kendi pasaportuyla gelip polis kontrolünden geçip mi yurt dışına çıkar? Yasal bir pasaportla, yasal bir havayoluyla, yasal işlemleri tamamlayarak yurt dışına çıkmak istemek suç sayılabilir mi?

Birisini “kaçarken yakaladığınızı” söyleyebilmeniz için o insanın ya aranıyor olması ya da illegal yollardan çıkış yaparken yakalanması gerekir. Benim durumumda bunların hiçbirisi söz konusu değil. “Kaçarken” lafı nereden çıkıyor?

Anayasal haklarımızı kullanmak ne zamandan beri suç sayılıyor? OHAL şartlarında bile eğer hakkınızda size bildirilen bir seyahat kısıtlaması yoksa seyahate çıkmak suç değildir. Eğer hukukun, anayasanın, yasaların varlığından söz ediyor ve bunlan ciddiye alryorsak bu böyledir.

Meşru ve yasal bir seyahat talebinin nasıl teröre kanıt olarak gösterildiğini anlayabilmiş değilim. O gün binlerce insan yurt dışına çıkmak için Havalimanına’na gelmişti. Eğer yurt dışına gitmek bir suçsa ya da kuwetli suç şüphesi ise neden o binlerce insanı da yargılamıyorsunuz? Eğer suç değilse benim bu isteğim nasıl suç kanıtı olarak gösterilebilir?

Yoksa iddia makamı ‘herkes yurt dışına gidebilir ama muhalif gazetecilerin yurt dışına gitmeye kalkması suçtur’ mu demek istiyor? Bu anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olmaz mı?



Ayrıca şunu belirteyim ki, ben gidiş-dönüş bileti almışım. Yani, seyahat planım tek yönlü değildi. Gidecek, gezecek sonra da ülkeme ve aileme geri dönecektim.



Sayın Başkan,

Benim hakkımdaki bir başka iddia da mobil haberleşme programı Bylock’u 10 Ekim 2014 ile 10 Eylül 2015 tarihleri arasında kullandığım iddiasıdır. Bu yanlış iddiaya göre bile ben darbeden bir yıl önce Bylock haberleşmesini kesmiş görünüyorum.

BTK ve Emniyet’ten mahkemenize gönderilen yazılara göre mesaj içeriğine ulaşılamadığı belirtiliyor.

Ben bylock programını telefonuma indirmedim. Bylock üzerinden konuşmadım ve yazışmadım.

Bylock’u dünya genelinde 600 bin kişinin indirdiği, Türkiye’den de 215 bin kişinin bu programı kullandığı MiT’in raporunda yer alıyor. CHP Milletvekili Erdal Aksünger’e göre ise bu uygulamayı 1milyon kişi cep telefonuna indirmiş.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Türkiye’ deki Bylock kullanıcılarının 215 binden 102 bine düşürüldüğünü açıkladı. Yani bir güncelleme yapılmıştı.

Namaz, pusula ve müzik gibi programları indiren 11.480 kişinin telefonuna, iradeleri dışında bylock uygulamasının yüklendiği; bu hatadan dolayı aylardır cezaevlerinde tutuklu bulunan 1200 kişinin tahliye edildiği duyuruldu.



Mor Beyin tuzağını ortaya çıkaran bilişim uzmanları, bylock listesinde yer alan ama içeriği olmayan 30 bin kişinin fiili olarak kullanıcı olamayacakları yönünde ciddi bir şüphe duyduklarını söylediler.

Bir iddianın kanıt olabilmesi için hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde ortaya konması gerek …

Ben, Google Play ve Apple Store mağazalarından alınabilen, herkese açık bir haberleşme ağını kullanmakla suçlanıyorum. Herkese açık bir haberleşme ağını kullanmanın ‘suç delili’ sayılması hukuk açısından başlıbaşlına bir sorun. Bu da ‘konjonktürel’ delillerden biri.

Ayrıca, suç olsa da olmasa da ‘ben bun kullanmadım’ diyorum. Savcı da ‘kullandı’ diyor. Kanıtı ne? Bylock hakkında yapılan bu kadar yanlıştan sonra savcının benim hakkımda yanılmadığı hangi somut veriyle kanıtlanıyor.

Ben Bylock’u niye kullanmışım, kiminle konuşmuşum, ne konuşmuşum? İlk savunmamdan bu yana aynı şeyleri soruyorum. Ama savcıdan mahkemenize bu konuda gelen bir tek ayrıntı bile yok.



Diğer birçok Bylock iddiasında olduğu gibi benim hakkımda da hata yapıldığı ortaya çıkarsa, o güne kadar ben hapis mi yatacağım? Bu hukuka ve vicdana sığar mı?

Bu hataların yakın bir örneği de oğlumun telefonunda bylock çıkmasının ardından, bu telefonun Mor Beyin listesinden olduğunun anlaşılmasıdır. Ama bunun anlaşılması 5 ay sürdü.

Bu 5 ay boyunca kızım, kardeşinin telefonunda çıkan bylock kendisine maledildiği için gerçekler anlaşılıncaya kadar tam 5 ay cezaevinde kaldı. Bu konudaki resmi evrakı mahkemenize sunuyorum.

Aynı evde yaşayıp, aynı telefon uygulamalarını kullandığımız oğlumun telefonunda bulunduğu gibi benim telefonumda da Mor Beyin tuzağının bulunabilmesini ihtimal dahilinde görüyorum.



Sayın Başkan,

Cüzdanımdan 1 dolar çıkmış.

Yurtdışına seyahat için Atatürk Havalimanına gelmiştim. Yanımda döviz vardı ve onlar arasında da bir tane 1 dolar bulunuyordu. İddia makamı, 1 doları örgüt yöneticiliğinin işareti sayıyorsa, o zaman şunu soruyorum: Bunun delil olabilmesi için sadece örgütün elinde bulunması gerekmez mi? Mahalle arasındaki herhangi bir döviz bürosundan alabileceğim döviz nasıl suç delili olur?

O gün, dünyanın bütün havalimaniarındaki milyonlarca yolcunun cüzdanına baksanız yüzde 95’inde 1dolar çıkardı. 1 dolar nadir bulunan bir şey değil. Veryüzünde 11 milyar adet 1 dolar var.

Hukuken böyle bir suçlama olamaz. İlk savunmamda o 1 doların nereden kaldığını da izah etmiştim. O 1 dolar bana 2013 yılında gittiğim kutsal toprakların bir hatırasıdır.

Orada sadaka vermek üzere yanıma 1 riyaller ve 1 dolarlar almıştım. Bu dolar o zamandan kalma. O 1 dolar bir gün beni terörist yapar diye tuhaf bir endişeye kapılmadığım için ne yaktım ne attım.

Sayın Yargıçlar,

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, “Bir ülkede adalete özlem varsa orada zulüm vardır” diyor. Bu hususta Erdoğan Elhak doğru söylüyor ama eksik söylüyor. Bu ülkede eşeddi zulüm var. İnsanlar ellerini semaya kaldırmış adalet çığlığı atıyor, 3 maymunu oynayanların bu çığlığı duymaları ne mümkün!

Yine Erdoğan, seçimden sonra yargının daha bağımsız olacağını ve 25 Haziran’da gazetecilerin tutuklanmadığı bir Türkiye’ye uyanacağımızı söylüyor. Neden şimdi değil de seçimden sonra onu da anlamış değilim.

Sayın Başkan,

Emniyette ve cezaevinde benim en temel haklarım hoyratça çiğnendi. Gözaltına alınıp bir şüpheli olarak götürüldüğüm İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde insanlık dışı ve onur kırıcı bir muameleyle karşılaştım. Ters kelepçe takılarak kamerasız bir odaya alındım. Orada polislerin fiili saldırısına uğradım, hakaretlerine maruz kaldım. Bunlar doktor kayıtlarıyla sabittir.

Polislerin soruları şahsımla ilgili değildi. Çalıştığım gazeteyle ilgili sorular yöneltilince hukukun evrensel kaidelerinden “suçun şahsiliği”ni hatırlattım. “Hukuk bitti” diye karşılık verdiler.

Emniyetteki ilk ifadem sabaha karşı saat 05.00’te alındı. Sağlık sorunlarım ve baskı ortamı nedeniyle ifadeyi yarıda kestim. Aldıkları ikinci ifadeyi de dosyaya koymamışlar.

Emniyet nezarethanesinde 5 gün, cezaevinde 1,.5 ay ciddi sağlık problemleri yaşadım. Cezaevi doktorunun hastaneye sevk talebi OHAL gerekçe gösterilip yerine getirilmedi. Cezaevinde 6,5 ay tek kişilik bir odada tecrit edildim.

Sayın Mahkeme heyeti,

Hiçbir vicdana, insafa ve hukuka sığmaya n bu süreci daha fazla uzatmamanızı diliyorum.

Olağanüstü hal şartlarında bile hukukun evrensel ilkeleri geçerlidir.

Kararınız ya adaletin ya da zulmün tecellisi olacak. Bunun ortası yok.

Tahliyemi ve beraatimi talep ediyorum. /

İbrahim Karayeğen

Silivri 9 Nolu Kapalı Ceza infaz Kurumu

Koğuş: 82-18

http://www.tr724.com/gazeteci-ibrahim-karayegenden-tarihi-savunma-hicbir-vicdana-insafa-ve-hukuka-sigmayan-bu-sureci-daha-fazla-uzatmayiniz/
7 Haz 2018 20:32 güncellendi
7 Haz 2018 20:32
'MÜBARAK RAMAZAN'DA İNSANLAR CEZAEVİNDE İŞKENCEYLE ÖLÜYOR' HDP'li Mehmet Ali Aslan Dr. İ.Halil Özyavuz'un Silivri Cezaevi'nde işkenceyle öldürülmesini Meclis'e taşıdı.
'MÜBARAK RAMAZAN'DA İNSANLAR CEZAEVİNDE İŞKENCEYLE ÖLÜYOR'

HDP'li Mehmet Ali Aslan Dr. İ.Halil Özyavuz'un Silivri Cezaevi'nde işkenceyle öldürülmesini Meclis'e taşıdı.
7 Haz 2018 19:43
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
3000 yargı Üyesi bir günde tutuklandı arkasından tutuklamalar görevden almalar devam etti. Odalarının Kapısı kırılarak,mesela Danıştay Başkanı toplantı var diye çağırıp, cübbeleri ile polise göndermişti. Böyle acayip görüntülerle götürüldüler.Hukukun bunu es geçmesi mümkün değil

Tutuklu yargıçlar arasında karı-kocalar var. Biri bir ilde diğeri başka bir ilde. Çocuklar ortada kaldı. Kaç parçaya bölüneceklerini bilemiyorlar. Küçücük yaşlarında omuzlarına sorumluluklar acılar yüklendi.Görüş için haftada iki kez ayrı illere gidiyorlar. Ne duyan ne gören var

Arzu Yıldız
7 Haz 2018 19:39
Dilek'ı hatırladınız mı ? Dilenci muamelesi yapan bakana "Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda..” diyerek insanlık dersi vermişti Seni unutmayacağız! #DilekÖzçelik
Dilek'ı hatırladınız mı ?
Dilenci muamelesi yapan bakana "Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda..” diyerek insanlık dersi vermişti

Seni unutmayacağız! #DilekÖzçelik
7 Haz 2018 19:38
Herkes mağdur ama Hidayet Karaca başka türlü mağdur. Bir tane bile ipe sapa gelen delil yok ama yıllardır içeride. Bir okuyun savunmasını...

Beni zindanlarda süründürenlere karşı kin ve nefret duymuyorum’

Eski Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca, Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Gülen cemaatine yönelik ana davada savunmasına devam etti.

Oda TV’de yer alan habere göre, Karaca şunları söyledi:


“İmamlık, müezzinlik gibi özel eğitim isteyen bir okulda okumadım. Gazeteciyim, sürekli basın kartı sahibiyim. Gazetecilik okulu mezunu olmadığım söylenirse, Sabah’ın başındaki Serhat Albayrak veya TRT’nin Genel Müdürü gazetecilik mezunu mu? Ayet, hadis mi var, gazetecinin gazetecilik okulu mezunu olması için. Başbakanlığı döneminde Erdoğan’ı 4 kez programıma konuk aldım. Cebir, şiddeti mi konuştuk. Keza Cumhurbaşkanı Gül, Meclis Başkanları Bülent Arınç, Köksal Toptan? Bugünün Başbakanı, Ulaştırma Bakanıyken evime geldi, kahvaltı yaptık. Aslında bunları boşuna anlatıyorum. Çünkü bunları siz çok iyi biliyorsunuz.”

Taşhiye davasında 31.5 yıl hapis cezasına çarptırıldığını hatırlatan Karaca, şöyle devam etti:

“Bana ceza veren, verecek olan, zindanlarda süründüren savcısından heyetine kadar hiç kimseye kin ve nefret duymuyorum. Oruçluyuz, sizin iyi niyetinizden zerre şüphe etmiyorum. Ama sizin iyi niyetli olmanız, adil karar vereceğinizin garantisi değil. Ceza verirseniz vicdan azabı duyacağınızdan eminim. Allah bir daha kimseye bunları yaşatmasın. Karanlık zamanlarda yaşadığımızı kabul ediyorum.”

Savcının, “Özgür basın susturuluyor kampanyaları düzenlendi. ABD’li 74 senatörden hükümete baskı mektupları alındı, hükümetin eleştirilmesi sağlandı” ifadesine cevap veren Karaca, “Hükümeti eleştirmek niye savcının işi olur? Hükümetin avukatlığını niye yaparlar? Hükümetin basın sözcüsü, kendi avukatları var. Gider, dava açar. Benden sonra gözaltına alınan tüm gazeteciler için ABD dahil tüm ülkeler konuştu. Özellikle ABD Sözcüsü, her basın toplantısında basın özgürlügünü gündeme getirdi. Yani bu Hidayet Karaca’ya özgü bir durum değil. Cumhuriyet, Sözcü gazetesi için gelmedi mi?” dedi.

Saat 12.00 olduğunda Karaca, ağzının yuvarlandığını, kelimelerin çıkmadığını belirterek, ara verilmesi talebinde bulundu. Başkan Giray, yarım saat daha devam etmesini istedi. Karaca, “Devam edemeyeceğim” deyince, duruşmaya ara verildi.
“İKİNDİ NAMAZINI KILIP GELEYİM”

Karaca, duruşmanın öğleden sonraki bölümünde savunmasına devam etti. STV’nin yayın politikasını, darbe girişiminin planlayıcısı olduğu belirtilen Fethullah Gülen’in belirlediği suçlamasının hiçbir mesnedi bulunmadığını iddia eden Karaca, “24 saat yayın yapan, canlı yayınları olan bir kanalın Amerika’da yaşayan ve saat farkı da olan bir kişi tarafından belirlenmesi hayatın olağan akışına aykırıdır. Fetullah Gülen’le aramda kurulmaya çalışılan ilişki gerçeklikten uzak ve hayalidir” dedi.

Karaca, tanıkların hakkındaki ifadelerini anlatırken de şunları söyledi:

“Selim Çoraklı’nın, mollaların bana tuzak kurduğu, niye cezaevinde olduğumu anlamadığı şeklindeki beyanı mütalaaya konmuş. O zaman savcı benim masum olduğumu kabul etmiş olmuyor mu? Madem Selim Çoraklı’nın ifadeleri bu kadar önemli, beni çıkarmanız gerekmiyor mu? Bir başka tanık Ahmet Keleş, 2001’de televizyonun başında olduğumu ve Altunize toplantılarına katıldığımı öne sürdü. Allah’tan korkar insan ya! Fetullah Gülen, 1999’da ABD’ye gitmedi mi? Demek uçup geliyor, ben de toplantılarda oluyordum. Ayrıca o tarihte ben Zaman’ın Ankara temsilcisiydim. Bu kişinin yaptığı piramit de çöker, ama siz o Ahmet Keleş’in ifadesine itibar ediyorsunuz. Hayati Küçük’ün ifadesi ise komple yalan. Yabancı devlet adamlarını televizyona getirmiş. Yabancı devlet adamlarinın geliş, TV programına katılma şekli bellidir. Şimdi de böyle programlar yapılmıyor mu? Dışişleri Bakanı, Amerikalı Bakan Pompei ile görüşmesinde hizmet, cemaat hareketinin 160 ülkede faaliyetine devam ettiğini söyledi. Daha önce Cumhurbaşkanı ve Başbakan da söylemişti. Şüphelenseler müsaade etmezler. Demek ki, terör örgütü olduğuna inanmıyorlar. Kapatan ülkeler de var. Demek her ülke kendi kriterlerine göre karar veriyor.”

Saat 16.10’da Karaca, biraz ara verilmesini istedi. Başkan Giray, yarım saat ara verince Karaca, saatin kaç olduğunu sordu. Başkan Giray’ın saati söylemesinden sonra da Karaca, “İkindi namazını kılıp, geleyim” talebinde bulundu. Bunun üzerine Başkan Giray arayı saat 17.15’e uzattı.

Verilen aradan sonra duruşma yeniden başladığında Başkan Giray, Karaca’yı bugün saat 18.30’da bitecek şekilde savunma yapması uyarısında bulundu. Tanıklardan İkbal Gürpınar’ın mahkemede dinlenmediğini, bunun da bozma sebeplerinden birisi olduğunu vurgulayan Karaca, Gürpınar hakkında şu iddialarda bulundu:

“Sanık olmaktan kurtulmak için tanık oluyorlar. Bu da onlardan biri. 2003’te 10. kuruluş yıldönümümüzde sunuculuk yaptı. Tanımıyorum, bir arkadaşımız getirmişti. Kocasından ayrılmıştı, ‘kötü yola düşecektim, temizlikçi olacaktım. Siz benim elimden tuttunuz’ dedi. Elinden tutan insanlara bu yapılır mı? İkbal Gürpınar’ın, Hayati Küçük’ün, Selim Çoraklı’nın hangi ifadesine göre, hükümeti yıkmaya, darbe yapmaya çalışıyorum ki?”

Karaca, tanıklardan Ahmet Zeki Üçok’la ilgili olarak ise, “Geldi, ifade verdi. Kafasında kurguladıkları çöktü. STV’de, Zaman’da yapılan haberlerin arşivinin eline olduğunu söyledi. Sizler de sevindiniz, istediniz. Gelen bir haber var mı?” dedi.

Karaca, gizli tanık Kasırga’nın iddialarını cevaplandırırken de şöyle konuştu:

“25 yıl gazetecilik yaptım. Beni tanımayan mı var? Bu ülkede Başbakan kaç gazetecinin evine gitmiştir. Melih Gökçek evime, çocuğumun sünnetine geldi. Diğer siyasi parti liderleriyle de görüştüm. Bahçeli’yi 1999’dan beri tanıyorum. Randevu almadan giderdim.”

https://kronoshaber1.com/tr/beni-zindanlarda-surundurenlere-karsi-kin-ve-nefret-duymuyorum/
7 Haz 2018 19:33 güncellendi
7 Haz 2018 19:33
Türkiye en yüksek faiz veren ülkeler listesinde dördüncü sıraya yükseldi:
1. Arjantin: %40
2. Venezuela: %21,7
3. İran: %18
4. Türkiye: %17,75
5. Mısır: %16,75

https://bbc.in/2JgWZLb
7 Haz 2018 19:32 güncellendi
7 Haz 2018 19:32
Paraları Erdoğan ve akrabaları transfer etti, tazminatı Kılıçdaroğlu ödeyecek

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve yakınlarının yurt dışına para transfer ettiklerini iddia etmesi üzerine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik açılan tazminat davasında karar açıklandı. Erdoğan ‘ın, parti grup toplantısında ailesi ve yakınları aleyhine dile getirdiği “Man Adası” iddiaları nedeniyle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu aleyhine açtığı 1.5 milyon TL’lik manevi tazminat davası karara bağlandı. Mahkeme, Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan ve yakınlarına 197 bin lira manevi tazminat ödemesine karar verdi. Mahkemeler, ‘Man Adası Belgeleri’ olarak kayıtlara geçen ve Erdoğan’ın, ailesiyle yakınlarının yurt dışına ‘milyonlarca dolar kaçırdığını’ belgelerini araştırmak yerine konuyu gündeme getirdiği için CHP Liderine ceza kesti.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı daha önce, Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı Man Adası belgeleriyle ilgili soruşturmada Erdoğan’ın oğlu, dünürü ve eniştesinin arasında bulunduğu 5 şüpheli hakkında takipsizlik kararı vermişti. Savıcılık ‘belgeler gerçek’ dedi, ancak Erdoğan’ların vergi kaçakçılığı iddialarıyla ilgili servet transferlerini konu edinen iddiaların üstü iç hukukta bu kararla örtülmüş oldu.

REDDİ HAKİM TALEBİ REDDEDİLDİ

İstanbul Anadolu 5. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen karar duruşmasına davacılar Recep Tayyip Erdoğan ve yakınları adına avukat Ferah Yıldız ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ‘nun avukatı Celal Çelik katıldı. Avukat Celal Çelik reddi hakim talepli dilekçesini tekrarladığını söyledi. Mahkeme heyeti reddi hakim talebinin geri çevrilmesine karar verdi.

MAHKEME KARARINI AÇIKLADI

Kararını açıklayan Anadolu 5. Asliye Hukuk Mahkemesi heyeti, davalının davacılar hakkında iddialarının tamamen gerçek dışı olduğunu, yurt dışına herhangi bir para gönderilmediğinin sabit olduğunun anlaşıldığını belirtti. Açılan haksız fiile dayalı davanın kısmen kabulüne karar veren mahkeme, 110 bin lira manevi tazminatın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ‘a ve 15 bin lira manevi tazminatın Ahmet Burak Erdoğan’a verilmesine karar verdi. Mahkeme 17 bin lira manevi tazminatın Ziya İlgen’e, 25 bin lira manevi tazminatın Mustafa Erdoğan’a, 20 bin lira manevi tazminatın Osman Ketenci’ye ve 10 bin lira manevi tazminatın da Mustafa Gündoğan’a 28 Kasım 2017 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Kılıçdaroğlu’ndan alınarak taraflara ödenmesine karar verdi.

OLAYIN GEÇMİŞİ

Kılıçdaroğlu, 28 Kasım 2017’de yapılan partisinin grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakınlarının Man Adası devletinde kurulan bir sterlinlik Bellway şirketine 2011 ve 2012 yıllarında 15 milyon Avro para aktardıklarını açıklamıştı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, bu belgeleri CHP Genel Merkezi’nden istemişti. CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan da Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı banka dekonlarının bir örneğini Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Musa Yücel’e teslim etmişti. Bu görüşme sırasında savcılığın, Man Adası belgeleriyle ilgili resen soruşturma başlattığı da açığa çıkmıştı. Başsavcı Vekili Musa Yücel, soruşturma sonucunda kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. 15 Ocak tarihli takipsizlik kararında, şu isimler şüpheli olarak yer aldı: Burak Erdoğan (Tayyip Erdoğan’ın oğlu), Mustafa Erdoğan (Erdoğan’ın kardeşi), Osman Ketenci (Dünür), Ziye İlgen (Eniştesi). Takipsizlik kararında, Bülent Tezcan’ın savcılığa verdiği dekontlarındaki para hareketlerinin Halk Bank ve MASAK’ın raporunda belirtilen para hareketleriyle aynı olduğu belirtilerek, şu sonuca varıldı: “Mali Suçlar Araştırma Kurulu Başkanlığı tarafından yapılan araştırma ile Halk Bankası tarafından şüphelilere ait hesaplarda yapılan inceleme neticesinde; şüphelilerin Man Adasında bulunan Bellway şirketinin yurtdışında bulunan hesabına veya yurtdışında bulunan başkaca bir hesaba para göndermedikleri anlaşılmıştır.”

Sadece 20 günde 15 milyon dolar aktarılmış!

Kılıçdaroğlu söz konusu şirkete para gönderen Erdoğan’a yakın isimleri; oğlu Burak Erdoğan, kardeşi Mustafa Erdoğan, eniştesi Ziya İlgen, dünürü Osman Ketenci, özel kalem müdürü Mustafa Gündoğan olarak sıralamıştı.

Belgelere göre sadece 20 günde tam 15 milyon dolar aktarılması dikkat çekti. Öne çıkan bir diğer nokta ise, aktarımların adeta ‘anlaşarak’ aynı tarihlerde yapılması oldu. Ziya İlgen ile Mustafa Erdoğan 15 ve 26 Aralık’ta; Osman Ketenci ve Mustafa Gündoğan da 27 ve 28 Aralık’ta ikişer kez şirkete para gönderiyor. Son gönderimi yapan Burak Erdoğan ise tek başına iki kez para aktarıyor.

Tazminat davası

Kılıçdaroğlu’nun para transferini gerçekleştirdiğini iddia ettiği Ahmet Burak Erdoğan, Mustafa Erdoğan, Ziya İlgen, Osman Ketenci ve Mustafa Gündoğan, avukatları aracılığı ile İstanbul Anadolu 5. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne dava açtı. Dava dilekçesinde, iddiaların, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çocukları, kardeşi ve yakınlarını hedef alan küçük düşürücü, aşağılayıcı ve gerçek dışı olduğu belirtilerek, davalı Kılıçdaroğlu’ndan 1.5 milyon TL manevi tazminat talebinde bulunuldu.

http://www.tr724.com/paralari-erdogan-ve-akrabalari-transfer-etti-tazminati-kilicdaroglu-odeyecek/
7 Haz 2018 19:31 güncellendi
7 Haz 2018 19:31
Gazeteci-Yazar Fehmi Koru, AKP'de telaşlı bir durumun olduğunu yazdı. Anket sonuçlarına durumu bağlayan Koru, "Yalan yok, en az sizler kadar ben de merak ediyorum." ifadelerini kullandı.

Biliyorum, bu yazıyı okuduğunuza göre siyasetle yakından ilgilisiniz ve öyle olduğunuz için de seçimlere iki hafta kadar bir süre kalmışken kamuoyu yoklamalarının verdiği sonuçları merak ediyorsunuzdur.

Yalan yok, en az sizler kadar ben de merak ediyorum.

Geçmiş seçimlere nazaran bu defa hemen fark edilen bir durum var: Kamuoyu yoklamaları bu defa pek paylaşılmıyor.

Eskisi kadar sık yapılmıyor, ama yapanlar da sonuçlarını paylaşmıyorlar.

Kamuoyu yoklaması, eğer gerçekten yapılmışsa, hayli yorucu ve masraflı bir iştir. Çok sayıda nitelikli eleman çalıştırmak, onların ham verilerini değerlendirecek bir teknoloji ve kadro alt-yapısına sahip olmak gerekir; bunun masrafını da birileri üstlenmelidir.

Genellikle partilerdir seçime ilişkin araştırmaların finans kaynağı…

AK Parti her dönemde değişmiş olsa da en az üç ayrı kurumu bu amaçla kullandığı gibi, bünyesinde de gelen kapsamlı araştırmaları değerlendirecek bir kadroyu bulundurur.

Meral Akşener ve İYİ Parti’nin de bir araştırma kurumuna görev verdiğini biliyorum.

CHP ve Saadet Partisi’nin çalıştığı kurumlar da mutlaka vardır.

ABD’de her partinin ve her adayın yanında güvendiği bir anketçi vardır; orada seçime az kala günlük hatta saatlik (telefonla) anketler bile yapılır.

Köşelerden telaş hissediliyor

Bu konuya bugün eğilmemin bir gelişmeyle ilgisi bulunuyor; daha doğrusu dün karşıma çıkan iki yazıyla…

Yazılar AK Parti’nin itibar ettiği iki gazetede, parti içerisinden haber alabilecek konumdaki iki kalemden çıktı. İlki (Star‘dan Yalçın Akdoğan) bir ara bakanlık da yapmış olan ve önümüzdeki dönem de milletvekilliği devam etmesi beklenen biri; diğeri de (Sabah‘tan Fahrettin Altun) AK Parti’ye stratejik destek sağlayan SETA‘nın başında ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın uçağının konukları arasında görmeye alıştığımız bir isim.

Yalçın Akdoğan‘ın yazısının başlığı “Anketler yine çuvallayacak mı?”, Fahrettin Altun‘un yazısının ilgili bölümünün başlığı ise “Kamuoyu araştırmalarına böyle muamele etmeyin!”

Şaşırtıcı.

Kamuoyu yoklamaları yapılıyorsa bile pek paylaşılmıyor, paylaşılanlar da henüz AK Parti’yi alarma geçirecek sonuç bildirmiyor; buna rağmen anketlerin çuvallamasından ve onlara itibar edilmemesi gereğinden söz etmenin bir anlamı olmalı.

Güvendiğim kurumlardan MetroPoll‘ün saha çalışması üç hafta önce (11-17 Mayıs) sonuçlanan, bu ay başında yayımlanan son (Mayıs 2018) raporunda öyle alarma geçilecek bir durum görünmüyordu.

“Cumhurbaşkanlığı seçiminde oyunuzu kime vereceksiniz?” sorusuna gelen cevaplara göre Tayyip Erdoğan en az yüzde 45.9 oy oranı ile rakiplerinden ileride; AK Parti oylarının da en az yüzde 42.5 olacağı anlaşılıyor.

“En az” demem bu rakamların kararsızlar dağıtılmadan önceye ait olması. Yoksa kararsızlar dağıtıldığında AK Parti oyları yüzde 45.8’e çıkıyor.

Deneklerin yüzde 56.8’i cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turda biteceği kanaatinde.

Mayıs ayı ortalarında durum buydu.

AK Parti’nin en az benim kadar anket meraklısı olduğu anlaşılan sözcüsü Mahir Ünal da “Biz cumhurbaşkanımızı yüzde 55’in üzerindeki bir oyla seçmeliyiz ki kimsenin bahanesi kalmasın” gibi bir iddiayı da seslendirdiği son açıklamasında, “İkinci tur ihtimali yok, anketler yüzde 53-56 bandında” cümlesiyle kamuoyuna ‘müjdeyi’ vermiş bulunuyor.

Durum böyleyse, köşe yazılarına yansıdığı görülen bu telaş niye o zaman?

Yoksa AK Parti’nin yaptırdığı son anketlerin sonuçları parti sözcüsünün verdiği oranlardan farklı mı?

İnsanın aklına böyle bir soru da geliyor işte.

Kurumlar değil sözcü konuşuyor, acayip olan bu…

Akla bu sorunun gelmesinin bir sebebi var: Geçmiş sandık tecrübemizde, seçim sonuçlarıyla ilgili açıklamalar genellikle AK Parti’nin araştırmalarını emanet ettiği kurumların başındaki kişiler tarafından yapılırdı.

Referanduma günler kala, o kurumlardan birinin başkanının “Evet oyları yüzde 60 çıkacak”açıklaması yaptığını herhalde hatırlıyorsunuzdur. Sonuç o rakamın çok altında gerçekleşmiş, referandum kıl payı farkla kabul edilmişti.

