Cübbeli Ahmet ile Doğu Perinçek birbirine iltifat yağdırdılar

Cübbeli Ahmet Hoca'nın Doğu Perinçek'i öven sözlerine karşılık Doğu Perinçek'ten Cübbeli Ahmet Hoca'yı öven ifadeler geldi.

PERİNÇEK: VATANSEVER CÜBBELİ AHMET HOCA DOĞRU YERDE KONUMLANDI
https://www.milligazete.com.tr/haber/2576706/cubbeli-ahmet-ile-dogu-perincek-birbirine-iltifat-yagdirdilar
8 Haz 2019 18:32 güncellendi
8 Haz 2019 18:32
Harun Tokak ile Hizmet hayatına ve siyasete dair konuşmalar | Zeynep Kaya

YouTube kanalı VideonTR’den Zeynep Kaya’nın konuğu olan İlahiyatçı-Yazar Harun Tokak, Hizmet Hareketine yönelik kitlesel kıyım süreci ve gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

- Hizmet’i nasıl tanımlıyorsunuz; sizin için Hizmet nedir?
- Hizmet, hayatınızda neyi değiştirdi?
- Yurtdışına ne zaman ve nasıl çıktınız?
- “Abiler darbeyi önceden biliyordu. Çıktılar kendilerini kurtardılar, olan masumlara oldu” eleştirilerine nasıl bakıyorsunuz?
- Hizmet’te eleştiri ve şeffaflaşma tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Verdiğiniz bir röportajda "bazı şeyler mâbeyn arasında kalmalı ulu orta konuşulmamalı", diyorsunuz. Neyi kast ediyorsunuz?
- “Sorunu çözmek istiyorsanız Hocaefendi ile istişare eder, konuyu oraya taşıyıp çözüm aranabilir” diyorsunuz. Fakat yaşanan zulümler kendisini etkilediği için bir çok şeyin kendisine söylenmediği de söyleniyor. Hocaefendi ile rahat bir istişare ortamı var mı?
- “Siyasetle içli dışlı olmamız hataydı” diyorsunuz. Bu hatayı ne zaman farkettiniz?
- Recep Tayyip Erdoğan, yanında yer almanız için size teklif yaptı mı?
- Erdoğan, neden “Harun Hoca bile bize düşman oldu”, dedi?

https://www.youtube.com/watch?v=5gjtUb8cyFw
1 Haz 2019 02:45 güncellendi
1 Haz 2019 02:45
Fare dağ doğuramadı!

HABER-ANALİZ | BÜLENT KORUCU

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni açıkladı. Günlerden beri AKP çevreleri umut pompalayıp yüksek bir beklenti oluşturdu; açıklamadan sonra ‘dağ fare doğurdu’ değerlendirmeleri yapılıyor. Hayır efendim yanlış! Doğrusu şu; farenin dağ doğurabileceği gibi gerçekçi olmayan bir beklentiydi ve sürpriz çıkmadı. Doğal olarak fare dağ doğuramadı.

Adalet Bakanlığının internet sayfasında 2011’den beri çıkarılmış 6 adet yargı reformu paketi bulunuyor. Bu da nadide bir parça olarak koleksiyondaki yerini alacak. Sekiz yılda yedi tane ‘yargı reform paketi’ kendi alanında bir rekor diyeceğim ama aklıma damat Berat Albayrak’ın neredeyse haftada bire düşen ekonomik reform paketleri geliyor.

Bir fıkra anlatacağım; Erdoğan yolda giderken bir sihirli lamba bulmuş. İçinden çıkan cin her zamanki soruyu sormuş; Erdoğan da dileğini söylemiş: “bizim damadın ekonomik reform paketi hayata geçsin.” Cin ‘bu çok zor başka bişey iste’ demiş. Erdoğan bu sefer de yargı reform paketini söylemiş. Cin biraz düşünmüş, “şu senin damat doları kaçtan istiyordu?” diye birinci şıkka dönmüş. O kadar yani.

Belki bana “böyle ciddi meseleler bu kadar sulandırılır mı?” diye kızıyorsunuz. Fakat gerçekten ne paketin ne de açıklayıcıların ciddiye alınır bir yanı var. Düşünce suçlarında, beş yılın altındaki cezalar için istinaftan sonra Yargıtay hakkı verilecek diye sevinenlere insan hakları aktivisti avukat Eren Keskin’in cevabı kısa ve öz oldu: “Cezaevine altı ayda değil, bir yılda gireceğiz, sadece bu kadar.” Eren Keskin’e inanmayanlar internette ‘yargıtay onadı’ cümlesini yazıp arama yapsınlar. Çıkan sonuçlar gerçekten ürkütücü. Yargıtay Başkanı, daha dün hükümetin açıkladığı bir icra programını ön sırada oturup, icranın başını ayakta karşıladı.

Erdoğan’ın açıkladığı paketi hararetle destekleyen ve avuçları patlarcasına alkışlayan yegane ‘sivil’ kişi Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’ydu. Avukatlara yeşil pasaport cümlesi üzerine kameralar kendisine döndü, bayram şekeri alan çocuklardan farksızdı. (http://www.tr724.com/cakma-vaftizci-feyzioglu/ daha geniş bilgi için şu portreye bakabilirsiniz.)

Erdoğan’ın birkaç cümlesini seçip yakından bakalım.

-“Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin güvence altına alınması gibi birçok konuda önemli yenilikler getiriyoruz.” Önünde basın açıklaması yapılamasın diye Ankara’nın göbeğinde İnsan Hakları Anıtı’nı aylarca polis kordonunda tutan zihniyet söylüyor bunu. Üç kişilik bir gösteriye onlarca polisle müdahale edip, başörtülü genç kıza kameralar önünde cinsel saldırı suçu işleyeni savunanlar yapacak bunu.

-“Sistematik işkence iddiaları artık geride kalmıştır. Bu alandaki kazanımlarımızı korumakta karalıyız.” Bu cümleye en çok onlarca eski diplomata işkence yaptığı uluslararası toplumun bile gündemine giren özel ekip gülmüştür. Adamlar hala gözaltında ve işkence iddialarını yalanlama zahmetine bile katlanılmıyor; avukatlara ‘büyütmeyin onlar FETÖ’cü’ demekle yetiniyorlar.

-“Hakim ve savcılar için coğrafi teminat getiriyoruz.” Bu ülkede dört bin civarında hakim ve savcı adli ve idari soruşturma yapılmadan görevden atıldı ve tutuklandı. Sürgün yasağı da dahil olmak üzere, soruşturma ve kovuşturmaya yönelik yasa, anayasa ve uluslararası metinlerde düzenlenen hiç bir güvenceye riayet edilmiyor. Zaten var olup uygulanmayan güvencelerin suyunun suyu vaat olarak zikredilmiş.

-“Belirli görevler için mesleki liyakat, ve mesleki kıdem şartlarını yeniden belirliyoruz.” Herhalde HSK ve yüksek yargıda atayacakları partilileri daha kıdemliler arasından seçecekler.

-“Tutuklamaya yönelik yeni adımlar atıyoruz. Tutuklama tedbiri ölçülü uygulanacak.” 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin Uygulanması Hakkındaki Kanun, hamile kadınlara altı aydan daha küçük bebeği olan kadınların tutuklanmasını yasaklıyor. Kanunun 16/4 maddesine göre, “Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş olursa, doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur.” Kanun ‘kesinleşmiş cezayı infaz etmeyin’ derken henüz iddianamesi bile olmadan tutuklanan hamile ve çocuklu kadınlar varken bunu söylemek için utanmazlık ötesinde bir durum gerekiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ya da Anayasa Mahkemesi’nin tutuklulukta hak ihlali kararları dahi Saraydan talimat gelmeden uygulanmıyor, aylarca sürüncemede bırakılıyor. Var olan uygulanmıyor, yeni geleceği söylenene nasıl inanalım!

-En büyük müjde internet yayıncılığına! “Bir internet sitesinin tamamına değil, belli sayfanın erişiminin engellenmesine yönelik çalışmalar yapacağız.” Wikipedia’nın en azından bazı sayfalarına ulaşabileceksiniz, hadi yine iyisiniz.

Bunları niye yapıyorlarmış, yatırımcıya güvence için. Sizce onları kandırmak bu kadar kolay olabilir mi? O biçim damat gitti ikna edemedi.

http://www.tr724.com/fare-dag-doguramadi/
31 May 2019 07:12 güncellendi
31 May 2019 07:12
Yardım çağrılarına sen ses veriyor musun? YORUM | NURULLAH ALBAYRAK 15 Temmuz’dan itibaren, aralarında 103 bin 517 kadın 2 bin 60 çocuğun olduğu 500 bin 650 kişi hakkında soruşturma açıldı, 100 bine yakın insan tutuklandı, halen 30 bin 679 kişi de cezaevlerinde. Bu süreçte emniyet ve cezaevi aşamasında 72 kişi şüpheli şekilde vefat etti. 982 şirkete kayyım atandı, 127 bin 396 kişi KHK ile ihraç edildi, 50 bine yakın kişi çalıştıkları kurum kapatıldığı için işsiz kaldı. 50’den fazla hamile kadın gözaltına alındı veya tutuklandı. Halen cezaevlerinde 35 hamile kadın var. Ayrıca, 543’ü 0-3 yaş arasında olmak üzere 743 çocuk anneleriyle birlikte ceza çekmekte. Herkesin gözü önünde 10’larca insana ağır işkenceler yapılıyor, binlerce insan da işkenceye maruz bırakıldı. 6 kişi son 3 ay içerisinde olmak üzere 23 kişi Türkiye’de kaçırıldı, 19 ayrı ülkeden 60’ın üzerinde insan da yasadışı olarak bulundukları ülkeden kaçırılarak Türkiye’ye cezaevine götürüldü. Bunların dışında binlerce aile evlerinden yurtlarından sürgün edildi. Rakamlarla anlatmaya çalıştığım bu olayların arkasında binlerce farklı hikâye var. Yaşanan mağduriyet o kadar fazla ki mağduriyetlerin sadece rakamdan ibaret olarak algılanması tehlikesiyle karşı karşıyayız. Mağduriyetin arkasında ki hikâyeyi, yaşanan gerçekleri ya göremiyor ya da görmek istemiyoruz. Cezaevinde doğum yapmak zorunda kalan 25 yaşında hayatının başında bir kadının, dışarıda çırpınan eşinin yaşadığını ya anlamıyor ya da anlamakta zorlanıyoruz. Anne babası tutuklu olduğu için perişan olan 100’lerce çocuğun neler yaşadığını artık hissedemiyoruz. Kaçırılan insanların eşlerinin çırpınışlarını fark edemiyoruz… Şüphesiz hepimiz yaşanan mağduriyetten az ya da çok etkilendik. Halen yaşanan travmanın komplikasyonlarıyla mücadele ettiğimiz de bir gerçek. Yaşanan bu trajediyi bir trafik kazası olarak değerlendirecek olursak, tüm mağdurlar aynı aracın içerisindeyken bulunduğumuz araç kaza yaptı ve araçtaki herkes bir tarafa savruldu. Kazazedelerin kimi aracın altında sıkıştı kaldı, kimisi uzağa savrularak bir yerleri kırıldı. Yapılması gereken, kazadan az yara alarak kurtulmuş olanların diğer kazazedelere yardım için harekete geçmeleri ve daha fazla kişiye yardım etmek için koşturmaları olmasıdır. Trafik kazasında yardım yapma sorumluluğu cezai zorunluluk olduğu gibi mağduriyet yaşamış herkesin diğer mağdurlara yardım etme sorumluluğu da hem vicdani hem insani hem ahlaki hem de kardeşliğin gereğidir. Mağdurlara yardımcı olmak mağduriyetleri sonlandırmak için herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Farkındalık oluşturarak, ilgili tüm kişi ve kurumların duyarlılığını sağlayarak mağduriyeti durdurabilir miyiz diye çabalıyor. Kimsenin kimseye hesap sormaya hakkı elbette yok, ancak mağduriyet ortak paydasında buluşan insanların tavsiye mahiyetinde birbirlerine değerlendirmede bulunması da mazur görülmelidir. Bu kapsamda, son günlerde yaşanan onlarca ayrı mağduriyet içerisinde iki mağduriyetten yola çıkılarak herkesi duyarlılık testi yapmaya davet ediyorum. Birincisi, sosyal medyada eşinin cezaevinde doğum yapmak üzere olduğu feryadıyla yardım çağrısında bulunan genç bir eşin çağrısı. Ömer Faruk Gergerlioğlu tarafından da kamuoyuna duyurulan bu mağduriyetle ilgili herkesten yardım talebinde bulunuldu. Mağdur 25 yaşlarında bir kadın. Hayatının henüz başında, gözaltına alınmadan kısa bir süre önce evlenmiş ve bebeğini cezaevinde doğurma riskiyle karşı karşıya. Eşinin çırpınması, feryatları arasında ne yazık ki bu kadıncağız cezaevi şartlarında doğum yaptı ve şu an 1 haftalık bebeği ile 30 kişinin kaldığı bir koğuşta, haftada 3 gün 2 saat sıcak su imkânı olan, bebek için zaruri ihtiyaçların karşılanamadığı bir cezaevinde yaşamaya çalışıyor. Bu mağduriyetin sonlandırılması için çeşitli kampanyalar yapıldı. Hukukçular tarafından da yaşanan hukuksuzlukların anlatıldığı, hamile ve yeni doğum yapmış kadınların tutuklanmasına son verilmesi için bir imza kampanyası başlatıldı. Basit bir faaliyet gibi düşünülen imza kampanyası uluslararası insan hakları kuruluşlarının acil olaylarda sıkça kullandıkları bir yöntem. Bu tür kampanyalarla hem yaşanan süreç hakkında herkesin bilgi sahibi olması hem karar vericilere kampanya sonucunda durum bildirilerek tepki gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu kadının kim olduğu, siyasi düşüncesi ve inancının ne olduğu önemli olmaksızın genç bir anne cezaevi şartlarında doğum yapmasın ve bebek dünyaya gözlerini cezaevinde açmasın çağrısıyla başlatılan kampanyaya imza atan sayısı 3.100 civarında. Aynı sayfada geyikler için yapılan çağrıya verilen imza sayısının 12.000’e ulaştığını görüyorsunuz. Sadece 3 dakikada gerçekleştirilebilecek, isim bilgilerinin gizli tutulabildiği ya da farklı bir isim kullanılabildiği bir çağrı için verilen desteğin bu derece düşük olması, mağduriyetlere karşı duyarlı olma seviyemizin çok düşük olduğunu ne yazık ki gösteriyor. http://chng.it/SFnGnXcTbG İkinci olay, Ankara’nın merkezinde emniyet müdürlüğü binasında eski diplomatlara, okunduğunda dehşete düşüren işkence yapıldığı haberleri. Ankara Barosu tarafından insanı sarsan derecede ağır işkence olayı raporlaştırarak kamuoyuna da duyuruldu. Bu şekilde bir hadise olduğunda, sorumluluk hisseden, kendisini de mağdur olarak tanımlayan herkes bana ne düşer, bu konuda ne yapabilirim diye düşünerek aksiyona geçmesi gerekirken, ne yazık ki herkesi ayağa kaldırması gereken bu olay bizi bile yerimizden kaldıramadı. Emniyette işkence altında kalan insanlar o şartlarda uğradıkları işkenceyi avukatlara anlattılar ve halen o işkence merkezinde çaresizce beklemeye devam ediyorlar. http://www.ankarabarosu.org.tr/HaberDuyuru.aspx?BASIN_ACIKLAMASI&=3099 Bu olaylara verdiğimiz tepki bizim olaylara karşı duyarlılık seviyemizin ne olduğunu göstermektedir. Suriye’de, Yemen’de, Çin’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan bir mağduriyet gördüğümüzde ya da duyduğumuzda verdiğimiz tepki neyse şu an Türkiye’de bizimle aynı nedenlerle mağduriyet yaşamış, arkadaşımız, kardeşimiz, akrabamız, can yoldaşımız, çalışma arkadaşımız, komşumuz, ev arkadaşımız ya da bir yakınımızın yaşadığı mağduriyeti gördüğümüzde ya da duyduğumuzda verdiğimiz tepki aynı seviyeye geldiyse mağduriyetlere karşı duyarlılığımızı yitirdiğimizi söyleyebiliriz. Bu iki olay sonucunda kendimizi tekrar kontrol etmemiz ve insani, ahlaki, vicdani bir sorumluluk olarak yardım çağrılarına ses vermeliyiz… http://www.tr724.com/yardim-cagrilarina-sen-ses-veriyor-musun/
Yardım çağrılarına sen ses veriyor musun?

YORUM | NURULLAH ALBAYRAK

15 Temmuz’dan itibaren, aralarında 103 bin 517 kadın 2 bin 60 çocuğun olduğu 500 bin 650 kişi hakkında soruşturma açıldı, 100 bine yakın insan tutuklandı, halen 30 bin 679 kişi de cezaevlerinde.

Bu süreçte emniyet ve cezaevi aşamasında 72 kişi şüpheli şekilde vefat etti. 982 şirkete kayyım atandı, 127 bin 396 kişi KHK ile ihraç edildi, 50 bine yakın kişi çalıştıkları kurum kapatıldığı için işsiz kaldı. 50’den fazla hamile kadın gözaltına alındı veya tutuklandı. Halen cezaevlerinde 35 hamile kadın var. Ayrıca, 543’ü 0-3 yaş arasında olmak üzere 743 çocuk anneleriyle birlikte ceza çekmekte. Herkesin gözü önünde 10’larca insana ağır işkenceler yapılıyor, binlerce insan da işkenceye maruz bırakıldı. 6 kişi son 3 ay içerisinde olmak üzere 23 kişi Türkiye’de kaçırıldı, 19 ayrı ülkeden 60’ın üzerinde insan da yasadışı olarak bulundukları ülkeden kaçırılarak Türkiye’ye cezaevine götürüldü. Bunların dışında binlerce aile evlerinden yurtlarından sürgün edildi.

Rakamlarla anlatmaya çalıştığım bu olayların arkasında binlerce farklı hikâye var. Yaşanan mağduriyet o kadar fazla ki mağduriyetlerin sadece rakamdan ibaret olarak algılanması tehlikesiyle karşı karşıyayız. Mağduriyetin arkasında ki hikâyeyi, yaşanan gerçekleri ya göremiyor ya da görmek istemiyoruz. Cezaevinde doğum yapmak zorunda kalan 25 yaşında hayatının başında bir kadının, dışarıda çırpınan eşinin yaşadığını ya anlamıyor ya da anlamakta zorlanıyoruz. Anne babası tutuklu olduğu için perişan olan 100’lerce çocuğun neler yaşadığını artık hissedemiyoruz. Kaçırılan insanların eşlerinin çırpınışlarını fark edemiyoruz…

Şüphesiz hepimiz yaşanan mağduriyetten az ya da çok etkilendik. Halen yaşanan travmanın komplikasyonlarıyla mücadele ettiğimiz de bir gerçek.

Yaşanan bu trajediyi bir trafik kazası olarak değerlendirecek olursak, tüm mağdurlar aynı aracın içerisindeyken bulunduğumuz araç kaza yaptı ve araçtaki herkes bir tarafa savruldu. Kazazedelerin kimi aracın altında sıkıştı kaldı, kimisi uzağa savrularak bir yerleri kırıldı. Yapılması gereken, kazadan az yara alarak kurtulmuş olanların diğer kazazedelere yardım için harekete geçmeleri ve daha fazla kişiye yardım etmek için koşturmaları olmasıdır. Trafik kazasında yardım yapma sorumluluğu cezai zorunluluk olduğu gibi mağduriyet yaşamış herkesin diğer mağdurlara yardım etme sorumluluğu da hem vicdani hem insani hem ahlaki hem de kardeşliğin gereğidir.

Mağdurlara yardımcı olmak mağduriyetleri sonlandırmak için herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Farkındalık oluşturarak, ilgili tüm kişi ve kurumların duyarlılığını sağlayarak mağduriyeti durdurabilir miyiz diye çabalıyor. Kimsenin kimseye hesap sormaya hakkı elbette yok, ancak mağduriyet ortak paydasında buluşan insanların tavsiye mahiyetinde birbirlerine değerlendirmede bulunması da mazur görülmelidir.

Bu kapsamda, son günlerde yaşanan onlarca ayrı mağduriyet içerisinde iki mağduriyetten yola çıkılarak herkesi duyarlılık testi yapmaya davet ediyorum.

Birincisi, sosyal medyada eşinin cezaevinde doğum yapmak üzere olduğu feryadıyla yardım çağrısında bulunan genç bir eşin çağrısı. Ömer Faruk Gergerlioğlu tarafından da kamuoyuna duyurulan bu mağduriyetle ilgili herkesten yardım talebinde bulunuldu. Mağdur 25 yaşlarında bir kadın. Hayatının henüz başında, gözaltına alınmadan kısa bir süre önce evlenmiş ve bebeğini cezaevinde doğurma riskiyle karşı karşıya. Eşinin çırpınması, feryatları arasında ne yazık ki bu kadıncağız cezaevi şartlarında doğum yaptı ve şu an 1 haftalık bebeği ile 30 kişinin kaldığı bir koğuşta, haftada 3 gün 2 saat sıcak su imkânı olan, bebek için zaruri ihtiyaçların karşılanamadığı bir cezaevinde yaşamaya çalışıyor.

Bu mağduriyetin sonlandırılması için çeşitli kampanyalar yapıldı. Hukukçular tarafından da yaşanan hukuksuzlukların anlatıldığı, hamile ve yeni doğum yapmış kadınların tutuklanmasına son verilmesi için bir imza kampanyası başlatıldı. Basit bir faaliyet gibi düşünülen imza kampanyası uluslararası insan hakları kuruluşlarının acil olaylarda sıkça kullandıkları bir yöntem. Bu tür kampanyalarla hem yaşanan süreç hakkında herkesin bilgi sahibi olması hem karar vericilere kampanya sonucunda durum bildirilerek tepki gösterilmeye çalışılmaktadır.

Bu kadının kim olduğu, siyasi düşüncesi ve inancının ne olduğu önemli olmaksızın genç bir anne cezaevi şartlarında doğum yapmasın ve bebek dünyaya gözlerini cezaevinde açmasın çağrısıyla başlatılan kampanyaya imza atan sayısı 3.100 civarında. Aynı sayfada geyikler için yapılan çağrıya verilen imza sayısının 12.000’e ulaştığını görüyorsunuz. Sadece 3 dakikada gerçekleştirilebilecek, isim bilgilerinin gizli tutulabildiği ya da farklı bir isim kullanılabildiği bir çağrı için verilen desteğin bu derece düşük olması, mağduriyetlere karşı duyarlı olma seviyemizin çok düşük olduğunu ne yazık ki gösteriyor. http://chng.it/SFnGnXcTbG

İkinci olay, Ankara’nın merkezinde emniyet müdürlüğü binasında eski diplomatlara, okunduğunda dehşete düşüren işkence yapıldığı haberleri. Ankara Barosu tarafından insanı sarsan derecede ağır işkence olayı raporlaştırarak kamuoyuna da duyuruldu. Bu şekilde bir hadise olduğunda, sorumluluk hisseden, kendisini de mağdur olarak tanımlayan herkes bana ne düşer, bu konuda ne yapabilirim diye düşünerek aksiyona geçmesi gerekirken, ne yazık ki herkesi ayağa kaldırması gereken bu olay bizi bile yerimizden kaldıramadı. Emniyette işkence altında kalan insanlar o şartlarda uğradıkları işkenceyi avukatlara anlattılar ve halen o işkence merkezinde çaresizce beklemeye devam ediyorlar.

http://www.ankarabarosu.org.tr/HaberDuyuru.aspx?BASIN_ACIKLAMASI&=3099

Bu olaylara verdiğimiz tepki bizim olaylara karşı duyarlılık seviyemizin ne olduğunu göstermektedir. Suriye’de, Yemen’de, Çin’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan bir mağduriyet gördüğümüzde ya da duyduğumuzda verdiğimiz tepki neyse şu an Türkiye’de bizimle aynı nedenlerle mağduriyet yaşamış, arkadaşımız, kardeşimiz, akrabamız, can yoldaşımız, çalışma arkadaşımız, komşumuz, ev arkadaşımız ya da bir yakınımızın yaşadığı mağduriyeti gördüğümüzde ya da duyduğumuzda verdiğimiz tepki aynı seviyeye geldiyse mağduriyetlere karşı duyarlılığımızı yitirdiğimizi söyleyebiliriz.

Bu iki olay sonucunda kendimizi tekrar kontrol etmemiz ve insani, ahlaki, vicdani bir sorumluluk olarak yardım çağrılarına ses vermeliyiz…

http://www.tr724.com/yardim-cagrilarina-sen-ses-veriyor-musun/
31 May 2019 07:02
HARAMİLERE DİYANET VE TARİKAT DESTEĞİ

Diyanet, tarikat ve tekkeler İstanbul seçimi için devrede!

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimine sayılı günler kala Diyanet, tarikat ve tekkeler harekete geçti.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş , Yenikapı’da 300 binin üzerinde vatandaş ile birlikte açık havada teravih namazı kılacağını açıkladı. İstanbul seçimlerinin kaybeden adayı Binali Yıldırım, Fatih’te bulunan İsmailağa cemaatini ziyaret ederek destek istedi. Fotoğraflar İsmailağa Camii hesabından paylaşıldı.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, başkanlık binasında dün basın mensupları için bir iftar yemeği verdi.

Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başlayan iftar yemeğinin ardından konuşan Erbaş, dünyanın farklı coğrafyalarında ihtiyaç sahiplerine 100 bini aşkın gıda paketi ulaştırdıklarını, 200 bin kişiye iftar verdiklerini, yurt içinde 40 bin adet alışveriş kartı dağıttıklarını, yurt içinde 5 bin yurt dışında 11 bin çocuğuna bayramlık kıyafet yardımı yaptıklarını anlattı.

Toplamda 22 milyon liranın üzerinde yardım yaptıklarını açıklayan Erbaş, şunları söyledi:

“Bu çalışmalarımız artarak devam edecektir. Milletimizin yardım elini, büyük bir sorumluluk, hassasiyet ve şeffaflıkla, yurt içi ve yurt dışında ihtiyacı olan kardeşlerimizle buluşturmaya devam edeceğiz. Buna ihtiyacımız var. Muhtacın yardım almaya ihtiyacı olduğu gibi, imkânı olanın, zenginin de yardım etmeye ihtiyacı var. Çünkü yardımlaşmak hepimize iyi gelecek. Hepimize iyilik getirecektir.

İnşallah 1 Haziran Cumartesi akşamı İstanbul Yenikapı’da 300 binin üzerinde vatandaşımızla açık havada teravih namazı kılarak bu yılın Ramazan ayını taçlandırmış olacağız. İstanbul’un fethinin 566’ını yıldönümü münasebetiyle Yenikapı’da İstanbullu kardeşlerimizle birlikte Enderun usulü teravih namazı kılacağız. Buradan bu faaliyetimizi de duyurmuş olayım.

Şimdiden Kadir gecenizi ve Ramazan bayramınızı tebrik ediyor, bu mübarek zamanların, sizlere, ailelerinize, milletimize ve tüm Müslümanlara huzur ve esenlik getirmesini cenabı Allah’tan niyaz ediyorum.”

İstanbul seçimlerinin kaybeden adayı Binali Yıldırım, Mehdi Eker ile birlikte Fatih’te bulunan İsmailağa cemaatini ziyaret ederek destek istedi. Cüppeli Ahmet ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ihalelerini alan damadı Esat Palazoğlu da bu cemaatten.

http://aktifhaber.com/siyaset/diyanet-tarikat-ve-tekkeler-istanbul-secimi-icin-devrede-h133155.html
30 May 2019 18:38 güncellendi
30 May 2019 18:38
Tayyibten korktukları kadar Allah'tan korksalardi bu zulmü engeleyenler olurdu
Tayyibten korktukları kadar Allah'tan korksalardi bu zulmü engeleyenler olurdu
29 May 2019 11:59
Ekonomiye güvende büyük düşüş

Ekonomik güven endeksinin 100’den büyük olması genel ekonomik duruma ilişkin iyimserliği, 100’den küçük olması ise genel ekonomik duruma ilişkin kötümserliği gösteriyor.

Ekonomik güven endeksi mayısta bir önceki aya göre yüzde 8.5 düşüşle 77.5 seviyesine geriledi. Endeks böylece geçen yılın ekim ayından bu yana en düşük değeri aldı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) açıklamasında mayıs verisi ile ilgili yapılan değerlendirmede, “Ekonomik güven endeksindeki azalış, tüketici, reel kesim (imalat sanayi), hizmet, perakende ticaret ve inşaat sektörü güven endekslerindeki düşüşlerden kaynaklandı” denildi.

Ekonomik güven endeksi 2018 yılına 105.2 seviyesinde başladıktan sonra yıl boyunca genel olarak aşağı yönlü bir seyir izleyerek Ekim’de 75.2 seviyesine kadar gerilemişti.

http://www.tr724.com/ekonomiye-guvende-buyuk-dusus/
28 May 2019 13:23 güncellendi
28 May 2019 13:23
İçişleri Bakanlığı, diplomatlara yapılan işkenceye hâlâ sessiz

Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında tutulan ve günlerdir işkence yapıldığı iddia edilen eski Dışişleri Bakanlığı personeline yönelik henüz bir adım atılmadı.

Konuyu yakından takip eden HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, sosyal medya hesabından İçişleri Bakanlığı’na yeni bir çağrı yaparak işkencenin durdurulmasını istedi. İddiaların çok ciddi olduğunu ifade eden Gergerlioğlu “Açıklama bekliyoruz!” dediği mesajını #StopTorturingDiplomats (Diplomatlara işkenceyi durdurun) etiketi ile paylaştı.

https://twitter.com/gergerliogluof/status/1133107048609193984?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1133107048609193984&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Ficisleri-bakanligi-diplomatlara-yapilan-iskenceye-hala-sessiz%2F

Gergerlioğlu, dün de söz konusu iddiaları gündeme getirerek, “@TC_icisleri bir açıklama yapmalı.! Türkiye nereye gidiyor?” diye sormuştu.

Günlerdir Ankara Emniyeti Mali Şube’de tutulan ve yaklaşık 100 kişi olduğu belirtilen eski diplomatlara ‘makattan cop sokma’, ‘bayılıncaya kadar dövme’ ve ‘işkenceye maruz kalanları izletme’ gibi insanlık dışı muameleler yapıldığı belirtiliyor.

Sosyal medyada başlatılan #StopTorturingDiplomats etiketli kampanyaya da birçok destek geldi. İşte onlardan bazısı:

https://twitter.com/MSTanrikulu/status/1133127103833083904?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1133127103833083904&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Ficisleri-bakanligi-diplomatlara-yapilan-iskenceye-hala-sessiz%2F

https://twitter.com/HusamettinArsln/status/1133128429480685568?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1133128429480685568&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Ficisleri-bakanligi-diplomatlara-yapilan-iskenceye-hala-sessiz%2F

https://twitter.com/tarik_avukat/status/1133143394916683776?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1133143394916683776&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Ficisleri-bakanligi-diplomatlara-yapilan-iskenceye-hala-sessiz%2F

https://twitter.com/MusaSarca6/status/1133113225896255493?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1133113225896255493&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Ficisleri-bakanligi-diplomatlara-yapilan-iskenceye-hala-sessiz%2F

http://www.tr724.com/icisleri-bakanligi-diplomatlara-yapilan-iskenceye-hala-sessiz/
28 May 2019 13:22 güncellendi
28 May 2019 13:22
Yeni Türkiyefacebook.com
ÖNEMLI DUYURU
Bu sayfanın Türkiyeye erişimi engellendi.

YENİ SAYFA, buradan devam ediyoruz
--> https://www.facebook.com/yt1974/?modal=admin_todo_tour
28 May 2019 13:16 güncellendi
28 May 2019 13:16
Yeni Türkiyefacebook.com
DUYURU:

Sayfanın Türkiyeye erişimi engellendi.

YENİ SAYFA--> https://www.facebook.com/yt1974/?modal=admin_todo_tour
26 May 2019 17:33 güncellendi
26 May 2019 17:33
Yeni Türkiyefacebook.com
25 May 2019 21:03 güncellendi
25 May 2019 21:03
Yeni Türkiyefacebook.com
Arkadaşlar buradan devam ediyoruz, buyrun -->https://www.facebook.com/yt1974/?modal=admin_todo_tour
25 May 2019 17:35 güncellendi
25 May 2019 17:35
24 May 2019 21:42
YSK’nın beklenen gerekçeli kararı ve asıl hırsızlıklar, anayasal suçlar YORUM | RAMAZAN FARUK GÜZEL Bu haftabaşı YSK toplantı ve beklenen açıklama geldi: “Gerekçeli kararın açıklanmasının ertelenmesine.” Ve Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İstanbul’da seçimin yenilenmesine dair kararının gerekçesi “200 sayfa kadarmış!” Ve bu gerekçeli karar için, “seçim iptaline muhalif olan dört üyenin muhalefet şerhlerini yazmalarının, imza ve tasnif süreçlerinin tamamlanması” bekleniyormuş… CHP’nin üyelik konusunda çarpıcı bir tepsiti var: “YSK’nın bir tane üyesi var o da Saray’ın kibirli kişisi, diğerleri yedek.” Ve de CHP Sözcüsü Faik Öztrak’ın, “Minare o kadar büyük ki kılıf uydurmak çok zor oluyor” sözleri sürecin tam özeti… Malumunuz, YSK’nın İstanbul seçimlerini iptal kararı, dörde karşı yedi oy ile alınmıştı. Kısa kararda, “kamu görevlisi olmayan sandık görevlileri” iptal için gerekçe gösterilmişti. AKP “çünküçaldılar” kampanyası başlatınca bu 7 üye de boşa düşmüştü açıkçası. Dolayısıyla o iddiaları da kapsayacak beyan arayışlarına girdiler. Onların yeni beyanlarına karşı da muhalif kalan üyeler ek süre istemişler… Şimdi sizce 200 sayfalık ne gibi gerekçeler sıralanacak ki? Gerekçenin tamamının çıkmasını beklemeyiniz ve o kadar sayfayı okumak için uğraşmayınız; size “mana-i harfi” ile özet geçeyim: “Efendim, devletimizin, bütün erklerin reisi, tek liderimiz (“Ein Führer”), başyargıcımız (“Oberster Gerichtsherr”) ‘böyle bir karar çıksın’ dedi biz de verdik gitti. Ne yapalım yani, bir üyemiz halen içeride, binlerce yargı mensubunun başına gelenler malum; bizim de çoluk çocuğumuz var… Sandık görevlileri aslında uygun değilmiş filan yani, böyle kabul edin gitsin.” AKP BAHANELERİ! Yerel seçimlerin üzerinden neredeyse 2 aya yakın zaman geçse de tartışmalar bitmiyor. YSK üzerinden İstanbul seçimler bir şekilde iptal ettirildi, CHP adayının hakkı çalındı, şimdi günlerdir kılıf bulunmaya, buna bir izahat getirilmeye çalışılıyor. Belki de insanlık tarihinin eşine az rastlanır derecede azgın, arsız hırsızları son dönemlerdeki seçimlerin hemen hepsine şaibe karıştırsalar da bu seçimi alamayınca tam bir taşkınlık içerisindeler… Bir de işi arsızlığa vurup çünküçaldılar diye hastag bile açtılar. Tam bir yavuz hırsız misali… Yemek masası olan, hali vakti yerinde evlere gidip yerlere iftar sofraları kurduran, orada yemek ortasında iftar duası pozları verdiren AKP’nin İstanbul adayı Binali Yıldırım, sonra bağdaş kurup seçimin çalındığına dair komplo teorileri sıralıyor. Seçim gecesi yaşanan ‘en büyük hilesi’ şuymuş bakınız: “Seçim sandığı yetkilisi bakıyor seçmene, AK Parti’ye verecek gibiyse büyükşehir pusulasını vermiyor.” Evet, bilgisayar mausunu kullanmaktan, kendi adını yazmaktan, en basit motorik hareketleri yapmaktan bile aciz Cumhur İttifakı’nın İBB adayı Binali Yıldırım, seçim hilelerine dair çok mahir bir bahane bulmuş: 31 Mart günü ‘AKP’liye benzeyen seçmenlere’ İBB adayı için oy kullanmamaları için pusula verilmemesi… Halbuki seçim akşamı Binali Yıldırım #ÇünküÇaldılar dememiş, “Oyumuz eksik kaldı onu tamamlayacağız” demişti. Muhalefetin oy çuvalları üzerine yatıp oyları çaldırmayınca “eksik oyları tamamlayamayan” AKP, şimdi ise seçimleri iptal ettirip tekrar deniyor şansını. Çünkü İstanbul’u vermemekte çok kararlı, zira oradaki rant beslemeleri için çok mühim, çok elzem. ASIL HIRSIZLAR Hırsızlıktan bahsedilirken, HDP’li hukukçu vekil Mehmet Tiryaki, yenilerde AKP’nin seçimleri nasıl iptal ettirdiğini verileri ile açıkladı; AKP’nin YSK temsilcisi vekili Recep Özel ile görüşme izlenimlerinden yola çıkarak… – Meğer AKPliler, devletin bütün imkanlarını kullanarak bütün seçmenlerin ve de seçim sandığı görevlilerin şahsi bilgilerini ve yakınlarına dair istihbari bilgilerini ÇALMIŞLAR. O YSK önünde poz verdikleri o valizlerin içi de o fişleme bilgileri imiş!.. – Meğer Sağlık Bakanlığı’ndan 20 bin kadar zihinsel engellilerin isimlerini ve bilgilerini ÇALMIŞLAR, – İçişleri Bakanlığı’ndan 10 bin kadar kısıtlıların bilgilerini, Adalet Bakanlığı’ndan da mahkeme dökümlerini ÇALMIŞLAR, – Sandık başkanlarının bütün kişisel bilgilerini İlçe Seçim Kurulları’ndan, yakınlarının bilgilerini İçişleri Bakanlığı’ndan, çalışmış oldukları yerlerin bilgilerini SGK’dan ÇALMIŞLAR!.. Vekil Tirkyaki’nin dediği gibi, Sandık Kurulu başkanlarının hangisinin eniştesinin “Fetö’den soruşturma” geçirdiğini, hangisinin kaynının “Fetö’den davası”nın olduğu bilgilerini dahi alarak kişisel verileri ÇALMIŞLAR! Evet, seçimi iptal ettirmişlerdi, çünkü ÇALMIŞLAR! KANUNLAR NE DİYOR?! 6698 Sayılı “Kişisel Verileri Koruma Kanunu” m.6/1 “özel nitelikli kişisel veriler”i şöyle sıralar: “Kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri…” Ve 6/2’ye göre bu özel nitelikli kişisel verilerin, “ilgilinin açık rızası olmaksızın işlenmesi yasaktır.” Binaenaleyh bu yasanın 17/1 m. gereğince “kişisel verilere ilişkin suçlar bakımından 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 135 ila 140 ıncı madde hükümleri uygulanır.” Buna göre: – “Kişisel verilerin kaydedilmesi” ile ilgili atıf yapılan TCK Madde 135/1 de: “Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.” demektedir. Her bir mağdur için üst sınırdan 3 yıl ceza tayin edildi diyelim: – TCK 135/2’ye göre: “Kişisel verinin, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunda birinci fıkra uyarınca verilecek ceza yarı oranında artırılır.” Burada AKP ve yetkilileri açıkça bu suçu işlediği için ceza yaklaşık 4,5 yıla çıkmaktadır. – “Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” ile ilgili olarak da Madde 136/ “iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası” öngörülmektedir. – Kaldı ki burada “Nitelikli haller” mevcuttur. Nitekim Madde 137/1’de, bahsedilen suçların; a) Kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle, b) Belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, işlenmesi halinde, verilecek cezanın yarı oranında artırılması öngörülmektedir! – Madde 137/2’y göre de: “Suçun konusunun Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) hükümlerine göre “ortadan kaldırılması veya yok edilmesi gereken veri olması” hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır. Özetle, AKP ve yöneticileri; Kanun Numarası : 6698 Kabul Tarihi : 24/3/2016 Yayımlandığı R.Gazete : Tarih: 7/4/2016 olan (yani yenilerde kendilerinin yasalaştırdığı) KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASI KANUNU’na göre ve kaç kere düzenlemesini yaptıkları 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na göre veri hırsızlıkları yapmış, suç işlemişlerdir. Ve TCK 139/1 gereğince, “bu suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı” olduğu için, İstanbul’da bu tür veri hırsızlıkları ile mağdur edilmiş bütün vatandaşları şikayet hakkını kullanmaya davet ediyorum. “Anayasayı tanımadığını ilan eden” bu iktidar, bu eylemleriyle ile aynı zamanda Anayasal bir hakkı ihlal edip suç işlemektedirler. Zira Anayasanın 20. maddesine göre; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.” Buna dair de TCK 134 vd maddelerde ilgili düzenlemeler bulunmaktadır. FİŞLEMECİLER! Aslında bunlar fişlemeci bir idarenin hastalıklı semptomları! Avrasyacı kanatla suç ortaklığına ve işbirliğine giden iktidar, onların yıllar yıl süren arşivcilik ve fişlemecilik hastalığını aynen kapmış oldu. Ve bunu o kadar kaptırdılar ki bir İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (Torbalı) bile okullara yazı göndererek, “sosyal medyada siyasi paylaşım yapan öğretmen ve öğrencilerin fişlenmesini” isteyebiliyor, bu iş o kadar ayağa düştü yani! AKP yönetimi durur mu; sadece muhalif seçmenin fişleme listesini değil, 31 Mart’da sandığa gitmeyen oyverenlerin bilgilerini dahi devletten almış! (Yani onları zorla sandığa götürecek, bir şekilde…) Oy kullanmayan, sandığa gitmeyen 1,5 milyonu aşkın seçmenin isim ve adres listeleri AKP’de ve CHP, bu listelerin nasıl ve kimden iktidara ulaştırıldığını soruyor. Sizce…? Yasal güvence altındaki “özel hayatın gizliliği” ve “kişisel verilerin korunmasına” dair bütün bu düzenlemelere rağmen, AKP’nin bu bilgilere ulaşıp YSK’ya sunması karşısında, aynı zamanda bir yüksek yargı kurumu olan, kararları kesin ve itiraz yolu kapalı olan YSK’nın buna kayıtsızlığı hukuk ve yargı sistemimizin dip noktasıdır artık! … Özellikle şu son 4-5 yıldır fişleme listeleri üzerinden yüzbinlerce insanın hayatı karartıldı. Bunun başat lokomotifi de “Fetö davaları.” Bunun organizatörü Erdoğan’ın adını koyduğu şekliyle Ortaçağ “Cadı Avı” mantığı ile giden bu uygulama, insanların her türlü iletişim ve veri bilgilerinin kopyalanması, çalınması, arşivlenmesi üzerinden gidiyor. Bu zamana kadar yapılan bu Anayasal suça, TCK anlamında işlenen bu suçlara milletçe sessiz kalındı. Ama suç ve zulüm bir yangın gibidir, baştan önlem alıp bastırmazsanız daldan dala atlayarak yol alır ve bütün bir ormanı yakar kül eder zamanla. Diktatörlüğe giden süreçlerde de bu tür insan hakları ihlallerine “mazlumların kimliğine bakılarak ses çıkarılmazsa” rejim, otoritesini kurmuş ve kökleştirmiş olur. AİHM ve uluslararası mahkemeler, AİHS gibi düzenlemeler “Özel hayatın gizliliğini ihlalleri”ni açıkça reddeder. (Bakınız AİHM, Burghartz v. Switzerland kararı ve de Sidabras and Dziautas v. Latvia kararı). Nitekim AİHS m 8 gereği bu açıkça suçtur. Buna rağmen ülkede çok fecaatler işlendi. Örneğin; Anayasa Mahkemesi’nin 2 üyesinin ihracında sadece “sosyal çevre bilgisi” adını verdiği fişlemelere dayanılmıştır. Aynı akibeti paylaşan 1 YSK üyesinin durumu da farksız… HSK başkan vekili Mehmet Yılmaz’ın itiraf ettiği bu adice “fişlemeler” ile de zaten 5 bin kadar yargı mensubu ihraç edilmişlerdir. Ve bu Anayasa 159/1’de bahsedilen “mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına” aykırıdır. “Deve boynun eğri” demişler, “Nerem doğru ki!” demiş… Anayasa’nın hangi maddesini tanıyorlar ki bunu tanısınlar!? Zaten önce Anayasa’nın bu 159/1 maddesini ihlal ettiler, devletin temeli olan adaleti çökerttiler evvelen, sonra diğer bütün maddelerini böyle kolayca hiçe sayabiliyorlar!.. İstanbul seçmenine sesleniyorum; bu kadar hak gaspına, hırsızlığa yeteri kadar tepki gösterilmedi, bari seçimlerinizin, kişisel verilerinizin çalınmasına ses veriniz. Bu arsız hırsızlara bu kez olsun geçit vermeyiniz ve şikayet haklarınızı kullanınız lütfen. Tamam, bu sürecin mağdurları bizler bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyoruz, sizler son durumu kurtarın bari. http://www.tr724.com/ysknin-beklenen-gerekceli-karari-ve-asil-hirsizliklar-anayasal-suclar/
YSK’nın beklenen gerekçeli kararı ve asıl hırsızlıklar, anayasal suçlar