2014 Ağustosunda yapılan cumhurbaşkanlığı seçimine üç gün kala, yine AK Parti’ye çalışan bir başka kurumun başkanı, sonradan 6 puan aşağısında gerçekleşecek seçim için, yüzde 57 beklentisini açıklamıştı.

Beşer şaşar, bazen anketler de yanılır.

ABD’deki son başkanlık seçiminde anketler Hillary Clinton‘u önde gösteriyordu, Donald Trump kazandı. Bedrettin Dalan İstanbul’a bir kez daha başkan olmaya hazırlandığı seçimde kamuoyu araştırmaları yüzde 60’ın üzerinde sonuç beklerken, CHP adayı Nurettin Sözensandıktan çıkıvermişti.

[Dün gece, bir iftar sohbetinde, ANAP’ta bakanlıklar yapmış bir isim, Dalan’ın beklentisinin yüzde 80’in üzerinde olduğunu kişisel görüşmelerini naklederek anlattı. Bazen gözler körleşebiliyor.]

Bir uyarı daha

Bu seçimde ne olacak?

AK Parti’nin araştırma işini emanet ettiği kurumların yöneticileri yine sonradan kendilerini mahçup bırakan ileri tahminlerde bulunacaklar mı? Yoksa son güne kadar AK Parti sözcüsünün ‘bant aralığı’ ifadesini kullanarak ilettiği tahminlerle mi yetinilecek?

Henüz erken; güvenilir araştırma kurumları seçimlere kadar en az iki kez daha sahaya çıkıp vatandaşın ne düşündüğünü rakamlara dökecektir.

Ancak onların da bir uyarısı var: Bu defa vatandaş görüş açıklamaya pek gönüllü görünmüyor, oturup görüş açıklayanların da gerçek düşüncesini söylediğinden emin olunamıyor…

Belki de AK Parti’nin itibar ettiği köşelerde çıkan uyarılar, bize veya kamuoyuna dönük değil, kendi zihinlerini rahatlatma amaçlıdır.

http://aktifhaber.com/analiz/fehmi-korudan-akpde-telas-yorumu-anketler-farkli-sonuclar-mi-veriyor-h118198.html
7 Haz 2018 19:28 güncellendi
7 Haz 2018 19:28
Erdoğan’dan tarihi Özal gafı!

Bugün Tarsus'ta konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Muharrem İnce'yi eleştirirken 80'li yıllara atıfta bulunarak "Komünistler 'köprüleri satacağız' dedi. Özal sattırmadı" ifadelerini kullandı. Oysa köprüleri satmak isteyen Turgut Özal'dı. Özal'ın özelleştirme çabalarına karşı çıkan ise dönemin Halkçı Parti Lideri Necdet Calp idi. İkilinin TRT ekranlarına da yansıyan özelleştirme tartışması Erdoğan'ın sözleriyle yeniden gün yüzüne çıktı.Tarsus’ta Turizm Bölgesi ve 600 Yataklı Devlet Hastanesinin Temel Atma Töreni’nde konuşan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Cumhuriyet Halk Partisi, biz gelince yıkacağız diyor. Öbürü biz satacağız diyor. Hatırlayın birinci köprüyü Süleyman Demirel yapmıştı. O zaman ki komünistler ne diyordu: Biz köprüyü satacağız diyordu. Rahmetli Özal’da satamazsınız diyordu. Ne oldu? Neyi satıyorsun? Bu millet sizi mezara gömer.” dedi.

GERÇEK TRT ARŞİVİNDEN ÇIKTI

Oysa Erdoğan’ın “Komünistler ‘köprüleri satacağız’ dedi. Özal sattırmadı” sözleri gerçeği yansıtmıyor. 22 Ekim 1983’de TRT ekranlarından yayınlanan ve Türk siyasi tarihine geçen açık oturum da bunun en büyük kanıtı. 6 Kasım 1983’te yapılan seçimler öncesi siyasi parti liderlerinin konuk olduğu programda köprü ve otoyolları satma planlarını anlatan Anavatan Partisi (ANAP) lideri Turgut Özal’a özelleştirme karşıtı tutumuyla tanınan Halkçı Parti Lideri Necdet Calp, ‘Satamazsınız beyefendi satamazsınız’ diye tepki göstermiş, Özal da bu sözlere ‘Satarız kardeşim satarız. Hem de çok iyi satarız. Alan da çıkar’ diye karşılık vermişti.

http://aktifhaber.com/siyaset/erdogandan-tarihi-ozal-gafi-h118211.html
7 Haz 2018 19:22 güncellendi
7 Haz 2018 19:22
Gezici Araştırma'dan son seçim anketi

Gezici araştırma şirketinin 24 Haziran seçimlerine yönelik son anketine göre cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalıyor. ‘Cumhur ittifakı’ milletvekili seçimlerinde parlamentodaki çoğunluğunu kaybediyor.

Reuters’ın Gezici şirketinden edindiği anket, 18 yaş ve üstü seçmen nüfusunu temsil eden, yaklaşık yarısı kadın olmak üzere 12 il 67 ilçe ve 378 mahallede toplam 6bin 811 katılımcı üzerinden 25-26 Mayıs’ta yapıldı.

Erdoğan yüzde 48.7

Ankete katılanların cumhurbaşkanlığı seçiminde adaylığını açıklayan isimlerden hangisine oy vermek istediğine ilişkin dağılım incelendiğinde, kararsızların da dağılımı yapıldığında yüzde 48.7’si AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, yüzde 25.8’i CHP’nin adayı Muharrem İnce, yüzde 14.4’ü İYİ Parti’nin adayı Meral Akşener, yüzde 10.1’i HDP’nin tutuklu adayı Selahattin Demirtaş, yüzde 0.6’sı Saadet Partisi adayı Temel Karamollaoğlu ve yüzde 0.4’ü Vatan Partisi adayı Doğu Perinçek’i seçti.

Milletvekili seçiminde ise AKP ile MHP’nin kurduğu ‘cumhur ittifakı’nın yüzde 48.7 oy aldığı görülürken, CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin oluşturduğu ‘millet ittifakı’toplam 38.9 oranında oy alıyor.ReklamParlamentoya girmek için gerekli olan yüzde 10 seçim barajını geçip geçemeyeceği önemli görülen HDP ise aynı ankete göre yüzde 11.5 oranında oya ulaşıyor.

‘Hiçbir parti ya da ittifakın salt çoğunluğu sağlayamayacak’

Anketin milletvekili seçimiyle ilgili tablosunda şu yoruma yer veriliyor: “(Ankete göre) İktidarın Meclis çoğunluğunu kaybettiği görülüyor. 24 Haziran seçimlerden sonra TBMM’de yer alacak ittifaklara rağmen hiçbir parti ya da ittifakın salt çoğunluğu sağlayamayacağı öngörülmektedir.

Ankete katılanlara ittifak içindeki partiler için tercihleri ayrı ayrı sorulduğunda ise oy oranlarının biraz arttığı gözlemleniyor. Buna göre AKP yüzde 43.1, MHP yüzde 6.2, CHP 25.7, İYİ Parti yüzde 13, Saadet Partisi 0.5.”

Reuters’a bu durumu değerlendiren araştırmanın yöneticisi Murat Gezici, şöyle konuştu: “Seçmen ittifaka sıcak bakmıyor diyebiliriz. Örneğin ittifaklı sorduğumuzda Cumhur İttifakı yüzde 48.7 alırken, ‘ittifak içinde kime oy vereceksiniz?’ sorusunda partiler özellikle AKP ve MHP ayrı ayrı hesaplanıp toplamı alındığında daha fazla oy alıyorlar.”

‘En zor seçim’

Gezici, AKP ile MHP’nin 1 Kasım seçiminde aldığı oy oranının yüzde 62 olduğunu, şu an ise oylarının yüzde 48.7 olduğunu belirterek, şunları kaydetti: “Bu kopan oylar merkez seçmenler, AKP ve MHP’ye sadık seçmenler değil. Bu kişilerin ülkenin ekonomik gidişatının iyi olmadığını düşünerek muhalefete oy verdiği görülüyor.”

16 Nisan referandumunda ilk defa oy kullananların yüzde 64’ünün “Hayır” dediğini hatırlatan Gezici, “Şu an ise ilk kez oy kullananların yüzde 70’i Sayın Erdoğan ve partisine oy vermiyor” saptamasında bulundu.

Gezici seçmenlerin yüzde 12.8’nin kararsız olduğunu ve kendini gizlediğini belirterek, şöyle konuştu: “Sosyolojide ‘utangaç seçmen’ olarak ifade ettiğimiz topluluk bunlar. Bu kararsız seçmenlerin yüzde 85’inin 1 Kasım’da AKP ve MHP’ye oy verdiğini görüyoruz. Bu seçmen suskunluk sarmalı yaşıyor, yani görüyor, duyuyor ve konuşmuyor. Bu seçmen dip dalga seçmenidir.”

Bu kararsız seçmenleri bilimsel yöntemle partilerin veya cumhurbaşkanı adaylarının aldığı oy oranlarına göre ağırlığınca dağıttıklarını söyleyen Gezici, bu seçmenin yarıdan fazlasının şu anda ‘düşünmeye geçtiğini’ ve muhalefete oy verebileceğini kaydetti.

Gezici sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu kitleler iktidarı değiştirebilir. Bu kitleden dolayı bu genel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri Türkiye’nin son 20 yıldaki en zor seçimi olacak. Birçok araştırma şirketi yanılacak.”

http://aktifhaber.com/siyaset/gezici-arastirmadan-son-secim-anketi-h118212.html
7 Haz 2018 19:19 güncellendi
7 Haz 2018 19:19
Tarih bunları kaydetti.. Karakolun önünden geçmeye çekinen kadınları 'TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM YATAKLIK' iftirasıyla böyle götürdüler. Dile kolay 20 bin tesettürlü Müslüman-Türk kadını tutuklanırken, yuvalarından koparılırken, soyulup işkencelere, tecavüzlere maruz kalırken sahip çıkanları olmadı, dindarlık taslayan, milliyetcilik taslayan herkes, tüm cemaatler, tarikatlar, hocalar, hacılar, şeyhler bu ihanete ORTAK OLDULAR ! 1000 yıllık Türk-islam tarihinde yok böyle bir ihanet, HESABI SORULACAK !!!
Tarih bunları kaydetti..
Karakolun önünden geçmeye çekinen kadınları 'TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM YATAKLIK' iftirasıyla böyle götürdüler.

Dile kolay 20 bin tesettürlü Müslüman-Türk kadını tutuklanırken, yuvalarından koparılırken, soyulup işkencelere, tecavüzlere maruz kalırken sahip çıkanları olmadı, dindarlık taslayan, milliyetcilik taslayan herkes, tüm cemaatler, tarikatlar, hocalar, hacılar, şeyhler bu ihanete ORTAK OLDULAR !
1000 yıllık Türk-islam tarihinde yok böyle bir ihanet, HESABI SORULACAK !!!
7 Haz 2018 17:21
AKP'nin ihraç ettiği Diyarbakır eski Ağır Ceza Hakimi Ramazan Güzel, işkence mağdurları ve yakınlarının izlemeleri gereken hukuki süreci anlatıyor.
AKP'nin ihraç ettiği Diyarbakır eski Ağır Ceza Hakimi Ramazan Güzel, işkence mağdurları ve yakınlarının izlemeleri gereken hukuki süreci anlatıyor.
7 Haz 2018 15:43
Bunun adı 'enflasyon zammı': Maaş artıyor, alım gücü düşüyor

Hükümet, çalışanların ve emeklilerin maaşlarında yüksek enflasyon nedeniyle meydana gelen erimeyi kamuoyuna “zam” olarak sunuyor.

Cumhuriyet'ten Mustafa Çakır'ın haberine göre, “Enflasyon farkı” aslında “sıfır zam” anlamına gelirken, hükümet memur ve emekli maaşlarının “enflasyon zammıyla” artacağını anlatıyor.

Enflasyonun, maaş zamlarını aşmasıyla çalışanların ve emeklilerin alım gücü düşüyor. Üstelik çalışan ve emekliler yılın daha ilk aylarında oluşan bu farkı alabilmek için 6 ay bekliyor. Mayıs ayı enflasyon rakamları geçen günlerde açıklandı. Bir önceki yılın aralık ayına göre değişim oranı yani 5 aylık enflasyon ortalaması yüzde 6.39 oldu. Oysa Memur-Sen ile hükümet arasında imzalanan toplusözleşmeye göre memur ve memur emeklileri bu yılın ilk 6 ayında yüzde 4 zam aldı.

Enflasyon ile alınan zam arasında yüzde 2.39 fark oluştu. Daha fazla Kayıp yaşamamaları için bu farkın memur ve memur emeklilerine hemen ödenmesi gerekiyor. Ancak toplu sözleşmeye göre enflasyon farkı için 6 aylık değişime bakılıyor.

Memur ve memur emeklileri haziranda çıkacak sonuca göre temmuzda farkı alabilecek. Haziran enflasyonu düşük çıkarsa memur ve emeklinin yıl başından bu yana yaşadıkları kayba karşın alacakları fark da düşük olacak. hükümet ise çalışan ve emeklilerin enflasyon nedeniyle yaşadıkları kaybı “zam” olarak yansıtıyor. Enflasyon farkının yansıtılması ile maaşların artacağına dikkat çekiyor. Maliye Bakanı Naci Ağbal “Enflasyon haziran sonu itibarıyla yüzde 6.39’da kalırsa en düşük memur maaşı 2 bin 839’dan 3 bin 50 liraya çıkacak. En düşük memur emekli maaşı 1978’den 2 bin 94 liraya, en düşük SSK emekli aylığı 1570’den 1670 liraya, en düşük Bağ- Kur emekli aylığı 1405’ten 1495 liraya çıkacak. Bu ay emeklilere verdiğimiz bayram ikramiyesi de gelirlerine yansımış olacak” dedi.

Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın açıklamasına göre memur maaşlarında yapılacak her yüzde 1 artışın bütçeye maliyeti 2.3 milyar TL’yi buluyor. Fakat haziran enflasyonu 6.39’da kalsa bile memurlar için yüzde 2.39’luk artış yapılacak. Bu da bütçede 5.5 milyar liralık ek maliyete yol açacak. Ağbal’ın açıklamasına göre akaryakıtta 18 Mayıs’ta başlayan düzenlemenin bütçeye maliyeti 300 milyon lira civarında, ek gösterge düzenlemesinin bütçeye etkisi de yaklaşık 3.4 milyar TL olacak. Buna göre gelecek dönemde bütçede 9.2 milyar liralık artış söz konusu. Buna işçiye yapılması gereken zam da eklendiğinde bütçe açığı daha da artacak.

http://aktifhaber.com/ekonomi/bunun-adi-enflasyon-zammi-maas-artiyor-alim-gucu-dusuyor-h118172.html
7 Haz 2018 15:38 güncellendi
7 Haz 2018 15:38
Saray'dan 'Meclis çoğunluğu olmazsa seçim tekrarlanır' tehdidi

24 Haziran seçimlerine sayılı günler kala Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı Mehmet Uçum, seçmene üstü kapalı tehdit olarak yorumlanan bir açıklama yaptı.

ABD’li Bloomberg haber ajansına konuşan Uçum, 24 Haziran seçimlerinde Türkiye’deki seçmenin parlamentoda Erdoğan’la işbirliğine girmeyi reddeden bir muhalefeti seçmesi durumunda Türkiye’de seçimlerin tekrarlanabileceğini ifade etti.

Uçum, “Eğer muhalefet parlamentoyu alır ve Erdoğan yeniden seçilirse siyasetçiler vatandaşların ‘birbirlerini denetleme ve işbirliği yapmalarını’ istediğini anlamalı. Eğer başaramazlarsa parlamento ya da cumhurbaşkanı yeni seçime gitme kararı alabilir” diye konuştu. Uçum, bunun son çare olacağını, böyle bir durumun ülkeyi çıkmaza sokacağını belirterek, “Bu seçimler Türkiye’yi parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçirecek. Bu geçiş eğer tüm taraflar dahil olmuyorsa başarılamaz” görüşünü belirtti.

AKP ve MHP’nin TBMM’den ortaklaşa geçirdiği ve tartışmalı 16 Nisan referandumunda kabul edilen anayasa değişikliğiyle birlikte parlamenter sistem yerine gelecek başkanlık sisteminin Türkiye’de istikrar sağlayacağı, krizlere sona erdireceği söylemleri dile getirilmişti. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanı Uçum’un henüz 24 Haziran seçimleri gerçekleşmeden yeniden seçimi gündeme getirmesi başta oy kullanacak seçmeni istikrarsızlıkla tehdit etmek anlamına geldi. Seçim olmadan yeni bir seçimin gündeme gelmesi ise istikrarsızlıkların son bulacağı söylemiyle parlamenter sistem yerine getirilen başkanlık sisteminin söz konusu istikrar vaadinin havada kaldığını gösterdi.

Uçum’un gündeme getirdiği senaryonun Erdoğan tarafından hayata geçirilmesi yeni anayasa hükümleri kapsamında bazı yaptırımları da beraberinde getiriyor. Buna göre 24 Haziran’da yapılacak seçimle yürürlüğe girecek yeni anayasa hükümleri Cumhurbaşkanının parlamentoyu seçime götürme kararı alması durumunda Cumhurbaşkanı seçiminin de tekrarlanmasına hükmediyor. Bu kapsamda yeni sistemde iki dönem Cumhurbaşkanı olarak görev yapma hakkı olan Erdoğan’ın seçimleri yenileme kararı alması durumunda bir döneminden vazgeçmesi de gerekecek. Uçum’un 24 Haziran’a 17 gün gibi kısa bir süre kala gündeme getirdiği muhalefetin parlamento çoğunluğunu kazanması durumunda yeniden seçim olacağı çıkışı akıllara 7 Haziran seçimlerinin ardından yaşananları getirdi. 7 Haziran 2015 tarihinden sonra AKP parlamentoda tek başına iktidar olma çoğunluğunu kaybetmişti. 7 Haziran’dan sonra Türkiye’de art arda yaşanan terör olaylarının ardından hükümet kurulamayınca 1 Kasım 2015 tarihinde erken seçim kararı alınmış, 1 Kasım’da AKP yine tek başına iktidar olma çoğunluğunu ele geçirmişti.

Uçum, demecine gelen tepkilerin ardından Twitter hesabından açıklama yaptı. Uçum, seçimleri muhalefet kazanırsa yeniden seçime gidilir gibi bir ifade kullanmadığını, cumhurbaşkanı sisteminin imkanlarından bahsettiğini iddia etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz haftalarda kendisinin cumhurbaşkanlığını kazandığı, ancak parlamentoda “karışık bir tablonun ortaya çıkması” durumunda ne yapacağıyla ilgili bir soruya “Önce seçim sonuçlarını bir görelim. Sizin dediğiniz anlamdaki bir neticeye göre hazırlıklarımız şüphesiz olacaktır. A, B, C planlarımız var” açıklaması yapmıştı. Erdoğan’ın bu çıkışı seçimin yenilenmesine yönelik bir planlama yapıldığı yorumlarına neden olmuştu.

24 Haziran’da yapılacak seçimlerde barajın sıfırlanması amacıyla CHP, İYİ Parti, SP ve DP’nin ittifak yapması ve HDP’nin de barajı geçmesi durumunda AKP-MHP ittifakının parlamentoda çoğunluğu kaybedeceği hesaplanıyordu. 1 Kasım sonuçlarına göre yapılan similasyon çalışmalarına göre muhalefetin yeni dönemde 600 sandalyeden oluşacak parlamentoda 310-320 milletvekili kazanabileceği hesaplanıyor.

Enerji Bakanı Berat Albayrak, 24 Haziran seçimi için çektiği “Ya Milli Bağımsızlık Ya Esaret” adlı videoda Türkiye’nin önünde AKP iktidarı ya da esaret şeklinde iki seçenek olduğunu öne sürdü. Seçmeni esaretle korkutan Albayrak’ın mesajı şöyle:

“Türkiye karar verecek, Ya milli bağımsızlık ya esaret. Milli bağımsızlık sözle olmaz, kararlı adımlarla olur. Milletine güvenmekle olur, uzmanlıkla olur, emekle olur. 24 Haziran karar zamanıdır. Türkiye karar verecek. Ya milli bağımsızlık ya esaret.”

http://aktifhaber.com/siyaset/saraydan-meclis-cogunlugu-olmazsa-secim-tekrarlanir-tehdidi-h118171.html
7 Haz 2018 15:36 güncellendi
7 Haz 2018 15:36
Demiryolları'ndan Limak-Cengiz-Kolin'e 16.5 milyonluk garanti parası ödendi

AKP Hükümeti döneminde yandaş firmalara verilen ihalelerle devlet garantisiyle yandaşlar tek bir taş atmadan milyonlarca lirayı cebine indirmeye devam ediyor. Ankara YHT garının inşasını yapan Limak-Cengiz-Kolin'e garanti parası 16.5 milyon lira.

Gazeteci Çiğdem Toker, Limak-Cengiz-Kolin'e Ankara'daki Yüksek Hızlı Tren Garı'nı (YHT) inşa etmelerinden dolayı ödenen döviz cinsinden garanti parasını ortaya çıkardı. Yolcu başına 1.5 dolar artı KDV üzerinden garanti parası verdiğini yazan Toker, 14 yıl boyunca bu ödemelerin garanti altına alındığını aktardı.

Cumhuriyet'te "İlk yılın Gar-anti faturası: 16.5 milyon TL" başlıklı haberinde Toker detayları teker teker yazdı.

Haberin devamında şu bilgiler yer alıyor;

Ankara YHT (Yüksek Hızlı Tren) garının inşası sırasında, övgü niteliğinde sıkça “Havaalanı gibi” benzetmesi yapıldı. Bugün de gar binasından ilk kez giren hemen herkes aynı duyguyu hissediyor. Bu his ve teşbih boşuna değil.
Yap-İşlet-Devret (YİD) modeline dayalı Türkiye’deki ilk gar olan Ankara YHT’nin havaalanına benzetilmesine yol açan sebep tam da bu: Modeli.
YİD modeli, yatırımı finanse etmesi karşılığında, devletten şirkete yıllar itibarıyla döviz cinsinden verdiği yolcu sayısı garantisi, ticari alanların gelirleri gibi ayrıcalıklar sağlanması demek. Bu da günün sonunda, yani 20-25 yıl bitip de şirketin projeyi devlete devrettiği saatte yapılan yatırımın kat kat çıkarılması, şirket kasasına milyarlar aktarılması anlamına geliyor.

Dünkü yazıda Ankara YHT için TCDD’nin yolcu başına 1.5 dolar artı KDV üzerinden verdiği ve 14 yılı kapsayan yolcu garanti sayılarını aktarmıştım.
Bugün de 29 Ekim 2016 tarihinde hizmete giren Ankara YHT için, bir yıllık net yolcu sayısı ve şirketle imzalanan sözleşme kapsamında, Limak-Kolin- Cengiz ortaklığına aktarılacak kaynağı irdeleyeceğiz.Aktaracağım rakamlar TCDD kaynaklı.
Garın hizmete açılışının ertesi günü 30 Ekim 2016-30 Ekim 2017 döneminde, İstanbul, Eskişehir ve Konya yönüne toplam 2 milyon 207 bin 230 yolcu seyahat etmiş.

İlk yıl için, yolcu başına 1.5 dolar artı KDV’den garanti edilen toplam yolcu sayısı 2 milyon. Sayı 2 milyonun üzerine çıkarsa, 50 sent garanti ödeniyor.
İlk yılın 3 milyon dolara karşılık gelen garanti tutarı, mayıs ayı dolar kurunu ortalama 4.5 TL aldığınızda 13.5 milyon TL. KDV’siyle birlikte yaklaşık 16 milyon TL. 2 milyonun üzerine çıkan 207 bin 230 yolcu sayısı da 50 sent üzerinden KDV’siyle birlikte yaklaşık 550 bin TL.

Bu veriler altında, TCDD’nin ilk yıl için Limak-Cengiz-Kolin’e yaklaşık 16.5 milyon TL ödediğini söylemek mümkün. Sözleşmeye göre yıllar ilerledikçe yolcu garanti sayısı 5 milyon, 8 milyon, 10 milyon diye gidecek.

Garanti süresi 14 yıl. Yani sadece Ankara YHT için Limak-Kolin-Cengiz’e 2030’a kadar bütçeden kaynak aktarılacak. Bugünün kuruyla 2030 yılında 10 milyon yolcu garantisi karşılığında devletten 69 milyon TL ödenecek. Bu sayıya KDV tutarı ve 10 milyonun üzerine çıkacak yolcu sayısı dahil değil. Otel, motel, lokanta, kapalı-açık otopark gelirleri hiç dahil değil. Ki, asıl kazanç alanları orada. Dün sosyal medyada “Devletin tapusu adeta üç şirkete çıkarılmış” yorumları okudum.
Onlarca YİD sözleşmesiyle küçük bir grup müteahhide sağlanacak Hazine kaynaklarının altından kalkmak sanıldığından daha zor.
Şirketlerin, YİD projelerini yapmak için yurtdışından getirdikleri kredi borçlarını olası bir temerrüt halinde Hazine’nin ayrıca üstlendiğini de hatırlamakta fayda var.

Karayolları İstatistik Gizliyor
Karayolları Genel Müdürlüğü, her yıl periyodik olarak bir istatistik yayımlıyor.
“Trafik ve Ulaşım Bilgileri” adlı istatistik, memleketin dört bir yanındaki yollardan geçen araç sayıları hakkında bilgi verir. Otoyollar ve devlet yollarının yıllık ortalama günlük trafik değerleri ayrıntılı biçimde yer alır.
Geçen gün 2017 yılı istatistiği yayımlandı. Fakat o da ne? Bütün ama bütün yollardaki trafik bilgilerinin yer aldığı harita ve listede, 3. köprü, Osmangazi Köprüsü, Avrasya Tüneli’ne dair bilgiler yok! Gelinen noktada YİD modeliyle yaptırılan altyapı proje sözleşmelerini “ticari sır” diye açıklamayan zihniyet, bu yollardan geçen araç sayılarını dahi açıklayamıyor.
Yoksa, 2017 boyunca 3. köprü, Osmangazi ve Avrasya’dan geçen araçlar, döviz kuru üzerinden verilmiş trafik garantilerinin altında mıydı?

http://aktifhaber.com/ekonomi/demiryollarindan-limak-cengiz-koline-165-milyonluk-garanti-parasi-odendi-h118174.html
7 Haz 2018 15:35 güncellendi
7 Haz 2018 15:35
Bosna Hersek kamuoyu, mezuniyetine günler kala Türkiye’de tutuklanan Selmir’i konuşuyor

Bylock uygulaması indirdiği gerekçesiyle Uşak’ta tutuklanan Boşnak öğrencinin yaşadıkları memleketinde geniş yankı uyandırdı.

Aydınlar ve siyasiler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın dostu Bosna Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi Başkanı Bakir İzzetbegoviç’i, ‘öğrencisine sahip çıkmamakla’ eleştiriyor. 15 gündür ailesi ve avukatıyla görüştürülmeyen Selmir Maşetoviç’e destek için, doğduğu kasabada arkadaşları protesto eylemleri düzenliyor.

Selmir Maşetoviç, Uşak Üniversitesi’nde psikolojik danışmanlık ve rehberlik bölümünde okuyordu. Mezuniyetine sayılı günler kalmıştı. Cübbesiyle prova bile yapmıştı. Ancak, 22 Mayıs sabahı hayatı alt üst oldu. Önce gözaltına alındı. Adına kayıtlı numaraya Bylock uygulaması indirdiği suçlamasıyla tutuklandı.

O gün bugündür Selmir’le ne ailesi ne avukatı görüşebildi. Türk makamları, İstanbul’daki Bosna Hersek Başkonsolosluğu’na 10 gün sonra bilgi verdi, ancak detay paylaşmadı.

Hayatının dönüm noktasındaki gencin hapse atılması, Bosna Hersek kamuoyunda tartışma konusu oldu. Devlet kurumlarının harekete geçmesini isteyen aydınlar, Cumhurbaşkanlığı Konseyi Başkanı Bakir İzzetbegoviç’in sessizliğini eleştiriyor. Dnevni Avaz gazetesi, aydınların tepkilerini ‘’Çocuklarımız tutuklanırken Bakir neden susuyor?’’ sorusuyla sayfalarına yansıttı.

Ülkenin muteber analistlerinden Esad Bajtal, devlet kurumlarının suskunluğunu eleştirdi.

"DEVLET NEDEN SUSKUN?’’

Ülkenin muteber şahsiyetlerinden siyasi analist Esad Bajtal, ‘’Devletimiz neden susuyor? Diğer çocukların can güvenliğini kim garanti ediyor?’’ diye sordu. Aynı olayın başka ülkede yaşanması durumunda kurumların ayağa kalkacağını ileri süren Bajtal, ‘’Temel sorun Bosna Hersek’in suskun kalmasıdır.’’ dedi. Selmir Maşetoviç hakkında delil ortaya konmadığını vurgulayan Bajtal, Ankara’dan açıklama bekliyor.

Emekli general Jovan Divjak, İzzetbegoviç’ten sıkı dostu Erdoğan’la bu konuyu konuşmasını bekliyor.

İZZETBEGOVİÇ’E ÇAĞRI: ‘’OLAN BİTENİ ÖĞREN’’

Gazeteye konuşan Eğitimle Bosna Hersek İnşa Olur adlı derneğin başkanı ve emekli general Jovan Divjak, Erdoğan’la sıkı dostluğu bulunan İzzetbegoviç’ten olayın aslını öğrenip kamuoyunu aydınlatmasını istedi. Divjak, beklentisini şu sözlerle dile getirdi: ‘’Bakir’den telefonu açıp, Alija’nın Bosna’yı emanet ettiği adamla bu konuyu konuşmasını bekliyorum.’’

TEZ ELDEN İLGİLENİLMELİ

Eski diplomat ve tarihçi Slobodan Şoja, devletin bu konuyla zaman kaybetmeden ilgilenmesinin diplomasinin temel kuralı olduğunu hatırlattı. Şoja, ‘’Olay politik tabiatlı ise, farkli bir yol izlenmeli ve devlet hemen tepkisini göstermelidir.’’ şeklinde konuştu.

Bir başka siyaset yorumcusu Adnan Huskiç ise, ‘’Tepki gösterilmediği takdirde tutuklamaların devamı gelebilir.’’ uyarısında bulunuyor. Huskiç, iki ülke ilişkilerini zedeleyen bu olayın, Erdoğan’ın itibarına yarardan çok zarar getireceği görüşünde.