YORUM | RAMAZAN FARUK GÜZEL

Bu haftabaşı YSK toplantı ve beklenen açıklama geldi: “Gerekçeli kararın açıklanmasının ertelenmesine.”

Ve Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İstanbul’da seçimin yenilenmesine dair kararının gerekçesi “200 sayfa kadarmış!” Ve bu gerekçeli karar için, “seçim iptaline muhalif olan dört üyenin muhalefet şerhlerini yazmalarının, imza ve tasnif süreçlerinin tamamlanması” bekleniyormuş…

CHP’nin üyelik konusunda çarpıcı bir tepsiti var: “YSK’nın bir tane üyesi var o da Saray’ın kibirli kişisi, diğerleri yedek.” Ve de CHP Sözcüsü Faik Öztrak’ın, “Minare o kadar büyük ki kılıf uydurmak çok zor oluyor” sözleri sürecin tam özeti…

Malumunuz, YSK’nın İstanbul seçimlerini iptal kararı, dörde karşı yedi oy ile alınmıştı. Kısa kararda, “kamu görevlisi olmayan sandık görevlileri” iptal için gerekçe gösterilmişti. AKP “çünküçaldılar” kampanyası başlatınca bu 7 üye de boşa düşmüştü açıkçası. Dolayısıyla o iddiaları da kapsayacak beyan arayışlarına girdiler. Onların yeni beyanlarına karşı da muhalif kalan üyeler ek süre istemişler…

Şimdi sizce 200 sayfalık ne gibi gerekçeler sıralanacak ki?

Gerekçenin tamamının çıkmasını beklemeyiniz ve o kadar sayfayı okumak için uğraşmayınız; size “mana-i harfi” ile özet geçeyim:

“Efendim, devletimizin, bütün erklerin reisi, tek liderimiz (“Ein Führer”), başyargıcımız (“Oberster Gerichtsherr”) ‘böyle bir karar çıksın’ dedi biz de verdik gitti. Ne yapalım yani, bir üyemiz halen içeride, binlerce yargı mensubunun başına gelenler malum; bizim de çoluk çocuğumuz var… Sandık görevlileri aslında uygun değilmiş filan yani, böyle kabul edin gitsin.”

AKP BAHANELERİ!

Yerel seçimlerin üzerinden neredeyse 2 aya yakın zaman geçse de tartışmalar bitmiyor.

YSK üzerinden İstanbul seçimler bir şekilde iptal ettirildi, CHP adayının hakkı çalındı, şimdi günlerdir kılıf bulunmaya, buna bir izahat getirilmeye çalışılıyor.

Belki de insanlık tarihinin eşine az rastlanır derecede azgın, arsız hırsızları son dönemlerdeki seçimlerin hemen hepsine şaibe karıştırsalar da bu seçimi alamayınca tam bir taşkınlık içerisindeler… Bir de işi arsızlığa vurup çünküçaldılar diye hastag bile açtılar. Tam bir yavuz hırsız misali…

Yemek masası olan, hali vakti yerinde evlere gidip yerlere iftar sofraları kurduran, orada yemek ortasında iftar duası pozları verdiren AKP’nin İstanbul adayı Binali Yıldırım, sonra bağdaş kurup seçimin çalındığına dair komplo teorileri sıralıyor. Seçim gecesi yaşanan ‘en büyük hilesi’ şuymuş bakınız: “Seçim sandığı yetkilisi bakıyor seçmene, AK Parti’ye verecek gibiyse büyükşehir pusulasını vermiyor.”

Evet, bilgisayar mausunu kullanmaktan, kendi adını yazmaktan, en basit motorik hareketleri yapmaktan bile aciz Cumhur İttifakı’nın İBB adayı Binali Yıldırım, seçim hilelerine dair çok mahir bir bahane bulmuş: 31 Mart günü ‘AKP’liye benzeyen seçmenlere’ İBB adayı için oy kullanmamaları için pusula verilmemesi…

Halbuki seçim akşamı Binali Yıldırım #ÇünküÇaldılar dememiş, “Oyumuz eksik kaldı onu tamamlayacağız” demişti. Muhalefetin oy çuvalları üzerine yatıp oyları çaldırmayınca “eksik oyları tamamlayamayan” AKP, şimdi ise seçimleri iptal ettirip tekrar deniyor şansını. Çünkü İstanbul’u vermemekte çok kararlı, zira oradaki rant beslemeleri için çok mühim, çok elzem.

ASIL HIRSIZLAR

Hırsızlıktan bahsedilirken, HDP’li hukukçu vekil Mehmet Tiryaki, yenilerde AKP’nin seçimleri nasıl iptal ettirdiğini verileri ile açıkladı; AKP’nin YSK temsilcisi vekili Recep Özel ile görüşme izlenimlerinden yola çıkarak…

– Meğer AKPliler, devletin bütün imkanlarını kullanarak bütün seçmenlerin ve de seçim sandığı görevlilerin şahsi bilgilerini ve yakınlarına dair istihbari bilgilerini ÇALMIŞLAR.

O YSK önünde poz verdikleri o valizlerin içi de o fişleme bilgileri imiş!..

– Meğer Sağlık Bakanlığı’ndan 20 bin kadar zihinsel engellilerin isimlerini ve bilgilerini ÇALMIŞLAR,

– İçişleri Bakanlığı’ndan 10 bin kadar kısıtlıların bilgilerini, Adalet Bakanlığı’ndan da mahkeme dökümlerini ÇALMIŞLAR,

– Sandık başkanlarının bütün kişisel bilgilerini İlçe Seçim Kurulları’ndan, yakınlarının bilgilerini İçişleri Bakanlığı’ndan, çalışmış oldukları yerlerin bilgilerini SGK’dan ÇALMIŞLAR!..

Vekil Tirkyaki’nin dediği gibi, Sandık Kurulu başkanlarının hangisinin eniştesinin “Fetö’den soruşturma” geçirdiğini, hangisinin kaynının “Fetö’den davası”nın olduğu bilgilerini dahi alarak kişisel verileri ÇALMIŞLAR!

Evet, seçimi iptal ettirmişlerdi, çünkü ÇALMIŞLAR!

KANUNLAR NE DİYOR?!

6698 Sayılı “Kişisel Verileri Koruma Kanunu” m.6/1 “özel nitelikli kişisel veriler”i şöyle sıralar:

“Kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri…”

Ve 6/2’ye göre bu özel nitelikli kişisel verilerin, “ilgilinin açık rızası olmaksızın işlenmesi yasaktır.”

Binaenaleyh bu yasanın 17/1 m. gereğince “kişisel verilere ilişkin suçlar bakımından 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 135 ila 140 ıncı madde hükümleri uygulanır.”

Buna göre:

– “Kişisel verilerin kaydedilmesi” ile ilgili atıf yapılan TCK Madde 135/1 de: “Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.” demektedir.

Her bir mağdur için üst sınırdan 3 yıl ceza tayin edildi diyelim:

– TCK 135/2’ye göre: “Kişisel verinin, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunda birinci fıkra uyarınca verilecek ceza yarı oranında artırılır.”

Burada AKP ve yetkilileri açıkça bu suçu işlediği için ceza yaklaşık 4,5 yıla çıkmaktadır.

– “Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” ile ilgili olarak da Madde 136/ “iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası” öngörülmektedir.

– Kaldı ki burada “Nitelikli haller” mevcuttur. Nitekim Madde 137/1’de, bahsedilen suçların;

a) Kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle,
b) Belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, işlenmesi halinde,

verilecek cezanın yarı oranında artırılması öngörülmektedir!

– Madde 137/2’y göre de: “Suçun konusunun Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) hükümlerine göre “ortadan kaldırılması veya yok edilmesi gereken veri olması” hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır.

Özetle, AKP ve yöneticileri;

Kanun Numarası : 6698 Kabul Tarihi : 24/3/2016 Yayımlandığı R.Gazete : Tarih: 7/4/2016 olan (yani yenilerde kendilerinin yasalaştırdığı) KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASI KANUNU’na göre ve kaç kere düzenlemesini yaptıkları 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na göre veri hırsızlıkları yapmış, suç işlemişlerdir.

Ve TCK 139/1 gereğince, “bu suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı” olduğu için, İstanbul’da bu tür veri hırsızlıkları ile mağdur edilmiş bütün vatandaşları şikayet hakkını kullanmaya davet ediyorum.

“Anayasayı tanımadığını ilan eden” bu iktidar, bu eylemleriyle ile aynı zamanda Anayasal bir hakkı ihlal edip suç işlemektedirler. Zira Anayasanın 20. maddesine göre; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”

Buna dair de TCK 134 vd maddelerde ilgili düzenlemeler bulunmaktadır.

FİŞLEMECİLER!

Aslında bunlar fişlemeci bir idarenin hastalıklı semptomları! Avrasyacı kanatla suç ortaklığına ve işbirliğine giden iktidar, onların yıllar yıl süren arşivcilik ve fişlemecilik hastalığını aynen kapmış oldu. Ve bunu o kadar kaptırdılar ki bir İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (Torbalı) bile okullara yazı göndererek, “sosyal medyada siyasi paylaşım yapan öğretmen ve öğrencilerin fişlenmesini” isteyebiliyor, bu iş o kadar ayağa düştü yani!

AKP yönetimi durur mu; sadece muhalif seçmenin fişleme listesini değil, 31 Mart’da sandığa gitmeyen oyverenlerin bilgilerini dahi devletten almış! (Yani onları zorla sandığa götürecek, bir şekilde…) Oy kullanmayan, sandığa gitmeyen 1,5 milyonu aşkın seçmenin isim ve adres listeleri AKP’de ve CHP, bu listelerin nasıl ve kimden iktidara ulaştırıldığını soruyor. Sizce…?

Yasal güvence altındaki “özel hayatın gizliliği” ve “kişisel verilerin korunmasına” dair bütün bu düzenlemelere rağmen, AKP’nin bu bilgilere ulaşıp YSK’ya sunması karşısında, aynı zamanda bir yüksek yargı kurumu olan, kararları kesin ve itiraz yolu kapalı olan YSK’nın buna kayıtsızlığı hukuk ve yargı sistemimizin dip noktasıdır artık!



Özellikle şu son 4-5 yıldır fişleme listeleri üzerinden yüzbinlerce insanın hayatı karartıldı. Bunun başat lokomotifi de “Fetö davaları.” Bunun organizatörü Erdoğan’ın adını koyduğu şekliyle Ortaçağ “Cadı Avı” mantığı ile giden bu uygulama, insanların her türlü iletişim ve veri bilgilerinin kopyalanması, çalınması, arşivlenmesi üzerinden gidiyor.

Bu zamana kadar yapılan bu Anayasal suça, TCK anlamında işlenen bu suçlara milletçe sessiz kalındı. Ama suç ve zulüm bir yangın gibidir, baştan önlem alıp bastırmazsanız daldan dala atlayarak yol alır ve bütün bir ormanı yakar kül eder zamanla. Diktatörlüğe giden süreçlerde de bu tür insan hakları ihlallerine “mazlumların kimliğine bakılarak ses çıkarılmazsa” rejim, otoritesini kurmuş ve kökleştirmiş olur.

AİHM ve uluslararası mahkemeler, AİHS gibi düzenlemeler “Özel hayatın gizliliğini ihlalleri”ni açıkça reddeder. (Bakınız AİHM, Burghartz v. Switzerland kararı ve de Sidabras and Dziautas v. Latvia kararı). Nitekim AİHS m 8 gereği bu açıkça suçtur. Buna rağmen ülkede çok fecaatler işlendi. Örneğin; Anayasa Mahkemesi’nin 2 üyesinin ihracında sadece “sosyal çevre bilgisi” adını verdiği fişlemelere dayanılmıştır. Aynı akibeti paylaşan 1 YSK üyesinin durumu da farksız…

HSK başkan vekili Mehmet Yılmaz’ın itiraf ettiği bu adice “fişlemeler” ile de zaten 5 bin kadar yargı mensubu ihraç edilmişlerdir. Ve bu Anayasa 159/1’de bahsedilen “mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına” aykırıdır.

“Deve boynun eğri” demişler, “Nerem doğru ki!” demiş… Anayasa’nın hangi maddesini tanıyorlar ki bunu tanısınlar!? Zaten önce Anayasa’nın bu 159/1 maddesini ihlal ettiler, devletin temeli olan adaleti çökerttiler evvelen, sonra diğer bütün maddelerini böyle kolayca hiçe sayabiliyorlar!..

İstanbul seçmenine sesleniyorum; bu kadar hak gaspına, hırsızlığa yeteri kadar tepki gösterilmedi, bari seçimlerinizin, kişisel verilerinizin çalınmasına ses veriniz. Bu arsız hırsızlara bu kez olsun geçit vermeyiniz ve şikayet haklarınızı kullanınız lütfen. Tamam, bu sürecin mağdurları bizler bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyoruz, sizler son durumu kurtarın bari.

http://www.tr724.com/ysknin-beklenen-gerekceli-karari-ve-asil-hirsizliklar-anayasal-suclar/
24 May 2019 21:12
Bugünün Türkiye’sinde gak diyenin üzerine çöküldüğü ortamda en rahat takılanların Ergenekoncular olması tabii ki bir rastlantı değil.... YORUM | LEVENT KENEZ Geçtiğimiz hafta Haluk Savaş Hoca’nın durumu ve cezaevinde iftira atmayı kabul etmeyen bir mağdur ile ilgili olarak Ergenekon meselesi gündeme geldi. Sosyal medyada Ergenekon davalarını kumpas zanneden kişilerin birçoğunun yazdıklarına baktığımızda ya da ezberleri incelediğimizde zerre kadar meseleyi bilmediklerini kolayca anlıyorsunuz. Kulaktan dolma ve propaganda bilgileri papağan gibi tekrar ediyorlar. Ayrıca, sureti haktan görünüp Ergenekonculara 2 satır bir şey demek adına objektiflik ayağına önce cemaatin üzerine işemek de gerekmiyor. Bu artık çok kabak tadı vermiş hatta modası geçmiş alıcısı da pek kalmamış çok da sırıtan bir taktik. Çoğu kendinden çağdaş, kimisi Kürtçü, kimisi demokrasi havarisi, kimisi 15 Temmuz’dan sonra aydınlanmış kesimlerin kontrgerilla, derin devlet, askeri vesayet, sivil uzantılar gibi afilli lafları ömürleri boyunca geveleyip konjonktür değişince nasıl rüzgar gülüne döndüklerini nasıl kaypaklaştıklarını da görüyorsunuzdur. Bugünün Türkiye’sinde gak diyenin üzerine çöküldüğü ortamda en rahat takılanların Ergenekoncular olması tabii ki bir rastlantı değil. “Hazır yüzde 50’yi evirip çeviren biri varken bunu karşımıza almaktansa bunu kullanıp esas düşman olan cemaati bitirmek varken neden 28 Şubat’taki gibi aptalca şeyler yapalım” diyenlerin zahiri başarısına tanık oluyoruz. Ergenekoncular rüyalarında bile göremeyecekleri şeyleri yaşamanın zafer sarhoşluğunda. AKP iktidarda kalmak için bu derin yapılar ile mücadele etmek zorundaydı. Söz verdiği özgürlükçü anayasa, AB reformları ve Kürt sorununa barışçı çözüm vaadlerini yerine getirebilseydi; ülkeyi vesayetten temizlemiş, yeni bir toplumsal sözleşmeye kavuşturmuş ve iç barışı sağlamış bir parti olarak tarihe altın harflerle geçecekti. Onun yerine battığı yolsuzluk ve suç havuzundan seni buradan kurtarırız ama şunların işini bitirmemiz lazım diyen eski düşmanları ile koalisyon kurmayı tercih etti. Tıynetleri buna hazırdı. Böylece kendi sonunu hazırladı. Ergenekon, Balyoz, Şike, Casusluk davalarının ne kadar doğru olduğu ileri de daha net anlaşılacak. Bu davalar konusunda ezik, büzük olmak, acaba demek yakın geçmişi hiç bilmemek, davalara konu olan dosyaları hiç okumamak ve bunların etki ajanların durmadan yaydığı propagandanın etkisi altında kalmak ile ilgili. Savcı savcıdır, polis de polis. Polise kimi al dersen onu alır. Cemaatten bir çok kişiyi gözaltına almaya yine aynı polislerin gitmesi bunu delildir. Bütün dünyada bu davalar arkasından ciddi bir siyasi iradenin yer alması ile bir sonuca gitmiştir. AKP bu davalar ile ilgili tek hesap sorulacak yapıdır. Ve bu davalar ile ilgili en büyük hukuk ihlali bu davaların akamete uğraması ve pervasız suç örgütü üyesi sanıklarının elini kolunu sallaya sallaya ülkede cirit atmasıdır. Şahsım adına en büyük özeleştirim bütün sivil-askeri uzantılarına ulaşılması için vatandaş olarak gerekli hissiyat içinde olmamamdır. Bu davalar esnasında hayatını kaybedenler sürekli gündeme getirilip insani bir zırh ile davaların esasına yönelik bir karartma uygulanıyor. Bu insanlar o kadar samimi ise Ergenekon davalarında hayatını kaybedenler ile birlikte konuşmasından korkulduğu için öldürülen kişileri de gündeme getirirler ki dürüst oldukları belli olsun. Bu davalarda yapılmış usul, esas hataları var ise bunun birinci dereceden bilgi sahibi savcı ve hakimlerin bir kısmı içeride hücrede işkence görüyor, kendilerini savunamıyorlar bile. Tek kişilik hücrelerde akıl sağlıklarının bozulması için intikam alınıyor. Yurtdışında olanlar da garip bir sessizlik içerisinde yaptıklarını savunamayan kişiler gibi yaşıyorlar. Çıkıp konuşmaları bildikleri her şeyi anlatmaları gerekirken sessizlikleri kumpas diyenlerin ekmeğine bal sürüyor. Herkesin kendine göre bir takım insani sebepleri olabilir ama herkes de susmaz kardeşim. Hırsız, katil göğsünü gere gere dolaşırken hırsızı, katili yakalayan sinemez. Ergenekon’u bugün yaşanan zulümlerin karşısına koymak kansızlık Hele hele Ergenekon’u bugün yaşanan zulümlerin karşısına koymak tek kelimeyle kansızlık ve şerefsizliktir. Kıyas bile edilemez. 300 civarı tutuklusu olan davalardır. Hiçbiri işkence görmemiştir. Hiçbir tanesinin aile bireyine dokunulmamıştır. Hiçbirinin kızı, karısı sorgu esnasında karşısına getirilmemiştir. Bir tanesinin bile ailesinin pasaportu iptal edilmemiştir. Bir tanesi bile Meriç’i geçmek zorunda kalmamıştır. Bir tanesinin bile mal varlığına dokunulmamıştır.. Memur olanların maaşı devam etmiş, kurumları onlar için para toplamış, asker olanlarda askeri cezaevinde kanunen olması gerekenden daha konforlu bir hapis hayatı yaşamıştır. AKP kapatma davasından Danıştay cinayetine, Zirve katliamından Cumhuriyet gazetesi bombalanmasına, Hrant Dink cinayetinden 367 kumpasına, her yerden fışkıran silahlardan propaganda sitelerine, Seferberlik Tetkik Kuruluna ve burada yer kalmadığı için tek tek sayamayacağım yakın geçmişin bütün namusuzluklarının gerçek failleri hesap vermemiştir. Milli irade diye yeri göğü inletenlerin, ülkedeki tek söz sahiplerinin 27 Nisan’da kendilerine muhtıra verenlere dokunamadığını unuttu herkes. Üstüne madalya aldı adam. 28 Şubat diye istismar etmedikleri şey kalmadı, 28 Şubattan kimse içeride değil. İran ajanlarını gece gündüz canı pahasına takip edip ülkenin namusunu kurtaranlar içeride, İran ajanları ya bürokraside ya de deşifre olduğu için kaçtılar gittiler. 15 Temmuz’dan sonra bazı polis ve savcılarla tanışma fırsatım oldu. Bu adamların devlette çalışmaları TC için bir jest imiş. Devletin kimi baş kimi ayak yaptığına kahrolmamak mümkün değil. Bu vesile ile ülkenin derin yapılardan arınması için görevini layıkıyla yapmak için çalışan ve bu uğurda hapiste olan ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalan bu kişilerden Allah razı olsun. Tez zamanda diğer masumlarla birlikte özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum. Yine bu davaları haberleştirdiği için bu kanlı örgütün intikam kini sebebiyle özgürlüğünden mahrum kalmış bütün meslektaşlarımın da tez zamanda özgürlüklerine kavuşmalarını dilerim. Rüzgar gülü olmak iyi değildir. Rüzgar bazen hiç esmez öylece kalırsın. Bazen fırtına kopar ne yana döneceğini bilmezsin. http://www.tr724.com/ergenekon-ozelestirim/
Bugünün Türkiye’sinde gak diyenin üzerine çöküldüğü ortamda en rahat takılanların Ergenekoncular olması tabii ki bir rastlantı değil....

YORUM | LEVENT KENEZ

Geçtiğimiz hafta Haluk Savaş Hoca’nın durumu ve cezaevinde iftira atmayı kabul etmeyen bir mağdur ile ilgili olarak Ergenekon meselesi gündeme geldi.

Sosyal medyada Ergenekon davalarını kumpas zanneden kişilerin birçoğunun yazdıklarına baktığımızda ya da ezberleri incelediğimizde zerre kadar meseleyi bilmediklerini kolayca anlıyorsunuz. Kulaktan dolma ve propaganda bilgileri papağan gibi tekrar ediyorlar.

Ayrıca, sureti haktan görünüp Ergenekonculara 2 satır bir şey demek adına objektiflik ayağına önce cemaatin üzerine işemek de gerekmiyor. Bu artık çok kabak tadı vermiş hatta modası geçmiş alıcısı da pek kalmamış çok da sırıtan bir taktik.

Çoğu kendinden çağdaş, kimisi Kürtçü, kimisi demokrasi havarisi, kimisi 15 Temmuz’dan sonra aydınlanmış kesimlerin kontrgerilla, derin devlet, askeri vesayet, sivil uzantılar gibi afilli lafları ömürleri boyunca geveleyip konjonktür değişince nasıl rüzgar gülüne döndüklerini nasıl kaypaklaştıklarını da görüyorsunuzdur.

Bugünün Türkiye’sinde gak diyenin üzerine çöküldüğü ortamda en rahat takılanların Ergenekoncular olması tabii ki bir rastlantı değil.

“Hazır yüzde 50’yi evirip çeviren biri varken bunu karşımıza almaktansa bunu kullanıp esas düşman olan cemaati bitirmek varken neden 28 Şubat’taki gibi aptalca şeyler yapalım” diyenlerin zahiri başarısına tanık oluyoruz. Ergenekoncular rüyalarında bile göremeyecekleri şeyleri yaşamanın zafer sarhoşluğunda.

AKP iktidarda kalmak için bu derin yapılar ile mücadele etmek zorundaydı. Söz verdiği özgürlükçü anayasa, AB reformları ve Kürt sorununa barışçı çözüm vaadlerini yerine getirebilseydi; ülkeyi vesayetten temizlemiş, yeni bir toplumsal sözleşmeye kavuşturmuş ve iç barışı sağlamış bir parti olarak tarihe altın harflerle geçecekti. Onun yerine battığı yolsuzluk ve suç havuzundan seni buradan kurtarırız ama şunların işini bitirmemiz lazım diyen eski düşmanları ile koalisyon kurmayı tercih etti. Tıynetleri buna hazırdı. Böylece kendi sonunu hazırladı.

Ergenekon, Balyoz, Şike, Casusluk davalarının ne kadar doğru olduğu ileri de daha net anlaşılacak.

Bu davalar konusunda ezik, büzük olmak, acaba demek yakın geçmişi hiç bilmemek, davalara konu olan dosyaları hiç okumamak ve bunların etki ajanların durmadan yaydığı propagandanın etkisi altında kalmak ile ilgili.

Savcı savcıdır, polis de polis. Polise kimi al dersen onu alır. Cemaatten bir çok kişiyi gözaltına almaya yine aynı polislerin gitmesi bunu delildir.

Bütün dünyada bu davalar arkasından ciddi bir siyasi iradenin yer alması ile bir sonuca gitmiştir. AKP bu davalar ile ilgili tek hesap sorulacak yapıdır.

Ve bu davalar ile ilgili en büyük hukuk ihlali bu davaların akamete uğraması ve pervasız suç örgütü üyesi sanıklarının elini kolunu sallaya sallaya ülkede cirit atmasıdır. Şahsım adına en büyük özeleştirim bütün sivil-askeri uzantılarına ulaşılması için vatandaş olarak gerekli hissiyat içinde olmamamdır.

Bu davalar esnasında hayatını kaybedenler sürekli gündeme getirilip insani bir zırh ile davaların esasına yönelik bir karartma uygulanıyor. Bu insanlar o kadar samimi ise Ergenekon davalarında hayatını kaybedenler ile birlikte konuşmasından korkulduğu için öldürülen kişileri de gündeme getirirler ki dürüst oldukları belli olsun.

Bu davalarda yapılmış usul, esas hataları var ise bunun birinci dereceden bilgi sahibi savcı ve hakimlerin bir kısmı içeride hücrede işkence görüyor, kendilerini savunamıyorlar bile. Tek kişilik hücrelerde akıl sağlıklarının bozulması için intikam alınıyor. Yurtdışında olanlar da garip bir sessizlik içerisinde yaptıklarını savunamayan kişiler gibi yaşıyorlar. Çıkıp konuşmaları bildikleri her şeyi anlatmaları gerekirken sessizlikleri kumpas diyenlerin ekmeğine bal sürüyor. Herkesin kendine göre bir takım insani sebepleri olabilir ama herkes de susmaz kardeşim. Hırsız, katil göğsünü gere gere dolaşırken hırsızı, katili yakalayan sinemez.

Ergenekon’u bugün yaşanan zulümlerin karşısına koymak kansızlık

Hele hele Ergenekon’u bugün yaşanan zulümlerin karşısına koymak tek kelimeyle kansızlık ve şerefsizliktir. Kıyas bile edilemez. 300 civarı tutuklusu olan davalardır. Hiçbiri işkence görmemiştir. Hiçbir tanesinin aile bireyine dokunulmamıştır. Hiçbirinin kızı, karısı sorgu esnasında karşısına getirilmemiştir. Bir tanesinin bile ailesinin pasaportu iptal edilmemiştir. Bir tanesi bile Meriç’i geçmek zorunda kalmamıştır. Bir tanesinin bile mal varlığına dokunulmamıştır.. Memur olanların maaşı devam etmiş, kurumları onlar için para toplamış, asker olanlarda askeri cezaevinde kanunen olması gerekenden daha konforlu bir hapis hayatı yaşamıştır.

AKP kapatma davasından Danıştay cinayetine, Zirve katliamından Cumhuriyet gazetesi bombalanmasına, Hrant Dink cinayetinden 367 kumpasına, her yerden fışkıran silahlardan propaganda sitelerine, Seferberlik Tetkik Kuruluna ve burada yer kalmadığı için tek tek sayamayacağım yakın geçmişin bütün namusuzluklarının gerçek failleri hesap vermemiştir.

Milli irade diye yeri göğü inletenlerin, ülkedeki tek söz sahiplerinin 27 Nisan’da kendilerine muhtıra verenlere dokunamadığını unuttu herkes. Üstüne madalya aldı adam. 28 Şubat diye istismar etmedikleri şey kalmadı, 28 Şubattan kimse içeride değil.

İran ajanlarını gece gündüz canı pahasına takip edip ülkenin namusunu kurtaranlar içeride, İran ajanları ya bürokraside ya de deşifre olduğu için kaçtılar gittiler.

15 Temmuz’dan sonra bazı polis ve savcılarla tanışma fırsatım oldu. Bu adamların devlette çalışmaları TC için bir jest imiş. Devletin kimi baş kimi ayak yaptığına kahrolmamak mümkün değil. Bu vesile ile ülkenin derin yapılardan arınması için görevini layıkıyla yapmak için çalışan ve bu uğurda hapiste olan ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalan bu kişilerden Allah razı olsun. Tez zamanda diğer masumlarla birlikte özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum.

Yine bu davaları haberleştirdiği için bu kanlı örgütün intikam kini sebebiyle özgürlüğünden mahrum kalmış bütün meslektaşlarımın da tez zamanda özgürlüklerine kavuşmalarını dilerim.

Rüzgar gülü olmak iyi değildir. Rüzgar bazen hiç esmez öylece kalırsın. Bazen fırtına kopar ne yana döneceğini bilmezsin.

http://www.tr724.com/ergenekon-ozelestirim/
24 May 2019 21:11
CNNTürk, konuk ettiği İmamoğlu’nu çeken 4 kameramanı işten attı

CHP’nin İBB başkan adayı Ekrem İmamoğlu, son katıldığı CNNTürk’teki Tarafsız Bölge programında çalışan 4 kameramanın işine son verildiğini duyurdu.

Sözcü Tv aracılığıyla yayınlanan Halk Arenası programına konuk olan İstanbul’un seçilmiş Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu gündeme dair çarpıcı açıklamalarda bulundu. İmamoğlu, Ahmet Hakan’ın sunduğu programa katıldıktan sonra kanalda yaşanan gelişmelerle ilgili duyumlarını da aktardı.

Programı çeken dört kameramanın işine son verildiğini belirten İmamoğlu şöyle devam etti: “Bir duyum ama inşallah doğru değildir. İnşallah böyle bir şey yapmamışlardır. Umarım bir açıklama yaparlar. Yapmazlarsa sükut ikrardandır. Yani kabul ediyorsunuz anlamına gelir. Kardeşim beni çeken kameramanın ne suçu var.”
“Sırada reji çalışanları var” iddiası

Neohaber sitesinde yer alan habere göre, işten çıkarılan kameramanların isimleri şöyle: Tanju Esen, Metin Bıyık, Melih Özlem ve Mert Tetik. Haberde bu kişilere işten çıkarıldıklarına dair tebligatların ulaştığı bilgisi yer aldı.

Demirören Medya ve Özkan Prodüksiyon firmasında görev yapan kameramanlardan Tanju Esen ve Metin Bıyık’a görev yaptıkları ‘Çarkıfelek’ programının çekimlerinde haber verilen çıkarma işleminin çekimler bitmeden uygulamaya alındığı iddia edildi.
Ahmet Hakan programı erken bitirmişti

21 Mayıs’ta CNN Türk’te Ekrem İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yaşanan israfları anlatmaya başlayınca sunucu Ahmet Hakan, “Zamanımız doldu, süre bitti” diyerek programı erken bitirmişti.

Bu durum kamuoyunda büyük tepki çekerken, CNN Türk’ün eski çalışanlarından Emin Çapa, “Ekrem İmamoğlu yayını bitsin diye reji telefonla arandı. Evet, yayının tekrarının konulmaması talimatı verildi” açıklaması yapmıştı.

Ayrıca, program esnasında görev yapan reji ekibinin de işten çıkarılacaklar arasında olduğu ileri sürüldü.

http://www.tr724.com/cnnturk-konuk-ettigi-imamoglunu-ceken-4-kameramani-isten-atti/
24 May 2019 14:37 güncellendi
24 May 2019 14:37
Kazanılmış bir seçimin gaspı: YSK’nın itirafları! YORUM | ERHAN BAŞYURT Yüksek Seçim Kurulu, İstanbul’da neden seçimi yenileme kararı verdiklerine ve kazanan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını neden elinden aldıklarına dair ‘gerekçelerini’ açıkladı. Tam 250 sayfa… Laf karmaşası ve bilgi kirliliği ile kararlarına hukuk kılıfı giydirmeye çabalamışlar. Kararın özeti; YSK kendi hatalarını gerekçe göstererek, hukuksuz şekilde seçimi iptal etmiş. Oy çalınması, organize seçim hilesi gibi iddiaların hepsi yalan. Bırakın somut delili soyut iddia bile gerekçede yok. Dahası, YSK kendisi itiraf ediyor yıllardır tekrar eden aynı seçim hatası nedeniyle bugüne kadar iptal kararı verilen tek belediye de İstanbul Büyükşehir. Gerekçe, özerk bir kurum siyasi baskıya nasıl baş eğer, hukuk adamları bağımsızlığını ve tarafsızlığını nasıl kaybeder bir manifesto gibi ortaya koyuyor. İşte gerekçe ve gerçekler… *** YSK diyor ki; İstanbul’da 300 bin 657’ye tabi memur olduğu ve sadece 31 bin 186 sandık bulunduğu ve bunlar için de 93 bin 558 sandık görevlisine ihtiyaç duyulduğu halde 754 (aynı gerekçede başka bir yerde 212 olarak geçmekte) sandıkta Sandık Kurulu Başkanı kamu görevlisi olmadığı ve bu durum da seçim sonucuna etki edebileceği için iptal kararı verdik… *** Hukuk diyor ki; “İlçede görev yapan tüm kamu görevlilerinin listesi, mülki idare amiri tarafından yerleşim yeri adresleri esas alınmak suretiyle ilgili ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderilir. İlçe seçim kurulu başkanı, bu kamu görevlileri arasından ihtiyaç duyulan sandık kurulu başkanı sayısının iki katı kamu görevlisini ad çekmek suretiyle tespit eder ve bu kişiler arasından mani hali bulunmayanları sandık kurulu başkanı olarak belirler…’’ Yani İstanbul’da 300 bin 657’ye tabi memur olması değil bu sandıkların olduğu ilçelerde yeterli sayıda memur oturuyor olması gerekiyor. Diyelim bir ilçe de hata söz konusu, sorumlusu kim? İlçe Seçim Kurulu ve üst karar organı İl Seçim Kurulu. Bu bir hataysa bile bunun mesulü İmamoğlu değil, YSK’nın bizatihi kendisi… Peki, Sandık Kurul Başkanı’nın 657’ye tabi memur olmadığı tek il İstanbul mu? Hayır… Bir çok il ve ilçede aynı yönteme başvurulmuş. Kendisine görev bildirilen, çoğunluğu banka çalışanı, kişilerin mazeretsiz olarak görevi kabul etmemeleri ise suç! Peki, ilk kez bu seçimde mi Sandık Kurul Başkanı, kamu görevlisi olmayanlar arasında seçilmiş? Hayır… Her seçimde başvurulan rutin bir uygulama. *** Hukuk diyor ki; ‘’Sandık kurullarının yasada öngörülen şekilde atanmaması halinde yapılacak işlem Yüksek Seçim Kurulunun 13/12/2018 tarihli 2018/1105 sayılı kararıyla kabul edilen seçim takvimine göre 02 Mart 2019 tarihinde sandık kurullarının teşkiline dair ilçe seçim kurulu kararlarına karşı yapılan itirazın il seçim kurulunca kesin olarak karara bağlamasının son günü şeklinde düzenleme ile belirlenmiştir…’’ Peki bu sandık kurullarına söz konusu dönemde itiraz yapılmış mı? Hayır… Yapılmadığına göre itiraz süresi dolmuş mu? Evet… İtiraz süresi dolduğuna göre ve bu sandıklarda seçim sonucuna tesir eden somut bir delil ortaya konulamadığına göre, seçime iptal gerekçesi olabilir mi? Hayır… YSK’nın daha önce aynı gerekçe ile iptal başvurularına red verdiği emsal kararlar var mı? Evet… Hatta aynı 31 Mart Seçimi’nde muhalif partilerin farklı seçim bölgelerinde sandık kurul başkanlarına ilişkin itirazlarını, YSK iptal gerekçesi olarak kabul etmemiş, bunu da ‘gerekçeli kararda’ kendileri itiraf ediyorlar. *** Biraz daha açalım… Bu sandıklarda AKP’li müşahitler görev yapmış mı? Evet… YSK Başkanı Sadi Güven muhalefet şerhinde şu detaylara yer veriyor: ‘’Kamu çalışanı olmadığı halde sandık başkanı olarak görev yapan 754 kişinin görev yaptığı sandıkların 750 tanesinde Adalet ve Kalkınma Partili üye görev yapmış olup bu sandıklara 1.104 üye vermekle 354 sandıkta iki üye ile temsil edilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi de aynı sandıkların 3 tanesine üye vermemiş, 28 üye göreve gelmemiş, diğer 723 sandıkta üyesi görev yapmıştır. Aynı sandıklara toplamda 979 üye veren Cumhuriyet Halk Partisinin de 256 sandıkta iki üyesi görev yapmıştır. Bu sandıklarda ayrıca Milliyetçi Hareket Partisi, Halkların Demokratik Partisi, Saadet Partisi, İyi Parti, Demokratik Sol Parti, Büyük Birlik Partisi, Demokrat Partili ve Vatan Partili üyeler de görev yapmıştır….’’ Peki, 5 siyasi parti, hatta sandıkların yarısında AKP’nin iki temsilcisinin görev yaptığı tutanaklarda, bir itirazda bulunulmuş mu? Hayır… (Bu arada, CHP’nin çok iyi organize olduğu varsayılan seçimde bile sandık müşahiti görevlendirmediği yerlerin varlığı dikkatinizden kaçmasın…) Peki, 5 siyasi partinin temsilcisinin gözleri önünde gerçekleşen bir oy kullanma ve sayımı işlemi, hiçbirinin müşahitinin itirazına konu olmadığı halde, seçimin sonucuna tesir edici bir rol oynamış olabilir mi? Tabii ki, hayır! Ancak YSK, seçime hurafe karıştırmaya karar vermiş bir kere… ‘’Gözünün üstünde kaşın var…’’ tarzı bir gerekçe bu! *** YSK diyor ki; Hukuksuz atanan Sandık Kurul Başkanları, ilçe belediye başkanlığı, il ve ilçe belediye meclisleri için de oy kullandırma ve sayma görevi yapmışsalar da, bu durum İstanbul’da ilçe belediye başkanlığı seçimlerinin de yenilenmesini gerektirmiyor… Hukuk diyor ki; Aynı sandıkta, tek bir zarf içinde kullanılan iki oydan ilçe belediye başkanı oyları temiz büyükşehir belediye başkanı oyları tek başına nasıl kirli olabilir? Tek zarftaki oyları ‘hukuksuz’ dediğiniz aynı Sandık Kurulu başkanları saydığına göre birinde şaibe diğerinde güven nasıl olabilir? Aslında tüm bu soruların ve hukuk katliamı kararın cevabı seçim sonucunda gizli… İstanbul’da 39 ilçe belediyesinin 24’ünü AKP, birini de MHP kazandı. Şayet iptal edilirse, bu ilçe belediyelerinin de ‘kaza kurbanı’ olması, kaybedilmesi ihtimali var… İstanbul’da büyükşehir belediye başkanlığını ise, AKP hiç ummadığı bir şekilde kaybetti. YSK, iktidarın bu hayal kırıklığını ve hesap hatasını tamire çalışıyor. Siyasi baskı altında, demokrasilerde örneği olmayan hukuksuz ve tutarsız çarpık karara imza atıyor. *** Sonuç olarak, YSK seçimlerin bağımsızlığını ve adilliğini bitiren bir karar verdi. Bırakın halkı, gerekçeleri ile kendi başkanlarını bile ikna edemedi… YSK bu kararla, ’’İstediğim zaman, halkın iradesini siyasi baskıya kurban edebilirim. İstediğim seçimi sudan bahane uydurup iptal edebilirim…’’ diyor, egemenlere kabiliyetini gösteriyor. Bu şekilde keyfi karar alan YSK, muhalefet bir kez daha kazansa mazbatayı verir mi? YSK’ya bu şekilde hukuku katlettiren siyasi irade, milli iradeye ikinci kez yenilince boyun eğer mi? Korkarım, hayır… Hukuksuz iptal sonrası izlenecek en doğru strateji, siyasi partiler olarak tekrarlanan seçimi boykot edip iktidarı milli iradeye saygıya zorlamaktı… Olmadı. Muhalefet, adil bir seçim umuduyla davrandı. Umarım kazanırlar. Kazanamazlarsa (daha doğrusu kazanmalarına izin verilmezse), seçime katılarak hukuksuzluğa meşruiyet sağlamış olacaklar maalesef… Her şeye rağmen kazanırlarsa, bu iktidar için yıkıcı olacaktır. Kazandıkları halde, hakları bir kez daha gasp edilirse, bu da demokrasimizin bittiği ancak iktidarın da son evresine girdiği anlamına gelecek. *** YSK, iptale gerekçeler uydurabilir ama demokrasimize ve ülkeye verdiği zararın asla bir mazereti olamayacak. Ülkeyi nasıl faşizm batağına süreklediklerinin farkında bile değiller… http://www.tr724.com/kazanilmis-bir-secimin-gaspi-ysknin-itiraflari/
Kazanılmış bir seçimin gaspı: YSK’nın itirafları!