Daha İyi Gelecek İttifakı (SBB) lideri Fahruddin Radonçiç, Selmir’in iade edilmesini talep etti.

SELMİR İADE EDİLSİN

Aydınların yanı sıra siyasiler de yaşananlara tepkili. Klix.ba sitesine konuşan Daha İyi Gelecek İttifakı (SBB) lideri Fahruddin Radonçiç, Selmir’in iade edilmesini talep etti. Ankara’ya tepkisini ‘’Vatandaşımızın menfaatinin çiğnendiği yerde dostluk inşa edilmez.’’ sözleriyle ifade eden Radonçiç, şu teklifi yaptı: ‘’İdarecilerimiz, Erdoğan’la dostluk bağını kullanarak sorunu çözsün. Selmir yasaları çiğnedi ise, ülkemizde onu yargılayacak bağımsız kurumlar var. Getirelim, burda yargılayalım.’’

İKİ HAFTADIR TECRİT ALTINDA

Demir parmaklıklar ardında 15 günü dolduran Selmir Maşetoviç, tecrit hayatı yaşıyor. Klix.ba sitesinin haberine göre, avukatı ve aileden hiç kimse Selmir’le görüşemedi. Bosna Hersek Adalet Bakanlığı da gazeteye yaptığı açıklamada, ‘’Türk makamlarından kendilerine bilgi ulaşmadığını’’ söyledi.

Klix.ba sitesi, Erdoğan’ın Saraybosna’daki mitinginden sadece iki gün sonra Selmir’in tutuklandığına dikkat çekerek, bunun hazmedilemez olduğuna vurgu yapıyor.

Öte yandan Selmir’in doğup büyüdüğü Dragaçaç şehrindeki arkadaşları sosyal medya üzerinden örgütlendi. Gençler, protesto eylemleriyle seslerini duyurmaya çalışıyor.

http://aktifhaber.com/gundem/bosna-hersek-kamuoyu-mezuniyetine-gunler-kala-turkiyede-tutuklanan-selmiri-konusuyor-h118177.html
7 Haz 2018 15:33 güncellendi
7 Haz 2018 15:33
Yargıtay, Cemaat davalarıyla ilgili emsal bir karara imza attı Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Cemaat davalarına ilişkin önemli bir karara imza attı. Karara göre Bylock, Eagle, Kakao, Cover Me gibi şifreli haberleşme programlarını kullanmak örgüt üyeliği için yeterli delil değil. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 'F..' davalarıyla ilgili kritik bir karara imza attı. Kararı değerlendiren Av. Yıldız "Bu karar F... Üyeliği’nden hakkında soruşturma ve kovuşturma açılan binlerce kişiye emsal olacaktır" dedi. Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi, G.Ö. hakkında 'F..' üyesi olmak suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezası vermişti. Mahkemenin kararında, “örgüt içi haberleşme programı olan kakao kullandığının tespit edildiği, firari olan eşiyle yaptığı Whatsapp görüşmeleri” gerekçe gösterildi. Odatv'nin haberine göre kararın ardından G.Ö.’nün avukatı karara itiraz etti ve Gaziantep 4.Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi’ne başvurdu. Gaziantep 4. Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi ise verilen cezayı onadı. Dava, G.Ö.’nün avukatı tarafından Yargıtay'a taşındı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise dosyayla ilgili hazırladığı tebliğnamesinde şu ifadelere yer verdi: “Sanık hakkında terör örgütü üyeliğinden ceza tertip edilirken cezanın alt sınırından ayrılınma gerekçesi olarak kastın yoğunluğu gerekçesine dayanılmış ise de ‘sanığın WhatsApp görüşmelerinden başka kastının yoğunluğunu ortaya koyabilecek delil veya gözlemlerin dosyaya yansımadığı, TCK Md.62’nin uygulan-ma-ması gerekçesi olarak sanığın pişmanlık duyduğuna dair kanaat elde edilmediği gerekçesine dayanıldığı ancak sanığın suçu inkardan başka savunmasının olmadığı, pişmanlık duyup duymadığına dair kanaatin ne şekilde oluştuğuna dair belge, bilgi veya gözlemin dosyaya yansımadığı, Aynı suçu işleyen birçok kişi hakkında hükmedilen cezalara bakıldığında hakkaniyet ilkesinin sanığa isnat edilen eylemlere bakılarak orantılılık ilkesinin ihlal edilerek hem alt cezadan fazla uzaklaşılması suretiyle hem de sanık hakkında TCK’nin Md.62 maddesinin uygulanmaması sebebiyle fazla ceza tayin edilmesi yasaya aykırı bulunduğundan hükmün CMK 321’nci maddesi uyarınca bozulması talep ve tebliğ olunmuştur." Yargıtay 16. Ceza Dairesi de dosyayı karara bağladı. Kararda, "Sanığın Kakao programını, yalnızca F.. üyeliğinden hakkında soruşturma bulunan ve firari durumda olan eşiyle görüşmek için, eşinin yurt dışına çıkmasından sonra yükleyerek kullandığı ve yine eşiyle kişisel nitelikte bulunan Whatsapp yazışmalarının adı geçen silahlı terör örgütünün üyesi bulunduğunu kanıtlayacak nitelikte bulunmadığının anlaşılması karşısında, eşi hakkındaki soruşturmaya ilişkin ve kaymakamlıkta çalışırken öğrendiği bilgileri eşiyle paylaşmak şeklindeki eyleminin, eş ilişkisi dışında örgütsel faaliyet kapsamında gerçekleşip gerçekleşmediği ve buna göre silahlı terör örgütüne yardım suçunu oluşturup oluşturmadığının, sanığın eşinin yargılandığı dava ile bu dava birleştirilip, her iki davadaki deliller birlikte değerlendirilerek ve eşin hukuki durumu da gözetilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken suç vasfının tayininde hataya düşülmek suretiyle ve eksik incelemeyle karar verilmesi” ifadelerine yer verildi ve yerel mahkemenin verdiği hapis cezası kararı bozuldu. Bozma kararının gerekçesinde ise, "Kabul ve uygulamaya göre, TCK’nın 61.maddesinde düzenlenen cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine ilişkin ölçütlerle, 3/1. maddesinde düzenlenen ORANTILILIK İLKESİ çerçevesinde; suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, konusunun önem ve değeri, meydana getirdiği zarar ve tehlikenin ağırlığını ile sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı, güttüğü amaç ve saik de göz önünde bulundurularak hukuka, vicdana, dosya kapsamına uygun olarak, makul bir cezaya hükmedilmesi, gerekçelerin de cezaların şahsiliği ilkesine uygun bulunması, keyfilikten uzak olması, sanığın yargılama sırasında izlenen kişiliği ile ilgili bilgi ve belgelerin oluşa ve tüm dosya kapsamına göre yerinde takdir edildiğinin göstermesi gerekir. Açıklanan ilkeler doğrultusunda; sanık hakkında ceza tayin edilirken yazılan 'suçun işleniş şekli ve sanığın kastının yoğunluğu' şeklindeki teşdit gerekçelerinin somut dayanaklarının gösterilmemesi ve mahkeme kabulündeki gerekçelere göre sanık hakkında temel ceza tayin edilirken orantılı bir ceza takdiri yerine teşdiden fazla ceza tayini, Kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüşmüş olduğundan, bu sebeplerden dolayı hükmün CMK'nın 302/2. maddesi uyarınca bozulmasına" denildi. G. Ö.’nün avukatı Ahmet Aykut Yıldız ise kararın emsal niteliği taşıdığını savunuyor. Yıldız, “Buradan da görüleceği üzere Yargıtay 16. Ceza Dairesi çok sık görülmemekle beraber Kanuni ‘Yetkisi’ dâhilinde olan bir yetkisini kullanarak TAHLİYE kararı vermiştir. Uygulamada Yargıtay’ın, tahliye kararlarını yerel mahkemelere bıraktığını görmekte idik; ancak nadiren de olsa bu dosyada olduğu gibi Tahliye kararını kendisi de vermektedir” dedi. Yıldız, yaptığı değerlendirmede şu ifadelere yer verdi: “Bu karar F.. Silahlı Terör Örgütü Üyeliği’nden hakkında soruşturma ve kovuşturma açılan binlerce kişiye emsal olacaktır” diyen Yıldız “Özellikle sadece ‘gizli haberleşme ağına (Bylock, Eagle, Kakao, Cover Me..vs) dahil olma’ iddiası ile karşı karşıya kalan şahısların dosyasında YARGITAY 16 . CEZA DAİRESİ önemli bir kriter getirmiştir. Örneğin Yargıtay 16.Ceza Dairesi anılan bu kararında olduğu gibi; Kakao gibi örgüte ait olduğu iddia edilen gizli bir haberleşme ağına dahil olmayı ve kullanmayı (programı indirmeyi, kullanmayı) tek başına örgütsel bir faaliyet olarak değerlendirmemiştir” Yıldız kararla ilgili olarak görülen dosyayla ilgili “Yargıtay 16.Ceza Dairesi yargılanan herhangi bir sanığın (somut olayda müvekkilimizin) yakınının F.. şüphelisi olmasının kendisi aleyhine delil olamayacağını ifade ederek; yine salt bu nedenle kişilere ceza verilemeyeceğini ve sanığın yakınının F... şüphelisi olma durumunun sanıklar hakkında cezada alt sınırdan uzaklaşma gerekçesi oluşturmayacağını ifade etmiştir” ifadelerini kullandı. http://aktifhaber.com/gundem/yargitay-cemaat-davalariyla-ilgili-emsal-bir-karara-imza-atti-h118182.html
Yargıtay, Cemaat davalarıyla ilgili emsal bir karara imza attı

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Cemaat davalarına ilişkin önemli bir karara imza attı. Karara göre Bylock, Eagle, Kakao, Cover Me gibi şifreli haberleşme programlarını kullanmak örgüt üyeliği için yeterli delil değil.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 'F..' davalarıyla ilgili kritik bir karara imza attı. Kararı değerlendiren Av. Yıldız "Bu karar F... Üyeliği’nden hakkında soruşturma ve kovuşturma açılan binlerce kişiye emsal olacaktır" dedi.

Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi, G.Ö. hakkında 'F..' üyesi olmak suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezası vermişti. Mahkemenin kararında, “örgüt içi haberleşme programı olan kakao kullandığının tespit edildiği, firari olan eşiyle yaptığı Whatsapp görüşmeleri” gerekçe gösterildi.

Odatv'nin haberine göre kararın ardından G.Ö.’nün avukatı karara itiraz etti ve Gaziantep 4.Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi’ne başvurdu. Gaziantep 4. Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi ise verilen cezayı onadı.

Dava, G.Ö.’nün avukatı tarafından Yargıtay'a taşındı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise dosyayla ilgili hazırladığı tebliğnamesinde şu ifadelere yer verdi:

“Sanık hakkında terör örgütü üyeliğinden ceza tertip edilirken cezanın alt sınırından ayrılınma gerekçesi olarak kastın yoğunluğu gerekçesine dayanılmış ise de ‘sanığın WhatsApp görüşmelerinden başka kastının yoğunluğunu ortaya koyabilecek delil veya gözlemlerin dosyaya yansımadığı,

TCK Md.62’nin uygulan-ma-ması gerekçesi olarak sanığın pişmanlık duyduğuna dair kanaat elde edilmediği gerekçesine dayanıldığı ancak sanığın suçu inkardan başka savunmasının olmadığı, pişmanlık duyup duymadığına dair kanaatin ne şekilde oluştuğuna dair belge, bilgi veya gözlemin dosyaya yansımadığı,

Aynı suçu işleyen birçok kişi hakkında hükmedilen cezalara bakıldığında hakkaniyet ilkesinin sanığa isnat edilen eylemlere bakılarak orantılılık ilkesinin ihlal edilerek hem alt cezadan fazla uzaklaşılması suretiyle hem de sanık hakkında TCK’nin Md.62 maddesinin uygulanmaması sebebiyle fazla ceza tayin edilmesi yasaya aykırı bulunduğundan hükmün CMK 321’nci maddesi uyarınca bozulması talep ve tebliğ olunmuştur."

Yargıtay 16. Ceza Dairesi de dosyayı karara bağladı. Kararda, "Sanığın Kakao programını, yalnızca F.. üyeliğinden hakkında soruşturma bulunan ve firari durumda olan eşiyle görüşmek için, eşinin yurt dışına çıkmasından sonra yükleyerek kullandığı ve yine eşiyle kişisel nitelikte bulunan Whatsapp yazışmalarının adı geçen silahlı terör örgütünün üyesi bulunduğunu kanıtlayacak nitelikte bulunmadığının anlaşılması karşısında, eşi hakkındaki soruşturmaya ilişkin ve kaymakamlıkta çalışırken öğrendiği bilgileri eşiyle paylaşmak şeklindeki eyleminin, eş ilişkisi dışında örgütsel faaliyet kapsamında gerçekleşip gerçekleşmediği ve buna göre silahlı terör örgütüne yardım suçunu oluşturup oluşturmadığının, sanığın eşinin yargılandığı dava ile bu dava birleştirilip, her iki davadaki deliller birlikte değerlendirilerek ve eşin hukuki durumu da gözetilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken suç vasfının tayininde hataya düşülmek suretiyle ve eksik incelemeyle karar verilmesi” ifadelerine yer verildi ve yerel mahkemenin verdiği hapis cezası kararı bozuldu.

Bozma kararının gerekçesinde ise, "Kabul ve uygulamaya göre, TCK’nın 61.maddesinde düzenlenen cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine ilişkin ölçütlerle, 3/1. maddesinde düzenlenen ORANTILILIK İLKESİ çerçevesinde; suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, konusunun önem ve değeri, meydana getirdiği zarar ve tehlikenin ağırlığını ile sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı, güttüğü amaç ve saik de göz önünde bulundurularak hukuka, vicdana, dosya kapsamına uygun olarak, makul bir cezaya hükmedilmesi, gerekçelerin de cezaların şahsiliği ilkesine uygun bulunması, keyfilikten uzak olması, sanığın yargılama sırasında izlenen kişiliği ile ilgili bilgi ve belgelerin oluşa ve tüm dosya kapsamına göre yerinde takdir edildiğinin göstermesi gerekir. Açıklanan ilkeler doğrultusunda; sanık hakkında ceza tayin edilirken yazılan 'suçun işleniş şekli ve sanığın kastının yoğunluğu' şeklindeki teşdit gerekçelerinin somut dayanaklarının gösterilmemesi ve mahkeme kabulündeki gerekçelere göre sanık hakkında temel ceza tayin edilirken orantılı bir ceza takdiri yerine teşdiden fazla ceza tayini, Kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüşmüş olduğundan, bu sebeplerden dolayı hükmün CMK'nın 302/2. maddesi uyarınca bozulmasına" denildi.

G. Ö.’nün avukatı Ahmet Aykut Yıldız ise kararın emsal niteliği taşıdığını savunuyor. Yıldız, “Buradan da görüleceği üzere Yargıtay 16. Ceza Dairesi çok sık görülmemekle beraber Kanuni ‘Yetkisi’ dâhilinde olan bir yetkisini kullanarak TAHLİYE kararı vermiştir. Uygulamada Yargıtay’ın, tahliye kararlarını yerel mahkemelere bıraktığını görmekte idik; ancak nadiren de olsa bu dosyada olduğu gibi Tahliye kararını kendisi de vermektedir” dedi.

Yıldız, yaptığı değerlendirmede şu ifadelere yer verdi:

“Bu karar F.. Silahlı Terör Örgütü Üyeliği’nden hakkında soruşturma ve kovuşturma açılan binlerce kişiye emsal olacaktır” diyen Yıldız “Özellikle sadece ‘gizli haberleşme ağına (Bylock, Eagle, Kakao, Cover Me..vs) dahil olma’ iddiası ile karşı karşıya kalan şahısların dosyasında YARGITAY 16 . CEZA DAİRESİ önemli bir kriter getirmiştir. Örneğin Yargıtay 16.Ceza Dairesi anılan bu kararında olduğu gibi; Kakao gibi örgüte ait olduğu iddia edilen gizli bir haberleşme ağına dahil olmayı ve kullanmayı (programı indirmeyi, kullanmayı) tek başına örgütsel bir faaliyet olarak değerlendirmemiştir”

Yıldız kararla ilgili olarak görülen dosyayla ilgili “Yargıtay 16.Ceza Dairesi yargılanan herhangi bir sanığın (somut olayda müvekkilimizin) yakınının F.. şüphelisi olmasının kendisi aleyhine delil olamayacağını ifade ederek; yine salt bu nedenle kişilere ceza verilemeyeceğini ve sanığın yakınının F... şüphelisi olma durumunun sanıklar hakkında cezada alt sınırdan uzaklaşma gerekçesi oluşturmayacağını ifade etmiştir” ifadelerini kullandı.

http://aktifhaber.com/gundem/yargitay-cemaat-davalariyla-ilgili-emsal-bir-karara-imza-atti-h118182.html
7 Haz 2018 15:30
Temel Karamollaoğlu: Cemaat operasyonlarında hukuksuzluk yapılıyor...yüz binlerce insanın mağdur !!! Cumhurbaşkanı adayı ve Saadet Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, NTV'de katıldığı programda ByLock ile ilgili davalarda hukuksuzluk yapıldığını ve yüz binlerce insanın mağdur edildiğini söyledi. Karamollaoğlu, "Bugün bundan dolayı mağdur olan yüzbinlerce insan var. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bunu kabul etti. Mağduriyetler var. Bylock vesilesiyle on binlerce insan zarar gördü." ifadelerini kullandı. Saadet Partisi İstanbul İl Başkan yardımcılarının da ByLock gerekçesiyle cezaevine konulduğunu belirten Karamollaoğlu, "Antalya il başkan yardımcımız teknik konulardan anlayan uzmanlarla bir araya gelerek olayı ortaya çıkardı. Hukuk makamları da bunu kabul etti." dedi.
Temel Karamollaoğlu: Cemaat operasyonlarında hukuksuzluk yapılıyor...yüz binlerce insanın mağdur !!!

Cumhurbaşkanı adayı ve Saadet Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, NTV'de katıldığı programda ByLock ile ilgili davalarda hukuksuzluk yapıldığını ve yüz binlerce insanın mağdur edildiğini söyledi.

Karamollaoğlu, "Bugün bundan dolayı mağdur olan yüzbinlerce insan var. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bunu kabul etti. Mağduriyetler var. Bylock vesilesiyle on binlerce insan zarar gördü." ifadelerini kullandı.

Saadet Partisi İstanbul İl Başkan yardımcılarının da ByLock gerekçesiyle cezaevine konulduğunu belirten Karamollaoğlu, "Antalya il başkan yardımcımız teknik konulardan anlayan uzmanlarla bir araya gelerek olayı ortaya çıkardı. Hukuk makamları da bunu kabul etti." dedi.
7 Haz 2018 15:26
Afyon’da uygulanan işkencelerin tanığı gördüklerini anlattı

Afyon zaman zaman cemaat gerekçesiyle gözaltına alınan insanlara uygulanan işkencelere dair gündem oldu. Cezaevine cemaat iddiasıyla giren öğretmen daha önce gözaltına alınan insanların yaşadığı işkencelere tanıklık etti.

Afyon'da gözaltında uygulanan işkencelere ilişkin görgü tanığı Ahmet T. uygulanan işkenceleri anlattı.

Cezaevine gittikten sonra aynı koğuşta kalan insanlara işkence yapıldığını kaydeden Ahmet T. detayları teker teker anlattı. Gazeteci Fatih Akalan'ın Bold programına katılan Ahmet T. Afyon'da cemaat gerekçesiyle gözaltına alınan insanlara "Elektrik verme, eşine tecavüzle tehdit ve dayak" yöntemleriye işkenceler uygulandığını kaydetti.

https://www.youtube.com/watch?v=9oSUY099lx0

http://aktifhaber.com/iskence/afyonda-uygulanan-iskencelerin-tanigi-gorduklerini-anlatti-h118187.html
7 Haz 2018 15:21 güncellendi
7 Haz 2018 15:21
Karadeniz’i katletme projesi ‘Yeşil Yol’, davaya rağmen başladı

'Yeşil Yol' çalışmaları, “Bilimsel incelemeler sonucunda yol yapımının durdurulması gerekmektedir" denilen bilirkişi raporunun dava dosyasına girmesine rağmen tekrar başladı.

Sonuçlanmayan davanın konusu olan 'Yeşil Yol' inşaat çalışmaları, 1 Haziran'dan beri sürüyor.

Karadeniz Bölgesi’nde 8 ilin yaylalarını birbirine bağlamayı planlayan 2 bin 600 kilometre uzunluğundaki Yeşil Yol Projesi’ne karşı doğal yapıyı korumak amacıyla açılan dava dosyasına bilirkişi raporu girdi.

Orman sınırı üzerindeki çayır ve meraların ekolojik açıdan büyük öneminin olduğunu vurgulayan bilirkişi, sağlıklı mera ekositeminin dağ alanlarındaki toprak ve su kaynaklarının sigortası olduğuna dikkat çekti ve yol yapımının durdurulması gerektiğini belirtti. Ancak Yeşil Yol projesi çalışmaları 1 Haziran’da tekrar başladı. Davanın avukatlarından İbrahim Demirci duruma, “Dozerler hızlı, yargı çok yavaş! Geç gelen adalete, bizler adalet desek bile, doğanın bunu affetmeyeceğini biliyoruz” diyerek tepki gösterdi.

‘YAYLALARDA DOĞAL YAŞAM KATLEDİLİYOR’

Hazal Ocak’ın Cumhuriyet’te yer alan haberine göre avukat İbrahim Demirci bir an önce durdurma kararı verilmesi gerektiğini belirterek uyarıyor:

“Bu davalarda korunmak istenen doğadır. Orman kesilip yıkıldıktan, meralar dozerle yarıldıktan sonra verilecek kararın bir anlamı olmayacağını haykırıyoruz. Acilen ve derhal davalardaki taleplerimize yanıt bekliyoruz. Yargının Fırtına vadisine, Kaçkar dağlarına vaki tecavüzleri def etmesini istiyoruz.”

Bölge sakinleri söz konusu yaylaların hem doğal SİT alanı hem de Kaçkar Dağları Milli Parkı içinde yer aldığını anımsatarak yol çalışmalarının tamamlanmasıyla artacak turizm talebi karşısında yaylalarda doğal yaşam alanlarını tahrip edeceğini ve çevrenin kirleneceğini belirtti. Önerilen yol güzergâhıyla mera alanlarının 2’ye bölündüğünü belirten bölge sakinleri, bu yüzden yaban hayatın zarar göreceğine de dikkat çekti.

‘DAVA SONUCU BELLİ OLMADAN İNŞAAT BAŞLADI’

Ancak dava sonucu belli olmadan Yeşil Yol İnşaat çalışmalarına 1 Haziran’da tekrar başlandı. Davanın Avukatı İbrahim Demirci şöyle konuştu:

“Bilirkişiler dava konusu projelerde; neden ve hangi kapsamda kamu yararı olmadığını, planlama ilke ve esaslarına aykırılığı açık bir şekilde, bilimsel veriler ve değerlendirmelerle izah ettiler. Üstün kamu yararının; bölgenin, hiçbir inşai faaliyete konu olmaksızın mutlak surette korunması gerektiğini bildirdiler raporlarında… Bu raporlar, halihazırda 3-4 aydır yargıçların önünde ve tozlu raflardan indirileceği günü bekliyoruz. Tüm bu çalışmaların, projelerin durdurulması için yargının elinde yeterinden fazla bilgi/belge ve delil mevcut.

Merayı/yaylaları parçalayan, ormanı yok eden, tulumun sesini boğan, horanın ahengini bozan yol çalışmalarının hukuka aykırılığı gün gibi aşikârken; yargıçların, karar vermekte bu denli tereddüt etmesini kabul edebilmiş değiliz. Yaylalarda yol çalışmaları başladı… Dozerler hızlı, yargı çok yavaş! Geç gelen adalete, bizler adalet desek bile, doğanın bunu affetmeyeceğini biliyoruz.”

BİLİRKİŞİ RAPORU: YOL YAPIMINI DURDURUN

Davaya giren bilirkişi raporunda da bölgeye ilişkin çarpıcı ifadeler yer aldı. Raporda Fırtına havzası ve büyük bölümü bu havza içerisinden yer alan Kaçkar Dağları Milli Parkı özellikleri nedeniyle Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından dünyada korunması gereken 200 ekolojik bölge arasına alındığı anımsatılarak Avrupa’da da acil korunması gereken 100 ormandan biri olarak belirlendiğine dikkat çekildi. Bilirkişi raporda özetle şu ifadelerde bulundu:

“Bilimsel incelemeler neticesinde dava konusu alanda ve elbette ki benzeri diğer hassas alanlarda ekosistemi parçalamakta olan başta yol faaliyetlerine izin verilmemesi; bu değerlendirme itibarıyla da bu alanda yol yapımının durdurulması gerekmektedir.

Dava konusu işlem jeolojik açıdan incelendiğinde, bölgenin yüksek topoğrafik kotlarda olması, yüksek yağış alması, donma-çözülme olgusunun sık sık tekrarlanması sonucu kayaçlarda ileri derecede bozulmaların olması, yamaç eğiminin yüksek olmasının yol güzergâhı boyunca yapılacak kazılarda yer yer heyelanların meydana gelmesine sebep olabileceği tespit edilmiştir. Ayrıca yol güzergâhının buzul gölleri havzasına yakın olması jeolojik miras olarak korunması gereken buzul oluşum alanlarının bütünlüğüne zarar verecektir.”

http://aktifhaber.com/gundem/karadenizi-katletme-projesi-yesil-yol-davaya-ragmen-basladi-h118195.html
7 Haz 2018 15:20 güncellendi
7 Haz 2018 15:20
Emekliler ikramiyeleri görünce: 500 yatmış, hani herkese 1000 TL vereceklerdi! AKP iktidarının 24 Haziran seçimleri öncesi bütçede bulunmamasına rağmen düzenleme yaptığı ’emekliye 1000 TL ikramiye’ vaadi doğru çıkmadı. Bugün Emekli Sandığı ve Bağ-Kur emeklilerine yatan yarın da SSK emeklilerimizin yatacak olan para miktarının alınan maaşa göre hesaplandığı ifade edildi. Birçok emekli bugün bankaya gittiğinde hesaplarında 1000 TL yerine 500, 750 lira gibi rakamların olduğunu gördü. Bu duruma sosyal medyada tepki gösterildi. http://aktifhaber.com/ekonomi/emekliler-ikramiyeleri-gorunce-500-yatmis-hani-herkese-1000-tl-vereceklerdi-h118199.html
Emekliler ikramiyeleri görünce: 500 yatmış, hani herkese 1000 TL vereceklerdi!

AKP iktidarının 24 Haziran seçimleri öncesi bütçede bulunmamasına rağmen düzenleme yaptığı ’emekliye 1000 TL ikramiye’ vaadi doğru çıkmadı.

Bugün Emekli Sandığı ve Bağ-Kur emeklilerine yatan yarın da SSK emeklilerimizin yatacak olan para miktarının alınan maaşa göre hesaplandığı ifade edildi.

Birçok emekli bugün bankaya gittiğinde hesaplarında 1000 TL yerine 500, 750 lira gibi rakamların olduğunu gördü. Bu duruma sosyal medyada tepki gösterildi.

http://aktifhaber.com/ekonomi/emekliler-ikramiyeleri-gorunce-500-yatmis-hani-herkese-1000-tl-vereceklerdi-h118199.html
7 Haz 2018 15:18
7 Haz 2018 14:37
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Oy’u kime verdiğin önemli değil oy’ları kimin saydığı önemli
Zaten YSK ve sandık kurulları iktidarın yörüngesinde.

Seçimleri hatasız takip edip aktaran Cihan Haber Ajansı’da artık yok. Erdogan rejiminin propaganda makinesine dönüşen Anadolu Ajansı kaçtan istenirse oradan başlatacak sonuçları vermeye.

http://www.tr724.com/erdoganin-ozguveni-ve-kandile-operasyon/amp/?__twitter_impression=true
http://www.tr724.com/muhursuz-oylara-anayasa-mahkemesi-onay-verdi-sandik-tasimaya-da-secim-guvenligi-dedi/
7 Haz 2018 13:55
Serbest kalan Boğaziçili öğrenciler otoban kenarına bırakıldı

Afrin operasyonunu protesto ettikleri için tutuklanan Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan 14 öğrenci dün ilk duruşmada tahliye edildi. Gecenin ilerleyen saatlerinde 4 kız öğrencinin bulunduğu Bakırköy Kadın Cezaevi’nden tahliyeler gerçekleşti. 10 erkek öğrencinin bulunduğu Silivri Cezaevi’nde ise farklı bir yöntem uygulandı.

Aileler ve arkadaşları Boğaziçili öğrencileri karşılamak için cezaevinin önünde toplandı. Fakat cezaevi yönetimi dışarıdakilere haber vermeden öğrencileri otoban kenarına bıraktı. Aileler daha sonra karalığın içinde çocuklarını bulmaya çalıştı.

Diğer yandan Tutuklu Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinden 4 kadın öğrenci Bakırköy Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi. Bakırköy cezaevinin önünde tahliye edilen Esen Deniz Üstündağ, Sevde Öztürk, Kübra Sağır, Şükran Yaren Tuncer’i aileleri ve öğrenci arkadaşları çiçeklerle karşıladı.

http://www.tr724.com/serbest-kalan-bogazicili-ogrenciler-otoban-kenarina-birakildi/
7 Haz 2018 13:52 güncellendi
7 Haz 2018 13:52
Bugüne kadar itirafçılar dışında hiç bir hakim Savcının sorgu zaptı, savunması tam olarak yayınlanmadı. Yargılanmalarında fikri takip yok. Binlerce yargıç içeride. Yargı muhabirleri yargıyı yazmaktan korkuyor, korkmayan tutuklandı ya da arama kararı var. Davaları takip edemiyor

https://twitter.com/arzuyldzz/status/1004674987960107009
7 Haz 2018 13:49 güncellendi
7 Haz 2018 13:49
Muğla'da zulüm vakti... MİT, Hizmet Hareketi gönüllülerini hedef aldı. Olan yine çocuklara oldu. https://twitter.com/BOLDmedya/status/1004405714591338496
Muğla'da zulüm vakti... MİT, Hizmet Hareketi gönüllülerini hedef aldı. Olan yine çocuklara oldu.

https://twitter.com/BOLDmedya/status/1004405714591338496
7 Haz 2018 13:48
MHP'nin gayreti AKP'nin desteğiyle uyuşturucu satıcıları, uyuşturucu kaçakçıları, hırsızlık, yağma, gasp ve cinayet suçu işleyenlere, hertürlü adi suçluya af geliyor gibi!?
Hırsızlar, tecavüzcüler devletten, kamu kurumlardan sonra sokaklara taşacak!
Ülke tam Hırsızistan olacak!

http://www.diken.com.tr/mhp-kulisi-af-toplumsal-sorun-akp-daha-fazla-direnemez/
7 Haz 2018 13:44 güncellendi
7 Haz 2018 13:44
RAPOR | Darbe bahanesiyle Erdoğan iktidarının zulmü altında hayatını kaybeden hakim ve savcılar

Özellikle son iki yıllık süreçte yargı bağımsızlığının tamamen ortadan kalktığı Türkiye’de, yaklaşık 4.500 yargıç ve savcı meslekten atıldı, binlercesi tutuk…

Gözaltına alınan hakim ve savcılar hem gözaltı sürecinde hem de cezaevlerinde ekstra sıkıntılara maruz bırakıldılar. Ters kelepçeleme, hakaret, tehdit, kötü muamele, tek kişilik odalarda tecrit aktında tutma, sağlık hakkından yararlandırmama, malvarlıklarına el koyma, avukatlarıyla ve yakınlarıyla görüştürmeme gibi.