YORUM | ERHAN BAŞYURT

Yüksek Seçim Kurulu, İstanbul’da neden seçimi yenileme kararı verdiklerine ve kazanan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını neden elinden aldıklarına dair ‘gerekçelerini’ açıkladı.

Tam 250 sayfa… Laf karmaşası ve bilgi kirliliği ile kararlarına hukuk kılıfı giydirmeye çabalamışlar.

Kararın özeti; YSK kendi hatalarını gerekçe göstererek, hukuksuz şekilde seçimi iptal etmiş.

Oy çalınması, organize seçim hilesi gibi iddiaların hepsi yalan. Bırakın somut delili soyut iddia bile gerekçede yok.

Dahası, YSK kendisi itiraf ediyor yıllardır tekrar eden aynı seçim hatası nedeniyle bugüne kadar iptal kararı verilen tek belediye de İstanbul Büyükşehir.

Gerekçe, özerk bir kurum siyasi baskıya nasıl baş eğer, hukuk adamları bağımsızlığını ve tarafsızlığını nasıl kaybeder bir manifesto gibi ortaya koyuyor.

İşte gerekçe ve gerçekler…

***

YSK diyor ki;

İstanbul’da 300 bin 657’ye tabi memur olduğu ve sadece 31 bin 186 sandık bulunduğu ve bunlar için de 93 bin 558 sandık görevlisine ihtiyaç duyulduğu halde 754 (aynı gerekçede başka bir yerde 212 olarak geçmekte) sandıkta Sandık Kurulu Başkanı kamu görevlisi olmadığı ve bu durum da seçim sonucuna etki edebileceği için iptal kararı verdik…

***

Hukuk diyor ki;

“İlçede görev yapan tüm kamu görevlilerinin listesi, mülki idare amiri tarafından yerleşim yeri adresleri esas alınmak suretiyle ilgili ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderilir. İlçe seçim kurulu başkanı, bu kamu görevlileri arasından ihtiyaç duyulan sandık kurulu başkanı sayısının iki katı kamu görevlisini ad çekmek suretiyle tespit eder ve bu kişiler arasından mani hali bulunmayanları sandık kurulu başkanı olarak belirler…’’

Yani İstanbul’da 300 bin 657’ye tabi memur olması değil bu sandıkların olduğu ilçelerde yeterli sayıda memur oturuyor olması gerekiyor.

Diyelim bir ilçe de hata söz konusu, sorumlusu kim?

İlçe Seçim Kurulu ve üst karar organı İl Seçim Kurulu.

Bu bir hataysa bile bunun mesulü İmamoğlu değil, YSK’nın bizatihi kendisi…

Peki, Sandık Kurul Başkanı’nın 657’ye tabi memur olmadığı tek il İstanbul mu? Hayır…

Bir çok il ve ilçede aynı yönteme başvurulmuş.

Kendisine görev bildirilen, çoğunluğu banka çalışanı, kişilerin mazeretsiz olarak görevi kabul etmemeleri ise suç!

Peki, ilk kez bu seçimde mi Sandık Kurul Başkanı, kamu görevlisi olmayanlar arasında seçilmiş? Hayır…

Her seçimde başvurulan rutin bir uygulama.

***

Hukuk diyor ki;

‘’Sandık kurullarının yasada öngörülen şekilde atanmaması halinde yapılacak işlem Yüksek Seçim Kurulunun 13/12/2018 tarihli 2018/1105 sayılı kararıyla kabul edilen seçim takvimine göre 02 Mart 2019 tarihinde sandık kurullarının teşkiline dair ilçe seçim kurulu kararlarına karşı yapılan itirazın il seçim kurulunca kesin olarak karara bağlamasının son günü şeklinde düzenleme ile belirlenmiştir…’’

Peki bu sandık kurullarına söz konusu dönemde itiraz yapılmış mı? Hayır…

Yapılmadığına göre itiraz süresi dolmuş mu? Evet…

İtiraz süresi dolduğuna göre ve bu sandıklarda seçim sonucuna tesir eden somut bir delil ortaya konulamadığına göre, seçime iptal gerekçesi olabilir mi? Hayır…

YSK’nın daha önce aynı gerekçe ile iptal başvurularına red verdiği emsal kararlar var mı? Evet…

Hatta aynı 31 Mart Seçimi’nde muhalif partilerin farklı seçim bölgelerinde sandık kurul başkanlarına ilişkin itirazlarını, YSK iptal gerekçesi olarak kabul etmemiş, bunu da ‘gerekçeli kararda’ kendileri itiraf ediyorlar.

***

Biraz daha açalım…

Bu sandıklarda AKP’li müşahitler görev yapmış mı? Evet…

YSK Başkanı Sadi Güven muhalefet şerhinde şu detaylara yer veriyor:

‘’Kamu çalışanı olmadığı halde sandık başkanı olarak görev yapan 754 kişinin görev yaptığı sandıkların 750 tanesinde Adalet ve Kalkınma Partili üye görev yapmış olup bu sandıklara 1.104 üye vermekle 354 sandıkta iki üye ile temsil edilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi de aynı sandıkların 3 tanesine üye vermemiş, 28 üye göreve gelmemiş, diğer 723 sandıkta üyesi görev yapmıştır. Aynı sandıklara toplamda 979 üye veren Cumhuriyet Halk Partisinin de 256 sandıkta iki üyesi görev yapmıştır. Bu sandıklarda ayrıca Milliyetçi Hareket Partisi, Halkların Demokratik Partisi, Saadet Partisi, İyi Parti, Demokratik Sol Parti, Büyük Birlik Partisi, Demokrat Partili ve Vatan Partili üyeler de görev yapmıştır….’’

Peki, 5 siyasi parti, hatta sandıkların yarısında AKP’nin iki temsilcisinin görev yaptığı tutanaklarda, bir itirazda bulunulmuş mu? Hayır…

(Bu arada, CHP’nin çok iyi organize olduğu varsayılan seçimde bile sandık müşahiti görevlendirmediği yerlerin varlığı dikkatinizden kaçmasın…)

Peki, 5 siyasi partinin temsilcisinin gözleri önünde gerçekleşen bir oy kullanma ve sayımı işlemi, hiçbirinin müşahitinin itirazına konu olmadığı halde, seçimin sonucuna tesir edici bir rol oynamış olabilir mi?

Tabii ki, hayır!

Ancak YSK, seçime hurafe karıştırmaya karar vermiş bir kere…

‘’Gözünün üstünde kaşın var…’’ tarzı bir gerekçe bu!

***

YSK diyor ki;

Hukuksuz atanan Sandık Kurul Başkanları, ilçe belediye başkanlığı, il ve ilçe belediye meclisleri için de oy kullandırma ve sayma görevi yapmışsalar da, bu durum İstanbul’da ilçe belediye başkanlığı seçimlerinin de yenilenmesini gerektirmiyor…

Hukuk diyor ki;

Aynı sandıkta, tek bir zarf içinde kullanılan iki oydan ilçe belediye başkanı oyları temiz büyükşehir belediye başkanı oyları tek başına nasıl kirli olabilir?

Tek zarftaki oyları ‘hukuksuz’ dediğiniz aynı Sandık Kurulu başkanları saydığına göre birinde şaibe diğerinde güven nasıl olabilir?

Aslında tüm bu soruların ve hukuk katliamı kararın cevabı seçim sonucunda gizli…

İstanbul’da 39 ilçe belediyesinin 24’ünü AKP, birini de MHP kazandı.

Şayet iptal edilirse, bu ilçe belediyelerinin de ‘kaza kurbanı’ olması, kaybedilmesi ihtimali var…

İstanbul’da büyükşehir belediye başkanlığını ise, AKP hiç ummadığı bir şekilde kaybetti.

YSK, iktidarın bu hayal kırıklığını ve hesap hatasını tamire çalışıyor.

Siyasi baskı altında, demokrasilerde örneği olmayan hukuksuz ve tutarsız çarpık karara imza atıyor.

***

Sonuç olarak, YSK seçimlerin bağımsızlığını ve adilliğini bitiren bir karar verdi.

Bırakın halkı, gerekçeleri ile kendi başkanlarını bile ikna edemedi…

YSK bu kararla, ’’İstediğim zaman, halkın iradesini siyasi baskıya kurban edebilirim. İstediğim seçimi sudan bahane uydurup iptal edebilirim…’’ diyor, egemenlere kabiliyetini gösteriyor.

Bu şekilde keyfi karar alan YSK, muhalefet bir kez daha kazansa mazbatayı verir mi?

YSK’ya bu şekilde hukuku katlettiren siyasi irade, milli iradeye ikinci kez yenilince boyun eğer mi?

Korkarım, hayır…

Hukuksuz iptal sonrası izlenecek en doğru strateji, siyasi partiler olarak tekrarlanan seçimi boykot edip iktidarı milli iradeye saygıya zorlamaktı…

Olmadı. Muhalefet, adil bir seçim umuduyla davrandı.

Umarım kazanırlar. Kazanamazlarsa (daha doğrusu kazanmalarına izin verilmezse), seçime katılarak hukuksuzluğa meşruiyet sağlamış olacaklar maalesef…

Her şeye rağmen kazanırlarsa, bu iktidar için yıkıcı olacaktır.

Kazandıkları halde, hakları bir kez daha gasp edilirse, bu da demokrasimizin bittiği ancak iktidarın da son evresine girdiği anlamına gelecek.

***

YSK, iptale gerekçeler uydurabilir ama demokrasimize ve ülkeye verdiği zararın asla bir mazereti olamayacak.

Ülkeyi nasıl faşizm batağına süreklediklerinin farkında bile değiller…

http://www.tr724.com/kazanilmis-bir-secimin-gaspi-ysknin-itiraflari/
24 May 2019 14:33
#SenanuraÖzgürlük Yine bir Türkiye ve Erdoğan klasiği! Zulümde, haksızlıkta sınır tanımıyorlar artık. ‘Ülkenin üzerine bir deli gömleği geçirdiler’ diyenler az bile söylüyor. Hırstan, öfkeden, kinden, öç alma duygusundan adeta çıldırmış vaziyetteler. Kadın, kız, çocuk demeden zulmediyorlar. Hem de inadına yapıyorlar bunu! Hukuksuzca içeri tıktıkları bazı insanları bir müddet sonra salıp ardından tekrar içeri alıyorlar. Sürekli bir tacize maruz bıraktıkları insanların üzerine bir kara bulut gibi çöktüler; onların duyguları, özgürlükleri, hastalıkları, ümitleri hatta kanları üzerinde arsızca tepinip duruyorlar! Kendilerinin düzmece yöntemlerle kurguladıkları 15 Temmuz çakma darbesinin ardından on binlerce Müslüman, seküler, liberal çevrelerden masum insanları; ilim insanları, devlet görevlilerini, kadınları, çocukları hukuksuz isnadlar üzerinden göz altlarında tuttular, hapislerde çürüttüler ve halen de yapmaya devam ediyorlar. Kendilerini ‘Müslümanların öncüsü’ gören bu zihniyet, Ergenekon suç örgütü ile el ele vermiş Ramazan ayında, kendi siyasi tabileri ile, ‘’başörtülü bacı’’ tutuklamakla meşgul! Eskilerde ‘’benim başörtülü bacımı üniversiteye sokmadılar!’’ diyerek oy toplayan adam, bugün 19 yaşındaki Senanur gibi yüzlerce, başörtülü veya değil, üniversiteli genç kızı kampüsten koparıp hapse atıyor veya ülkeden kaçmaya zorluyor. Yalnız bununla da kalmayıp onları içeride en ağır, aşağılayıcı ve iğrenç muamelelere maruz bıraktırıyor! Anlaşıldığı gibi, en son yaşanan hukuksuzluk örneği üzerine bu yazıyı yazmaya karar verdim; Twitter’da başlatılan #SenanuraÖzgürlük etiketine destek vermek amacıyla! Babaları hukuksuz bir şekilde içeri atılmış ve orada kansere yakalanmış. İlaçları verilmeyip tedaviden de mahrum edilince vefat eden bu bilim adamının ailesinin dramı burada bitmemiş elbet. Sebebi tabiki ilk paragrafta yaptığım girişte saklı. Görünen sebeğ ise evlerine yabancı uyruklu arkadaşlarını iftar için davet etmiş olmaları. O nedenle de anne ve 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Senanur’u göz altına aldılar. Anne serbest bırakıldı ancak Senanur gözaltında hapsedilmeyi bekliyor. Annesinden, gelirken eczaneden ilaç almasını isteyen Senanur’a sorguda; ‘’İlaç neyin kodu!’’, ‘’Ezcane neyin kodu!’’ gibi sorular soruluyor! Bu tek örnek değil. Daha başka yüzlerce örnek yaşandı bu şekilde ve gördüğünüz gibi halen de yaşanmaya devam ediyor. Kendilerini ‘’dindar’’, ‘’muhafazakar’’, ‘’Müslüman’’ gören; hatta Reislerinin izinde dünyaya nizam verdikleri yönünde beyinleri felç edilmiş zavallı, cahil; ama çıkarcılıkta kurnaz bir kesim gerek hamasi söylemleri ile gerekse de susarak ve görmezden gelerek bu zulüm ateşine destek veriyor. Bu da yetmezmiş gibi bu zulme muhalefet etmesi gereken muhalefet partilerinin de aynı ‘’FETÖ’’ söylemlerini benzer bir iştah ve kinle çiğnemeleri o ateşi daha da harlıyor ve zalimlere cesaret veriyor. Buna, kadın ve çocukların dahi haksızca ve adice içeri atılmasına ses etmeyen diğer liberal, ‘’kadın hakları savunucusu’’ vb. insanları da katarsanız rezaletin boyutu, toplumun geldiği nokta daha da iyi anlaşılıyor. Dünyanın ‘medeni’ hiç bir ülkesinde bu tür bir adaletsizliğe, bu tür bir rezalete izin verilmez. En azından bir grup vicdanlı insan en azından sözle dahi olsa olanlara buğz ederler. Savaşlarla ve katliamlarla dolu bir insanlık tarihimiz var. Tarihin dehlizlerinde kadınlara, çocuklara el uzatıldığı dönem çok. Bu karanlık örneklere ve talihsizliklere rağmen tarihin sayfalarında kadınlara, kızlara, çocuklara dokunulmadığı, bir savaş hukukunun gözetildiği bir çok örnek de mevcut. Kaldı ki Türkiye’de yaşanan dram bir devletin kendi halkına reva gördüğü bir cadı avı ve bir soykırım. Medeniyetten nasibini alamamış kabilelerde, kanunsuzluğu kendilerine şiar edinmiş mafyalarda bile bazı kaideler, ‘’raconlar’’ vardır; aileyi işe bulaştırmazlar, kadınlara ve çocuklara el sürmezler. Oysa bugün Afrika’da, Asya’da, Orta Doğu’da ve Anadolu’da kendi halkına zulmeden, kadınlara-bebeklere el uzatan münafıkane hareket eden, azmış bir zihniyet hüküm sürüyor. Karanlık geçmişine rağmen insanlık bugün demokratik ve hukuk tabanlı sistemler geliştirmeyi başarmış; insan, kadın, çocuk ve hatta hayvan haklarını koruma adına çok önemli mesafeler katetmiş bir konumda. Buna rağmen bu tür zulümlerin, özellikle de kendilerine ‘Müslüman’ diyen beldelerde halen, hem de en şiddetli şekilde, yaşanıyor olması ayrı bir acı verici gerçek! Geçenlerde Suudi Arabistan, muhalif konumda olan üç alim için idam fetvası verince, bazı AKP’lilerin hemen ‘’İslam dünyası niye bu halde!’’, ‘’bu zulümdür, hukuksuzluktur’’ vb. mesajlar paylaştıklarını gördüm ve bir daha iğrendim. Hele Erdoğan’ın seçim öncesi çıkıp da bir filozofik tavırlarla sanki adalete çok değer veren bir devlet adamı edasıyla yaptığı adalet, hak, devlet ve hukuk tandanslı söylemlerse, müsebbibi olduğu zulmü gördükçe, midelerimizi bulandırıyor! Sisi’nin Mısır’da katlettiği ‘’başörtülü Rabia’’ üzerinden meydanlarda dört parmak göstererek oy toplayan ve hamaset devşiren bir zihniyet, aynı yaşlardaki Senanur ve benzerlerini kendi ülkesinde hukuksuzca içeri atıyor!.. Velhasıl; tüm bu zulümleri, en başta belirttiğim gibi içine düştükleri suç batağına onlarla birlikte atlamamış, onların trenine bitmemiş insanlardan öç almak, onları ‘yok etmek’ mantığıyla yapıyorlar. Savaşlarda yaralı bir düşman askeri vurulmaz; tedavi edilir. Teslim olmuş asker de vurulmaz, esir alınır ve Efendimiz’in sünnetinde görüldüğü gibi insanlıkla muamele edilir. Hele kadınlara, çocuklara hiç dokunulmaz ki, bunu; ‘namusuna pek düşkün!’ bir topluma ve her konuda bir hadis anlatan muhafazakar bir topluluğa anlatmak çok da zor olmasa gerek! Oysa gerçekte olan bunun tam da aksi. Tecavüze uğrayan çocuklar, bebekleri ile hapse tıkılan Müslüman (‘başörtülü’) kadınlar ve gencecik kızlar karşısında yalnız susmakla kalmayıp bu cadı avına halen hamasi nutuklar ve bilmiş tavırlar eşliğinde destek veriyorlar. Ağızlar oruçlu, gönüller felç! Bu Müslümanlara Ramazan ayınız ‘mübarek!’ olsun diyerek ve ‘Allah için tuttuğunuz oruçlar nasıl gidiyor?’ diye sorarak bitirirken son bir ilave de yapayım: Ancak dünyanın en sefilleşmiş, münafıkane ve korkak bir zihniyeti; kadınlara, kızlara ve çocuklara bulaşabilir, birilerine olan öcünü onların kadınlarından, kızlarından ve bebeklerinden almaya kalkabilir! Böyle bir zihniyeti temsil eden insanların Müslüman olarak kalabileceklerine ihtimal veremiyorum! Tüm zalimler cesaretlerini diğer insanların korkularından; zihni, kalbi ve vicdani zaaflarından ve yetersizliklerinden alırlarken diğer yandan da onların parçalanmışlıkları ve sessizlikleri üzerinden ivme kazanırlar ve kendilerine alan açarlar. Zulümlere susanlar, o zulümlerin ortağı olurlar! Zulümlere verdiğiniz tepki, tepkisizlik veya destek ve takındığınız tavırlar imanınızın rengini gösteren bir turnusol kağıdı görevi görür. Hak katındaki dereceniz buna ciddi derecede bağlı olduğu gibi, salih kul olabilmenin yolu da buradan geçer. Bu vesileyle, tüm Senanur’lara ve kardeşlerimize ‘özgürlük!’ diyorum ve bu hukuksuzluklara sebep olan ve destekleyenleri de şu mübarek Ramazan ayında Allah’a (c.c.) havale ediyorum! Twitter’da daha aktif olunuz ve her zulmü Türkçe, İngilizce ve diğer yabancı dillerde anlatmaya devam ediniz, anlatanlara da destek olunuz! #SenanuraÖzgürlük UĞUR TEZCAN http://www.tr724.com/senanuraozgurluk/
#SenanuraÖzgürlük

Yine bir Türkiye ve Erdoğan klasiği! Zulümde, haksızlıkta sınır tanımıyorlar artık. ‘Ülkenin üzerine bir deli gömleği geçirdiler’ diyenler az bile söylüyor. Hırstan, öfkeden, kinden, öç alma duygusundan adeta çıldırmış vaziyetteler. Kadın, kız, çocuk demeden zulmediyorlar. Hem de inadına yapıyorlar bunu! Hukuksuzca içeri tıktıkları bazı insanları bir müddet sonra salıp ardından tekrar içeri alıyorlar. Sürekli bir tacize maruz bıraktıkları insanların üzerine bir kara bulut gibi çöktüler; onların duyguları, özgürlükleri, hastalıkları, ümitleri hatta kanları üzerinde arsızca tepinip duruyorlar!

Kendilerinin düzmece yöntemlerle kurguladıkları 15 Temmuz çakma darbesinin ardından on binlerce Müslüman, seküler, liberal çevrelerden masum insanları; ilim insanları, devlet görevlilerini, kadınları, çocukları hukuksuz isnadlar üzerinden göz altlarında tuttular, hapislerde çürüttüler ve halen de yapmaya devam ediyorlar. Kendilerini ‘Müslümanların öncüsü’ gören bu zihniyet, Ergenekon suç örgütü ile el ele vermiş Ramazan ayında, kendi siyasi tabileri ile, ‘’başörtülü bacı’’ tutuklamakla meşgul! Eskilerde ‘’benim başörtülü bacımı üniversiteye sokmadılar!’’ diyerek oy toplayan adam, bugün 19 yaşındaki Senanur gibi yüzlerce, başörtülü veya değil, üniversiteli genç kızı kampüsten koparıp hapse atıyor veya ülkeden kaçmaya zorluyor. Yalnız bununla da kalmayıp onları içeride en ağır, aşağılayıcı ve iğrenç muamelelere maruz bıraktırıyor!

Anlaşıldığı gibi, en son yaşanan hukuksuzluk örneği üzerine bu yazıyı yazmaya karar verdim; Twitter’da başlatılan #SenanuraÖzgürlük etiketine destek vermek amacıyla! Babaları hukuksuz bir şekilde içeri atılmış ve orada kansere yakalanmış. İlaçları verilmeyip tedaviden de mahrum edilince vefat eden bu bilim adamının ailesinin dramı burada bitmemiş elbet. Sebebi tabiki ilk paragrafta yaptığım girişte saklı. Görünen sebeğ ise evlerine yabancı uyruklu arkadaşlarını iftar için davet etmiş olmaları. O nedenle de anne ve 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Senanur’u göz altına aldılar. Anne serbest bırakıldı ancak Senanur gözaltında hapsedilmeyi bekliyor. Annesinden, gelirken eczaneden ilaç almasını isteyen Senanur’a sorguda; ‘’İlaç neyin kodu!’’, ‘’Ezcane neyin kodu!’’ gibi sorular soruluyor!

Bu tek örnek değil. Daha başka yüzlerce örnek yaşandı bu şekilde ve gördüğünüz gibi halen de yaşanmaya devam ediyor. Kendilerini ‘’dindar’’, ‘’muhafazakar’’, ‘’Müslüman’’ gören; hatta Reislerinin izinde dünyaya nizam verdikleri yönünde beyinleri felç edilmiş zavallı, cahil; ama çıkarcılıkta kurnaz bir kesim gerek hamasi söylemleri ile gerekse de susarak ve görmezden gelerek bu zulüm ateşine destek veriyor. Bu da yetmezmiş gibi bu zulme muhalefet etmesi gereken muhalefet partilerinin de aynı ‘’FETÖ’’ söylemlerini benzer bir iştah ve kinle çiğnemeleri o ateşi daha da harlıyor ve zalimlere cesaret veriyor. Buna, kadın ve çocukların dahi haksızca ve adice içeri atılmasına ses etmeyen diğer liberal, ‘’kadın hakları savunucusu’’ vb. insanları da katarsanız rezaletin boyutu, toplumun geldiği nokta daha da iyi anlaşılıyor.

Dünyanın ‘medeni’ hiç bir ülkesinde bu tür bir adaletsizliğe, bu tür bir rezalete izin verilmez. En azından bir grup vicdanlı insan en azından sözle dahi olsa olanlara buğz ederler. Savaşlarla ve katliamlarla dolu bir insanlık tarihimiz var. Tarihin dehlizlerinde kadınlara, çocuklara el uzatıldığı dönem çok. Bu karanlık örneklere ve talihsizliklere rağmen tarihin sayfalarında kadınlara, kızlara, çocuklara dokunulmadığı, bir savaş hukukunun gözetildiği bir çok örnek de mevcut. Kaldı ki Türkiye’de yaşanan dram bir devletin kendi halkına reva gördüğü bir cadı avı ve bir soykırım. Medeniyetten nasibini alamamış kabilelerde, kanunsuzluğu kendilerine şiar edinmiş mafyalarda bile bazı kaideler, ‘’raconlar’’ vardır; aileyi işe bulaştırmazlar, kadınlara ve çocuklara el sürmezler. Oysa bugün Afrika’da, Asya’da, Orta Doğu’da ve Anadolu’da kendi halkına zulmeden, kadınlara-bebeklere el uzatan münafıkane hareket eden, azmış bir zihniyet hüküm sürüyor.

Karanlık geçmişine rağmen insanlık bugün demokratik ve hukuk tabanlı sistemler geliştirmeyi başarmış; insan, kadın, çocuk ve hatta hayvan haklarını koruma adına çok önemli mesafeler katetmiş bir konumda. Buna rağmen bu tür zulümlerin, özellikle de kendilerine ‘Müslüman’ diyen beldelerde halen, hem de en şiddetli şekilde, yaşanıyor olması ayrı bir acı verici gerçek! Geçenlerde Suudi Arabistan, muhalif konumda olan üç alim için idam fetvası verince, bazı AKP’lilerin hemen ‘’İslam dünyası niye bu halde!’’, ‘’bu zulümdür, hukuksuzluktur’’ vb. mesajlar paylaştıklarını gördüm ve bir daha iğrendim. Hele Erdoğan’ın seçim öncesi çıkıp da bir filozofik tavırlarla sanki adalete çok değer veren bir devlet adamı edasıyla yaptığı adalet, hak, devlet ve hukuk tandanslı söylemlerse, müsebbibi olduğu zulmü gördükçe, midelerimizi bulandırıyor! Sisi’nin Mısır’da katlettiği ‘’başörtülü Rabia’’ üzerinden meydanlarda dört parmak göstererek oy toplayan ve hamaset devşiren bir zihniyet, aynı yaşlardaki Senanur ve benzerlerini kendi ülkesinde hukuksuzca içeri atıyor!..

Velhasıl; tüm bu zulümleri, en başta belirttiğim gibi içine düştükleri suç batağına onlarla birlikte atlamamış, onların trenine bitmemiş insanlardan öç almak, onları ‘yok etmek’ mantığıyla yapıyorlar. Savaşlarda yaralı bir düşman askeri vurulmaz; tedavi edilir. Teslim olmuş asker de vurulmaz, esir alınır ve Efendimiz’in sünnetinde görüldüğü gibi insanlıkla muamele edilir. Hele kadınlara, çocuklara hiç dokunulmaz ki, bunu; ‘namusuna pek düşkün!’ bir topluma ve her konuda bir hadis anlatan muhafazakar bir topluluğa anlatmak çok da zor olmasa gerek! Oysa gerçekte olan bunun tam da aksi. Tecavüze uğrayan çocuklar, bebekleri ile hapse tıkılan Müslüman (‘başörtülü’) kadınlar ve gencecik kızlar karşısında yalnız susmakla kalmayıp bu cadı avına halen hamasi nutuklar ve bilmiş tavırlar eşliğinde destek veriyorlar. Ağızlar oruçlu, gönüller felç! Bu Müslümanlara Ramazan ayınız ‘mübarek!’ olsun diyerek ve ‘Allah için tuttuğunuz oruçlar nasıl gidiyor?’ diye sorarak bitirirken son bir ilave de yapayım:

Ancak dünyanın en sefilleşmiş, münafıkane ve korkak bir zihniyeti; kadınlara, kızlara ve çocuklara bulaşabilir, birilerine olan öcünü onların kadınlarından, kızlarından ve bebeklerinden almaya kalkabilir! Böyle bir zihniyeti temsil eden insanların Müslüman olarak kalabileceklerine ihtimal veremiyorum!

Tüm zalimler cesaretlerini diğer insanların korkularından; zihni, kalbi ve vicdani zaaflarından ve yetersizliklerinden alırlarken diğer yandan da onların parçalanmışlıkları ve sessizlikleri üzerinden ivme kazanırlar ve kendilerine alan açarlar. Zulümlere susanlar, o zulümlerin ortağı olurlar! Zulümlere verdiğiniz tepki, tepkisizlik veya destek ve takındığınız tavırlar imanınızın rengini gösteren bir turnusol kağıdı görevi görür. Hak katındaki dereceniz buna ciddi derecede bağlı olduğu gibi, salih kul olabilmenin yolu da buradan geçer.

Bu vesileyle, tüm Senanur’lara ve kardeşlerimize ‘özgürlük!’ diyorum ve bu hukuksuzluklara sebep olan ve destekleyenleri de şu mübarek Ramazan ayında Allah’a (c.c.) havale ediyorum!

Twitter’da daha aktif olunuz ve her zulmü Türkçe, İngilizce ve diğer yabancı dillerde anlatmaya devam ediniz, anlatanlara da destek olunuz! #SenanuraÖzgürlük

UĞUR TEZCAN

http://www.tr724.com/senanuraozgurluk/
24 May 2019 14:31
O, ışık değil tren! Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak hakikaten harikalar diyarında. Piyasa alev alev yanarken yine içi boş paket açtı yine sunum yaptı. İleri, verimli, milli, endüstri kelimelerini yan yana getirip baş harflerinden müteşekkil İVME dediği program iyi hoş da para nerede? EMEKLİ İKRAMİYESİ NASIL ÖDENECEK? Ramazan Bayramı’ndan evvel 12,5 milyon emekliye 12,5 milyar TL ikramiyenin nasıl verileceği bile Ankara’da devlet meselesi hâline gelmişken sene sonunda kadar 30 milyar TL kredi dağıtılacakmış. İkramiyeler için Merkez Bankası’nın “ihtiyat akçesi” kullanılmak üzereydi. İnfiale sebep olunca alelacale çıktılar kasadan. Şimdi de banknot matbaasına talimat verildiği konuşuluyor. Nitekim Erdoğan, eski Milli Güvenlik Kurulu (MGK) sekreteri Tuncer Kılınç paşa gibi “karşılıksız para basmak” bahsinde iktisatçıların mübalağa yaptığına inanıyor. Kim tevessül ettiyse iktidarı kaybetmiş olmasına rağmen Erdoğan karşılıksız para basmaya “mürekkep ve kâğıt masrafı kadar maliyeti var” diye bakıyor BORSA 32 SENE ÖNCESİNE DÖNDÜ Türkiye’nin risk primini gösteren kredi temerrüt takası (CDS) 23 Mayıs’ta 506’ya yükseldi. Borsa İstanbul’un dolar nevinden değerini gösteren rakam 32 sene önceki seviyeye indi. Borsa endeksi 21 Ağustos 1987’de 1,50 dolar ediyordu. 22 Mayıs Çarşamba günü kapanış itibarıyla bu rakam 1,37 dolar. Türkiye’nin risk primi tekrar 506’ya yükseldi. Risk primi arttıkça yurt dışından borç bulmanın maliyeti de katlanıyor. 22 Mayıs 2013’te BİST endeksi 93 bin 398 puan seviyesindeydi. O günkü kurdan endeksin değeri 5,10 dolara tekabül ediyordu. Endeks 22 Mayıs 2019’da 5,10 doların yüzde 73 gerisinde. BİST’in en değerli 20 şirketini 60 milyar dolar verip satın alabilirsiniz. Listede Koç Holding, Garanti Bankası, Tüpraş, Akbank, Türk Hava Yolları, Petkim, Ereğli Demir Çelik gibi Türkiye’nin devleri var. EN KIYMETLİ ŞİRKETLER BU HALDEYSE İki sene evvel Garanti Bankası tek başına 20 milyar dolar ediyordu. 2010’da Borsa İstanbul’a 100 dolar yatıran biri 70 dolarını kaybetti. Türkiye’nin en büyük şirketlerinin ederi bu ise başka söze ne hacet! Türkiye batıyor. Hem de Albayrak ve kayınpederi Recep Tayyip Erdoğan’ın kabul etmek istemeyeceği kadar hızlı batıyor. Albayrak’ın iddia ettiği gibi Halkbank, Vakıfbank ve Ziraat Bankası 30 milyar lira dağıtabilir. Yarını düşünmeden yapılan hesapların döviz kurları, Hazine’nin borçlanma maliyetlerini ve enflasyonu nasıl tırmandırdığı ortada. ÇARKLAR CİLALAYLA DÖNMEYECEK KADAR PASLI İsmine “İVME” denilince ekonomi ivme kazanmıyor. Duran çarklar böyle cilalı kelimelerle dönmeyecek kadar paslandı. Bir an için bu kredilere kaynak bulunduğun kabul edelim. Yüzde 30’dan fazla senelik faizi hangi sanayici ödeyebilecek? Esnaf ve çitfçi böylesine bir yükün altına girebilir mi? Borsa’nın en kıymetli 20 şirketi 60 milyar dolar bile etmiyor. Böyle bir hasılat artışı, üzerine kâr getirecek kadar canlı bir talep kaldı mı Türkiye’de? Maliyeti örtbas etmek için enflasyon endeksli verilecekmiş krediler. Enflasyonun yüzde 20’lere demir attığı bir dönemde “Krediyi almasan daha iyi olur” demenin öteki hali olmalı. CARİ AÇIK DÜŞÜYOR, ÇÜNKÜ KRİZDEYİZ Albayrak’ın ikide bir “başarı” diye takdim ettiği cari açıktaki düşüşe gelince… Türkiye’nin mevcut imalat yapısında “cari fazla” ya da “cari açıktaki sert düşüş” krizin şiddetini ele veriyor. İthalat azalınca hâliye dış ticaret açığı azalıyor. Dükkânı kapatınca cari giderler azaldığından nisbeten kâra geçiyoruz! 2019’un 1970’lerden beri en yüksek cari fazla verilecek sene olmasının sebepsiz değil ki! İktisadî faaliyette 7o’li senelerden bu yana en sert daralma ile karşı karşıyayız. Borsa İstanbul 2019 senesinin ilk 5 ayında yüzde 20 değer kaybetti. Aynı dönemde BİST’in muadili Güney Afrika ve Hindistan gibi piyasalara ise para yağdı. Tarıma destek için öyle İVME icatlarına lüzum yok ki! Çiftçinin gübre, mazot ve tohum başta olmak üzere temel girdi maliyetlerinin düşürülmesi kâfi. Patates ve soğan dahi ithal ediliyor. Tarlayı ekmemek en iyisi! Tarımın da kimyası bozuldu. Türkiye hiç bu kadar dışa bağımlı hale gelmemişti. DENGESİZLİKLER ARTACAK 30 milyarlık paketin kaynağı ve maliyeti Türkiye’de dengesizlikleri daha da artıracak. Son 12 ayda kontrolsüzce artan kamu harcamaları artınca faydadan çok risk primini artırması üzerinden Türkiye ekonomisine zarar verecek bir paket bu. O IŞIK DEĞİL, TREN! Enflasyonu düşürmeden, yatırımcıların kaybettiği itimadı yeniden kazandıracak adımlar atmadan, hukuk ve demokrasi açığını gidermeden böyle 10 paket açıklansa zerre kadar kıymet ifade etmez. Albayrak’ın güle oynaya açıkladığı son paket maalesef ağlanacak halimizin resmidir. Tünelin ortasındayız. Zifiri karanlıkta Albayrak’ın ışık dediği üzerimize doğru son sürat gelen Amerika Birleşik Devletleri trenidir. HABER-YORUM | SEMİH ARDIÇ http://www.tr724.com/o-isik-degil-tren/
O, ışık değil tren!

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak hakikaten harikalar diyarında. Piyasa alev alev yanarken yine içi boş paket açtı yine sunum yaptı.

İleri, verimli, milli, endüstri kelimelerini yan yana getirip baş harflerinden müteşekkil İVME dediği program iyi hoş da para nerede?

EMEKLİ İKRAMİYESİ NASIL ÖDENECEK?

Ramazan Bayramı’ndan evvel 12,5 milyon emekliye 12,5 milyar TL ikramiyenin nasıl verileceği bile Ankara’da devlet meselesi hâline gelmişken sene sonunda kadar 30 milyar TL kredi dağıtılacakmış.

İkramiyeler için Merkez Bankası’nın “ihtiyat akçesi” kullanılmak üzereydi. İnfiale sebep olunca alelacale çıktılar kasadan. Şimdi de banknot matbaasına talimat verildiği konuşuluyor.

Nitekim Erdoğan, eski Milli Güvenlik Kurulu (MGK) sekreteri Tuncer Kılınç paşa gibi “karşılıksız para basmak” bahsinde iktisatçıların mübalağa yaptığına inanıyor.

Kim tevessül ettiyse iktidarı kaybetmiş olmasına rağmen Erdoğan karşılıksız para basmaya “mürekkep ve kâğıt masrafı kadar maliyeti var” diye bakıyor

BORSA 32 SENE ÖNCESİNE DÖNDÜ

Türkiye’nin risk primini gösteren kredi temerrüt takası (CDS) 23 Mayıs’ta 506’ya yükseldi. Borsa İstanbul’un dolar nevinden değerini gösteren rakam 32 sene önceki seviyeye indi.

Borsa endeksi 21 Ağustos 1987’de 1,50 dolar ediyordu. 22 Mayıs Çarşamba günü kapanış itibarıyla bu rakam 1,37 dolar.
Türkiye’nin risk primi tekrar 506’ya yükseldi. Risk primi arttıkça yurt dışından borç bulmanın maliyeti de katlanıyor.

22 Mayıs 2013’te BİST endeksi 93 bin 398 puan seviyesindeydi. O günkü kurdan endeksin değeri 5,10 dolara tekabül ediyordu. Endeks 22 Mayıs 2019’da 5,10 doların yüzde 73 gerisinde.

BİST’in en değerli 20 şirketini 60 milyar dolar verip satın alabilirsiniz. Listede Koç Holding, Garanti Bankası, Tüpraş, Akbank, Türk Hava Yolları, Petkim, Ereğli Demir Çelik gibi Türkiye’nin devleri var.

EN KIYMETLİ ŞİRKETLER BU HALDEYSE

İki sene evvel Garanti Bankası tek başına 20 milyar dolar ediyordu. 2010’da Borsa İstanbul’a 100 dolar yatıran biri 70 dolarını kaybetti. Türkiye’nin en büyük şirketlerinin ederi bu ise başka söze ne hacet!

Türkiye batıyor. Hem de Albayrak ve kayınpederi Recep Tayyip Erdoğan’ın kabul etmek istemeyeceği kadar hızlı batıyor.

Albayrak’ın iddia ettiği gibi Halkbank, Vakıfbank ve Ziraat Bankası 30 milyar lira dağıtabilir. Yarını düşünmeden yapılan hesapların döviz kurları, Hazine’nin borçlanma maliyetlerini ve enflasyonu nasıl tırmandırdığı ortada.

ÇARKLAR CİLALAYLA DÖNMEYECEK KADAR PASLI

İsmine “İVME” denilince ekonomi ivme kazanmıyor. Duran çarklar böyle cilalı kelimelerle dönmeyecek kadar paslandı.

Bir an için bu kredilere kaynak bulunduğun kabul edelim. Yüzde 30’dan fazla senelik faizi hangi sanayici ödeyebilecek? Esnaf ve çitfçi böylesine bir yükün altına girebilir mi?
Borsa’nın en kıymetli 20 şirketi 60 milyar dolar bile etmiyor.

Böyle bir hasılat artışı, üzerine kâr getirecek kadar canlı bir talep kaldı mı Türkiye’de?

Maliyeti örtbas etmek için enflasyon endeksli verilecekmiş krediler. Enflasyonun yüzde 20’lere demir attığı bir dönemde “Krediyi almasan daha iyi olur” demenin öteki hali olmalı.