Onurlarıyla görevlerini yaparken, bir gecede hukuksuzca “terörist” ilan edilen yargıç ve savcıların bazıları, uygulanan maddi ve manevi baskıya dayanamayarak hayatlarını kaybetti.

Seyfettin Yiğit

Bu süreçte ilk ölüm haberi 16 Eylül 2016’da Bursa’dan geldi. Tutuklu Cumhuriyet savcısı Seyfettin Yiğit, resmi açıklamaya göre, cezaevi tuvaletinde kendini iple asarak intihar etti. Ailesi, Yiğit’in intihar etmediğini, geçmişte yaptığı soruşturmalar nedeniyle öldürülerek susturulduğunu iddia etti. (1)

Mehmet Tosun

CHP Tunceli Eski Milletvekili Hüseyin Aygün’ün twitter hesabında duyurduğu bir diğer acı olay, Hakim Mehmet Tosun’un vefatıydı. Danıştay’da tetkik hakimi olan ve gözaltına alındığında bir aylık evli olan Tosun’un ‘immun sistemi’nde problem vardı. Tosun’un 2 yıldır tedavi gördüğü, hastalığının seyrinin ihraç edilmesinden sonra olumsuz yönde değiştiği belirtildi. Adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasından bir süre sonra Hakim Tosun hastanede hayatını kaybetti. (2)

Mustafa Erdoğan

Yargıtay üyesi yüksek hâkim Mustafa Erdoğan ise, 2016 Aralık ayında memleketi Antalya’da beyin tümörü teşhisi ile hastaneye yatırıldı. Burada beyin ameliyatı olan Erdoğan, hakkında daha önce çıkarılan yakalama emri nedeniyle hastanede polis nezaretinde tedavi gördü. Erdoğan’ın mal varlığına, maaşına ve banka hesaplarına da tedbir konuldu. Ameliyatın ardından Antalya 3. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklanan hakim Erdoğan, bulunduğu hastanenin tutuklu koğuşunda vücudunun yarısı felçli halde 6 ay tutuldu. Tutuklandığı günden itibaren tahliye talepleri reddedilen Erdoğan’ın ailesi ile görüşmek için yaptığı başvurular da reddedildi. Erdoğan’ın avukatı sağlık sorunları gerekçesiyle serbest bırakılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme başvuruyu, “Tutuklunun herhangi bir tehlike altında olmadığı” gerekçesiyle reddetti. 2017 yılı Ağustos ayında hastalığında ilerleme yaşanan Erdoğan yoğun bakıma alındı. Burada da ailesi ile görüşmesine izin verilmeyen Erdoğan, ancak bilinci kapandıktan sonra tahliye edildi. Bilinci kapalı bir şekilde yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren hakim Erdoğan, dördüncü günün sonunda yaşamını yitirdi. (3)

Teoman Gökçe

HSYK 1. Dairesi eski üyesi Teoman Gökçe de, 15 Temmuz darbe girişimin ardından terörizm bahanesiyle tutuklanan hakimlerden biriydi. Gökçe, Erdoğan hükümeti üyelerinin adının karıştığı 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarında soruşturma savcılarının görevden el çektirilmesine karşı çıkmasıyla tanınıyordu. Sincan Cezaevi’nde sürekli hakaret ve psikolojik işkenceye maruz kaldığı iddia edilen Gökçe’nin bu süre zarfında 6 ay aralıkla anne ve babası da vefat etti. Yaklaşık 2 yıldır tek kişilik tecrit odasında tutuklu olarak bulunan Teoman Gökçe’nin hücresinde kalp krizi geçirdiğinin anlaşılması üzerine hücresine komşu olan diğer tutukluların görevlileri çağırdığı ancak çağrılara çok geç cevap verildiği iddia edildi. Cezaevi yönetimince Teoman Gökçe’nin kalp krizi sonucu vefat ettiği duyuruldu. (4)

Abuzer Kara

İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi yargıcı iken, 11 Ekim 2017’de talebi olmaksızın ve teamüllere aykırı olarak Ordu’ya sürülen Yargıç Abuzer Kara kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Hakim Kara hakkında, dönemin Adalet Bakanı ile Başbakan Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen bir telefon kaydı da basına düşmüştü. İstanbul Barosu eski Başkank Avukat Turgut Kazan, hakim Kara’nın vefatının ardından yaptığı açıklamada “Medyaya yansıyan haberler unutulmadı. Başbakan [Erdoğan] önem verdiği bir davanın nasıl beraatle sonuçlandığını soruyordu. Adalet Bakanı da yargıcın Alevi olduğunu söylüyordu. İşte o yargıç Abuzer Kara’ydı. Bu nedenle, bilinen ceza yöntemi kaçınılmaz oldu. Ordu’ya sürüldü. Ailesi İstanbul’da, kendisi orda, stres dolu bir yaşam ölümle sonuçlandı” dedi. (5)

Adalet Betül Çağdır

İngilizce öğretmeni olan Adalet Betül Çağdır ise darbe girişimi sonrası mesleğinden ihraç edilen ve hakkında tutuklama emri çıkarılan bir hakim eşiydi. İhraç edilen tüm hakim savcı ailelerinde olduğu gibi banka hesaplarına ve tüm malvarlıklarına tedbir koyuldu. İki çocuk annesi Çağdır, bu süre zarfında ciddi psiklojik bunalıma girdi. Ve darbe girişiminden 1,5 yıl sonra İstanbul’da, yaşadığı 9. kattaki dairesinin penceresinden atlayarak intihar etti. (6)

Kaynaklar:

1. https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/intihar-ettigi-one-surulen-savcinin-ailesinden-cinayet-iddiasi-1396525/

2. https://www.tr724.com/zulum-devam-ediyor-genc-danistay-hakimi-cezaevinde-hastalandi-ve-hayata-veda-etti/amp/

3. https://www.cumhuriyet.com.tr/amp/haber/turkiye/810869/Bilinci_kapanana_kadar_tahliye_edilmeyen_eski_Yargitay_uyesi_yasamini_yitirdi.html

4. https://grihat.com/hucre-iskencesi-sonucu-olen-hakim-gokcenin-anne-ve-babasi-da-uzuntuden-hayatini-kaybetmis/amp/

5. http://m.t24.com.tr/haber/alevi-diye-fislenen-hakim-surgun-tayininden-sonra-hayatini-kaybetti,599272

6. https://www.tr724.com/omer-faruk-gergerlioglu-yeter-kacinci-khk-intihari/amp/

https://freejudges.wordpress.com/2018/06/03/rapor-darbe-bahanesiyle-erdogan-iktidarinin-zulmu-altinda-hayatini-kaybeden-hakim-ve-savcilar/
7 Haz 2018 13:41 güncellendi
7 Haz 2018 13:41
SIRF TUTUKLU YAKINI OLDUKLARI İÇİN GÖZALTINA ALINAN 25 ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ...
SIRF TUTUKLU YAKINI OLDUKLARI İÇİN GÖZALTINA ALINAN 25 ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ...
7 Haz 2018 13:35
Hizmet Hareketi'ne yönelik cadı avı kapsamında gözaltınana alınan BTK uzmanı Mehmet Kaşif Tiryaki, BTK uzmanı Osman Arıcı ve öğretmen Hasan Hüseyin Topuk'a Ankara KOM'da yoğun işkence yapıldığı iddia edililiyor.

http://aktifhaber.com/iskence/ankara-komda-gozaltindakilere-yogun-iskence-h118063.html#.WxXJCgsAUPU.twitter
7 Haz 2018 13:27 güncellendi
7 Haz 2018 13:27
Türkiye'de GASP edilen varlıklara dair bir uluslararası rapor. Paylaşmanız dileğiyle.. https://www.europeaninterest.eu/article/state-emergency-insecure-property-rights-threatens-turkish-economy/
Türkiye'de GASP edilen varlıklara dair bir uluslararası rapor. Paylaşmanız dileğiyle..
https://www.europeaninterest.eu/article/state-emergency-insecure-property-rights-threatens-turkish-economy/
7 Haz 2018 13:26
Münevver, entelektüel olmak herşeyden önce vicdan işidir
Zalim kim olursa olsun karşı çıkamayan, mazlum kimden olursa olsun savunamayan aydın, entelektüel olamaz!
Ülkemizde okumuş, prof, yazar, çizer çok
ama maalesef entelektüel, aydın pek yokmuş!

https://twitter.com/mahmutakpinar1/status/1004025576636715008
7 Haz 2018 13:25 güncellendi
7 Haz 2018 13:25
Sokrates ölüme giderken karısı: “Bir suçun yok! Seni haksız yere öldürüyorlar” der
Sokrat da: “suçlu olduğum halde cezalandırılmam daha kötü olmazmıydı” diyerek hanımını teselli eder
Ağır zulüm, eziyet, gasp var
Zulmeden, çalan, işkence eden tarafta olmamak da şükür istiyor!

https://twitter.com/mahmutakpinar1/status/1004020381655724032
7 Haz 2018 13:23 güncellendi
7 Haz 2018 13:23
15 Temmuz akşamı,Deniz Kuvvetleri Komutanı 'bir deniz aracına saklanıyor' ve tam 140 telefon görüşmesi yapıyor.Fakat ne Genelkurmay Başkanını arıyor ne de 'darbe karşıtı' açıklama yapıyor.İki yıl oldu,Bostanoğlu'na kimse soru sormadı. Ama silahsız harbiyeli öğrencilere müebbet !
15 Temmuz akşamı,Deniz Kuvvetleri Komutanı 'bir deniz aracına saklanıyor' ve tam 140 telefon görüşmesi yapıyor.Fakat ne Genelkurmay Başkanını arıyor ne de 'darbe karşıtı' açıklama yapıyor.İki yıl oldu,Bostanoğlu'na kimse soru sormadı. Ama silahsız harbiyeli öğrencilere müebbet !
7 Haz 2018 13:20
İnce’yi ve Akşener’i dinleyince ülkenin Erdoğan’a biraz daha ihtiyacı olduğunu görüyorum
Hukuk, özgürlükler, demokrasi demek yerine her ikisi de Erdoğan’ın ürettiklerini tekrar edip duruyor
Orijinali varken millet neden çakmayı tercih etsin?
Toplumun az daha pişmesi lazım!?

https://twitter.com/mahmutakpinar1/status/1004034323438292992
7 Haz 2018 13:11 güncellendi
7 Haz 2018 13:11
Akşener`in ağzından FETÖ iftirası düşmüyor:..
http://www.haberdar.com/gundem/aksener-den-yildirim-a-sen-bostan-korkulugu-musun-h90981.html

"Fetöcülük de ne ulan!" demeyen, diyemeyen herkes harami despot Erdoğan'dan farksız... Bu böyle biline!..
7 Haz 2018 13:10 güncellendi
7 Haz 2018 13:10
Türkiye’de milleti gazlamak için “Gülen CIA ajanı” diye hönkürüp, sonra “FBI Gülen için soruşturma başlatmış” diye müjde vermek... Bunu da Gülen ile görüşmek için Pennsylvanya’da sıra bekleyen Çavuşoğlu’nun söylemesi... Siyasal İslamcı mürailik!..

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD'li mevkidaşı Mike Pompeo’nun "ABD'de FETÖ konusunda FBI'ın çok ciddi soruşturmaları olduğunu" söylediğini aktardı.
http://www.ehamedya.com/disisleri-bakani-cavusoglu-abd-ile-iliskilerde-topu-taca-atma-sureci-bitmeli_11381.html
7 Haz 2018 12:59 güncellendi
7 Haz 2018 12:59
KURAN KURSU ÖĞRETMENİNE 6 YIL HAPİS ‘Silahlı terör örgütü üyeliği’ ile suçlandı!
KURAN KURSU ÖĞRETMENİNE 6 YIL HAPİS
‘Silahlı terör örgütü üyeliği’ ile suçlandı!
7 Haz 2018 12:48
Kanunlara uygun faaliyet gösteren her kurum, yasalara uyan her vatandaş devletin güvencesi altındadır, diyemediklerinden kendileri kanunsuzluğa saptılar... Masum insanları KHK denen bir ferman ile... Yargısız infaz ettiler...

https://twitter.com/akinipek01/status/1004463832436301826
7 Haz 2018 12:41 güncellendi
7 Haz 2018 12:41
Muğlada bebeklere ve annelerine gözaltı Furyası!

Gözaltına alınan Tuğba Tezcan 5 aylık hamile.

Ayşe Seyrek 1.5 ve 5 yaşındaki çocukları ile gözaltında.

Tuğba Tekin 1 yaşındaki bebeği ile gözaltında.

Rahmet ve bereket ayını, zulüm ve zulmet ayına çevirmeyiniz.

https://twitter.com/HemmedAliAslan/status/1004446356029755392
7 Haz 2018 12:40 güncellendi
7 Haz 2018 12:40
TutukluBirAnne Semanur Anne

Semanur Kütükçü (Uşak)

📌Denetimli serbest iken 20gün önce tekrar tutuklandı ve 7yıl11ay ceza aldı. Suçlama ise Bylock.

📌Kerem Sabri bebek ortada kaldı.

https://twitter.com/konusaamiyorsun/status/1004468851441045505
7 Haz 2018 12:38 güncellendi
7 Haz 2018 12:38
Havuz kalemşörlerinin “Erdoğan’ın diplomasını Cemaat çaldı” iddiasına herkes güldü...
İyi de bunların ipe sapa gelmez iftiraları ile yüz binlerce insan “terörist” ilan edildi... Ses yok!

https://twitter.com/tgoruryilmaz/status/1003912840275812354
7 Haz 2018 12:37 güncellendi
7 Haz 2018 12:37
Sokakta, herkesin gözü önünde bunları yapanlar, cezaevinde, nezarethanede neler yaparlar ? Daha dün genç bir doktor işkenceyle öldürüldü. Aman sesinizi çıkarmayın, nasıl olsa öldürülenler ‘Cemaatçi’ https://twitter.com/ademyarslan/status/1004457120027283456
Sokakta, herkesin gözü önünde bunları yapanlar, cezaevinde, nezarethanede neler yaparlar ? Daha dün genç bir doktor işkenceyle öldürüldü. Aman sesinizi çıkarmayın, nasıl olsa öldürülenler ‘Cemaatçi’

https://twitter.com/ademyarslan/status/1004457120027283456
7 Haz 2018 12:36
Ankara Emniyeti’ndeki işkencenin itirafı: “Savcı 12 saat ayakta bekletin demiş, işkence yapın dememiş!”

30 Mayıs’ta gözaltına alınan 3 kişiye Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde yapılan işkencenin detayları ortaya çıktı. Hizmet Hareketi’ne yönelik cadı avı kapsamında gözaltına alınan BTK uzmanı Mehmet Kaşif Tiryaki, BTK uzmanı Osman Arıcı ve öğretmen Hasan Hüseyin Topuk’a Ankara KOM’da yoğun işkence yapıldığı ortaya çıkmıştı.

Gazeteci Cevheri Güven sosyal medya hesabından Ankara Emniyeti KOM Şubesi’ndeki işkencenin detaylarını paylaştı:

1- Ankara Emniyeti KOM Şubesi’nde üç kişiye işkence yapıldığına ilişkin ulaştığım detayları paylaşıyorum.

2- MİT’te geçmişte müdür olarak çalışan E. Tiryaki ile soyisim benzerliği nedeniyle takibe alınan ihraç BTK’da uzman Mehmet Kaşif Tiryaki, beraber kaldığı ev arkadaşları ihraç BTK uzmanı Osman Arıcı ve öğretmen Hasan Hüseyin Topuk’la birlikte gözaltına alınıyor.

3- Sorguya MİT de dahil oluyor. Gözaltı kaba dayak ve kötü muamele ile başlıyor. Ancak nasıl oluyorsa Adli Tıp’tan darp raporu veriliyor.

4- Darp raporu alınınca soruşturmayı yürüten Savcı Mehmet Murat Tuzcu, suçlamayı üstünden atarken şu skandal cümleyi kuruyor: “Emniyette ayakta bekletin dedim ama işkence bilmiyorum, yapmamalarını söylerim”
NOT: 12 saat ayakta bekletilmişler. Başlı başına işkencedir bu.

5- Darp şeklinde süren işkenceler Ankara KOM Şube’de “Selma” isimli bir komiserin yönlendirmesi ve talimatlarıyla yapıldığı belirtiliyor. 7+7 gözaltı süresi uygulanıyor ve kayıt dışı ifade uygulaması yapılıyor. İşkence insanlık suçudur, lütfen duyarlılık @ihd_genelmerkez

http://www.tr724.com/ankara-emniyetindeki-iskencenin-itirafi-savci-12-saat-ayakta-bekletin-demis-iskence-yapin-dememis/
7 Haz 2018 12:09 güncellendi
7 Haz 2018 12:09
Suriye’de bir ailenin hava bombardımanı öncesi son görüntüleri: 39 kişi hayatını kaybetti

Uluslararası Af Örgütü, geçen yıl ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyonun Suriye’nin Rakka kentine yönelik düzenlediği hava operasyonlarında uluslararası hukukun ihlâl edildiğini söyledi. Rakka’da hava saldırısı düzenlenen 42 noktayı ziyaret eden Uluslararası Af Örgütü yetkilileri, birçok noktada sivillerin de hava bombardımanı sonucu öldüğü sonucuna ulaştı.

Örgütün hazırladığı raporda Rakka’da bulunan Badran ailesinin çatışmalardan kaçmak için dört kez ev değiştirdiği ifade ediliyor ve “Ancak 20 Ağustos 2017’de düzenlenen hava operasyonunda ailenin üç farklı kuşaktan 39 üyesi öldü” deniyor. Aynı hava operasyonunda Badran ailesinin 10 komşusunun da öldüğü ifade ediliyor.

http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/rakka-aile-video-suriye.mp4?_=1

20 Ağustos’ta düzenlenen hava operasyonunda Badran ailesinin üç farklı kuşaktan 39 üyesi öldü

BBC’nin haberine göre, Rakka operasyonlarında hayatını kaybeden sivillerin sayısının açıklanan sayıların çok üzerinde olduğunu ifade eden Af Örgütü, koalisyon güçlerini sivillerin güvenliğini dikkate almamakla suçluyor.

Haziran 2017’de başlayan Rakka harekâtında omurgasını Kürt silahlı gücü YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri kara operasyonlarıyla, ABD öncülüğündeki koalisyon ise hava operasyonlarıyla katılmıştı.

Rakka, Ekim 2017’de IŞİD’in elinden alınmıştı.

Koalisyon güçleri Rakka harekâtı esnasında ve sonrasında gelen sivil ölümleri haberleri üzerine gerekli tüm tedbirlerin alındığı açıklamalarını yapmış, IŞİD’i sivilleri ‘canlı kalkan’ olarak kullanmakla suçlamıştı.

Uluslararası Af Örgütü, Rakka harekâtında Suriye Demokratik Güçleri’nin yanında savaşan Amerikan özel harekât birliklerine de suçlamalar yöneltti.

Bir ABD özel harekât taburunun Vietnam Savaşı’ndan bu yana görülmüş en büyük topçu baraj ateşini Rakka’da gerçekleştirdiği ifade edildi.

ABD hükümeti ise Rakka operasyonunun akıllı bombaların kullanıldığı bir harekât olarak niteliyor ve sivil can kayıplarının asgari düzeyde tutulduğunu savunuyor.

Rakka harekâtı, IŞİD militanlarının silahlarıyla birlikte kent merkezini terk etmeleri üzerinde varılan bir anlaşma sonucu tamamlanmış ve kentin kontrolü Suriye Demokratik Güçleri’nin eline geçmişti.

http://www.tr724.com/suriyede-bir-ailenin-hava-bombardimani-oncesi-son-goruntuleri-39-kisi-hayatini-kaybetti/
7 Haz 2018 12:08 güncellendi
7 Haz 2018 12:08
Borsa’nın kendisi himmete muhtaç

Borsa İstanbul (BIST) Başkanı Himmet Karadağ iki hafta evvel bütün döviz varlıklarını Türk Lirası’na (TL) çevirdiklerini beyan ettiğinde kendimi gülmekten alamamıştım.

Zira Karadağ, “TL’ye karşı bir saldırı var. Merkez Bankası’na destek vermek için böyle bir karar aldık. TL’yi yedirmeyiz.” meyanında ahkam kesiyordu.

Diğer taraftan BIST’ın TL’ye çevirecek döviz fazlalığı olmadığı bağımsız müfettiş raporlarında ve Borsa’nın mali tablolarında ayen beyan görünüyordu.

BORSA BAŞKANI YALAN SÖYLEDİ

Borsa Başkanı Himmet Karadağ herkesin gözünün içine baka baka yalan söylüyordu.

Bloomberg HT televizyonu naklen yayınında muhabirin, “Ne kadarlık bir rakamdan bahsediyoruz.” suâline verdiği şu cevap başka tetkike hacet bırakmıyordu: “Arkadaşlar sormadım. Ben onlarla ilgilenmiyorum.”

Piyasanın dikkat kesildiği en yetkili zevatın kamera karşısına geçip hakikatte olmamış bir işi olmuş gibi aktarması yeni Türkiye’ye has bir tefessüh!

Bırakın varlıkları TL’ye dönüştürmek, BIST’ın 221 milyon TL döviz açığı olduğu ortaya çıktı.

DIŞ MİHRAK VARSA İFŞA EDİN!

Varsa bir dış mihrak TL’yi müdafaa etmek herkesin vazifesi. Amma velakin vaktinde hesabını iyi yapmamış, kasası döviz açığı vermiş bir tüccar böyle bir muharebeye girmemelidir. Aksi takdirde evdeki bulgurdan da olabilir.

Nitekim BIST’in hali perişan.

Borsa İstanbul (BIST) 100 endeksi yıl içinde tırmandığı zirveden yüzde 21 aşağı düştü. Bu düşüş ‘alıcılı’ boğa piyasasından ‘satıcılı’ ayı piyasasına geçiş manasına geliyor.



BIST 6 Haziran 2018 itibarıyla satışların nerede duracağı belli olmayan ‘ayı piyasası’ olarak kabul edilecek.

120 bin puandan 95 bin puana kadar gerileyen Borsa’daki serbest düşüşte kayıp oranı yüzde 20’yi geçti. Teknik olarak ayı piyasası başlamış oldu.

YABANCILAR BANKA HİSSELERİNİ ZARARINA SATIYOR

Son günlerde bankacılık hisselerinin elden çıkarılması dikkat çekiyor.

Telefonla görüştüğüm eski bir banka genel müdürü, “Yabancılar Türkiye’de yeni bir bankacılık krizi çıkmasından endişe ediyor. Döviz kredilerinin geri dönüşünde ciddi sıkıntılar var. Fitch’ten gelen not indirimi haberi riskleri daha da artırdı. Bu yüzden banka hisselerini aldıkların fiyatın çok altında bile olsa satıyorlar.” ifadelerini kullandı.

En kritik haftada Borsa tarafından adeta yıkım var. Sadece bankacılıkta değil satışlar.

En sert hareketler bankacılık, havayolu ve gayrimenkul yatırım ortaklığı hisselerinde. Enerji ve çimento şirketlerindeki düşüşler de dramatik şekilde devam ediyor.

Geride kalan birkaç ayda Borsa endeksinde kayıp yüzde 22. Zirveden dip noktaya yüzde 22’lik bir çakılma…

BORSA İSTANBUL’DA ARTIK AYI PİYASASI HÂKİM

Bu yüzden BIST’e artık ‘ayı piyasası’ diyecekler… ‘Ayı piyasası’ her nevi sürprize hazır olmayı icap ettiriyor.

Borsa’da satışlar kolay kolay bitmeyecek.

Düşüşte bankacılık hisselerinden kaçış etkili oluyor. Yabancı yatırımcı Borsa İstanbul’da özellikle bankalarda zararına da olsa satış yapması dikkat çekiyor.

Borsa’nın yüzde 65’ini elinde tutan yabancının aynı anda ve kısa bir vakit aralığında yaptığı satışa Türkiye’den cevap verecek fon var mı? Maalesef yok.

Memleketi idare edenler uzaya 4 şeritli otoban yapabileceklerini söylese de Türkiye’de piyasa istikrarı yabancının gelip gelmemesi ile birebir irtibatlı.

Onlar gelirse borsada işlem gören şirketler, bankalar kıymet kazanıyor, onlar giderse mum gibi eriyor.

TCMB FAİZ ARTIRMAZSA ORTALIK İYİCE KARIŞIR

İki hafta evvel dolar ve euronun anlık tırmanışı, saat başı yeni rekorlar kırmasını konuşuyorduk.

Merkez Bankası’nın (TCMB) seyirci kaldığı o ralliden bu yana faizler yüzde 5 arttı. Türkiye’de herkes büyük bir bedel ödedi. Bir ayda dolar üzerinden yüzde 11 fakirleştik.

Bu hafta ise Borsa ve tahvil piyasasında tersten rekorlar kırılıyor. BIST her gün ekside. Tahvil faizi artıyor.

Yabancı demek istiyor ki “TCMB 7 Haziran Perşembe günü faizleri yeniden artırmazsa biz Borsa ve tahvildeki paramızı 4,50-4,60 TL civarından dolara çevirip çıkacağız.”

Hazine’nin borçlanma maliyetlerini gösteren tahvil faizleri de tırmanıyor. İki yıllık tahvil faizi yüzde 18 eşiğini de atladı.

BANKALARIN PİYASA DEĞERİ 10 MİLYAR TL’DEN FAZLA DÜŞTÜ

Bankaların piyasa değeri son bir haftada 10 milyar TL’den fazla düştü. Eriyen mum değil, Türkiye’nin birikimleridir.

Daha evvel dikkat çektiğim gibi döviz krizi artık bankaların kapısını çalıyor. Yabancılar bunun farkında ve yatırımlarının tamamını kaybetmemek için kollarını feda ediyorlar.

Ayı piyasasına girildiğine göre ‘sat, kurtul’ temayüle devam edecek.

Borsa İstanbul Başkanı Himmet Karadağ ekranlarda yatırımcıların İstinye’de kuyruğa girdiğini anlatıyordu. O esnada Beymen ve DeFacto gibi iki dev şirketin halk arzı fiyasko ile neticelenmişti.

Hem halka arz iptalleri hem de bizzat Borsa’nın kendi ekranları Karadağ’ı tekzip ediyor.

BORSA İSTANBUL’UN BAŞKANI HİMMETE MUHTAÇ

Borsa İstanbul Başkanı Himmet Karadağ’ın himmete muhtaç olduğunu gösteren bu çöküşün müsebbibi dış mihraklar mı?

Madem öyle BIST Başkanı o mihrakları deşifre etmek ve cezalarını vermek için neyi bekliyor?

Borsa’nın en mühim vazifesi piyasanın istikrarını muhafaza etmek ve yatırımcıyı kollamak değil mi?

‘Dış mihrak’ diye diye Türkiye’yi gelenin gidenin el ense çektiği çelimsiz bir pazara çevirdiler. Türkiye ekonomisi dolar yükselirken de tokat yiyor faiz artırırken de.

Hal-i hazırda kapılarına borç istemeye gelen müşterinin haline bakıp iştahı artan tefecilerin keyfine diyecek yok.

GECE YARISI DEĞİŞİKLİLERİ İLE BİR YERE KADAR

Yalanlar, algoritma oyunları, gece yarısı formül değişiklikleri, bavullarla getirilen kaynağı meçhul paralar, Londra’daki Hintli Herif’in esrarengiz müdahaleleri ile bir yere kadar…

Kaderin cilvesine bakın ki ekonomideki ağır hastalıkları örtbas etmek için girilen o sisler bulvarının sonunda piyasa kendisini bir ayı ininde buldu.

Bugün ‘inimize hoşgeldiniz’ partisi vardı.

‘İNLERİNE GİRECEĞİZ’ DİYENLERİN ESERİ

Kaç senedir, “İnlerine gireceğiz.” diyenler ekonomideki top yekûn iflasın mesuliyetini ne derece hissediyor bilmiyorum, amma velakin benim yüreğim yanıyor.

Hukuk devletinden uzaklaştıkça ekonominin sahil-i selamete çıkma ihtimalini zayıflattılar.

Türkiye’de mülkiyet hakkının, düşünce ve ifade hürriyetinin yağmalandığını gören kafile sağa sola dağıldı.

Yolumuzu kaybettik.

Birkaç sene evveline kadar dünya çapında destan yazan bir memleketin iflasına dair makaleler yazarken içim acıyor.

En fazla da çocuklarımız ve istikbalimiz adına müteessirim.

Zira bu iflastan kalan borç bakiyesini onlar kapatmak mecburiyetinde kalacak.

SEMİH ARDIÇ

http://www.tr724.com/borsanin-kendisi-himmete-muhtac/
7 Haz 2018 12:06 güncellendi
7 Haz 2018 12:06
Yağma yorgunları, at ve Üsküdar

AKP’liler bu seçimde çok zor durumda. Metal yorgunu diyorlar ama değil.

Bazı insanlar, manevi terakki için yemeği “ölmeyecek kadar” az yer. Burada tam tersi bir durum var. AKP tabanı o kadar çok “yedi” ki az daha yeseler patlayıp ölecekler.

Tevfik Fikret, taa yüz yıl önceden psikolojilerini çok güzel resmeder:

“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…”

Tam da bu durumdalar. Yeyip içip memleketi tükettiler. Şimdi yağma ve tokluktan yorgun ve bitkin haldeler.

AKP tabanına gelince onlar “Biz niye yukarıdakiler kadar yiyemedik” diye mutsuz. İşte bu mutsuzluğun AKP cenahında adı “metal yorgunluğu”.

YAĞMA YORGUNLUĞU

O sebeple mitingler zayıf. Sinerji yok. Heyecan tükenmiş. Erdoğan, kapalı spor salonlarında uyumasınlar diye boşuna “otur, kalk” komutu vermiyor. Ekonomi patlamadan seçim yapalım dediler ama dolar söz dinlemedi. Enflasyon fırladı.