CARİ AÇIK DÜŞÜYOR, ÇÜNKÜ KRİZDEYİZ

Albayrak’ın ikide bir “başarı” diye takdim ettiği cari açıktaki düşüşe gelince…

Türkiye’nin mevcut imalat yapısında “cari fazla” ya da “cari açıktaki sert düşüş” krizin şiddetini ele veriyor. İthalat azalınca hâliye dış ticaret açığı azalıyor.

Dükkânı kapatınca cari giderler azaldığından nisbeten kâra geçiyoruz!

2019’un 1970’lerden beri en yüksek cari fazla verilecek sene olmasının sebepsiz değil ki! İktisadî faaliyette 7o’li senelerden bu yana en sert daralma ile karşı karşıyayız.
Borsa İstanbul 2019 senesinin ilk 5 ayında yüzde 20 değer kaybetti. Aynı dönemde BİST’in muadili Güney Afrika ve Hindistan gibi piyasalara ise para yağdı.

Tarıma destek için öyle İVME icatlarına lüzum yok ki! Çiftçinin gübre, mazot ve tohum başta olmak üzere temel girdi maliyetlerinin düşürülmesi kâfi.

Patates ve soğan dahi ithal ediliyor. Tarlayı ekmemek en iyisi! Tarımın da kimyası bozuldu. Türkiye hiç bu kadar dışa bağımlı hale gelmemişti.

DENGESİZLİKLER ARTACAK

30 milyarlık paketin kaynağı ve maliyeti Türkiye’de dengesizlikleri daha da artıracak.

Son 12 ayda kontrolsüzce artan kamu harcamaları artınca faydadan çok risk primini artırması üzerinden Türkiye ekonomisine zarar verecek bir paket bu.

O IŞIK DEĞİL, TREN!

Enflasyonu düşürmeden, yatırımcıların kaybettiği itimadı yeniden kazandıracak adımlar atmadan, hukuk ve demokrasi açığını gidermeden böyle 10 paket açıklansa zerre kadar kıymet ifade etmez.

Albayrak’ın güle oynaya açıkladığı son paket maalesef ağlanacak halimizin resmidir.

Tünelin ortasındayız. Zifiri karanlıkta Albayrak’ın ışık dediği üzerimize doğru son sürat gelen Amerika Birleşik Devletleri trenidir.

HABER-YORUM | SEMİH ARDIÇ

http://www.tr724.com/o-isik-degil-tren/
24 May 2019 14:29
YSK, oy değil seçimin çalındığını tescilledi! Yüksek Seçim Kurulu’nun 250 sayfayı bulan gerekçeli kararı, iktidar temsilcilerinin bugüne kadar ortaya attığı bütün iddiaların yalan olduğunu ortaya koydu. Zira gerekçeli karara göre oyların çalınması yani ‘hırsızlık’ söz konusu değil. Kısıtlı seçmen sayısı ise 46 bin değil, sadece 706. Seçimin iptal edilmesinin temel dayanağı ise sandık kurul ve üyelerinin oluşumundaki usulsüzlük olarak gösteriliyor. Bu arada AKP’nin ‘usulsüzlük’ olduğunu iddia ettiği neredeyse bütün sandıklarda Binali Yıldırım’ın oyları İmamoğlu’ndan daha fazla. ÇALINMA YA DA HIRSIZLIK YOK! 31 Mart’ta büyük bir hezimet yaşaşan AKP, ‘iptal’ kararının ardından seçim stratejisini ‘oyların çalındığı’ söylemi üzerine kurmuştu. Başta AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım olmak üzere iktidar temsilcileri oyların çalındığını savunuyordu. Erdoğan, “Şimdi diyorlar ki ‘Ne oldu?’ Oyları çaldılar, bu kadar açık net!” demişti. Bununla ilgili sosyal medyada kampanya bile yaptılar. Ancak YSK’nın gerekçeli kararı bu iddiaların tamamen uydurma olduğunu ortaya koydu. 250 sayfalık kararda oyların çalındığına ya da organize bir şekilde hareket edilerek hırsızlık yapıldığına dair tek kelime yok. Kararda, seçimin iptali için ‘seçim sonuçlarına müessir (etkileyici)’ olay ve hal olarak, ‘Sandık kurulu başkan ve üyelerinin kamu görevlisi olması zorunluluğuna uyulmaması’ gösteriliyor. 46 BİN KISITLI SEÇMEN İDDİASI DA YALAN ÇIKTI İktidar temsilcileri, 31 Mart’ta 46 bin kısıtlı seçmenin oy kullandığını iddia etmişti. YSK’ya verilen dilekçede ise ‘2.732 adet oy kullanan kısıtlı seçmenin, 1.229 adet yerine oy kullanılan ölü seçmenin, 10.290 adet hem cezaevi hem de başka seçmen listesinde kayıtlı seçmenin, 5.287 adet hem İstanbul seçmen listesinde hem de hükümlü seçmenin, 236 adet İstanbul’da yerleşim yeri adresi cezaevi olan seçmenin kayıtlarının tespit edildiği’ savunulmuştu. Gerekçeli kararda kısıtlı/ölü/zihinsel engelli seçmen sayısı sadece 706 olarak açıklandı! SORUNLU SANDIK SAYISI SADECE 108 Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, 31 Mart seçimlerinde hem sandık kurulu üyelerinin atanması hem de oy sayım ve döküm cetvelleri konusunda çok ciddi hatalı işlemlerinin olduğunu belgeleriyle Yüksek Seçim Kurulu’na bildirdiklerini söylemişti 18 Mayıs’taki konuşmasında. Erdoğan’a göre, ‘oy sayım ve döküm cetvellerinden 5 bin 388’i mühürsüzdü, 694’ü imzasızdı, 214’ü tamamen boştu, 498’i eksik doldurulmuştu, 919’unda rakam belirtilmemişti, bin 135’inde de sayı eksikliği vardı. YSK’nın gerekçeli kararında ise toplam (90+18) 108 oy sayım döküm cetvelinin sorunlu olduğu belirtildi. Bu sandıklarda kullanılan oy sayısı ise 30 bin 281’di. Ancak usulsüzlük yapıldığı iddia edilen bu sandıklardaki oyların çoğu (16 bin 553) Binali Yıldırım’a verilmişti. 20 BİN DEĞİL 754! Erdoğan, “İstanbul’daki yaklaşık 62 bin sandık kurulu üyesinden 20 bine yakını kanuna aykırı atanmıştır.” demişti. YSK’nın gerekçeli kararına göre ise sorunlu sandık başkanı sayısı sadece 754. YSK Başkanı Sadi Güven, karşı oy yazısında bu durumu şöyle anlatıyor: “Dosyadaki belgelere göre; kamu çalışanı olmadığı halde sandık başkanı olarak görev yapan 754 kişinin görev yaptığı sandıkların 750 tanesinde Adalet ve Kalkınma Partili üye görev yapmış olup bu sandıklara 1.104 üye vermekle 354 sandıkta iki üye ile temsil edilmiştir.” İLKER DOĞAN http://www.tr724.com/ysk-oy-degil-secimin-calindigini-tescilledi/
YSK, oy değil seçimin çalındığını tescilledi!

Yüksek Seçim Kurulu’nun 250 sayfayı bulan gerekçeli kararı, iktidar temsilcilerinin bugüne kadar ortaya attığı bütün iddiaların yalan olduğunu ortaya koydu. Zira gerekçeli karara göre oyların çalınması yani ‘hırsızlık’ söz konusu değil. Kısıtlı seçmen sayısı ise 46 bin değil, sadece 706. Seçimin iptal edilmesinin temel dayanağı ise sandık kurul ve üyelerinin oluşumundaki usulsüzlük olarak gösteriliyor. Bu arada AKP’nin ‘usulsüzlük’ olduğunu iddia ettiği neredeyse bütün sandıklarda Binali Yıldırım’ın oyları İmamoğlu’ndan daha fazla.

ÇALINMA YA DA HIRSIZLIK YOK!

31 Mart’ta büyük bir hezimet yaşaşan AKP, ‘iptal’ kararının ardından seçim stratejisini ‘oyların çalındığı’ söylemi üzerine kurmuştu. Başta AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım olmak üzere iktidar temsilcileri oyların çalındığını savunuyordu. Erdoğan, “Şimdi diyorlar ki ‘Ne oldu?’ Oyları çaldılar, bu kadar açık net!” demişti. Bununla ilgili sosyal medyada kampanya bile yaptılar. Ancak YSK’nın gerekçeli kararı bu iddiaların tamamen uydurma olduğunu ortaya koydu. 250 sayfalık kararda oyların çalındığına ya da organize bir şekilde hareket edilerek hırsızlık yapıldığına dair tek kelime yok. Kararda, seçimin iptali için ‘seçim sonuçlarına müessir (etkileyici)’ olay ve hal olarak, ‘Sandık kurulu başkan ve üyelerinin kamu görevlisi olması zorunluluğuna uyulmaması’ gösteriliyor.

46 BİN KISITLI SEÇMEN İDDİASI DA YALAN ÇIKTI

İktidar temsilcileri, 31 Mart’ta 46 bin kısıtlı seçmenin oy kullandığını iddia etmişti. YSK’ya verilen dilekçede ise ‘2.732 adet oy kullanan kısıtlı seçmenin, 1.229 adet yerine oy kullanılan ölü seçmenin, 10.290 adet hem cezaevi hem de başka seçmen listesinde kayıtlı seçmenin, 5.287 adet hem İstanbul seçmen listesinde hem de hükümlü seçmenin, 236 adet İstanbul’da yerleşim yeri adresi cezaevi olan seçmenin kayıtlarının tespit edildiği’ savunulmuştu. Gerekçeli kararda kısıtlı/ölü/zihinsel engelli seçmen sayısı sadece 706 olarak açıklandı!

SORUNLU SANDIK SAYISI SADECE 108

Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, 31 Mart seçimlerinde hem sandık kurulu üyelerinin atanması hem de oy sayım ve döküm cetvelleri konusunda çok ciddi hatalı işlemlerinin olduğunu belgeleriyle Yüksek Seçim Kurulu’na bildirdiklerini söylemişti 18 Mayıs’taki konuşmasında. Erdoğan’a göre, ‘oy sayım ve döküm cetvellerinden 5 bin 388’i mühürsüzdü, 694’ü imzasızdı, 214’ü tamamen boştu, 498’i eksik doldurulmuştu, 919’unda rakam belirtilmemişti, bin 135’inde de sayı eksikliği vardı. YSK’nın gerekçeli kararında ise toplam (90+18) 108 oy sayım döküm cetvelinin sorunlu olduğu belirtildi. Bu sandıklarda kullanılan oy sayısı ise 30 bin 281’di. Ancak usulsüzlük yapıldığı iddia edilen bu sandıklardaki oyların çoğu (16 bin 553) Binali Yıldırım’a verilmişti.

20 BİN DEĞİL 754!

Erdoğan, “İstanbul’daki yaklaşık 62 bin sandık kurulu üyesinden 20 bine yakını kanuna aykırı atanmıştır.” demişti. YSK’nın gerekçeli kararına göre ise sorunlu sandık başkanı sayısı sadece 754. YSK Başkanı Sadi Güven, karşı oy yazısında bu durumu şöyle anlatıyor: “Dosyadaki belgelere göre; kamu çalışanı olmadığı halde sandık başkanı olarak görev yapan 754 kişinin görev yaptığı sandıkların 750 tanesinde Adalet ve Kalkınma Partili üye görev yapmış olup bu sandıklara 1.104 üye vermekle 354 sandıkta iki üye ile temsil edilmiştir.”

İLKER DOĞAN

http://www.tr724.com/ysk-oy-degil-secimin-calindigini-tescilledi/
24 May 2019 14:27
Bu yazı AKP destekçilerine! YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR Yazı sadece partiden menfaat, makam, konum elde edenlere değil, suskunluğu ile sürece destek verenlere, gelecekle kaygısıyla zulme kulak tıkayanlara! AKP ile aynı haram, yalan, talan havuzuna giren Diyanet camiasına, ilahiyat hocalarına, tarikatlara-cemaatlere, cami cemaatine, dindarlara! “İstikrar” diye her melanete onay verenlere! Güya milliyetçi kaygılarla Zulüm koalisyonuna destek verenlere! Memleket 80 milyonun gözü önünde soyuldu, paralar havada uçuştu, rüşvet çocukların diline kadar düştü; yok saydınız! Dürüstlüğüyle, cömertliğiyle tanıdığınız İstikbal, İpek, Nakiboğlu aileleri gibi hepinizin bildiği, sevdiği insanların malına-mülküne çöküldü; korktunuz, tepki vermediniz! Devletin içinde dönen kirli iş ve ilişkilerin en mide kaldırmazlarına şahit oldunuz; koltuğum gider diye gözünüzü kapattınız! Başörtülü ve eğitimli yüzbinlerce hanım işinden atıldı, eşlerinden çocuklarından ayrıldı ve hapislere dolduruldu; “bir suçları var ki devlet bunu yapıyor!” dediniz. Kadınlar doğum yaparken kelepçelendi, lohusa halde bebeğiyle cezaevine gönderildi; “bu İslam’a, hukuka sığmaz, bunu nasıl yaparsınız?” diyemediniz! Masum bebeklerin betonlar arasında büyümek zorunda kalması, işkencelerle gelen ölümler bile vicdanınızı harekete geçiremedi. Erdoğan bütün gücü ele geçirmekle, kamu kaynaklarını tek başına kullanmakla yetinmedi; çocuklarınızın geleceği olan eğitimi bitirdi! Ekonomiyi çökertti! İki yüzlü dindarlıktan ve ahlaksız din anlayışından dolayı ülkede deizm ve ateizm patlama yaptı! Yüzbinlerce kaliteli, eğitimli insan işinden atılınca kamu kurumları iflas etti. Camiler iktidarın siyasi arenası, din görevlileri militanı haline geldi. Ağzınızı açıp iki kelam edemediniz. Çünkü iktidarla bağımlılık ilişkiniz vardı. Konumları, makamları, çıkarları yitirmek istemediniz. Hem kendinizi, hem ülkeyi heder ettiniz. Toplumda dine, inanana güveni bitirdiniz; İslam karşıtlarına kıyamete kadar yetecek malzeme ürettiniz! Sanırım sizler de görüyorsunuz ki bu gidişin hayra yorulacak tarafı kalmadı. Kurulan ahlaksız, kirli düzen tıkandı, yolun sonuna geldi. Böyle devam ederse Erdoğan dünyasını ve ahiretini bitirmiş bir zalim olarak diktatörlerin yaşadığı akıbeti bekleyecek. Ülke, beşinci sınıf itibarsız bir ülkeye, insanların endişeyle yaşadığı toprak parçasına dönüşüyor. Artık otoriterleşme ve kirlenme herkese dokunuyor. Başbakanlık yapmış Davutoğlu, CB yapmış Gül bile ötekileştirmeden, nefretten nasibini alıyor. Çember daha da daralacak ve gün gelecek Erdoğan’a ölümüne sadık kişilere dahi dokunacak. Bu bir kehanet değil. Zira bütün diktatörler zamanla gerçeklikten kopar paranoyalarının esiri olur. En yakınları dahil pek çok insana kıyar. Bu çivili sopa bir gün sizin de başınıza inecek. Gün gelecek ülkede size de hayat alanı kalmayacak. Siz de bunalacak, nefes alamayacaksınız! Beslediğiniz zulüm düzeni size de dokunacak, canınızı, malınızı hedef alacak! Eyy AKP destekçileri! Susarak siz inşa ettiniz bu zorba düzeni! Siyaset kürsülerinden söylenen kuru dini nutuklara itibar ederek, açık haramları, günahları yok sayarak, İslamın esaslarını partizanlığa feda ederek memleketi bu batağa siz soktunuz! Bu çamurdan çıkmanın yolu, vicdanlarınızı dinlemek! Grup/cemaat/tarikat çıkarına değil, Hakka taraftar olmak! Kısa vadeli kazanımları değil, ülkenin geleceğini düşünmek! Ülkenin sıkıştığı halden kurtulmanın çözümü “dilsiz şeytan olmamak” için ses vermek! Haklının yanında olmak, zalime ve zulme karşı duruş sergilemek! Verdiğiniz destekle nerdeyse zulüm düzenini tekmil kuruldu. Aynı şekilde devam ederseniz, insafsız zulüm düzenine yakıt olmaktan, destek vermekten hep başınızı eğmek zorunda kalacaksınız. Eğer yaşıyorsanız, hiç bir günaha/vebale tevbe için geç değildir. Bazı hakikatleri artık seslendirin ki vicdanınız nefes alsın! Bari evde çoluk çocuğunuzun yüzüne bakacak haliniz kalsın! Yerel seçimler nedeniyle, tek adama dayalı zulüm düzeninden pişmanlık duymak ve bazı şeylere tevbe etmek için, değişim ümidini güçlendirmek için ortam oluştu. Bütünüyle geç olmadan bari bu fırsatı değerlendirin, tek adam rejimine dolgu malzemesi olarak kalmayın! CHP’ye oy vermekten , İmamoğluna destek olmaktan bahsetmiyorum. Zulme, adaletsizliğe, soygun düzenine karşı çıkmaktan; ona yüreğiniz yetmiyorsa tasvip etmediğinizi ifade etmekten bahsediyorum. Açıkça Erdoğan’ı eleştiremiyor, vereceği zarardan endişe ediyorsanız, bari ağır mağduriyete maruz kişilere kulak verin. Bebekli bir annenin, kanserle mücadele eden ama pasaportu verilmeyen akademisyenin, işinden atılan KHK’lının hakkını savunun! Ayıptır, günahtır, yazıktır deyin. Bir şeyler söyleyin! Yoksa onurunuzu bütünüyle yitirecek, tarihe o şekilde gömüleceksiniz! Sözüm havuz medya izleyip galeyana gelen vatandaşa değil. Onların tavrı da elbette önemli ama sözüm, vicdanı hala ölmemiş siyasetçilere, bürokratlara, aydınlara, din adamlarına, kanaat önderlerine, cemaat liderlerine, akademisyenlere, ilahiyat profösörlerine, müftülere, sanatçılara! Gerçekleri görecek kapasitesi olduğu halde iktidardan nemalandığı için susan herkese! Eğer bunu bugün yapmazsanız yarın yapmaya fırsatınız kalmayacak! Zira dikta rejimeri kendi evlatlarını da yer. Destek olduğunuz yapı kullanışlılığınızı yitirdiğiniz gün sizi de itibarsızlaştrır. A. Gül bir twet atınca ne duruma sokuldu görmediniz mi? Davutoğlu’nu bir günde F.tö’cü ilan ettiler, fark etmiyor musunuz? Bu süreci muhalefetin bitirme iradesi ve potansiyeli yok. F.TÖ saçmalığını en çok ulusalcılar, Kemalistler sevdi. Yıllardır kurtulmak istedikleri kesimlerden Erdoğan eliyle kurtuldular. Muhalefetin duruşu sanki ülkede hala “demokrasi ve muhalefet var” algısı oluşturmak üzerine kurulu. İmamoğlu’nun çıkışı bir heyecan uyarsa da muhalefetin ciddi bir değişimi tetiklemesi zor. Ama AKP içinden çıkacak sesler, AKP’ye yakın isimlerin söyleyecekleri otoriterleşme sürecini yavaşlatacak, diktatörlük eğilimini engelleyecektir. Devran dönecek, er-geç süreç taşınamaz hale gelecek ve bitecek! Şu anda ses verirseniz bir nebze itibarınızı kurtarır, ülkenin daha fazla tahrip edilmesine engel olursunuz. Bari bundan sonra vicdanınızı dinleyin, çocuklarınızın geleceğini düşünün! Çıkarlarınızı değil, adalet duygusunu, dinin esaslarını dikkate alın! 17/25 yolsuzluklarından sonra AKP’lilere, dindarlara çok seslendim. “Gelin bu kirlenmeye, yozlaşmaya, dini-milii değerlerin, istismarına, otoriterleşmeye destek vermeyin” diye çok yazdım. Bu gidişin vereceği zararlara dikkati çekmek istedim. Maalesef AKP’ye destek verenler ilkelere, değerlere göre değil, çıkarlarına, konjonktöre göre hareket etti. Bu yazının da bir karşılığı olacağını, AKP’lilere, Türkiye’de kafasını kuma sokmuş dindarlara, İslamcılara ulaşacağını sanmıyorum. Ama ben yine de yazdım. Belki de içinden çıktığım mahallenin bu kadar kör, sağır ve duyarsız olmasına tahammül edemiyorum. Herşey harap olmadan bir uyarı daha bırakmak istiyorum boşluğa! http://www.tr724.com/bu-yazi-akp-destekcilerine/
Bu yazı AKP destekçilerine!

YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR

Yazı sadece partiden menfaat, makam, konum elde edenlere değil, suskunluğu ile sürece destek verenlere, gelecekle kaygısıyla zulme kulak tıkayanlara! AKP ile aynı haram, yalan, talan havuzuna giren Diyanet camiasına, ilahiyat hocalarına, tarikatlara-cemaatlere, cami cemaatine, dindarlara! “İstikrar” diye her melanete onay verenlere! Güya milliyetçi kaygılarla Zulüm koalisyonuna destek verenlere!