Bu şartlarda AKP’nin, 7 Haziran 2015’te aldığı yüzde 40’ı nasıl geçer bilemeyiz.

Bunun farkındalar. Şu anki anketler, Saray’dan psikolojik yansımalar ve mitingler AKP’nin 24 Haziran’da meclisi kaybedeceği, 8 Temmuz’da ise Erdoğan’ın gidici olduğu hissini veriyor.

Peki Erdoğan, bu kez 16 Nisan 2017 referandumunda olduğu gibi yine atı alıp Üsküdar’ı geçebilir mi?

“ERDOĞAN YÜZDE 98 İLE BAŞKAN OLDU”

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 16 Nisan referandumunda “maç oynanırken kural değiştirmiş”, gün içinde mühürsüz oyları geçerli saymıştı. Yasaları açıktan çiğnemeye alışmış bir kurum Saray’a yaranmak için her türlü sonucu ilan edebilir. Reza Zarrab ekolü gereğini peşinen yapmıştır zaten.

Medya deseniz Selahattin Demirtaş’ın dediği gibi. “Manşetlerde ‘Demirtaş uzaylıdır’ diye yazsalardı uzaylı olduğuma inanılırdı. Terörist olduğumuz söylendi ve insanlar buna inandı.”

Anadolu Ajansı bir ajans değil. Artık psikolojik harp misyonu var. Muhalefetin sandık müşahitlerinin sandığı bırakıp gitmesi için erken saatte moral bozucu sonuçlar ilan edebilir.

Seçim günü tüm TV kanalları maalesef Anadolu Ajansı’na mahkum. Anadolu Ajansı “Erdoğan yüzde 98 ile başkan oldu.” diye haber servis etse itiraz mı edecekler? Elleri mahkum yayınlayacaklar. Gazeteler ertesi gün “Erdoğan’ın ezici zaferi” diye manşet atar.

Bu şartlarda Erdoğan normal olarak ne yapar? 24 Haziran günü saat 21.00’de HDP’yi baraj altına iter. Meclis çoğunluğunu alır. Kendini de 2. Tura bırakmadan yüzde 51 veya 52 ile başkan yaptırır.

NASIL ÇALACAKLAR?

Demokratik ülkelerde seçmenin görevi oy atmak sonra da attığı oyun hesabını sormaktır. Bizde ise seçmen bunlara ek olarak bir de oyu çalınmasın diye nöbet tutmak zorunda.

Bir iktidar, seçimlerde mühürsüz oyların geçerli olmasını niye ister?

Tabii ki rahatça oy çalabilmek için. Çuval çuval önceden hazırlanmış pusulaları sandıklara eklemek için.

Başka bir sebep yok.

Bu “açıktan hırsızlık” yasası geçerken muhalefetin Türkiye’yi ayağa kaldırması gerekirdi. Ama olmadı.

Yasa yokken çaldırmaktan korkmayan YSK, yasa varken üstüne neler yapmaz?

Saray’da muhtarların itibarı bakanların bir üstü olduğundan onlara çok iş düşecek! Aynı adreste 3-5 aile, olmayan seçmenler, çifte pusulalar…

Bu yollarla zaten bir miktar “perakende” olarak çalacaklar.

Geçen seçimlerde okul bahçesinde yakalanan arabalarda çıkan oy çuvallarını hatırlayalım.

Muhalefet, sandıklara sahip çıkarak bu hırsızlığın “toptan”a dönüşmesini engelleyebilir.

Tüm sandık sonuçları kayda alınırsa, fotoğraflanırsa, bir merkezde toplanırsa “toptan” hırsızlık önlenebilir. YSK ilginç bir şekilde 550 milyon oy pusulası bastırmıştı. Her seçmene 11 pusula düşüyor. Muhalefet bunların da peşine düşmeli ve 167 bin sandığa nasıl dağıtıldığını mutlaka kontrol etmeli.

“HAK VERİLMEZ ALINIR”

CHP adayı Muharrem İnce, Yalova’daki sandığa sahip çıkma tecrübesini tüm ülkeye yayabilirse oy hırsızlığı büyük oranda önlenebilir. Geçenlerde bir mitinginde şöyle demişti:

“Bu ülkenin değerli avukatları! 50 bin avukat. Cübbelerinizi 24 Haziran günü arabanızda tutun. Her an sizi YSK’nın önüne çağırabilirim.”

TESTİ KIRILMADAN…

Bence İnce, deneneceği kesin bu hırsızlığa karşı yalnızca 50 bin avukatı değil, 12 milyon seçmenini de uyanık tutmalı ve daha önemlisi hırsızlığa baştan tedbir almalı. Testi kırıldıktan sonra elden bir şey gelmez.

Seçmenler ve binlerce avukat 24 Haziran’dan önce “Oy Hırsızlığına karşı” yürüyüş yapmalı. Gezi’de 1-2 milyon halkın sokağa dökülmesi Erdoğan’da travma oluşturdu. 12 milyon CHP, 5 milyon HDP seçmeninin onda biri seçim yolsuzluklarına karşı YSK’nın önünde otursa, yürüyüş yapsa mutlaka etkili olacaktır.

YSK ve medya sonucu ilan ettikten sonra yapılacak eylemler işe yaramayabilir. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş olur. Kolluk güçleri tamamen iktidarın elinde. Polis, artık AKP’nin özel güvenlik teşkilatı. Yapılacak her türlü protestoyu azgınca bastıracaklardır.

24 Haziran günü muhalefet; seçmenlerini uyanık tutar her sandığı bir avukata zimmetlerse oy hırsızlığı minimum düzeye iner.

Ve minimum hırsızlıkla AKP bu seçimleri kurtaramaz.

Veysel Ayhan

http://www.tr724.com/yagma-yorgunlari-at-ve-uskudar/
7 Haz 2018 12:01 güncellendi
7 Haz 2018 12:01
Anayasal diktatörlük başlarken

Biliyorum, anlamadılar. Ben de dâhil, birçok siyaset bilimci, hukukçu, anayasa uzmanı, gazeteci vs. yeni rejimde cumhurbaşkanının mutlak monarşilerdeki bir kral veya padişah kadar yetkiye sahip olacağını, bunun hem hukuk devletiyle hem de demokratik teamüllerle çelişeceği, Türkiye’yi bir tek adam diktasına çevireceği meselesi enine boyuna anlattılar. Fakat maalesef, üzerine sanki ölü toprağı serilmiş, derin bir hipnozun etkisindeki kitleler gibi, mürekkep yalamış ve eli kalem tutan yazar-çizer de karşı karşıya kaldığımız sorunun vahim sonuçlarını göremediler. Hala bu hava hâkim ülkede. Yani şu an yaşanan fiili rejim, 24 Haziran (veya ikinci tur) sonrasında anayasal-formel bir niteliğe bürünerek aynen devam edecek. Anayasal düzene son veren sivil darbeci rejim, kendi yaptığı anayasal düzen katlinin üzerine beton dökerek ortada apaçık duran büyük anayasa suçunu örtbas etmeye kararlıydı. Bu seçimlerle beraber, işte bu gerçekleşecek.

Ne olacak?

Öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ilgilendiren bir boyut var, ona değineyim. 15 Temmuz sonrası fiilen zaten işlevini yitirmiş bulunan bir meclisle karşı karşıyayız. Çünkü fiili yönetimde Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) marifetiyle “reis” istediği yasa gücünde kararnameyi çıkartıyordu 15 Temmuz’dan beri. Sayısız KHK ile yüz binlerce insanın işine son verilmedi mi? İnsanlar “terörist” veya “hain” olarak damgalanarak kamu hizmetinden anayasa ve yasalara aykırı usullerle ihraç edilmediler mi? Meclis bu konularda tümüyle işlevsiz bırakılmadı mı? Denetleme yetkisi elinden alınmadı mı? Bunların yapılmasında gücü elinde bulunduran Erdoğan ne derece sorumluysa, o gücün kendi borusunu öttürmesine çanak tutan Devlet Bahçeli ve MHP milletvekilleri de o derece mesuldür. Seçmenden (milletten) aldıkları vekâlet yetkisini bir güç odağının emrine amade ederek, hem yeminlerine, hem de anayasamıza ihanet etmişlerdir. Yani bir sivil darbenin gerçekleştirilmesinin zeminini hazırlamışlardır.

Meclis, daha Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce, 23 Nisan 1920’den beri, Osmanlı Devleti sonrası kurulacak rejimin temelini oluşturmaktaydı. Yani TBMM Cumhuriyetten eskidir, kökleri itibarıyla da Meclis-i Mebusan’a dayalı olmakla, Osmanlı ile modern Türkiye arasındaki geleneksel geçişin en önemli kurumudur. İşte bu kurum, fiili rejimin anayasadan sonraki en önemli kurbanıdır. Sivil darbenin stratejik olarak hedefe aldığı üç kurumdan biridir meclis. Diğer ikisi, anayasa ve yargı erkinin tümüdür. Yani bağımsız mahkemeler ve onların oluşturduğu yürütme kontrolünde olmayan yargı sistemi. Astığı astık kestiği kestik hukuksuzluklarla dolu bir rejimi başka türlü inşa edemezlerdi zaten. Bu nedenle TBMM’nin hayat damarlarının kesilmesi ve gücünün hunharca gasp edilmesi, Erdoğan rejiminin en önemli stratejik hamlesi sayılmalıdır. Bu hamle olmadan sivil darbe gerçekleştirilemezdi. Şimdi, esas konu şu: bu fiili rejim, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen garabet rejimle beraber, anayasal-formel bir kılıfa bürünüyor. Seçimlerin rejim bakımından en önemli sonuçlarından biri mutlaka ki budur. Seçimler sonrasında meclisin bakanları ve hükümeti denetleme yetkisi kalkacak. Hangi hükümet? Cumhurbaşkanınca atanacak hükümet. Bu hükümet atanırken meclisin bir işlevi olacak mı? Bir gücü var mı? Yok! Cumhurbaşkanı istediğini bakan olarak atar, meclisin onay gibi bir işlevi yok.

Meclisin bu prosedürde bir işlevi yok

Başbakanlık tabi ki ortadan kaldırıldı – sanırım bunu en azından biliyordur bizim “aydınlarımız”. Dediğim gibi, cumhurbaşkanı hükümetin de başı. İstediği yardımcıları atayabilir, yine meclis onayı falan söz konusu değil. İstediği bakanı atayabilir, meclisin bir işlevi var mı bu prosedürde? Elbette ki yok! Hem de istediği sayıda cumhurbaşkanı yardımcısı ve istediği sayıda bakan atar. Bu olağanüstü yetkilerinin yanında, cumhurbaşkanı üstüne üstlük bu atadığı yardımcılarını ve bakanlarını istediği an görevden alma yetkisine de sahip. Derhal görevden alabilir, anında yerlerine yenilerini atayabilir. Yine, bu görevden alma ve yeniden atama süreçlerinde meclisin hiçbir rolü ve işlevi bulunmuyor. Eğer TBMM bir anayasa değişikliği yaparak bu garabete son verebilir fikrinde olan varsa, hazırlıklı olsun, çünkü bu da düşünüldü! Bu tür bir durumda cumhurbaşkanı o anayasa değişikliğini referanduma götürebilir. Referandum tarihini belirlerken örneğin menfaatine uygun bir ileri tarih belirleyebilir ve böylelikle zamana oynayabilir.

Dahası da var. Tadına doyamazsınız! Cumhurbaşkanı istediği KHK’yı çıkarabilir – alıştık zaten 15 Temmuz sonrasında, değil mi ya! Meclisin yasa çıkartma görevi derseniz, bu da işe yaramaz. Birincisi KHK’lar zaten yasa yerine geçiyor. Dingo’nun ahırında kuralların bağlayıcılığını aramak, cehennemin donmasını beklemek kadar anlamlı olur zaten. Ama diyelim ki meclis çok sorun çıkardı, nümayişler, protestolar, halkın tepkisi vs. çok arttı. Kolayı var. Cumhurbaşkanı, Olağanüstü Hal ilan eder. Evet, yanlış duymadınız. O yetkisi de var yani. Baktı ki işler kontrolden çıkıyor, OHAL ilan ederek gerekli gördüğü tüm kolluk gücü önlemlerini alabilir. Hatta eğer ona kani olursa, meclisi de feshedebilir. Efendim? Yok, daha neler mi dediniz! Hayır, sakin olun ve arkanıza yaslanın. Derin bir nefes alın. Çünkü cumhurbaşkanının erken seçim kararı alarak meclisi feshetme yetkisi de var.

Devletin mimarisi, gecekonduya çevriliyor

Cumhurbaşkanının ülkeyi kafasına göre yönetmesi için, adeta yasaların üzerinde bir tür “monarşik” makam yaratılmasına özellikle önem verilmiş bu rejim tasarımında. Yani devletin mimarisi, gecekonduya çevriliyor. Neden mi? Devamını okuyun. Cumhurbaşkanının bir suçtan sorgulanabilmesi için meclisin 3/5’ünün onayı gerekiyor. Bu yüzde atmışlık bir nitelikli çoğunluk kararı demek. Sadece sorgulamadan bahsediyoruz, lütfen buna dikkat buyurun. Yani yargıdan bahsetmiyoruz. Yargı, Yüce Divan’ın alanına girer. Yüce Divan’a gönderilmesi için gereken nitelikli çoğunluk, sıkı durun şimdi, 2/3. Dahası da var. Bu oranların aynı, başkan yardımcılığı makamları için de geçerli. Yasalardan neredeyse tamamen bağımsız, dokunulmaz bir siyaset sınıfı!

Cumhurbaşkanı, tüm bunlar sanki yetmezmiş gibi, bir de kamu yetkilisi ve memurların atanma usul ve esaslarının belirlenmesinde tam yetkili. Yani bürokrasiyi bir terzi gibi kendi üzerine uygun şeklide tasarlayabilir. Lafın gelişi canım, zaten tasarladı da. Ama bunu gayrı kanuni yollardan yapmıştı, şimdi minare kılıfına uygun olacak. Tabirimi ne olur mazur görün ama ben buna “aslanlar gibi” bir diktatörlük derim! Ne ala iş! Başa geçen gitmesin diye bir sürü abrakadabra yöntem, anayasanın içine sızdırılmış, yeter ki reis (veya ikinci reis) hükümranlığını sürdürsün. Bu şartlarda olağanüstü yetkilerle demokrasi olmaz.

Neden mi?

Sistemin tipolojisi ne olursa olsun – ister parlamenter ister başkanlık veya yarı başkanlık – her türlü demokratik hukuk devletinde siyasi sistemlerin üzerine ciddiyetle eğildiği, eğilmek zorunda olduğu bir sorunsal vardır: denetleme. Yani bunca siyasi gücü eline geçiren bir yürütme erki, nasıl denetlenmeli? Neden denetlemek lazım yürütmeyi? Çünkü yürütme o kadar güçlüdür ki, denetlemezseniz despotizme ve dikta rejimine kayması durumunda kolay-kolay kurtulamazsınız! Bu mutlağa yakın gücü denetleme görevi mecliste ve yargıdadır. Bir de buna dördüncü erk olarak medyayı ekleyin. Meclis-yargı ikilisi artı medya, yürütmeyi sıkıca denetler, onun hareket sahasının genişlemesine engel olur. Bunu yapmak için, meclisin de güçlü ve yetkilerle donatılmış olması lazımdır. Mahkemelerinse bağımsız olmaları vazgeçilmez bir koşuldur. Oysa seçimlerden sonra 600 milletvekilinden oluşacak yeni TBMM, adeta konu mankeni bir meclise dönüşüyor yapılan tırpanlamadan sonra. Yasa çıkarma gibi asli bir meclis işlevi bile cumhurbaşkanı KHK’larınca by-pass ediliyor. Meclisin devamlılığı bile cumhurbaşkanının iki dudağı arasında! Kamuyu şekillendirme yetkisini eline resmen alan cumhurbaşkanı, Hâkimler Savcılar Kurulu (HSK) (yüksek kurul ibaresi kaldırıldı!) üzerinden yargıyı da kendi menfaatine olacak şekilde tasarlayacak ve kontrol edecek (ki zaten hâlihazırda öyle).

24 Haziran sonrasında, Türkiye fiili diktatörlüğü her halükârda son buluyor. Ama buna sevinemiyoruz. Çünkü anayasal diktatörlük başlıyor! Bildiğimiz 1923 doğumlu (esasında doğum tarihi 23 Nisan 1920, ama nüfusa geçişi 29 Ekim 1923!) Türkiye Cumhuriyeti’nin ortadan fiilen kalktığı tarih 15 Temmuz 2016 ise, hukuken ortadan kalktığı tarih 24 Haziran 2018 (veya ikinci tur tarihi) olarak tarih kitaplarında yer alacak.

Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman

http://www.tr724.com/anayasal-diktatorluk-baslarken/
7 Haz 2018 11:59 güncellendi
7 Haz 2018 11:59
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
“İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim”

Nurettin Topçu
7 Haz 2018 09:29
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Mitingler sönük, ekranlar donuk.
AKP seçmeni yoruldu. Son 3,5 yılda 5.kez sandığa gidiyoruz.

Erdoğan kendi tabanına bile apar topar seçime gitmeyi izah edebilmiş değil. AKP seçim beyannameleri ve Erdoğan’ın taahhütnameleri de teşkilat üzerindeki metal yorgunluğunu atabilmiş değil.

Bütün bunlara karşın Erdoğan’daki rahatlık dikkat çekici.

Hatta seçimin ilk turda biteceğinden ve hem başkanlığı hem de meclis çoğunluğunu ‘sorunsuz’ alacağından emin.

Bu aşamada doğal olarak ‘bu rahatlığın, özgüvenin nedeni ne?’ sorusu akıllara geliyor.

Öyle ya, kendi teşkilatları bile heyecansız, seçmeni taşıyacak motivasyon, cazip adaylar ve vaadler de yok.

Onun yerine sayısı her geçen gün artan ‘küskünler’ var. Ayrıca unutmamak gerekir ki son referandum da -bütün hile ve hurdaya rağmen- 1,3 milyon fark çıktı.

Bu süre zarfından AKP yeni seçmen kazanamadığı gibi , daha önce kendisine oy vermiş Saadet Partililer yada muhafazakar Kürtler’i de kaybetti.

Dahası 1,5 milyon genç ilk kez oy kullanacak ve kamuoyu araştırmaları gösteriyor ki bu gençlerin yüzde 80’i Erdoğan için iyi şeyler düşünmüyor.

Peki bu durumda nasıl olacak da Erdoğan hem başkanlığı hem de meclis çoğunluğunu üstelik de ilk turda alacak ?

Akla gelen ilk senaryolardan birisi ‘çalmak’.

AKP’nin ‘bu konudaki mahareti’ herkesin malumu. ‘Diğer alanlarda’ gösterdikleri ustalıkları seçim sandıklarında da gösterdiler.

Özellikle son iki seçimde yaşanan yolsuzluklar herkesin malumuydu. Fakat muhalefetin basiretsizliği ve çapsızlığı nedeniyle ‘atı alan Üsküdarı geçti’ ve çalınan seçimler kanıksandı.

Daha önce bu köşede yazmıştım; Erdoğan’ın 24 Haziran seçimleri için özellikle Kürt oylarına yöneldiği sır değil. HDP’nin güçlü olduğu sandıkların güvenlik gerekçesi ile ‘AKP’nin güçlü olduğu’ bölgelere taşınması bu planın parçasıydı.

Stalin’in (Aslında Erdoğanın icraatları ile Stalin’in politikaları arasındaki benzerliğe dair ayrı bir yazı şart oldu. Sanki Stalin’den kopya çekiyor bugünün iktidar sahipleri) meşhur sözü “ Oy’u kime verdiğin önemli değil oy’ları kimin saydığı önemli” Türkiye seçimleri için tartışmasız bir gerçeğe dönüştü.

Zaten YSK ve sandık kurulları iktidarın yörüngesinde.

Seçimleri hatasız takip edip aktaran Cihan Haber Ajansı’da artık yok. Erdogan rejiminin propaganda makinesine dönüşen Anadolu Ajansı kaçtan istenirse oradan başlatacak sonuçları vermeye.

Örnekleri uzatmak mümkün. Erdoğan rejimi seçimleri maniple etme ve oy çalma konusundaki maharetini önceki seçimlerde gösterdi.

Sönük kampanyalara ve aleyhine olan istatistiklere rağmen Erdoğan’daki rahatlığın bir nedeni ‘oyların cepte’ görülmesi olabilir.

Ancak tanıdığım bildiğim Erdoğan bütün yumurtalarını aynı sepete koymaz. O yüzden bir yandan HDP’nin oylarını çalınıp bir taşla kuş sürüsü vururken bir yandan da milliyetçi muhafazakar oyları toplamak zorunda.

HDP baraj altı kaldığı zaman zaten mecliste istediği sonuca ulaşacak ve fazladan 70 civarında milletvekilliği alacak.

17 Aralık 2013 sonrası Ergenekona teslim olan Erdoğan son üç yılda uyguladığı politikalar nedeniyle artık Kürtleri kazanamaz. Bütün Kürt siyasetçileri tutuklayıp, belediye başkanlarını hapse atıp, şehirleri düz ettikten sonra Kürtlerin oyunu alamayacağını biliyor.

O yüzden ‘Kürtleri kazanmak’ yerine ‘Kürtlere kazandırmamak’ taktiğine döndü. Genelde her yerde, özelde de Kürtlerin güçlü olduğu sandıklarda maniplasyon yapılacak.

Seçimlerde kritik illerden gelecek sonuçlar belirleyici olacaktır. Trump örneğinde olduğu gibi kritik şehirlerde alacağınız fazladan oylar size ipi göğüsletir.

Bu aşamada PKK’nın eylemlere başlaması da sürpriz olmaz.

Unutmamak gerekir ki Öcalan’da Erdoğan’ın başkanlığını destekliyor. Ayrıca Öcalan’ın Demirtaş’ın yıldızının parlamasından mutlu olmadığı da herkesin malumu.

Erdoğan’ın eylem planının ikinci aşamasında ise kuvvetle muhtemel Kandil Operasyonu olacak.

Zaten geçtiğimiz mart ayından bu yana Kuzey Irak’ta süren bir operasyon var. İktidar cephesinde yapılan yorumlara göre halen sürmekte olan harekat Zeytin Dalı ve Afrin Operasyonlarının devamı.

Gelen haberlere göre Kandil Dağı’na 10 km kadar yaklaşıldı. 24 Haziran seçimlerine birkaç gün kala “Kandil Dağı’na bayrak çekildiği’ haberi sürpriz olmaz.

Böylece Afrin Operasyonu ile istediği ivmeyi yakalayamayan Erdoğan, sandık arefesinde bir rüzgar estirebilir.

Elindeki sınırsız medya gücüyle estireceği milliyetçi muhafazakar rüzgar ile yelkenlerini şişirebilir. Kamuoyu araştırmaları gösteriyor ki MHP tabanından İyi Parti’ye bir geçiş söz konusu.

Bu kan kaybını önlemenin yolu da milliyetçi kesimlerin ilgisini çekmekle olacaktır.

Kandil Operasyonu bu yüzden önemli.

Nasıl olsa “Konyalı bilim adamlarının hem tank hem de uçak olabilen bir ‘şey’ yaptığına yada Erdoğan’ın Ay’a otoban inşaa ettiğine inanan kitle”, ’Kandil’e bayrak diktik’ dendiği zaman gerçek olup olmadığını sorgulamayacak.

Aynı kitle ‘daha önce Kandil’e sayısız operasyon düzenlendi. Fakat hiçbir şey olmadı. Lider kadro yakalanıp getirilmediği sürece bu operasyonlardan bir şey çıkmıyor’ diye sorgulamayacaktır da.

Milliyetçi muhafazakar oyların devşirilmesi projesinin bir ayağı olarak İyi Parti lideri Meral Akşener’e ekran ambargosu uygulanıyor.

Çünkü Erdoğan’ın korkusu Muharrem İnce’den çok Meral Akşener.

Erdoğan’a göre Türk halkının yüzde 70’i ‘sağ’ seçmen ve CHP’nin adayına oy vermezler. Bu yüzden Muharrem İnce’ye açılan ekranlar Meral Akşener’e kapalı.

Özetle, 24 Haziran seçimleri öncesi Kandil’e bayrak dikerek milliyetçi muhafazakar kesimlerin oyunu almayı hedefleyen Erdoğan öbür yandan özellikle Kürt bölgelerinde yoğun bir oy hırsızlığına hazırlanıyor.

Şartlar aleyhine olmasına rağmen seçime bu kadar özgüvenle gitmesinin, ilk turda ipi göğüsleyeceğine inanmasının nedeni bu tür hazırlıklar.

Tabi eğer ikinci bir çakma darbe kurgulamamışsa !

Adem Yavuz Arslan
7 Haz 2018 09:20
Erdoğan önce ‘150 generalin apoletini söktük’ dedi, sonra ‘yargı yapar’ diye çark etti

Sakarya mitinginde konuşan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Muharrem İnce’nin prompter ve apolet cevabı verdi. İnce’ye cevap verirken gaf üstüne gaf yaptı. Hızını alamayan Erdoğan, Cumhurbaşkanı adayı HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a ‘terörist’ dedi.

CHP adayı Muharrem İnce’yi eleştirirken kendisini alkış tutarken görüntülenen İkinci Ordu Komutanı Korgeneral İsmail Metin Temel’e sahip çıkan Erdoğan, önce ‘15 Temmuz’dan sonra 150 generalin apoletini sökmüşüz’ dedi, sonra İnce’yi eleştirerek ‘Cumhurbaşkanı apolet sökmez, yargı söker’ cümlelerini kullandı.

Erdoğan’ın konuşmasındaki çelişkili satır başları şöyle:

Bazı cumhurbaşkanı adayları sistemi yanlış anlamış. Kral olacak sanıyorlar. Ali kıran baş kesen kesildiler. Gel bakalım Muharrem diye Kılıçdaroğlu’nun çağırdığı kişinin Afrin kahramanı Temel paşa ile söylediklerini duydunuz mu? Sen kimsin ya? Sana o apoletleri söktürmezler. Sen o apoletleri ziyaret ettiğin Selahattin Demirtaş’a mı takacaksınız?

“TERÖRİSTTEN CUMHURBAŞKANI ADAYI OLMAZ”

Hale bak, benim 53 Kürt kardeşimin ölümü ile ilişkili kişi cumhurbaşkanı adayı. Muharrem efendi de onu ziyaret ediyor. Teröristten cumhurbaşkanı adayı olmaz. Kürt kardeşim bu oyunu bozacak. Onu ziyaret edenler oradan oy devşiririm sanıyorlar, devşiremeyeceksin.

ÖNCE: 150 GENERALİN APOLETİNİ SÖKMÜŞÜZ; SONRA: CUMHURBAŞKANI SÖKMEZ YARGI YAPAR

Benim halkım türbe ziyareti gibi onu ziyaret edene cezayı sandıkta kesecektir. Biz 15 Temmuz’da 150 generalin apoletini sökmüşüz. Milletin kanını döken o alçaklar birer FETÖ teröristiydi. Onlarla bunu birbirine karıştırma. Metin Temel paşamız ise Afrin’de teröristlerle göğüs göğüse çarpışmış bir komutandır. Beni alkışlamış, ben başkomutanım. Ey Muharrem sen kendini ne zannediyorsun, çırak bile değilsin. Erdoğan Anayasa’ya göre zaten başkomutan. Cumhurbaşkanının kimsenin apoletini sökme gibi bir yetkisi yoktur. Yargı yapar bunu.

PROMTER OLAYINA HOCAEFENDİYİ BEKLEDİM SAVUNMASI

Erdoğan, Diyarbakır’daki iftar programında prompter arızası nedeniyle konuşmasına ara vermişti. O anlar sosyal medyada ve mitinglerde gündem olurken, Erdoğan’ın ‘Namaza mı gidilir dangalak’ şeklinde promter operatörüne kızdığı anlar kameralarda açık şekilde kayıt alınmıştı. Erdoğan, bu açık kayıtlara rağmen, dün AA’ya yaptırılan açıklamaya sahip çıkarak, kanaat önderi bir ismi beklediğini savundu.

Şunları söyledi: “Geçen gün öyle diyor. Prompteri unutmuşum. Ben prompteri unutmadım, prompterin dersini veririm sana. Ben kanaat önderleriyle yaptığımız iftarda, yanımdaki hoca efendi akşam namazını kılmak için çıktı. Ben konuşmamı yaparken dönüyordu, korumalar önünü kestiler, tekrar sandalyesine göndermediler. Bu beni rahatsız etti. Koruma müdürümü çağırdım ‘şurada hocaefendinin önünü kestiler’ bu benim ilim ehline gösterdiğim saygımdır bay Kemal, bay Muharrem. Öyle sosyal medyadan saldırmakla netice alamazsınız.”

http://www.tr724.com/erdogan-once-150-generalin-apoletini-soktuk-dedi-sonra-yargi-yapar-diye-cark-etti/
7 Haz 2018 09:11 güncellendi
7 Haz 2018 09:11
Dünya Bankaları 224 milyar dolarlık borç için sırada; kriz onları da korkutuyor

Türkiye’deki ekonomik kötü gidiş uluslararası bankalardan alınan kredilere gözleri çevirdi. Mevcut durumda dünya bankalarının Türkiye’ye verdiği borç 224 milyara dolara ulaştı. En çok krediyi ise 82,8 milyar dolar ile İspanya, 34,4 milyar dolar ile Fransa verdi. Bu iki ülkesi ise 17,4 milyar dolar ile ABD, 16,8 milyar dolar ile İngiltere ve 12,7 milyar dolar ile Almanya izledi.

Alacağı bulunan bankaların Türkiye’deki krizden dolayı hisse senetleri son haftalarda yüzde 20’lere varan kayıplar yaşadı. Alman Welt gazetesi, Türkiye’ye büyük miktarda para yatıran İspanyol bankaları içinde BBVA’nın özellikle büyük endişe içinde olduğunun altını çizdi. Türkiye’nin üçüncü büyük bankası Garanti’nin yaklaşık yüzde 50’sinin sahibi olan BBVA geçen yılkı karının yüzde 20’inin Türkiye’deki iştirakinden sağladı. İspanyollar, bu yıl bu karın ötesinde İstanbul cenahından zarar yazacakları endişesi taşıyor. Bankanın Türkiye operasyonlarında kayba uğrayacağından endişe eden yatırımcılar son dönemde banka hisse senetlerini satmaya başladılar. Yıl başından beri BBVA’nın hisse senedi değeri yüzde 14 düştü. Bu rakam hemen hemen Türk lirasının kaybı ile aynı seviyede. BBVA hisselerinde yüzde 14’lük düşüş yaşanırken, İspanyol borsasının sadece yüzde 2.7 değer kaybetmesi de dikkatlerden kaçmadı.

Türkiye’ye kredi veren bazı uluslararası bankalar

Benzer bir durum da Yapı Kredi Bankası’nın yaklaşık yüzde 41’inin sahibi İtalyan UniCredit’te yaşanıyor. Türk lirasının serbest düşüşe geçtiği dönemde UniCredit hisselerinde yüzde 20’ye varan kayıplar oldu. Halen hükümet krizi nedeniyle büyük sorunlar yaşayan İtalyan ekonomisini izleyen gözlemciler, Roma’daki gelişmelerden daha çok Ankara ve İstanbul’u takip ediyor. Burada yaşanacak bir bankacılık krizinin zaten yeni toparlanmakta olan ülke ekonomisini bir darboğaza çekmesinden endişe ediyorlar.

TÜRKİYE KRİZİ AVRUPA’YA SIÇRAR MI?

Gelişmeleri değerlendiren dünyanın önde gelen bağımsız analiz kurumlarından GaveKal stratejisti Charles Gave, ‘’Türkiye’de yaşanacak ciddi bir bankacılık krizinin Avrupa’da da bir kargaşaya neden olacağını tahmin etmek güç değil’’ değerlendirmesinde bulunuyor.

Yatırım stratejisti Gave, Türkiye’nin 135 milyar dolarlık nakit rezervinin kısa vadeli borçlarını bile karşılamaya yetmeyeceğinin altını çiziyor. Gave, aslında bu paranın tümünün de kullanılabilir olmadığına dikkat çekiyor. Çünkü bu miktarın önemli bir kısmının özel bankaların Merkez Bankası’nda tutmak zorunda oldukları karşılıklardan oluşuyor. Buna karşılık ülkenin gelecek bir yıl içinde ödemesi gereken borç miktarı ise 180 milyar dolar. Yaşanan süreçte Türkiye’nin yeni borç bulması, daha doğrusu uygun şartlarda yeni borçla eskisini kapatması da çok mümkün görünmüyor. Bu rakamlara 50 milyar doları aşan ticaret açığı da eklenince ülkenin acil para ihtiyacı daha da artıyor.

http://www.tr724.com/dunya-bankalari-224-milyar-dolarlik-borc-icin-sirada-kriz-onlari-da-korkutuyor/
7 Haz 2018 08:52 güncellendi
7 Haz 2018 08:52
Başbakan Yıldırım’dan ‘oy verirseniz bedelliye bakarız’ açıklaması

Kandil’e PKK’ye yönelik Kuzey Irak’ta geniş çaplı operasyon hazırlığı yapan hükümet yetkilileri bedelli askerliği gündemde tutmaya devam ediyor. 24 Haziran seçimleri için her argümanı kullanan hükümetten bu kez bedelli askerlikle ilgili ilginç açıklama geldi.

Başbakan Binali Yıldırım 24 Haziran seçimlerinden yeni hükümetin en ömeli öncelikleri arasında bedelli askerlik olacağını söyledi. Yıldırım’ın “Yeni hükümetin en önemli önceliklerinden biri bedelli askerlik olacak” açıklaması seçim yatırımı olarak değerlendirildi.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da benzer açıklamalar yapmıştı. Erdoğan, bedelli askerlik konusunda “Seçim sonrası bunları Genelkurmay, Milli Savunma oturacağız, konuşacağız. Gerçekten ‘böyle bir şeyin olması uygundur’ diyorlarsa hiç bu noktada tereddüdümüz olmaz, önünü açarız” demişti. Erdoğan bedelli askerlik beklentisini izah için, ‘Birikmiş 5.5 milyon insan var’ açıklaması yapmıştı.

Ankara’dan Ağrı’ya giderken uçakta gazetecilere açıklama yapan Binali Yıldırım, CNN Türk’ün haberine göre şöyle konuştu:

“Bedelli askerlik büyük bir beklenti oluşturdu. Çok büyük bir beklenti var. 5 milyondan fazla bekleyen genç ‘ya bizi askere alın ya da yakamızı bırakın’ diyor. Devlet olarak bize düşen bu sorunu çözmektir. Yeni hükümetin en önemli önceliklerinden biri bedelli askerlik olacak”.

http://www.tr724.com/basbakan-yildirimdan-oy-verirseniz-bedelliye-bakariz-aciklamasi/
6 Haz 2018 20:54 güncellendi
6 Haz 2018 20:54
Mühürsüz oylara Anayasa Mahkemesi onay verdi; sandık taşımaya da ‘seçim güvenliği’ dedi

Anayasa Mahkemesi (AYM), kamuoyunda ‘seçim ittifakı yasası’ olarak bilinen kanunun bazı maddelerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yaptığı başvuruyu reddetmesine ilişkin kararının gerekçesini açıkladı. Gerekçede, mühürsüz oyların geçerli sayılmasının Anayasa aykırı olmadığı, sandıkların taşınmasının ise seçim güvenliği için olduğu belirtildi.

Gerekçede, aynı binada oturan seçmenlerin, hane bütünlüklerinin korunması ve aynı seçim bölgesinde kalmaları şartıyla farklı sandık bölgelerine kaydedilebileceğine dair düzenlemeye ilişkin şu değerlendirmelere yer verildi:

“Anayasa’nın 67. maddesinde vatandaşların, seçme ve seçilme hakkına sahip oldukları hükme bağlanırken ‘kanunda gösterilen şartlara uygun olarak’ denilmek suretiyle bu hakların kullanılmasının kimi koşullara ve düzenlemelere bağlı kılınabileceği belirtilmiştir. Anılan hüküm uyarınca yapılacak kanuni düzenlemelerde, Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimini belirleyen 13. maddesine uyulması gerektiği tabiidir. Dava konusu kural, aynı binada oturan seçmenlerin farklı sandık bölgelerine kaydedilmeleri konusunda takdir yetkisi tanımaktadır. Ancak bu takdir yetkisinin kullanımı yine kural uyarınca iki şarta bağlanmış durumdadır. Buna göre aynı binada oturan seçmenler farklı sandık bölgelerine kaydedilse bile hane bütünlüğü korunacak ve bu farklı sandık bölgesi aynı seçim bölgesi içinde olacaktır.

6216 sayılı Kanun’un 4. maddesine göre her muhtarlığın bir seçim bölgesi olduğu ve aynı hanede bulunanların aynı sandık bölgesine kaydedilecekleri gözetildiğinde aynı binada oturan seçmenlerin aynı muhtarlıktaki farklı bir sandık bölgesine kaydedilebilmelerinin, seçme hakkını ortadan kaldıran veya onu kullanılamayacak ölçüde sınırlayan bir düzenleme olarak nitelendirilemeyeceği açıktır. Ayrıca binada oturan seçmenlerin, hane bütünlüklerinin korunması ve aynı seçim bölgesinde kalmaları şartıyla farklı sandık bölgelerine kaydedilmelerinin, kullandıkları oyun belirlenmesini kolaylaştırmaması karşısında özgür iradeleri doğrultusunda oy kullanmalarına olumsuz etki edecek bir duruma yol açtığı söylenemez. Bu nedenle kuralda serbest seçim ilkesine de aykırılık bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın, Anayasa’nın 13., 67. ve 79. maddelerine aykırı olmadığına ve iptal talebinin reddine karar vermiştir.”

MÜHÜRSÜZ ZARF ANAYASAYA UYGUN

Kararda, kanunun en tartışmalı başlığı olan mühürsüz zarf ve oy pusulalarının geçerli sayılacağına dair kuralın da Anayasa’ya aykırı olmadığı belirtildi. Serbest seçim ve seçimlerin dürüstlüğü ilkeleri, seçmenin kendi özgür iradesi doğrultusunda oy vermesini sağlayacak ortamın oluşturulmasının yanı sıra oy vermek suretiyle ortaya konulan seçmen iradesinin muhafazasını ve sağlıklı biçimde tespiti ile geçerli kılınmasını mümkün kılacak tedbirlerin alınmasını da gerekli kıldığı vurgulanan gerekçede şunlar denildi:

“Bu kapsamda hangi tedbirlerin alınacağı hususu, kanun koyucunun takdir yetkisinde olmakla beraber alınacak tedbirlerin, özgür biçimde oluşan ve ortaya konulan seçmen iradesinin muhafazası ve sağlıklı biçimde tespiti ile geçerli kılınması bakımından elverişli ve yeterli olması gerekmektedir. Kuralla zarfların sandık kurulu mührüyle mühürlenmesi zorunluluğundan vazgeçilmemektedir. Kural belli şartlar altında bu zorunluluğa istisna getirmektedir. Kanun koyucu sandık kurulunun ihmalinin sonuçlarının seçmene yüklenemeyeceği düşüncesinden hareketle dava konusu kuralı düzenlemiştir. Sandık kurulu başkanı ve üyelerinin, oy pusulaları ile zarfları sandık kurulu mührüyle mühürlemek biçimindeki kanuni zorunluluğu yerine getirmemeleri nedeniyle ortaya çıkabilecek sorumlulukları ise devam etmektedir. Öte yandan 298 sayılı Kanun’da seçmen iradesinin muhafazasını ve sağlıklı biçimde tespitini sağlamaya yönelik olarak seçim öncesi, sırası ve sonrasına ilişkin başkaca tedbirlerin alındığı görülmektedir. Seçmen iradesinin muhafazası ve sağlıklı biçimde tespiti ile geçerli kılınmasına yönelik anılan tüm tedbirler çerçevesinde, zarfın üzerinde yer alan YSK filigranı ve amblemi ile ilçe seçim kurulu mührüyle yetinilmeyerek sahte oy pusulası veya zarfın kullanılması, oy pusulalarının değiştirilmesi gibi seçmen iradesinin başkalaştırılması sonucunu doğurabilecek hile ve usulsüzlüklerin önlenmesi amacıyla seçimin her bir aşamasına ilişkin olarak pek çok farklı tedbirin alındığı da göz önünde bulundurulduğunda sandık kurulu mührü ile mühürlenmemiş zarfların geçerli sayılmasının, serbest seçim ve seçimlerin dürüstlüğü ilkelerine aykırılık oluşturduğu söylenemez. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralların, Anayasa’nın 67. ve 79. maddelerine aykırı olmadığına ve iptal talebinin reddine karar vermiştir.”

http://www.tr724.com/muhursuz-oylara-anayasa-mahkemesi-onay-verdi-sandik-tasimaya-da-secim-guvenligi-dedi/
6 Haz 2018 18:17 güncellendi
6 Haz 2018 18:17
Erdoğan’ın özgüveni ve Kandil’e operasyon

Yorum | Adem Yavuz Arslan

Taraflı tarafsız herkesin üzerinde hem fikir olduğu bir konu var; Türkiye’de seçim heyecanı yok.

Mitingler sönük, ekranlar donuk. Adaylardan heyecan verici, insanın kanını kaynatan vaatler de duyulmuyor.

Mevcut duruma dair farklı argümanlar sıralanabilir.

Nitekim hepsinin de haklılık payı olacaktır; mesela AKP seçmeni bile yoruldu. Son 3,5 yılda 5.kez sandığa gidiyoruz.

Erdoğan kendi tabanına bile apar topar seçime gitmeyi izah edebilmiş değil. AKP seçim beyannameleri ve Erdoğan’ın taahhütnameleri de teşkilat üzerindeki metal yorgunluğunu atabilmiş değil.

Ramazan ayında olmamız mitinglerin sönük geçmesine gerekçe yapılsa da Erdoğan ve AKP’nin ‘dini duyguları oya çevirme’ konusundaki mahareti düşünüldüğünde, içinde bulunduğumuz ayın aslında lehlerine olduğunu söylemek mümkün.

Seçmendeki ilgisizlik, AKP’li siyasilerdeki isteksizlik yandaş yazarların bile dikkatini çekmiş durumda. ‘Uyarı’ üstüne uyarı yazıları yazıp, onlarca tv kanalından ‘Erdoğan’a oy verilmezse neler olabileceğine’ dair ‘korku senaryoları’ sıralıyorlar.

ERDOĞAN NASIL BU KADAR KENDİNDEN EMİN ?

Bütün bunlara karşın Erdoğan’daki rahatlık dikkat çekici.

Hatta seçimin ilk turda biteceğinden ve hem başkanlığı hem de meclis çoğunluğunu ‘sorunsuz’ alacağından emin.

Bu aşamada doğal olarak ‘bu rahatlığın, özgüvenin nedeni ne?’ sorusu akıllara geliyor.

Öyle ya, kendi teşkilatları bile heyecansız, seçmeni taşıyacak motivasyon, cazip adaylar ve vaadler de yok.

Onun yerine sayısı her geçen gün artan ‘küskünler’ var. Ayrıca unutmamak gerekir ki son referandum da -bütün hile ve hurdaya rağmen- 1,3 milyon fark çıktı.

Bu süre zarfından AKP yeni seçmen kazanamadığı gibi , daha önce kendisine oy vermiş Saadet Partililer yada muhafazakar Kürtler’i de kaybetti.

Dahası 1,5 milyon genç ilk kez oy kullanacak ve kamuoyu araştırmaları gösteriyor ki bu gençlerin yüzde 80’i Erdoğan için iyi şeyler düşünmüyor.

Peki bu durumda nasıl olacak da Erdoğan hem başkanlığı hem de meclis çoğunluğunu üstelik de ilk turda alacak ?

HDP OYLARI ÖNCELİKLİ HEDEF

Akla gelen ilk senaryolardan birisi ‘çalmak’.

AKP’nin ‘bu konudaki mahareti’ herkesin malumu. ‘Diğer alanlarda’ gösterdikleri ustalıkları seçim sandıklarında da gösterdiler.

Özellikle son iki seçimde yaşanan yolsuzluklar herkesin malumuydu. Fakat muhalefetin basiretsizliği ve çapsızlığı nedeniyle ‘atı alan Üsküdarı geçti’ ve çalınan seçimler kanıksandı.

Daha önce bu köşede yazmıştım; Erdoğan’ın 24 Haziran seçimleri için özellikle Kürt oylarına yöneldiği sır değil. HDP’nin güçlü olduğu sandıkların güvenlik gerekçesi ile ‘AKP’nin güçlü olduğu’ bölgelere taşınması bu planın parçasıydı.

Stalin’in (Aslında Erdoğanın icraatları ile Stalin’in politikaları arasındaki benzerliğe dair ayrı bir yazı şart oldu. Sanki Stalin’den kopya çekiyor bugünün iktidar sahipleri) meşhur sözü “ Oy’u kime verdiğin önemli değil oy’ları kimin saydığı önemli” Türkiye seçimleri için tartışmasız bir gerçeğe dönüştü.

Zaten YSK ve sandık kurulları iktidarın yörüngesinde.

Seçimleri hatasız takip edip aktaran Cihan Haber Ajansı’da artık yok. Erdogan rejiminin propaganda makinesine dönüşen Anadolu Ajansı kaçtan istenirse oradan başlatacak sonuçları vermeye.

Örnekleri uzatmak mümkün. Erdoğan rejimi seçimleri maniple etme ve oy çalma konusundaki maharetini önceki seçimlerde gösterdi.

Sönük kampanyalara ve aleyhine olan istatistiklere rağmen Erdoğan’daki rahatlığın bir nedeni ‘oyların cepte’ görülmesi olabilir.

Ancak tanıdığım bildiğim Erdoğan bütün yumurtalarını aynı sepete koymaz. O yüzden bir yandan HDP’nin oylarını çalınıp bir taşla kuş sürüsü vururken bir yandan da milliyetçi muhafazakar oyları toplamak zorunda.

HDP baraj altı kaldığı zaman zaten mecliste istediği sonuca ulaşacak ve fazladan 70 civarında milletvekilliği alacak.

17 Aralık 2013 sonrası Ergenekona teslim olan Erdoğan son üç yılda uyguladığı politikalar nedeniyle artık Kürtleri kazanamaz. Bütün Kürt siyasetçileri tutuklayıp, belediye başkanlarını hapse atıp, şehirleri düz ettikten sonra Kürtlerin oyunu alamayacağını biliyor.

O yüzden ‘Kürtleri kazanmak’ yerine ‘Kürtlere kazandırmamak’ taktiğine döndü. Genelde her yerde, özelde de Kürtlerin güçlü olduğu sandıklarda maniplasyon yapılacak.

Seçimlerde kritik illerden gelecek sonuçlar belirleyici olacaktır. Trump örneğinde olduğu gibi kritik şehirlerde alacağınız fazladan oylar size ipi göğüsletir.

Bu aşamada PKK’nın eylemlere başlaması da sürpriz olmaz.

Unutmamak gerekir ki Öcalan’da Erdoğan’ın başkanlığını destekliyor. Ayrıca Öcalan’ın Demirtaş’ın yıldızının parlamasından mutlu olmadığı da herkesin malumu.

ŞAPKA’DAN KANDİL Mİ ÇIKACAK ?

Erdoğan’ın eylem planının ikinci aşamasında ise kuvvetle muhtemel Kandil Operasyonu olacak.

Zaten geçtiğimiz mart ayından bu yana Kuzey Irak’ta süren bir operasyon var. İktidar cephesinde yapılan yorumlara göre halen sürmekte olan harekat Zeytin Dalı ve Afrin Operasyonlarının devamı.

Gelen haberlere göre Kandil Dağı’na 10 km kadar yaklaşıldı. 24 Haziran seçimlerine birkaç gün kala “Kandil Dağı’na bayrak çekildiği’ haberi sürpriz olmaz.

Böylece Afrin Operasyonu ile istediği ivmeyi yakalayamayan Erdoğan, sandık arefesinde bir rüzgar estirebilir.

Elindeki sınırsız medya gücüyle estireceği milliyetçi muhafazakar rüzgar ile yelkenlerini şişirebilir. Kamuoyu araştırmaları gösteriyor ki MHP tabanından İyi Parti’ye bir geçiş söz konusu.

Bu kan kaybını önlemenin yolu da milliyetçi kesimlerin ilgisini çekmekle olacaktır.

Kandil Operasyonu bu yüzden önemli.

Nasıl olsa “Konyalı bilim adamlarının hem tank hem de uçak olabilen bir ‘şey’ yaptığına yada Erdoğan’ın Ay’a otoban inşaa ettiğine inanan kitle”, ’Kandil’e bayrak diktik’ dendiği zaman gerçek olup olmadığını sorgulamayacak.

Aynı kitle ‘daha önce Kandil’e sayısız operasyon düzenlendi. Fakat hiçbir şey olmadı. Lider kadro yakalanıp getirilmediği sürece bu operasyonlardan bir şey çıkmıyor’ diye sorgulamayacaktır da.

Milliyetçi muhafazakar oyların devşirilmesi projesinin bir ayağı olarak İyi Parti lideri Meral Akşener’e ekran ambargosu uygulanıyor.

Çünkü Erdoğan’ın korkusu Muharrem İnce’den çok Meral Akşener.

Erdoğan’a göre Türk halkının yüzde 70’i ‘sağ’ seçmen ve CHP’nin adayına oy vermezler. Bu yüzden Muharrem İnce’ye açılan ekranlar Meral Akşener’e kapalı.

ABD DİZE GETİRİLDİ Mİ ?

Söz konusu milliyetçi muhafazakar dalganın bir ayağını ise dış politika oluşturuyor. Erdoğan ve AKP’lilerin Avrupa ve Amerika’ya ‘efelenmesi’ de aynı politikanın parçası.

Gerçekte perde gerisinde ‘işleri rayına koymak için açık çek veren’ Erdoğan, mikrofonlara tam tersi mesajlar veriyor.

Bu kural ABD ile olan ilişkilerde de geçerli. Mesela Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Pazartesi günü Washington’da önemli bir görüşme yaptı.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile görüşen Çavuşoğlu ‘ABD ile Münbiç konusunda mutabık kaldık’ açıklamasını yaptı.

Tabi ki yine sadece Havuz medyasına konuştu.

Hatta Havuz medyası temsilcileri, Çavuşoğlu’na dayandırarak FBI’ın Gülen Cemaatine yönelik ‘yeni ve ciddi’ bir soruşturma başlattığını duyurdu.

Söz konusu olan Çavuşoğlu olunca temkinli yaklaşmakta fayda var.

Zira neredeyse her açıklaması ilgili ülkeler tarafından yalanlanan bir Dışişleri Bakanı kendisi. Hatta bu yalanlanmaların büyük bir kısmı Amerika tarafından yapıldı.

Dolayısıyla Pompeo ile yaptığı görüşmeye dair aktarımları abartılı yada gerçek dışı olabilir. Zira ABD Dışişleri’nden yapılan açıklama daha temkinli bir dil kullandı.

Ayrıca Washington’da ki kaynaklar ‘ABD’nin Münbiç ve YPG üzerine yatırım yaptığını, projeler geliştirdiğini dolayısıyla bir anda bütün politikalarını değiştirmesini beklememek gerektiğini’ savunuyorlar.

ABD, Çavuşoğlu’nun iddia ettiği gibi Menbiç konusunda Türkiye’nin istediği yere gelip gelmediğini önümüzdeki günlerde göreceğiz, fakat kritik 24 Haziran seçimleri öncesi Erdoğan rejiminin ‘Bakın ABD’yi nasıl dize getirdik’ şeklinde bir kampanyaya malzeme yapacağı kesin.

Özetle, 24 Haziran seçimleri öncesi Kandil’e bayrak dikerek milliyetçi muhafazakar kesimlerin oyunu almayı hedefleyen Erdoğan öbür yandan özellikle Kürt bölgelerinde yoğun bir oy hırsızlığına hazırlanıyor.

Şartlar aleyhine olmasına rağmen seçime bu kadar özgüvenle gitmesinin, ilk turda ipi göğüsleyeceğine inanmasının nedeni bu tür hazırlıklar.

Tabi eğer ikinci bir çakma darbe kurgulamamışsa !

http://www.tr724.com/erdoganin-ozguveni-ve-kandile-operasyon/
6 Haz 2018 18:13 güncellendi
6 Haz 2018 18:13
İşkenceye karşı neler yapmalı?

Yazar | Ramazan F. Güzel – KHK’lı Ağır Ceza Hakimi

Türkiye’den her geçen gün yeni işkence haberleri, işkence ile cezaevlerinde insanların öldürüldüğüne ve buna da ‘intihar’ denilerek kapatıldığına dair yürek yakan bilgiler geliyor.

En son olarak, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitiren ve Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) Türkiye 3. olan doktor İbrahim Halil Özyavuz’un, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde Haziran başında intihar ettiği ve 3 Haziran’da da hayata gözlerini yumduğu kaydedilmişti.

Bu olayın sosyal medya hesabından duyuran eski Mazlum-Der Başkanı ve HDP Milletvekili adayı Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Bu kaçıncı intihar, kaçıncı zalimlik.! Bylock denilerek gözaltı sonrası. Dr. İbrahim Halil Özyavuz . Cerrahpaşa birincisi, TUS 3.sü radyoloji uzmanı hekim… Bu hesap ahirete kalmaz.!” ifadelerini kullanmıştı.

Konunun hassasiyetine binaen, bu konuyu özet bir şekilde değinmek istiyorum.

***

PEKİ İŞKENCEYE KARŞI NE YAPALIM?

CEZA İNFAZ KURUMLARININ YÖNETİMİ İLE CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA TÜZÜK’ün, ‘Hapis cezalarının infazında gözetilecek ilkeler’i düzenleyen 5. Maddesinin f fıkrası gereğince:

‘Kurumlarda, hükümlülerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü koruyucu tedbirin alınması zorunludur..’

Dolayısıyla da devletin emaneti durumunda olan ve devletin gözetin ve bakım sorumluluğu altında bulunan tutuklu ve hükümlüler ile ilgili her türlü istenmeyen durum karşısında, genel Ceza Hukuku, gerekse İdare Hukuku anlamında devletin tam bir ‘kusursuz sorumluluğu’ bulunmaktadır.

Bu konu, ayrı ve tek başına bir araştırma ve yazı konusu. Biz burada kısaca ‘işkenceye karşı neler yapmalı, hangi yollara başvurmalı?’ meselesine özetle değinmek istiyoruz.

1- İşkence iddiaları konusunda ilk yapılacak işlem: bir doktor raporu almak. (Yaşananmış kötü muameleyi ispatlamak için.)

Rapor vermezlerse;

Özel bir doktorda / hastanede kendi imkanlarımızla muayene olup bu durumu bir şekilde raporlaştırmanın yoluna bakmalı.

Ama doktorlar işkence lafını duyunca “aman başımız ağrımasın” deyip uzak durabilirler.. O yüzden de hiç olmazsa, son çare; bir rahatsızlık ya da sıradan bir kavgaya karışmış gibi beyanda bulunarak vücudunuzdaki izlerin rapora geçirilmesini isteyelim.

2- Serbest bırakılınca da gerekli şeylerin fotoğrafını ve videosunu çekelim.

3– Yaşananları son derece ayrıntılı şekilde ifade eden bir şikâyet dilekçesi ile işkenceciler hakkında şikâyette bulunalım. Bu olayla ilgili sağlam raporu veren doktorlar varsa, onlar hakkında da şikâyette bulunalım.

4- Tanık isimlerini ve ifadelerini yazalım. Zira aynı konuda, aynı akıbete uğramış başkaları da vardır.

5- Yaptığınız şikayete takipsizlik kararı verilmesi durumunda takipsizlik kararının tebliğinden itibaren 7 gün içinde bu karara itiraz edelim. Bu itiraz dilekçemizde şu detaylar bulunabilir:

a- Uygun bir raporun verilmediği: (doktorun sahte rapor vermesi, rapor alınırken aynı odada polislerin de bulunması, kendi ifadenizin alınmadığı, yeni bir doktor muayenesine götürülmediği, şüphelilerin ifadelerinin alınmadığı gibi..)

b- AİHS m. 3 anlamında etkin soruşturma yürütülmediği: Evet, netice itibariyle “etkin soruşturma yürütülmediği için” kararın kaldırılması talep edilmeli.

Bu noktada sürelere dikkat:

Süreler her durumda tebliğ ile başlar.

Eğer takipsizlik kararı tebliğ edilmezse savcılığa gidip bu kararın bir örneği istenmeli ve böylece 7 gün içinde itiraz hakkı her hâlükârda kullanılmalıdır.

6- İtirazınız da ret olması halinde:

AYM’ye başvuracaksınız, ret kararının tebliği tarihinden itibaren 30 gün içinde.

(Karar tebliğ edilmese bile ilgili sulh ceza hakimliğinden bu kararı temin edebilirsiniz.)

7- Anayasa Mahkemesi de başvurunuzu reddederse:

Bu durumunda ise 6 ay içinde AİHM’ye başvuracaksınız.

8– Hatırlatalım: İŞKENCE suçunun zamanaşımı yoktur!

İşkence görmüş kişi her zaman işkenceciler hakkında şikayette bulunabilir. Şikâyetinizi savcılığa bir dilekçe ile yapabilirsiniz her zaman.

İşkencecilerin tam kimliğini bilmenize de gerek yok. İsim bildirmeden de şikayette bulunmak mümkündür. Ama yer, zaman, unvan, lakap, giysi, eşkal gibi bilgiler vermek kaydıyla..

9- Diyelim ki, hiç birisini yapamadınız, fırsatınız ve imkanınız olmadı.. İşkencede zamanaşımı olmadığı için, mahkemede savunma yaparken dahi yaşananları anlatarak mahkemeden suç duyurusunda bulunulması talep edilebilirsiniz.

Mahkeme, bu talebinizi dikkate almazsa?

O zaman kendiniz de savcılığa suç duyurusunda bulunabilirsiniz, her zaman.

10- Önemli bir hatırlatma: Mahkemede savunma yaparken işkence ya da kötü muamele altında verilmiş ifadelerinizin hiç birisini kabul etmeyiniz. ASLA kabul etmeyiniz ve işkence altında bu ifadelerin alındığını vurgulayınız.

Bu işkence ya da kötü muameleler her şey olabilir:

-Tehdit, hakaret, yakınına zarar verme ya da onları da tutuklama tehdidi,

-“bunları söyleyeceksin, yoksa tutuklanırsın, şunları dersen serbest kalırsın, işine geri dönersin..” vaatleri gibi…)

Bunların hepsini anlatın. Yaşadığınız kötü muameleleri utanmadan, çekinmeden anlatın. Siz değil, bu suçta ihmali olanlar, devlet utansın! Yine rapor verilmeme vb durumlar olduysa da onları da detaylı şekilde anlatın.

11- Mahkemede bunları anlatmaya çalışıyorsunuz ama hakimler dinlemiyor, tutanağa geçmiyor diyelim, ne yapmalı:

Buna dair itirazınızı tutanağa yazdırmaya çalışın, ayriyeten de yaşadığınız işkenceyi ayrıntılı anlatan yazılı bir dilekçeyi mutlaka dosyaya koyun! Her şey yazılı olsun! Söz uçar, yazı kalır.

12- Her şeye rağmen yine de hakkınızda mahkumiyet kararı verildi diyelim. Bu iş orada kalmaz:

İstinaf, temyiz, AYM, AIHM var daha. Her aşamada bu hukuksuzlukları sürekli dile getirmeli.

İşkence iddialarınızın da peşini bırakmayınız, sonra da takip ediniz lütfen:

Mahkeme sizin adınıza suç duyurusunda bulunsa da, siz kendiniz bulunsanız da.

Hukuk çerçevesinde, kötülüğü kimsenin yanına bırakmayın lütfen. Elimizden geleni yapalım, haklarımızı arayalım, derim.

***

Sözümüzü bitirirken tekrar hatırlatıyoruz ki: “İŞKENCE SUÇUNDA ZAMAN AŞIMI YOKTUR!

Ve İşkencecilere, Hırvat işkenceci komutanı hatırlatıyorum. Bu komutan, 25 sene önce işlediği suçlardan dolayı 13 yıldır yargılanıyordu. Mahkeme temyiz sonrası 20 yıl hapis cezasını kendisine bildirince, zehir içerek intihar etmek istemişti. Yıllar sonra aynı kötü duruma düşmemeniz adına, hatırlatıyorum.

http://www.tr724.com/iskenceye-karsi-neler-yapmali/
6 Haz 2018 17:25 güncellendi
6 Haz 2018 17:25
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Bugün 15 Temmuz bahanesi ve OHAL kılıfıyla yapılan yargılamaların evrensel hukuk nezdinde hiçbir geçerliliğinin olmadığı açıktır. Daha yargılamalar devam ederken af tartışmalarının gündeme gelmesi de bunu doğrulamaktadır.

Bir yönüyle af “lütuf” gibi gözükse de diğer yönden devletin hatalı olduğunu kabul ederek kendi vicdanını aklaması anlamına gelmektedir. Ama bu arada insanlar hayatını kaybetmekte, uzun süre hapiste kalmakta veya ülkesini terk etmek zorunda kalmaktadır.

Bugünkü örneklerle yasal banka, yasal sendika, çocuklarını yasal okullara gönderme, herkesin ulaştığı bir programı kullanmanın suç olmadığının ve “kontrollü darbe” ile hiçbir ilgisi olmayan insanların masumiyetinin yargı tarafından kabul edilmesi gerekir. İnsanlara hayatlarına mal olacak sıkıntılar yaşattıktan sonra “pardon” demenin bir anlamı olmadığı açıktır.

Dr. Serdar Efeoğlu

http://www.tr724.com/af-ne-zaman-cikar/
6 Haz 2018 17:13
İffet abideleri sizden hesap soracak

Yorum | Süleyman Sargın

Önemli fıkıh eserlerinden ”Mültekâ”nın şerhi Mecmaü’l-Enhur adlı eserin sahibi Muhammed b. Süleyman, “Damat Efendi” lakabıyla meşhur olmuştur. Sebebi de şudur, bu iffet âbidesi delikanlı, talebelik döneminde bir gece yarısı, mum ışığı altında ders çalışmaktadır. O esnada kapısı çalınır. Biraz endişe biraz da merakla kapıya koşar. Zira beklediği biri yoktur. Kapıyı açar; karşısında genç ve güzel bir kızcağız durmaktadır. Kız, yolcu olduğunu ama yolunu kaybettiğini ve etrafta başka bir ışık göremediği için onun kapısını çalmaya mecbur kaldığını söyler.

Genç talebe, misafirini geri çeviremez, onu gece karanlığına ve sokağın soğuğuna terkedemez, çaresizce içeri alır. Ona oturup dinlenebileceği bir köşe gösterdikten sonra da sırtı kıza dönük olarak masasına oturur. Bir kere bile arkasına dönmeden sabaha kadar dersine çalışmaya devam eder. Kız ise ne yapacağını bilmeden utangaç ve gizli-saklı bakışlarla onu seyrer. Bu iffetli talebenin haline hem şaşırır hem de hayran olur. Gencin bir hareketi ise onun merakını iyice artırır. Çünkü delikanlı, arada bir parmağını önünde yanan mumun alevine tutmakta ve bir müddet öylece bekledikten sonra geri çekmektedir. Bir defayla da yetinmemekte ve bunu sürekli tekrarlamaktadır. Bu hal üzere sabah olur.

Gün ışıdıktan sonra genç kız oradan ayrılıp evine döner. Halkın yardımıyla yolunu bularak ulaştığı ev, Osmanlı vezirlerinden birinin sarayıdır; bu genç kız da, o vezirin kızıdır. Kızın sağ salim döndüğüne sevinen saray ahalisi merakla, ona geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini sorarlar. Çünkü bütün gece onu aramış ama bir türlü bulamamışlardır. Genç kız başından geçenleri, gördüklerini ve hususiyle de kendisini misafir eden delikanlı talebenin tuhaf halini bir bir anlatır. Vezir, hem takdir hem merak saikiyle, kızına yardım eden o genci sarayına davet eder. Genç tevazu ve mahviyet içinde vezirin huzuruna girer. Vezir ona kızına muamelesinden dolayı teşekkür eder ve niçin sabaha kadar elini yanan mumun üzerinde tuttuğunu ve elinin yanmasına sebep olduğunu sorar. Yusuf yüzlü genç, “Yolunu kaybettiği için kapımı çalan bir misafiri dışarıda bırakamazdım; bu sebeple onu kulübeme aldım. Nefsimin desiselerine karşı koyabilmek için de, elimi ara sıra mumun üzerine koydum ki bana Cehennemi hatırlatsın. Şeytan beni kandırmaya yeltendiğinde bunu tekrar ettim ve böylece yanlış bir şey yapmaktan kurtuldum.” cevabını verir.

Böyle bir iffet ve ismet şuuruna ve ahirete kilitlenmiş bir gönle sahip gencin bu hali vezirin hayret ve hayranlığını kazanır. Gözyaşları içinde delikanlıya hemen kızıyla evlenmesini teklif eder. İffet abidesi genç o günden sonra “Damat Efendi” olarak anılır. “Damat Efendi” dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında bakışı bulanmayan, gözü kaymayan, Allah’a verdiği sözü ve ahiretteki hesabı düşünerek nefsini gemleyen bir yiğit olarak gerçek bir delikanlılık örneği sergilemiştir.

Meleklerden biri gibisin

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah, gençliğini Hakk’a itaat yoluna bağlayan ve gayr-i meşrû şehvet peşinde olmayan genci çok beğenir” buyurarak hakiki delikanlılığın tarifini yapmıştır. Ardından da bahtiyar bir gence bütün dünyevî güzellikleri unutturacak şu müjdeyi vermiştir: “Allah, kendini ibadete hasreden bir genci meleklerine gösterir; onunla iftihar eder ve ona şöyle seslenir: Ey şehvetini Benim için terk eden genç! Ey gençliğini Bana adayan yiğit! Sen Benim nezdimde meleklerimden biri gibisin.”

Bugün Müslüman ülkelerde ve özellikle Türkiye’de gençler çoğunluk itibariyle bu hakikatlerden habersiz olarak yetişiyorlar. İletişim ve etkileşim araçlarının yaygınlaşmasının da tesiriyle bir boşluktan diğerine sürüklenip duruyorlar. Dava şuurlarını, insanlığa hizmet düşüncelerini kaybetmişler. Rotasız gemiler gibi yönsüz ve istikametsiz bir hayat sürüyorlar. Şehvetlerin, şöhretlerin, paranın ve basit menfaatlerin ağında esariten en zeliline maruz kalıyorlar. İmam Hatiplerin, Kuran Kurslarının sayısının çokluğu bir anlam ifade etmiyor. Kendine cemaat veya tarikat diyen organizasyonların son yıllarda iktidarın sağladığı imkanlarla semirmeleri de bir işe yaramıyor. Çünkü büyük çoğunluğu haram saltanatı üzerine kurulmuş bir sistemden besleniyorlar. Allah’ın haram kıldığı yollarla yetiştirdikleri gençlerin helal dairesinde kalmasını nasıl bekleyebilirler!

Böyle olunca, gençler ruhlarını kanatlandırabilecek sistemli düşünceden uzak, varoluş gayelerine yabancı ve ahiret gerçeğine karşı da duyarsız bir halde yetişiyorlar. Bu da ciddi iç sıkıntıları, psikolojik sorunları, karamsarlıkları, bunalımları, depresyonları ve daha pek çok ruhsal ve ahlaki problemi beraberinde getiriyor. Yeni (!) Türkiye’nin trol karakterli gençlerine bakınca yurduyla, okuluyla, dersanesiyle hizmet kurumlarının ne büyük bir misyon eda ettiklerini daha iyi anlıyoruz. Simalarında pırıl pırıl hayâ okunan, davranışlarında dupduru samimiyet bulunan ve vicdanlarında da köpük köpük heyecan kaynayan bir nesildi hizmetin elinde yetişenler. Şimdi büyük kısmı hapislerde veya sürgündeler.

Hizmet, gençlere gerek bilgi gerek donanım olarak bireysel anlamda derinleşmelerini, bunun yanında insanlığın ve toplumun sıkıntılarına çareler arayıp onların ızdıraplarını paylaşmalarını tembihledi. Onlara, milletin mutluluğunu kendi fedakârlıkları üzerine bina etme, binbir mahrumiyet içinde başkalarına sahip çıkma ve yaşatmak için yaşama olarak özetlenebilecek bir dava şuuru kazandırdı. Bunu yaparken Allah’a iman, Resûlullah’a bağlılık, sahabeye hayranlık, insanlara vefanın yanında takva, emanet, iffet, sadakat, fedakarlık, hasbilik gibi hasletlerle bezenmelerine vesile oldu. Dört beş senedir hizmete ve insanlarına sistematik soy kırım uygulayanlar binlerce ”Damat Efendi”ye kıydılar. Onların yerine şehevî arzularının ağında, nefsinin doymak bilmeyen isteklerinin baskısı altında, para ve makam sevgisi, şöhret hissi, hayat endişesi ve tama’ duygusu gibi insanın iç dünyasını karartan hastalıkların pençeleri arasında can çekişen serseri ve hovarda bir güruh meydana getirdiler.

Allahım, bu bendendir ben de ondanım

Şimdikiler haram bataklığında günübirlik, alçak siyasetin kirli pazarına ürün yetiştirirken hizmet, kendisine gönül veren tertemiz insanların helal kazançlarından ettikleri himmetlerle binlerce müessese kurmuştu. İnsanlığın istikbalini emanet edeceği bir nesle tıpkı Allah Resûlü’nün Hazreti Cüleybib’e sahip çıktığı gibi sahip çıkmıştı. O Cüleybib ki, çok yakışıklı ve hareketli bir gençti. Onbeş-onaltı yaşlarındayken henüz İslam ahlakını bilmediğinden sürekli çevredeki kadınları rahatsız ederdi. Daha sonra Rehber-i Ekmel ile tanıştı. Efendimiz Cüleybib’deki delikanlı ruhu gördü. Onu bağrına bastı ve iffetini koruma hususunda O’na dua etti. Bundan sonra Cüleybib Medine’nin en hayâlı gençlerinden biri haline geldi. Ancak Efendimiz bununla da yetinmedi, çok geçmeden onu evlenecek kızları olan bir aileye gönderdi. Cüleybib kızla görüştü, birbirlerini beğendiler ve Efendimiz bizzat vesilelik ederek Hazreti Cüleybib’i evlendirdi. Üç-beş hafta sonra önlerine çıkan bir cihad imtihanında Cüleybib (radiyallahu anh) şehit oldu.

Savaş sonrası herkes kendi şehitlerini arıyordu. O hengâmede Şefkat Peygamberi yüksek sesle sordu; “Aranızda kaybı olan, herhangi bir yakınını bulamayan var mı?” Sahabe efendilerimiz “Hayır, ya Resûlallah, aradığımız herkesi bulduk” dediler. İşte o zaman mahzun Nebi, gözleri yaşlı bir şekilde, “Ama benim bir kaybım var” dedi; “Ben Cüleybib’imi kaybettim!” diye ekledi. Evladını yitirmiş, yüreği yaralı bir baba gibi yitiğini aradı. Uzun arayışlar sonunda onu buldu, başını mübarek dizine koydu ve şöyle buyurdu: “Allah’ım, bu bendendir, ben de ondanım.”

Hırsı, hasedi, kini imanlarının önüne geçmiş zalimler bu veballerini dünyada veya ahirette nasıl ödeyecekler bilmiyorum ama hizmet, herşeye rağmen kayıp nesli yeniden kazanmaya bakmalı, yeni damat efendiler ve Cüleybib’ler yetiştirmeye devam etmeli.

http://www.tr724.com/iffet-abideleri-sizden-hesap-soracak/
6 Haz 2018 17:09 güncellendi
6 Haz 2018 17:09
Süreçte gazeteciler ve akademisyenler

Yorum | Doç. Dr. Mahmut Akpınar

Hizmet hareketi zor zamanlar yaşıyor. Milyonlarca insan Türkiye’de ağır baskı ve zulüm altında. Onbinlercesi hapislerde. Bir o kadarı da her an hapsedilme kaygısıyla yaşıyor. Ağır mağduriyetler, dramlar var.

Ülkede hukuk kalmadığı, insanlar duyarsızlaştığı, kurumlar politize olduğu için mağduriyetler Türkiye’de dile getirilemiyor. Bağımsız medya olmadığı için yaşananlar dünyaya duyurulamıyor. Ülke kutuplaşmış kimse bir başkasının acısını hissetmiyor. Aksine herkes “hasım”, “rakip” kabul ettiğinin acısına seviniyor. Her siyasi, etnik, dini grup “öteki” gördüğü kesimlerin yaşadıklarına “oh olsun, hak ettiler!” diyor. Asgari insani duyarlılık dahi kalmamış. İnsaf, vicdan, adalet, merhamet duyguları yoğun kutuplaşma ortamında iptal olmuş durumda. Herkes sadece kendi acısına ağlıyor, kendi derdine yanıyor.

İki mağdur kesim; Kürler ve Hizmet Hareketi

Bu süreçte iki önemli mağdur var. Birisi Güneydoğu’da kentleri yerle bir edilmiş, dilini konuştuğunda, haklarını dile getirdiğinde devletin sopasını başında hisseden Kürtler; diğeri kadın, çoluk çocuk demeden eften püften sebeplerle hapislere doldurulan, mallarına çökülen, işten atılan Hizmet insanları. Ömründe yumruk vurmadığı, taş atmadığı halde “terörist” ilan edilen öğretmenler, doktorlar, akademisyenler, esnaflar, ev hanımları…

Tek Adamın herşeyi kontrol ettiği süreçte milyonlarca insanın hayatı altüst oldu, düzeni bozuldu. Yurt dışına çıkabilenlerin ayrı sıkıntıları var. Türkiye’de kalanların hali hepten içler acısı. Böylesi bir dönemde zulme maruz kalanlara yardım etme, muavenet, muhacirlere destek olma, mazlumların sesi olma, zulmü dünyaya duyurma, duyarlılık oluşturma, farklı yol ve yöntemlerle zulüm düzenine baskı uygulama ve Zalim’in işini zorlaştırma önem arz ediyor.

Dik duran da var, umudunu yitiren de…

Zulüm sürecinin etkisi herkeste farklı. Kimisi içine kapanıp kendisiyle başbaşa kalıyor, sessizliğe gömülüyor. Kimisi kendini ayakta tutacak kadar enerjiye sahip, yaşamaya çalışıyor. Kimileri hem ayakta durup hem de çevresine destek olmaya, umut vermeye çabalıyor. Zalime boyun eğmeyip dik duran var, umudunu yitiren var. Eskiye dair bazı konuları takılan var, eleştirenleri “insafsız, ölçüsüz” bulan var. Oturup ağıt yakan var; bir çıkış için kafa patlatan var. Hem eleştrip hem çıkış arayanlar da var. Böyle bir süreçte durmak bize yakışmaz deyip daha fazla koşturanlar az değil. Bir şeyler yapmak isteyip yapacağı şeye odaklanamayanlar, hayatın kıyısında mecnun gibi dolaşanlar var. Böylesi ağır bir dönemde kimseyi kınayacak, ayıplayacak durumda değiliz. Süreci mümkün olan en kısa zamanda atlatıp normalleşmeye, hayata dönmeye ve geleceği yeniden kurmaya ihtiyacımız var. Bunun için de dinamizme, projeler üretmeye, beceri ve kabiliyetimize göre harekete geçmeye, yeni duruma uygun çözümler bulmaya, insanları tekrar hayata kazandırmaya ihtiyacımız var.

15 Temmuz beklenmedik zamanda, beklenmedik şekilde gelen ağır ve travmatik etkileri olan bir vakaydı. Uzunca süre insanlar meselenin ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamaya çalıştı. Türkiye’deki insanlar iktidarın insafsızca uyguladığı ağır zulümden, baskıdan, tutuklamalardan, çökmelerden hala başını kaldırıbilmiş değil. Zulüm hız kesmeden dalgalar halinde ardı ardına geliyor. Türkiye dışındakiler ise zulme üzülmekten, ağıt yakmaktan bir şeyler yapmaya yeterince odaklanamadı.

En çabuk toparlanan gazeteciler oldu

Bu süreçte en çabuk toparlanan ve reaksiyon veren kesimin medya çalışanları, gazeteciler olduğunu söyleyebiliriz. Dışarıya çıkabilen gazeteciler işlerini kaybetmiş, kurumları kapatılmış olmasına rağmen, kendileri el emeğiye geçinmeye ve hayata tutunmaya çalıştıkları halde mütevazi imkanlarla bir şeyler yapmaya başladılar. Web sayfaları açarak, periscope, youtube yayınlarıyla mazlumların sesini amatör imkanlarla duyurmaya çalışıyorlar. Sembolik maliyetlerle etkili işler çıkaryorlar ve günden güne kendilerini geliştiriyorlar. Neredeyse gurbetteki her gazeteci sesini duyuracak bir mecraya sahip. Üçü beşi biraraya gelip bir platform kuruyor, TV yayını yapıyor, e-gazete çıkarıyorlar. Üretilenler sosyal medyada hızla yayılıyor. Konvansiyonel medya dışında mütevazi ama etkili alternatif bir medya oluşuyor. Türkiye’de heryerin “havuz” olması, güvenilecek mecraların kalmaması bu alternatif medyayı dikkate alınır, izlenir kılıyor. Gazeteciler, eski medya çalışanları süreçte yaptıkları özverili ve etkili çalışmalar nedeniyle hertürlü takdiri hakdiyorlar. Onlardaki dinamizm, canlılık bütün mazlumların umutlanmasına, harekete geçmesine vesile oluyor.

…ve akademisyenler

Böylesi süreçlerde sosyal sorumluğu önde olan diğer bir meslek grubu da akademisyenler. Sayısal olarak en fazla zulme uğrayan mesleklerden birisi akademisyenler. 8-9.000 civarında akademisyen işinden oldu. Bunların en az yarısı hapse atıldı. Bazıları tahliye oldu büyük kısmı hala hapislerde. Elinde kalemden başka bir şey olmayan öğretmenler, akademisyenler “terörist” olmakla yargılanıyor. Böylesi ağır mağduriyete rağmen akademisyenlerin yeterince organize olduğunu ve sesinin güçlü çıktığını söylemek zor. Bazı sosyal bilimcilerin bir miktar sesi çıkıyor, yazıyor, konuşuyorlar; ancak tartışmaların odağındalar. Bazıları sosyal bilimcilerin problemler, ihmaller, sorunların tespiti ve çözümleri üzerine yazmasından rahatsız oluyor. Oysa sosyal bilimcilerin, akademisyenlerin işi bu! Onlar da elbette muavenet, mazlumlara yardımcı olma, muhacirlere destek olma gibi bireysel çabalar içine giriyorlar. Fakat asıl misyonları bu değil, akademisyen olmak! Yani sorgulamak, araştırmak, problemleri ve çözüm yollarını ortaya koymak. Sosyal bilimciler için sosyal konularda kafa yormaktan, kalem oynatmaktan, görüş belirtmekten daha doğal ne olabilir! Akademsiyenlerin yazıları, görüşleri birilerine absürd-saçma gelse de, “zararlı” bulunsa da olması gereken şeyler. İçinde bulunulan halden çıkabilmek, daha sağlam ve sağlıklı bir gelecek inşası için sosyal bilimcilerin bunu yapmasına ihtiyacımız var. Bazılarının hoşuna gitmese de! Hekim, hasta memnun olmayacak, hasta yakınları üzülecek, insanların morali bozulacak diye teşhis koymaktan ve o teşhise yönelik tedavi uygulamaktan vazgeç-e-mez. Hastanın ve yakınlarının kızgınlıkları karşısında bulguların aksine bir teşhis ve tedavi uygularsa asıl o zaman sorumlu olur. Hekim mesleğinin gereği neyse, hastanın durumu neyi gerektiriyorsa onu yapacaktır; yapmalıdır. Ancak bizim gibi toplumlarda medyaya sıkça yansısıdığı üzere bazen hekimler koyduğu teşhis beğenilmediği, tedavi hastanın ve yakınlarının aklına yatmadığı için şiddete maruz kalabilir, hakaret ve küfür yiyebilir. Sosyal bilimciler de sosyal konularda bir hekim hassasiyetiyle uzmanlık alanıyla ilgili teşhisleri ve tedavi yöntemlerini paylaşmak durumundalar. Küfür yeseler, tacize uğrasalar da meslek etiği ve vicdan, sorumluluk gereği doğru bildikleri şeyleri yapmak durumundalar.

İki şapkam var

Akademisyenlik ve gazetecilik gibi iki ayrı şapkası olan birisiyim. Her iki şapka da böyle bir zamanda hem çok gerekli/yararlı, hem de tehlikeli. Gerekliler, çünkü sosyal konularda farkındalık oluşturacak, problemleri tanımlayacak, çözüm yolları üretecek, sorgulayacak, hakikati ortaya çıkaracak ve insanların haberdar olmasını sağlayacak önemli iki meslek. Tehlikeliler, zira sosyal konular herkesin bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğu ve ceffel kalem yazıp, konuştuğu alanlar. Herkesin önkabulleri var ve insanlar sosyal bilmcilerin ve gazetecilerin görüşünü beğenmediğinde, onaylamadığında ihanetten, cinayete herşeyi müstehak görebiliyor. Şu zamanda taşınabilecek en tehlikeli iki şapkayı birden (gazetecilik ve sosyal bilimci olmak) taşıyarak ben de eleştirilerden nasibimi alıyorum.

Gazeteciler, sosyal bilimciler böylesi zor zamanlarda daha fazla ihtiyaç duyulan, ama daha fazla “tehdit” görülen, bu yönüyle de korunması, itina gösterilmesi gereken adamlardır. Gazetecilerin, sosyal bilimcilerin de eleştirilmeyi, linç edilmeyi baştan göze almaları lazım. Gazetecileri, sosyal bilimcileri eleştirin, reddiyeler yazın, karşı argümanlar ortaya koyun, tezlerini çürütün ama varlıklarını, kalemlerini koruyun! Gazetecilerin, sosyal bilimcilerin susturulması bir toplum/kesim için en büyük afet ve felakettir. Bütün diktatörlükler gazetecileri ve sosyal bilimcileri susturduktan sonra inşa edilmiştir. Tam teşekküllü olmasa, teşhiste bazen sapmalar olsa da bir hastaneye ve hekimlere sahip olmak her zaman hekimsiz ve hastanesiz kalmaktan iyidir!.

Herkes elinden geldiğince bir şeyler üretiyor; yapıyor

Yaşanan zorlu süreçte sürgündeki gazetecilerin bireysel ve kolektif sorumluluk aldıklarına ve görevlerini yaptıklarına şahidim. Şapkamın birisi ile ilgili rahatım, herkes elinden geldiğince bir şeyler üretiyor; yapıyor. Ama akademisyenlik şapkam hakkında aynı rahatlıkta konuşamam. Sayıca çok daha fazla olmalarına rağmen akademisyenlerde istenen düzeyde bir dinamizm, canlılık, örgütlülük olduğunu söylemek zor. Oysa akademisyenler dünyanın her yerinde itibar görür, saygın bir meslektir. Her coğrafyada akademisyen oluşumları, üniversiteler var. Kendilerine pek çok kapı açılabilir. “Mağdur, mazlum akademisyen” kimliğiyle çok şey yapılabilir. Bunun yeterince yapıldığı konusunda kaygılarım var. Türkiye’de binlerce akademisyen arkadaşımız hapiste, on binlercesi işinden gücünden oldu. Elimizde çok güçlü argümanlar var. Pekala akademisyenler olarak içe dönük eleştiriler, katkılar, yazılar yanında zulmü, baskıyı dile getirmede, fırsatlar aramada, meslek dayanışmasında, farklı platformlarda daha etkin olabiliriz.

Aslında mühendisinden öğretmenine, doktorundan eczacısına her meslek gurubu bireysel çabalar dışında mesleği adına bir şeyler yapabilir. Her meslek grubu zulmü duyurma, mağdurlara sahip çıkma yanında o mesleğin icra edilebilmesi, yeni iş imkanları gibi konularda müşterek hareket edebilirler, internet ortamında örgütlenebilirler. Kendilerine neler düştüğü, neler yapabilecekleri üzerine kafa yorabilir, projeler geliştirebilirler.

Ağıt yakma, üzülme ve eylemsizlik artık geride kalmalı. Bir şeyler üretme, yararlı şeyler yapma zamanı!

http://www.tr724.com/surecte-gazeteciler-ve-akademisyenler/
6 Haz 2018 17:09 güncellendi
6 Haz 2018 17:09
Muharrem İnce’nin annesi oğlunu anlattı: “Mal varlığına 4 koyunu eksik yazmış”

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin annesi Zekiye İnce oğlunu anlattı. “Tütün kırarak büyüttüm ben evlatlarımı, hepsi de aslan gibi. Memnunum hepsinden” diyen Zekiye İnce, en büyük çocuğu olan İnce’den “Hep iyi bir çocuktu. Çok dürüsttür, lafı hep ağzında, içi dışı bir. Hile hurda bilmez. Çok sever herkes onu” diye söz etti.

Adaylıktan sonra mal varlığını açıklayan Muharrem İnce’nin annesi , “Bir şeyi eksik söyledi ama. 4 koyunu var Muharrem’in, onu yazmamış mal varlığına” dedi.

Umreye de gittiğini söyleyen Anne İnce, “Gitti tabii. Hatta başka siyasiler, bakanlar filan da vardı yanında. Kızım Meryem de gitti. Sadece AK Parti mi Müslüman?” dedi.

Meryem İnce şöyle devam etti: “Biz inançlı bir aileyiz, işte görüyorsunuz. Benim çocuklarım dindardır, CHP’li olunca niye böyle yapıyorlar? Din iman, camiler sadece AK Parti’ye mi ait? Orucunu tutar, fitresini verir, zekatını verir Muharrem. Şimdi olmuş da değil, hep böyle. Ayrıca herkesin dini kendine, ne kadar ayıp şeyler bunlar.”

Sözcü’den Özlem Gürses’in sorularını yanıtlayan Zekiye İnce’nin açıklamaları şöyle:

– Teyzecim, dün gece hastanedeymişsiniz sabaha kadar… Geçmiş olsun. Ne oldu?

İnan hiç iyi değildim, hatta size “Gelmeyin” diyecektim ama ayıp olmasın diye artık… Muharrem için üzülüyorum. Gördün mü cami fotoğraflarını, güya camiye bisikletle girmiş, içeride halay çekmiş, zeybek oynamış. Gördün mü onları? Hiç olacak iş mi? O bisikleti ona meydanda vermişler, o halayı da torunumun düğününde, şu karşıki meydanda çekmişti…

– Biliyoruz hepsini. Merak etmeyin herkes de biliyor, o fotoğraflar montaj, sıkmayın canınızı…

Evet, yapmaymış onlar. Ben de biliyorum ama yine de üzülüyorum işte, kafayı takıyorum. Biz inançlı bir aileyiz, işte görüyorsunuz. Benim çocuklarım dindardır, CHP’li olunca niye böyle yapıyorlar? Din iman, camiler sadece AK Parti’ye mi ait? Orucunu tutar, fitresini verir, zekatını verir Muharrem. Şimdi olmuş da değil, hep böyle. Ayrıca herkesin dini kendine, ne kadar ayıp şeyler bunlar.

KULAĞA KÜPE NASİHAT

– Umreye de gitmiş…

Gitti tabii. Hatta başka siyasiler, bakanlar filan da vardı yanında. Kızım Meryem de gitti. Sadece AK Parti mi Müslüman?

– Eyüp Sultan’a gitti diye de haber yapmışlar…

Ya, gördün onu da değil mi? Muharrem küçücük çocuktu Eyüp Sultan’a gittiğinde… Annem yaşıyordu Hasköy’de, sık sık ziyaret ederdik. Herkesin kendine göre Müslümanlığı var, bilemezsin. Çok namaz kılanlar biliyoruz, evde gelinlere, komşusuna yapmadığı kalmaz. Benim çocuklarım asla kul hakkı yemez, yemedi. Bak sana bir hikaye anlatayım; kayınpederim bu köyün en bilgili hocasıydı, herkes ona gelirdi danışmaya. Muharrem 4 aylık filan, kucağımda onunla arka tarafta yürüyordum, komşunun ağacından kirazlar sarkıyor, elimi uzattım 3-5 tane yiyeceğim… Kaynatamın sesini duydum “Güllü, n’apıyorsun kızım?” O bana Güllü derdi. Döndüm baktım, pencerede. “Baba kiraz yiyecektim…” dedim. “Bırak kızım, uygun düşmez hiç…” dedi. Kulağıma küpedir ömür boyu. Çocuklarım da tek lokma haram yememiştir.

75 YILLIK GEÇMiŞiN İZLERiNDE

Zekiye Hanım, Özlem Gürses’e bir ömrü anlattı. Evlatlarını, Şerif Bey’le 57 yıl süren evliliğini, onu 2 yıl önce kaybettiğinde yaşadığı kederi… 75 yıllık ömrünün 59 yılının geçtiği evi…

– Siz bu köye gelin mi geldiniz?

Yok, zaten bu köylüyüm. Annemler de babamlar da aslında Rizeli ama yıllar önce göçmüşler buraya Çayeli’nden. Babam kaptandı, denizci yani. Ben burada doğdum. Şerif Bey’le aynı köy çocuğuyuz biz.

– Onlar nereden gelmiş?

Şerif’in büyük dedesi de 13 yaşında gelmiş buraya Yunanistan’dan. 57 yıl evli kaldık biz, 2 sene önce kaybettik eşimi, çok sevilen sayılan bir insandı. 25 yıl kayınpederlerimle yaşadım, gençliğim bak şu evde geçti (Karşıdaki evi göstererek) 4 çocuğumu da orada doğurdum. Şimdi 4’ü de aslan gibi, memnunum hepsinden de…

– Nasıl geçinirdiniz?

Tütüncüydük biz. Bu köy hep öyleydi zaten. Denizin kıyısındaydı tarlalarımız. Çok zordur tütün, bilir misin? Gece 3’te kalkılır, sabaha karşı gidilir tütün kırmaya. Beygir arabasıyla giderdik biz. Ben çocuklarımı şımartarak büyütemedim, hep çalıştık biz, hep. Dedeye nineye bile bırakamazdık, onlar da tarlada… Ben tütüne giderdim, Şerif önceleri hayvancılık yapıyordu, sonraları bir kamyon aldı, yıllarca kamyonculuk yaptı.

– Yetiyor muydu geçim için?

Ben hiç bilmezdim para pul, hâlâ da bilmem. Büyüklerimiz vardı başımızda, öyle böyle yetiriyorduk işte…

– Muharrem Bey ilk çocuğunuz değil mi?

Evet. Çok iyi çocuktu hep. Çok dürüsttür, lafı hep ağzında, içi dışı bir. Hile hurda bilmez. Hep çok iyi konuşurdu, şiir yazardı, çok sever herkes onu.

SOĞAN SERGİSİ DEĞİL…

– Siz ona şiirleri için bir şey dermişsiniz?

Soğan sergisi değil, Allah vergisi (Gülüyoruz)

– Gençliğinde hiç engel olmaya çalıştınız mı siyasete girmesine?

Çok. Ama dinlemez ki beni… Kendimle ilgili bir şey olsa dinler. Desem ki “Kömürüm bitti, gazım yok” hemen ilgilenir. Ama bu onunla ilgili. Çok dedim “Girme oğlum bu işlere, zor” dedim… Hele şimdi bu cumhurbaşkanlığına hepten çok dedim ama…

– İstemediniz mi? Neden?

Hiç istemedim. Baksana… O kadar yük alınır mı üstüne? Yaparsın yaparsın, bir tanecik yapamazsın, kötü insan olursun hemen. Ama o çok istedi, başardı da.

4 KOYUNU VAR MUHARREM’İN MAL VARLIĞINI EKSİK SÖYLEMİŞ

– Siz hâlâ bu evde oturuyorsunuz, neden?

Güzel burası, eşim dostum, çocuklarım hep burada. Bahçem var, çiçeklerim var. Neyim eksik ki? Keyfim yerinde.

– Muharrem Bey mal varlığını açıkladı, köydeki evini de söyledi. Orayı da gezdik az önce…

Bir şeyi eksik söyledi ama. 4 koyunu var Muharrem’in, onu yazmamış mal varlığına!

OĞLUMLA KONUŞMADIK

– Biliyorsunuz Tayyip Bey açıklama yaptı, dedi ki “Muharrem Bey’in açıklamaları annesini çok üzmüş.”

Hangi açıklamaları ?

– Diyor ya oğlunuz “Tayyip Bey F…’den icazet aldı” diye…

Hiç konuşmadık oğlumla bu konuyu, nereden çıkarmış ki… Nereden biliyormuş o benim Muharrem’le ne konuştuğumu? Yoksa bunlar telefonlarımızı mı dinliyorlar?

ALLAHA EMANET ETTİM

– Ne dua ediyorsunuz hem oğlunuz hem Türkiye için?

“Allahım” diyorum “Muharrem kulunu kazadan beladan, kötü insanlardan, en çok da kıskanç insanlardan koru.” Hiçbir damga yemeden, hayırlısıyla başarsın diyorum. Güvenim sonsuz da… Evlat çok tatlı, ona hiç kötü bir şey densin istemiyorum. Muharrem’i, çocuğumu Allah’a emanet ettim artık. Türkiye için de “Vatanımızı koru” diyorum. Tamam diyorum yani!

MİSAFİRİN HİÇ EKSİK OLMADIĞI KÖY EVİ…

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin ailesini tanımak üzere, güneşli bir haziran günü gittim Yalova’nın Elmalık Köyü’ne. Eve yürürken köy meydanındaki kahvelerde, sokaklarda, balkonlarda hep İnce’nin fotoğrafları asılıydı.

Muharrem Bey’in annesi Zekiye Hanım halen bu köyde yaşıyor… Gelin gittiği, 4 evladını doğurduğu, kayınpederinin evlerinin karşısında; misafirin hiç eksik olmadığı sardunya çiçeklerinin merdivenleri süslediği bir köy evinde…

Muharrem İnce’nin kız kardeşi Meryem Hanım, erkek kardeşleri Hüseyin ve Zeynel beyler, yengesi ve komşuları karşıladı bizi.

Televizyonda Muharrem İnce’nin canlı yayınını izledik beraber, sonra da hayatımın en lezzetli iftar sofralarından birine oturduk; köy ekmeği, tarhana çorbası, yaprak sarma, musakka ve karpuz. Tamamı bahçeden, Meryem Hanım ve yengesinin elinden…

75 yaşındaki Zekiye İnce oğluna güveniyor, kazanacağına ve Türkiye için hayırlı işler yapacağına inanıyor. Tek üzüntüsü haklarında çıkan yalan yanlış haberler.

Oğlunu camide halay çekerken gösteren fotoğrafa o kadar canı sıkılmış ki, bir geceyi hastanede geçirmiş. Diyor ki “Biz inançlı bir aileyiz, en çok buna üzülüyorum, bunu neden yapıyorlar?”

İNANÇLI BİR AİLEYİZ, MÜSLÜMANLIĞI AK PARTİ’DEN ÖĞRENMİŞ DEĞİLİZ Kİ

Muharrem İnce’nin kız kardeşi Meryem Dönmez ile konuşuyoruz. Ağabeyi ile gurur duyduğunu söylüyor, çocukluk dönemlerini anlatıyor…

– Biraz kendinizi anlatsanız…

İlkokul mezunuyum, ev hanımıyım. 2 kızım var, biri yüksek mimar, öteki işletme ve insan kaynakları okudu. İki torunum var. Yalova Merkez’de yaşıyoruz.

EVİN İŞİ BENDEYDİ

– Çocukken tüm kardeşler de ev de size emanetmiş, öyle mi?

Ben 12 yaşında evin her işini yapıyordum, zaten eğitimim o nedenle yarım kaldı. Annemler tütüne giderken evin işini söylerdi bana; “Ayranı çalkalayacaksın, bulaşıkları yıkayacaksın, kazan kaynatıp çamaşırları yıkayacaksın…”

– Bir de meşhur baklava hikayeniz varmış…

Ya, sormayın! 13 yaşında “Ev baklavası yap” dediler bana, yapamadım tabii, pişmemiş tam. Beğenmediler “Bu ne biçim baklava” diye… Annem kızdı “Şekeri ziyan ettin” diye, Muharrem abim “Bağırma çocuğa, ne bilsin o baklavayı” diye korumuştu beni…

UMREYE GİTTİM

– Ağabeyiniz cumhurbaşkanı adayı, her gün bir haberi çıkıyor…

Evet, biz de takip ediyoruz. Bazı haberlere üzülsek de…

– Hangilerine?

Bizlerin inancı ile ilgili olan haberlere sıkılıyoruz. Biz inançlı bir aileyiz, ben umreye gittim, aslında hacca gitmek isterdim ama sıra gelmedi. Küçüklüğümüz Eyüp’te geçti, anneannem otururdu orada. Eyüp Sultan’a da sık sık giderdim. Yani Müslümanlığı AK Parti’den öğrenmiş değiliz ki…

– Ne diliyorsunuz hem ağabeyiniz hem Türkiye’nin geleceği için ?

Ağabeyimle hep gurur duydum, Türkiye için de en iyisini yapacağına inanıyorum. Ülkem için ise huzur, birlik, sağlık diliyorum. Kısaca ‘Tamam’ diyorum yani!

ACİL SORUN EĞİTİM

Elmalık Köyü meydanında 3 kahvehane var, 3’ünde de İnce posterleri asılı. Köyün değerli öğretmeni Necip hoca gazetelerini hep burada okuyor. Ve bizi görür görmez de “eğitim” diyor “Türkiye’nin en acil sorunu eğitim…”

Sardunya saksılarının çevrelediği kahvelerde en çok okunan gazete SÖZCÜ. Cumhuriyet ve Yeniçağ da mutlaka alınıyor… Zeynel Bey, Muharrem İnce’nin en küçük kardeşi, Ziraat Mühendisi. Köyü de bize o gezdirdi.

İNCE’NİN KÖY EVİ

Burası İnce’nin sonradan yaptırdığı köydeki evi. Eskiden kardeşler buraya hayvan otlatmaya gelirlermiş. Şimdi bahçesinde kiraz, kivi ve hurma ağaçları var. Evin alt katında ise her zaman herkese açık bir kütüphane.

CESUR YÜREK İNCE

Muharrem İnce’nin köydeki evinin kütüphanesinde siyasi hayatı boyunca aldığı armağanlar, şiltler, tabaklar ve plaketler sergileniyor. Sergilenen bir tabağın üzerinde ‘Muharrem İnce, Cesur Yürek’ yazıyor. Bugün için anlamı büyük…

ŞAPKA KOLEKSİYONU

Kütüphane içerisindeki camlı dolap. İçi dünyanın her yerinden seyahatlerden alınmış ya da hediye edilmiş şapkalarla dolu! Elazığ kasketi de Che Guevara beresi de Rus kalpağı da var. İnce’ye, mitinglerinde de şapka hediye ediliyor.

EVDE İFTAR SAATİ

İşte iftar soframız… Aile geleneği olarak herkes sofraya oturuyor, ezan sofrada sohbet ederek bekleniyor. Sofra şahane… Tarhana çorbası ev yapımı! Sarmanın yaprağı bahçeden… İnce ailesinin misafirperverliği ise işte o en şahanesi.

http://www.tr724.com/muharrem-incenin-annesi-oglunu-anlatti-mal-varligina-4-koyunu-eksik-yazmis/
6 Haz 2018 16:33 güncellendi
6 Haz 2018 16:33
Milyonerler en çok Türkiye’den kaçıyor

Servetleri 1 milyon dolar ve üzerinde olanların riskli ülkelerden çıkışı sürüyor. Yeni Dünya Zenginlik Raporu’na göre, geçen yıl 6 bin milyoner daha, baskı ve kötü ekonomi yönetimi nedeniyle başka ülkelere yerleşti. Son 2 yılda sayı 12 bine ulaştı.

Afrasiabank tarafından yayınlanan rapora göre, son yıllarda Türkiye’yi terkederek başka ülkelere yerleşen milyonerlerin sayısı giderek artıyor.

2015 yılında bin milyoner başka ülkelere yerleşmek amacıyla giderken son 2 yılda bu sayıya 12 bin kişi daha eklendi. Geçen yıl milyoner nüfusunun yüzde 12’si başka ülkelere giden Türkiye, “ülkesini terk eden milyonerler” sıralamasında, büyük ekonomiler arasında birinci oldu.

Venezula ise milyonerlerinin yüzde 16’sını kaybederek, küçük hiperenflasyon ekonomisine sahip ülkeler arasında Türkiye’nin ardından ikinci sırada yer aldı. Böylece milyonerlerin çoğunun terk ettiği İstanbul, servet kaçışının en çok yaşandığı şehirler sıralamasında Jakarta (Endonezya), Lagos (Nijerya), Londra (İngiltere), Moskova (Rusya), Paris (Fransa) ve Sao Paulo (Brezilya) ile birlikte yer aldı.

Raporla ilgili olarak New York Times Gazetesi’nde Ruchir Sharma imzasıyla yayınlanan analizde, Türk milyonerlerin ülkeyi terk etme nedenleri, “Ülkede muhaliflere ve medyaya uygulanan baskı ile iş dünyasına karşı tutum, yüksek enflasyon ve TL’deki erime” olarak sıralandı. Servetleri 1 milyon dolar ve üzerinde olan milyonerler, mevduatlarını dolar ve Euro’ya çevirerek Avrupa ülkeleri ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) yerleşmeyi tercih ettiler.

100 BİN ZENGİN GÖÇ ETTİ

Rapora göre, dünyada servetleri 1 milyon doların üzerinde olan 15 milyon kişiden 100 bini geçen yıl ülkelerini değiştirdi.

Milyonerlerin yer değiştirmesinden en çok kazanç sağlayan ülkeler Avustralya, ABD, Kanada, BAE, Karayipler, İsrail, İsviçre, Yeni Zelanda ve Singapur oldu. Geçen yıl Avustralya’ya 10 bin milyoner göçerken, onu ABD 9 bin, Kanada 5 bin, BAE 5 bin, Karayipler 3 bin, İsrail 2 bin, İsviçre 2 bin, Yeni Zelanda bin, Singapur ise bin milyonerle izledi.

GLOBAL SERVET 321 TRİLYON DOLARA ÇIKACAK

Rapora göre, dünyadaki toplam servet şu anda 215 trilyon dolara ulaşıyor. Bu servet en az 1 milyon dolar ve üzerinde parası olan 15.2 milyon milyoner, 10 milyon dolar ve üzerinde parası olan 584 bin multimilyoner ve 1 milyar dolar ve üzerinde parası olan 2.252 milyarder arasında paylaşılıyor. 2017 yılında ABD, yaklaşık 62.6 trilyon dolarlık servetiyle dünyanın en zengin ülkesi olurken, onu 24.8 trilyon dolarla Çin izledi.

Japonya, 19.5 trilyon dolarla üçüncü, İngiltere 9.9 trilyon dolarla dördüncü sırada yer aldı. Rapora göre global servet 10 yıl içerisinde yüzde 50 artışla 321 trilyon dolara yükselecek. Asya’daki güçlü büyümenin de körükleyeceği servet dağılımında aslan payını alacak olan ülkeler, gelişen ekonomileri ve eğitimli nüfuslarıyla yatırımcılara güven veren Sri Lanka, Hindistan, Vietnam, Çin ve Mauritius olacak.

PARA DAHA GÜVENLİ LİMANLARA YÖNELDİ

Uluslararası Finans Enstitüsü’ne (IIF) göre, gelişen piyasalardan yerleşik olmayan fon çıkışları, mayıs ayında hızlanarak 12.3 milyar dolara ulaştı.

Kurum tarafından yazılan notta, söz konusu çıkışlarda, bünyesel yerel zorluklar, ABD’nin gümrük vergisi tehditlerini yenilemesi ve Avrupa’daki siyasi belirsizlik gibi unsurların bileşiminin etkili olduğu kaydedildi.

Nisan ayında gerçekleşen fon çıkışları ise 300 milyon dolar seviyesindeydi. Mayıs ayında gerçekleşen fon çıkışları, 8 milyar dolar ile Asya gelişen piyasalarında yoğunlaştı. Bunu, Afrika ve Ortadoğu takip etti.

http://www.tr724.com/milyonerler-en-cok-turkiyeden-kaciyor/
6 Haz 2018 16:32 güncellendi
6 Haz 2018 16:32
FOX TV’ye soruşturma: Fatih Portakal şüpheli gösterildi

FOX TV’nin Mersin Devlet Hastanesi hakkındaki yalan haberiyle ilgili ‘Devlet organlarını aşağılama’, ‘Hakaret’ ve ‘İftira’ suçları kapsamında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı.

FOX TV Spikeri Fatih Portakal ve Sorumlu Müdür İbrahim Onur Kumbaracıbaşı’nın soruşturmada şüpheli oldukları öğrenildi. Bakırköy 1. Sulh Ceza Hakimliği aynı haberle ilgili FOX TV ekranlarında cevap ve düzeltme metni yayınlanmasına da karar verdi.

Portakal, şehir hastaneleri ile ilgili haberi için “Birileri bunlara yaptırıyor” diyen bakana “İspatlarsa istifa ederim. Bilgileri paylaşmazsa dava açacağız” cevabını vermişti.

http://www.tr724.com/fox-tvye-sorusturma-fatih-portakal-supheli-gosterildi/
6 Haz 2018 16:28 güncellendi
6 Haz 2018 16:28
Doktor Özyavuz işkence ile öldürüldü, babası ‘bizi öldürürler, burada devlet yok’ dedi

Silivri Cezaevi’nden intihar ettiği söyleyen ama işkence ile öldürüldüğüne yönelik kanıtların her geçen gün artığı doktor İbrahim Halil Özyavuz ilgili yeni detaylar ortaya çıkıyor. Gazeteci-yazar Cevheri Güven, Doktor İbrahim Halil Özyavuz’un intihar etmediğini cezaevinde işkence ile öldürüldüğünü söyledi.

Youtube’da yayın yapan Bolt Medya kanalına konuşan Güven, Özyavuz’un ölümü ile ailesinin cenazeyi almak için İstanbul’a geldiğini, çocuklarının bedeninde işkence izlerini gördüklerini söyledi.

Polis sürekli ifade değiştirmiş; en son: “Koğuştaki 6 kişi darp etti” demiş

Güven şöyle devam etti: “Bu sürede polislerin baskısı devam ediyor. Polis ifadeyi değiştiriyor. Diyorlar ki ‘kendisini darp ederek öldürdü.’ Fakat bu aileye mantıklı gelmiyor. Fakat polisin bunu söylemesinin bir nedeni var. Cenazenin üzerinde çeşitli darp izleri var. Aile bunun mümkün olamayacağına yönelik baskı yapınca. Bu sefer 3. kez aileye verilen bilgi değişiyor. Bu sefer de koğuşta kalan arkadaşlarının kendisini darp ederek öldürdüğü söyleniyor. Bu da aileye mantıklı gelmiyor. Böyle bir cinayet söz konusu ise o 6 kişinin tutuklanması, haklarında işlem yapılması lazım.”

“Aile tekrar baskı yapınca polisin tavrı aileye karşı değişiyor. Polis artık çocuğunu kaybetmiş bir aile gibi değil düşman bir aile gibi görmeye başlıyor. Ailenin üzerine geliyorlar ve aile sessizliğe bürünüyor. Hastane morgunun önünde aile beklerken babası bağırarak şöyle bir cümle söylüyor. ‘İki hafta önce görüşmeye gittiğimde oğlum bana cezaevinde işkence gördüğünü söyledi. İnanmadım, oğlumu öldürdüler’ diyor.”

“Bizi öldürürler, burada devlet yok”

“Bu yayına çıkmadan az öncede bir yakını beni aradı. Babası ile görüştük babası aynen şunları söyledi: “Bizi öldürürler burada devlet yok.” Bu Özyavuz’un intihar etmediğini ve işkence ile öldürüldüğünün en büyük kanıtlarında biri.”

İşte o açıklamalar

Cevheri Güven Youtube’da yayın yapan Bolt Medya kanalına konuştu
http://www.tr724.com/wp-content/uploads/2018/06/halil-ibrahim-özyavuz.mp4?_=1

Cerrahpaşa birincisi ve TUS üçüncüsüydü

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitiren ve Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) Türkiye 3. olan doktor İbrahim Halil Özyavuz tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde 1 Haziran’da intihar ettiği iddia edildi. Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden yoğun bakımda olan Özyavuz 3 Haziran’da hayatını kaybetmişti.

http://www.tr724.com/doktor-ozyavuz-iskence-ile-olduruldu-babasi-bizi-oldururler-burada-devlet-yok-dedi/
6 Haz 2018 16:27 güncellendi
6 Haz 2018 16:27
Erdoğan’ın yazlık sarayı için 50 bin ağaç kesildi, klima masrafı 3 milyon TL

Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yaz tatillerini geçirdiği Okluk Koyu’ndaki Cumhurbaşkanlığı Konutu’nun yerine yapılan, Erdoğan’ın yazlık sarayının inşaatına Nisan 2017’de başlandı. Şu ana kadar inşaat için milyonlarca lira harcanırken, en az 50 bin ağaç kesildi. Yeni sarayın klima masrafı ise 3 milyon TL’yi buldu.

Cumhuriyet’in haberine göre, Bakanlar Kurulu, Muğla’nın Akyaka, Turunç, Akbük gibi koylarının da yer aldığı Gökova Körfezi’ndeki sit alanlarını daraltarak imara açtı. Okluk Koyu’nun da birinci derecede doğal sit alanı özelliği ranta kurban edildi. Beton bir iskele ve helikopter pistinin de yer aldığı 4 oda ve 1 salondan oluşan 230 metrekarelik Okluk Konutu’nun yerine planlanan 300 odalık yeni konukevi için tahsis edilen inşaat alanı, doğa savunucularının ve büyükşehir belediyesinin itirazlarına karşın, 20 hektardan 65 hektara çıkarıldı.

200 dönüm koruma alanı, etrafına çekilen beton duvarlarla adeta doğadan koparıldı. İnşaat atıklarıyla denizde büyük bir kirlilik oluştu. Yarattığı doğa tahribatı ve yüksek maliyetiyle tepki çeken Yazlık Saray’ın inşaat maliyeti sır gibi saklanırken, yalnızca klima maliyetinin 3 milyon lirayı bulduğu ortaya çıktı. Okluk’taki inşaat bittiğinde dört ana blok, bir dinlenme evi, personel lojmanları, iki de nizamiye yapısı olacak. Blokların en büyüğü 3 bin 347 metrekare. Üç blokta 250’şer metrekarelik ‘hobi ve eğlence’ alanları mevcut. Bu alanlar havuz, SPA, sinema gibi etkinlikler için tasarlanmış. Salon, oda, çalışma ofislerinden oluşan ‘yaşama alanı’, 611 ile 763 metrekare arasında değişiyor.

http://www.tr724.com/erdoganin-yazlik-sarayi-icin-50-bin-agac-kesildi-klima-masrafi-3-milyon-tl/
6 Haz 2018 16:22 güncellendi
6 Haz 2018 16:22
Promotersız konuştuğu 20 saniyede Bingöllülere 5 kez Diyarbakır diye seslenen Asrın Lideri...
6 Haz 2018 13:49 güncellendi
6 Haz 2018 13:49
OHAL’de cezaevinde bir cinayet daha: Cerrahpaşa birincisi ve TUS 3.’sü doktor. Cezaevinde işkenceyle öldürüp 'intihar' denilen Dr. Halil İbrahim Özyavuz hakkında gazeteci Cevheri Güven, "Aileye önce "intihar", darp izleri ortaya çıkınca "kendini darp ederek öldürdü", buna itiraz edince de "koğuş arkadaşları döverek öldürdü" denmiş." dedi ...
OHAL’de cezaevinde bir cinayet daha: Cerrahpaşa birincisi ve TUS 3.’sü doktor.

Cezaevinde işkenceyle öldürüp 'intihar' denilen Dr. Halil İbrahim Özyavuz hakkında gazeteci Cevheri Güven, "Aileye önce "intihar", darp izleri ortaya çıkınca "kendini darp ederek öldürdü", buna itiraz edince de "koğuş arkadaşları döverek öldürdü" denmiş." dedi ...
6 Haz 2018 12:55
BETONA TAPANLAR MEDENİYETİ.... SOLDAKİ ATAŞEHİR. SÖVDÜKLERİ BATI'DAN ALINAN KREDİLERLE YAPILIP ADINA 'FİNANS MERKEZİ' DEDİKLERİ YER... SAĞDAKİ GÜZELİM ZEYTİNBURNU SAHİLİ...ŞİMDİ ADINI DA DEĞİŞTİRMEK GEREKİR.
BETONA TAPANLAR MEDENİYETİ....

SOLDAKİ ATAŞEHİR. SÖVDÜKLERİ BATI'DAN ALINAN KREDİLERLE YAPILIP ADINA 'FİNANS MERKEZİ' DEDİKLERİ YER...

SAĞDAKİ GÜZELİM ZEYTİNBURNU SAHİLİ...ŞİMDİ ADINI DA DEĞİŞTİRMEK GEREKİR.
6 Haz 2018 12:51
Prompter kazasi gösterdiki erdogan sadece bir taseron, derin devletin taseronu, birileri yaziyor, birileri yönlendiriyor, emir komuta merkezi ne derse onu uyguluyor. yani kendisini gözümüzde fazla büyütmeye gerek yok, o sadece perdenin önündeki kisi, perdenin arkasindaki asil oyun kurucular gözükmüyor !
Prompter kazasi gösterdiki erdogan sadece bir taseron, derin devletin taseronu, birileri yaziyor, birileri yönlendiriyor, emir komuta merkezi ne derse onu uyguluyor. yani kendisini gözümüzde fazla büyütmeye gerek yok, o sadece perdenin önündeki kisi, perdenin arkasindaki asil oyun kurucular gözükmüyor !
6 Haz 2018 01:53
İki yüzlü siyasal "ISLAMCI" zihniyeti tarif et desen daha iyi tarif edemezdim.

1.) Uyuşturucu baskını esnasında polisleri kapıda gören torbacı başlıyor Kur’an okumaya...

2.) Köşeye sıkışan hırsız balkonda namaza duruveriyor...

Devleti soyarken suçüstü yakalandıktan sonra "paralel" yaygarası koparan BAŞÇALAN geldi nedense aklıma !
6 Haz 2018 01:43 güncellendi
6 Haz 2018 01:43
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Nasıl ki Recep ne derse bu millet inanıyor. Aynı şekilde promter ne yazarsa Recep'de onu okuyor.
Yarın kazara promter "ben münafığım" yazsa Recep onu okur bu millette alkışlar.
Ama bu millet "ne diyor bu adam" demez. Çünkü suursuz bir kitle oluşturuldu ve sorgulama denen yetenek sifirlandi. Aya 4 şeritli yol kitlesi var artık.

Mutlu Karaca
6 Haz 2018 01:05
15 temmuz hilesini düzenleyen zihniyetin seçimlerde hile yapmaması mümkün degil, "kazanmak" için tedbir almışlar... Hüsnü Mahalli’den korkutan sözler: 24 Haziran’da İsrail’den aldıkları programla hile yapacaklar! https://halkweb.net/husnu-mahalliden-korkutan-sozler-24-haziranda-israilden-aldiklari-programla-hile-yapacaklar/
15 temmuz hilesini düzenleyen zihniyetin seçimlerde hile yapmaması mümkün degil, "kazanmak" için tedbir almışlar...

Hüsnü Mahalli’den korkutan sözler: 24 Haziran’da İsrail’den aldıkları programla hile yapacaklar!

https://halkweb.net/husnu-mahalliden-korkutan-sozler-24-haziranda-israilden-aldiklari-programla-hile-yapacaklar/
5 Haz 2018 22:17
‘Millet de sanıyor ki en büyük hatip, camdan okuyor camdan!’

Erdoğan’ı eleştiren İnce, “ Promter’a bağlı siyaset yaparsan, birgün fişini çekerler! Yani Türkiye’nin en büyük hatibi meğer promter’mış. Klavuzu promter olanın…. Millet de sanıyor ki Türkiye’nin en büyük hatibi, halbuki camdan okuyor camdan!”

http://www.tr724.com/millet-de-saniyor-ki-en-buyuk-hatip-camdan-okuyor-camdan/
5 Haz 2018 21:58 güncellendi
5 Haz 2018 21:58
Saadet partisinin Millet İttifakı’nda yer almasını "ihanet" gibi gören, diger partilere düşman muamelesi yapan, Milleti sag-sol, laikci-islamcı diye kutuplaştıran iktidar kanadına
Saadet lideri Karamollaoğlu, Necmettin Erbakan’ın 1996’da yaptığı konuşma ile cevap verdi.

Eski Başbakan Erbakan, bütün partilere kollarına açtıklarını, DSP ve CHP ile koalisyon kurabileceğini anlatıyor. Bu tür koalisyonların memleket zarar getirmeyeceğini aktarıyor.
5 Haz 2018 21:53 güncellendi
5 Haz 2018 21:53
Namazın sırası mı şimdi?

Bizim siyasal İslamcı tayfa enteresandır.

Radikaldirler. Din ile alakalı en ufak bir olayda hemen ön plana atlar, protestolar düzenler, tepki gösterirler.

Bu anlamda samimi olabilirler, kimsenin kalbini yaramadığımız için bilemeyiz elbette.

Ancak görünür olan bir takım davranış ve reflekslere bakarak, inançlarını yaşamakta ne kadar samimi olduklarını ölçümlemek mümkündür.

Bugün size birkaç örnek vereceğim.

İnsanları rencide etmek, olayın şahitlerini zor durumda bırakmamak amacında olmadığım için isim ve yer vermeden anlatacağım yaşanmış hadiseleri.

En sonuncuyu hemen aktarayım. Taze olduğu için kahramanları bellidir. Sanırım kimsenin itiraz edecek hali de yoktur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki gün Diyarbakır’da konuşma yaparken bir ara duraksadı. Biraz bekledikten sonra, merakla kendisini izleyen taraftarlarının şaşkın bakışları arasında yardımcısını çağırdı.

Durum kısa sürede anlaşıldı. Erdoğan’ın konuşma metninin aktığı prompter bozulmuştu anlaşılan.

Erdoğan öfkelenmişti ama öfkesini bastırmaktaydı belli ki.

Aşağıya olayın videosunu da koyacağım için, çok fazla detaya girmeyeceğim. Ancak bir hususa dikkatinizi çekeceğim ki o bölümü daha özenle izleyesiniz diye. (BKZ)

Bir süre prompterın (okuma cihazı) düzelmesini bekleyen Erdoğan, daha sonra yakın korumasını yanına çağırarak ilgili görevliye “yahu namaza mı gidilir”, “dangalak” ve “Allah Allah” sözleriyle tepki gösterdiği görülüyor görüntülerde.

Her konuşmasında Allah, kitap, peygamber diyen, kitlelere elinde tuttuğu Kutsal kitabı gösteren bir liderin “namaza mı gidilir?” cümlesi insanı rahatsız eder şüphesiz.

Bunu başka bir siyasi lider yapsa, eminim şimdi troller ve yandaş medya leşkerleri tekmili birden abanmış ve istifaya davet etmiş olurlardı. Twitterde “hashtag” açarlardı bile.

Aynı şansızlığı Muharrem İnce’nin yaşadığını düşünsenize bir. İnce konuşurken, prompter arızalanıyor. Bir süre sonra İnce yanındaki adamına, mikrofonlara yansıyacak şekilde, “Ne namazı, namazın sırası mı şimdi dangalak?” diye çıkışıyor!

Sizce ne yapardı AKP güruhu?

Hayatlarını inançlarına göre kodlayan, yaşamlarını Allah’ın emirlerine göre tanzim ettiklerini söyleyenlerin, inanç ve ideallerini yaşayışlarına yansıtmalarını beklemek yanlış bir beklenti olmayacaktır.

Sözgelimi; Rabia eylemleri yaparken yan tarafta okunan ezanı önemsememek, bir vakit namazı kaçırana kadar eyleme devam edip, sonra da her şeyi Allah için yaptığını iddia etmek, insanlara pek samimi gelmez.

Ya da Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde, At Meydanı’nda, Şazeli’de saatlerce nargile fokurdatırken İslam alemini kurtarmak, şeriat devleti kurmak, bunları yaparken namazı filan umursamamak en azından söylemde radikal olanların eylemde liberal olduğunun göstergesidir zannımca.

Siyasal İslamcılar için ibadethaneler her şeyden önce propaganda ve kampanya merkezleri olarak kullanılıyor sıklıkla. Şaşırtıcı olan başta cami cemaati olmak üzere, bu durumdan kimsenin rahatsız olmaması. Buna bir de milletin değil bir partinin borazanına dönüşen Diyanet İşleri eklenince, camiler Allah’a yaklaşma değil, iktidarı elde etme ve güçlendirme merkezlerine dönüşüyor maalesef. Belki bugünün siyasal İslamcıları bu durumdan memnun olabilir ama korkarım ki yakın gelecekte, insanların mabetlerden soğumasına neden olabilecek bir süreçtir bu.

Camilere bu kadar düşkün, ibadet vakitlerini bu kadar hassasiyetle takip eden zihniyetin, pratik konusunda da hassas olmasını bekliyor insan.

Ezan okunurken müziğin sesini kısmadı, diye kafeterya sahibiyle kavga eden İslamcıya, 50 metre ilerisindeki camiye gidip vakit namazı kılmak ağır geliyor nedense!

Bu ‘pratik liberalliği’ sanırım tüm siyasal dincilerin ortak paydası. Belki de bu nedenle, uyuşturucu baskını esnasında polisleri kapıda gören torbacı başlıyor Kur’an okumaya ya da köşeye sıkışan hırsız balkonda namaza duruveriyor!

https://www.youtube.com/watch?v=BNjYSMy3pRc

Biliyorum bu satırları okuyup kızanlar da olacaktır ama bunu sadece ben s