Memleket 80 milyonun gözü önünde soyuldu, paralar havada uçuştu, rüşvet çocukların diline kadar düştü; yok saydınız! Dürüstlüğüyle, cömertliğiyle tanıdığınız İstikbal, İpek, Nakiboğlu aileleri gibi hepinizin bildiği, sevdiği insanların malına-mülküne çöküldü; korktunuz, tepki vermediniz! Devletin içinde dönen kirli iş ve ilişkilerin en mide kaldırmazlarına şahit oldunuz; koltuğum gider diye gözünüzü kapattınız! Başörtülü ve eğitimli yüzbinlerce hanım işinden atıldı, eşlerinden çocuklarından ayrıldı ve hapislere dolduruldu; “bir suçları var ki devlet bunu yapıyor!” dediniz. Kadınlar doğum yaparken kelepçelendi, lohusa halde bebeğiyle cezaevine gönderildi; “bu İslam’a, hukuka sığmaz, bunu nasıl yaparsınız?” diyemediniz! Masum bebeklerin betonlar arasında büyümek zorunda kalması, işkencelerle gelen ölümler bile vicdanınızı harekete geçiremedi.

Erdoğan bütün gücü ele geçirmekle, kamu kaynaklarını tek başına kullanmakla yetinmedi; çocuklarınızın geleceği olan eğitimi bitirdi! Ekonomiyi çökertti! İki yüzlü dindarlıktan ve ahlaksız din anlayışından dolayı ülkede deizm ve ateizm patlama yaptı! Yüzbinlerce kaliteli, eğitimli insan işinden atılınca kamu kurumları iflas etti. Camiler iktidarın siyasi arenası, din görevlileri militanı haline geldi. Ağzınızı açıp iki kelam edemediniz. Çünkü iktidarla bağımlılık ilişkiniz vardı. Konumları, makamları, çıkarları yitirmek istemediniz. Hem kendinizi, hem ülkeyi heder ettiniz. Toplumda dine, inanana güveni bitirdiniz; İslam karşıtlarına kıyamete kadar yetecek malzeme ürettiniz!

Sanırım sizler de görüyorsunuz ki bu gidişin hayra yorulacak tarafı kalmadı. Kurulan ahlaksız, kirli düzen tıkandı, yolun sonuna geldi. Böyle devam ederse Erdoğan dünyasını ve ahiretini bitirmiş bir zalim olarak diktatörlerin yaşadığı akıbeti bekleyecek. Ülke, beşinci sınıf itibarsız bir ülkeye, insanların endişeyle yaşadığı toprak parçasına dönüşüyor.

Artık otoriterleşme ve kirlenme herkese dokunuyor. Başbakanlık yapmış Davutoğlu, CB yapmış Gül bile ötekileştirmeden, nefretten nasibini alıyor. Çember daha da daralacak ve gün gelecek Erdoğan’a ölümüne sadık kişilere dahi dokunacak. Bu bir kehanet değil. Zira bütün diktatörler zamanla gerçeklikten kopar paranoyalarının esiri olur. En yakınları dahil pek çok insana kıyar. Bu çivili sopa bir gün sizin de başınıza inecek. Gün gelecek ülkede size de hayat alanı kalmayacak. Siz de bunalacak, nefes alamayacaksınız! Beslediğiniz zulüm düzeni size de dokunacak, canınızı, malınızı hedef alacak!

Eyy AKP destekçileri! Susarak siz inşa ettiniz bu zorba düzeni! Siyaset kürsülerinden söylenen kuru dini nutuklara itibar ederek, açık haramları, günahları yok sayarak, İslamın esaslarını partizanlığa feda ederek memleketi bu batağa siz soktunuz! Bu çamurdan çıkmanın yolu, vicdanlarınızı dinlemek! Grup/cemaat/tarikat çıkarına değil, Hakka taraftar olmak! Kısa vadeli kazanımları değil, ülkenin geleceğini düşünmek! Ülkenin sıkıştığı halden kurtulmanın çözümü “dilsiz şeytan olmamak” için ses vermek! Haklının yanında olmak, zalime ve zulme karşı duruş sergilemek!

Verdiğiniz destekle nerdeyse zulüm düzenini tekmil kuruldu. Aynı şekilde devam ederseniz, insafsız zulüm düzenine yakıt olmaktan, destek vermekten hep başınızı eğmek zorunda kalacaksınız. Eğer yaşıyorsanız, hiç bir günaha/vebale tevbe için geç değildir. Bazı hakikatleri artık seslendirin ki vicdanınız nefes alsın! Bari evde çoluk çocuğunuzun yüzüne bakacak haliniz kalsın!

Yerel seçimler nedeniyle, tek adama dayalı zulüm düzeninden pişmanlık duymak ve bazı şeylere tevbe etmek için, değişim ümidini güçlendirmek için ortam oluştu. Bütünüyle geç olmadan bari bu fırsatı değerlendirin, tek adam rejimine dolgu malzemesi olarak kalmayın!

CHP’ye oy vermekten , İmamoğluna destek olmaktan bahsetmiyorum. Zulme, adaletsizliğe, soygun düzenine karşı çıkmaktan; ona yüreğiniz yetmiyorsa tasvip etmediğinizi ifade etmekten bahsediyorum. Açıkça Erdoğan’ı eleştiremiyor, vereceği zarardan endişe ediyorsanız, bari ağır mağduriyete maruz kişilere kulak verin. Bebekli bir annenin, kanserle mücadele eden ama pasaportu verilmeyen akademisyenin, işinden atılan KHK’lının hakkını savunun! Ayıptır, günahtır, yazıktır deyin. Bir şeyler söyleyin! Yoksa onurunuzu bütünüyle yitirecek, tarihe o şekilde gömüleceksiniz!

Sözüm havuz medya izleyip galeyana gelen vatandaşa değil. Onların tavrı da elbette önemli ama sözüm, vicdanı hala ölmemiş siyasetçilere, bürokratlara, aydınlara, din adamlarına, kanaat önderlerine, cemaat liderlerine, akademisyenlere, ilahiyat profösörlerine, müftülere, sanatçılara! Gerçekleri görecek kapasitesi olduğu halde iktidardan nemalandığı için susan herkese! Eğer bunu bugün yapmazsanız yarın yapmaya fırsatınız kalmayacak! Zira dikta rejimeri kendi evlatlarını da yer. Destek olduğunuz yapı kullanışlılığınızı yitirdiğiniz gün sizi de itibarsızlaştrır. A. Gül bir twet atınca ne duruma sokuldu görmediniz mi? Davutoğlu’nu bir günde F.tö’cü ilan ettiler, fark etmiyor musunuz?

Bu süreci muhalefetin bitirme iradesi ve potansiyeli yok. F.TÖ saçmalığını en çok ulusalcılar, Kemalistler sevdi. Yıllardır kurtulmak istedikleri kesimlerden Erdoğan eliyle kurtuldular. Muhalefetin duruşu sanki ülkede hala “demokrasi ve muhalefet var” algısı oluşturmak üzerine kurulu. İmamoğlu’nun çıkışı bir heyecan uyarsa da muhalefetin ciddi bir değişimi tetiklemesi zor. Ama AKP içinden çıkacak sesler, AKP’ye yakın isimlerin söyleyecekleri otoriterleşme sürecini yavaşlatacak, diktatörlük eğilimini engelleyecektir. Devran dönecek, er-geç süreç taşınamaz hale gelecek ve bitecek! Şu anda ses verirseniz bir nebze itibarınızı kurtarır, ülkenin daha fazla tahrip edilmesine engel olursunuz.

Bari bundan sonra vicdanınızı dinleyin, çocuklarınızın geleceğini düşünün! Çıkarlarınızı değil, adalet duygusunu, dinin esaslarını dikkate alın!

17/25 yolsuzluklarından sonra AKP’lilere, dindarlara çok seslendim. “Gelin bu kirlenmeye, yozlaşmaya, dini-milii değerlerin, istismarına, otoriterleşmeye destek vermeyin” diye çok yazdım. Bu gidişin vereceği zararlara dikkati çekmek istedim. Maalesef AKP’ye destek verenler ilkelere, değerlere göre değil, çıkarlarına, konjonktöre göre hareket etti. Bu yazının da bir karşılığı olacağını, AKP’lilere, Türkiye’de kafasını kuma sokmuş dindarlara, İslamcılara ulaşacağını sanmıyorum. Ama ben yine de yazdım. Belki de içinden çıktığım mahallenin bu kadar kör, sağır ve duyarsız olmasına tahammül edemiyorum. Herşey harap olmadan bir uyarı daha bırakmak istiyorum boşluğa!

http://www.tr724.com/bu-yazi-akp-destekcilerine/
23 May 2019 23:30
Hadi Cemaati linç edelim, Ergenekon’u zemzem ile yıkayalım! (1) YORUM | OSMAN ERTÜRK Geçen hafta ajanslara düşen bir fotoğraf gözüme ilişti. Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sarayda ziyaret etmiş ve birde fotoğraf çektirmişlerdi. Taraflardan biri, bizim mesleğin en önemli ismi olunca, fotoğraf daha da dikkatimi çekti. İkisi de objektiflere bakarken “Yüzü sirke satma” modundaydı. El sıkışıyorlar ama konuştukları konunun ağırlığı ve sevimsizliği göstere göstere “Ben buradayım.” diyordu. Her iki tarafta ziyaretin amacını biliyordu. Keyifsizliğin sebebi bu olsa gerek. Ne olabilirdi ki bu amaç acaba? Bir sonraki gün karar duruşması olan Ergenekon dosyası olmasın? Ben Feyzioğlu’na Ergenekon’un postası diyorum. Askerlik yapan bilir. Komutanın postası onun getir götür işlerini yapar. Bizim başkan, Ergenekon’un aklanma sürecini, bazen gizli bazen saklı Tayyip Erdoğan ile beraber götürüyor. Ama beş yıldır dosyalar kapanmadığı için koltuğuna şöyle bir yaslanıp güzel bir keyif kahvesi içemedi garibim. Saray kapılarında süründürüyorlar onu. Ümitle yapılan bu ziyaret fayda etmedi demek ki, dosyada karar yine verilmedi ve duruşma 1 Temmuz 2019 tarihine ertelendi. Ergenekon deyince üzerinde çoktur düşündüğüm bir konuyu yazmak aklıma geldi. Tam da zamanı dedim. Birkaç yıldır cemaatten hıncını alamayanlar “Ama sizde şöyle yapmıştınız. Oh olsun size!” diyorlardı. Bu ve benzeri bakış açıları, Ergenekon’u zemzemle yıkamaya çalışırken, diğer taraftan cemaati silahlı terör örgütü ilan etti. Ülkemizde cemaate yapılan, örnekleri görülmemiş zulüm ve toplumsal linçi, “Ama sizde şöyle yapmıştınız.” diyerek hafife almak, görmezden gelmek, yutturmaya çalıştıklarına şahit oluyoruz. Silivri’de Ergenekon duruşması takip eden, ayrıca bu soruşturmalarda çalışan polislerle bire bir konuşan, diğer taraftan da günümüzde cemaate yapılan linçi yakinen bilen bir avukat olarak şunu söylemek isterim. Günümüzde yaşanılan toplumsal linç, bu ülkenin yüzyıllık tarihinde 2-3 benzer örneği olan bir dramdır. Küçük gösteren ve hafife alanlar bu melaneti işleyenlerin piyonudur ancak. Bu zulme sorunlu yaklaşımın aslında iki tarafı var. Eğer bir insan Ergenekon yargılamaları ile cemaat yargılamalarını karşılaştırıp, oradaki şüpheli ve sanıklara daha kötü davranıldı, eziyet edildi diyorsa bu insanlar, dosyaları bilmediği için cahildir. Diğer taraftan ise, eğer hakikati bilerek bunu söylüyorsa Ergenekon’un projesi olan vicdansız bir ahmaktır. Basın-yayın organlarında, ölüm ve hastalık hadiseleri üzerinden yapılan bu kara propagandayı birkaç yazıda değerlendirmek gerekiyor. Ortalığı boş bulanlar bir taraftan polislere, bir taraftan mağdurlara sarıyor. Ergenekon yargılamalarını bugünün zulmüyle eşitlemeye çalışmak en hafifinden söylemek gerekirse vicdansızlıktır. Bir yazıya sığacak bir iş değil bu! Onun için bu zulmü dört yazıda örnekleriyle değerlendireceğiz. 2007’den bu yana Ergenekon ile yatıp kalkan bir nesil büyüdü. Yakın tarihimizde bu çapta cereyan eden bir dava silsilesi olmamıştı. Ne zamana kadar? Dönemin Başbakan’ı Erdoğan’ın Başdanışmanı ve Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan’ın, 17 Aralık’ta yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan bir hafta sonra Star Gazetesi’nde “Türk ordusuna kumpas kurulduğunu” ileri sürmesine kadar. Akdoğan şöyle dedi: ”Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir.” Vauuv. Büyük bir laf! Bu sözle beraber Türkiye’de yeni bir dönem başlayacaktı. Bir anda Ergenekon mizansen olurken, günah keçisi ilan edilen cemaate tüm fatura kesilecekti. 17 Aralık tarihi ile beraber “Tefe konulan” cemaat mensupları ve kurumları hakkında 15 Temmuz darbe tiyatrosuna kadar yüzlerce, ondan sonra ise binlerce dosya açıldı. Hâlihazırda 510 binden fazla kişi hakkında soruşturma yürütülüyor. Cemaatle bir şekilde iltisaklandırılan binlerce insan tutuklu ve hükümlü. Sonuçta Ergenekon yargılamalarını anlamak için 17 Aralık sürecini değerlendirmek önemli. Gazeteci Ahmet Altan’ın da dediği gibi siyasi iktidar “Hırsızlık yaparken yakalanmıştı. Paçayı kurtarmak için de hırsızlıktan büyük suçlar işleyip darbecilere sığınmışlardı.” Hani Kumpastı? Yukarıda ifade ettiğimiz, Yalçın Akdoğan’ın işaret fişeğini çakmasıyla bir anda Türkiye’de siyaset hareketlendi. Birbirini günahı kadar sevmeyen, imkân olsa bir kaşık suda boğacak iki grup, AKP ve Ergenekon, bir anda sarmaş dolaş oldular. Dönemin başbakanı Erdoğan, Ergenekon hakkında mazide söylediği şeyleri bir anda yuttu ve onların ağzıyla konuşmaya başladı. Bu açıklamalardan birkaçını tarihi sırasıyla görmek, Erdoğan’ın evrimini ortaya koyacak. Öncelikle 17 Aralık 2013 öncesi beyanlara bakalım: (22 Ocak 2010) (Taraf’ın Balyoz darbe planını yayınlaması sonrası) – “Millet iradesine el uzatanlara karşı hukuku savunacağız. Kimse millete korku salmaya çalışmasın. Bu uğurda her türlü sıkıntıyı göğüsleyeceğimizi buradan açık açık ifade ediyorum. Allah’ın verdiği ömrü ondan başka alacak yoktur.” ( 28 Eylül 2012) (NTV canlı yayınında) “Türkiye’de Balyoz yok muydu? CD’leri dinliyorum şok oluyorum. YAŞ toplantılarında beraber olduğumuz arkadaş. Yolculuklarımızın olduğu arkadaş. İnanın dinlemesem inanmayacağım. Nasıl olur böyle bir şey diyorum.” Bu ve bunun gibi onlarca şey söyleyen Erdoğan, 17 Aralık sonrası 180 derece dönüp evrim geçirmiş ve akla ziyan açıklamalar yapar olmuştu. (5 Ocak 2014) ( Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ile görüşme sonrasında) – “Metin bey ile yaptığımız görüşme olumlu oldu. Biz yeniden yargılanma konusuna olumlu bakıyoruz, arkadaşlarım çalışmalarını yapıyorlar. Bu çalışmalar da bitmek üzere. Yeniden yargılanma noktasında bizim açımızdan hiçbir sıkıntı yok.” (15 Ocak 2014) “Bugün artık geçmişteki Balyoz gibi bazı yargılamaların üzerinde çok büyük soru işaretlerinin oluştuğunu daha net olarak görüyoruz.” (8 Mart 2014) (İlker Başbuğ’un tahliyesi sonrasında) – “Balyoz’da katakulli olduğu çok açık. Balyoz davasını alelacele hallettiler. Bütün bu davalarda intikam hissiyle hareket ettiler. Kısacası paralel yapı bu davalarda görevini icra etti.” derken aslında kendini inkâr etmiş, hırsızlıkta suçüstü yakalanması, feleğini şaşırtmıştı. Ama daha ilginç olanı, kumpas diye yeri göğü inletenler, bu dosyaları kapatıp, arşive atamamışlardı. Dosyalar hala açık. Hani kumpastı bu dosyalar, hani milli orduya katakulli yapılmıştı? Bu kuyruklu yalanı ellerindeki dev propaganda organlarıyla millete yedirdiler. Ayrıca şunu iyi idrak etmek lazım. Ergenekon’un oskarlık başarısı, Tayyip Erdoğan’ın da onlardan tevarüs ettiği şey, yalan söylerken en büyük yalanı söylemesi. Buna Gobbels taktiği olarak tanımlanan şarlatanlık da diyebiliriz. Örneğin “Kumpas” sözcüğü böyle icat edilmiş bir kelime. Bunu, binlerce kere hiç yılmadan tekrar edince kelime insanların beynine kazındı. Dosyalardaki buz gibi deliller, kişilerin ikrarları ve tanıkların söyledikleri bile unutuldu. Ergenekon davaları kumpasmış gibi bir algı insanların zihninde yer etti. Öyle büyük yalandı ki bu karanlık gibi her şeyi birdenbire yuttu. Cemaat dosyaları ile Ergenekon neden karşılaştırılıyor? Aşamalı bir şekilde, günümüzde yapılan cemaat yargılamaları ile Ergenekon yargılamalarını karşılaştırmak mümkün değil. Ne sayılar, ne de zulmün boyutu bir değil. Bugün sesleri çok çıksa da hakikatleri onların yüzlerine vurmak gerek. Sayılarla konuşacak olursak, tüm Ergenekon dosyalarında 740 sanık varken, cemaatten çoluk çocuk demeden 510 bin insan soruşturma geçirdi/geçiriyor. 335 tutuklu bir tarafta diğer tarafta toplamda 100 bine yakın cezaevi görmüş insan var. Rakamların yüzlerce kat olması dikkatinizden kaçmıyordur. Hamile-Lohusa kadınlarla uğraşılması, mala çökme haramilikleri, binlerce kurum kapatılması vs. gibi hususların karşılaştırması yapıldığında, Ergenekon’un sözde mağduriyetini göklere çıkaran ve mesnetsiz konuşanların yüzüne tokat gibi inen, tüyler ürpertici hakikatler ortaya saçılmış oluyor. Şunu açıkça söylemek gerek, Ergenekon yargılamalarında muvazzaf ve emekli paşalara, gazetecilere vs gösterilen muamele, hukuk standardı, delil toplanması, yargılama yapılırken kullanılan usul, bugünün mağdurlarından esirgenmektedir. Kan davasının ve savaşın bile düşman hukuku varken, günümüzün uygulayıcıları her şeyi bir tarafa bıraktılar. Bir anda zaman makinesi 40-50 yıl geriye sarıp, 27 Mayıs veya 12 Eylül dönemine gitmiş, o dönemin usulleri insanlar üzerinde kullanılır olmuştur. Bazı uygulamaların ise tarihte örneği olmamakla, cemaate yapılan linçin boyutu başka bir seviyeye çıkmıştır. Kadın eş gözaltına alıp, kocasının gelmesini istemek, haramilikle mallara çökmek, yurtdışında rüşvetle devletin itibarını beş paralık etme, adam kaçırma ve işkence hadiseleri vb. ise en alçakça örnekler olarak tarihteki yerini almıştır. (Haftaya devam edelim efendim.) http://www.tr724.com/hadi-cemaati-linc-edelim-ergenekonu-zemzem-ile-yikayalim-1/
Hadi Cemaati linç edelim, Ergenekon’u zemzem ile yıkayalım! (1)

YORUM | OSMAN ERTÜRK

Geçen hafta ajanslara düşen bir fotoğraf gözüme ilişti. Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sarayda ziyaret etmiş ve birde fotoğraf çektirmişlerdi. Taraflardan biri, bizim mesleğin en önemli ismi olunca, fotoğraf daha da dikkatimi çekti. İkisi de objektiflere bakarken “Yüzü sirke satma” modundaydı. El sıkışıyorlar ama konuştukları konunun ağırlığı ve sevimsizliği göstere göstere “Ben buradayım.” diyordu. Her iki tarafta ziyaretin amacını biliyordu. Keyifsizliğin sebebi bu olsa gerek. Ne olabilirdi ki bu amaç acaba? Bir sonraki gün karar duruşması olan Ergenekon dosyası olmasın? Ben Feyzioğlu’na Ergenekon’un postası diyorum.

Askerlik yapan bilir. Komutanın postası onun getir götür işlerini yapar. Bizim başkan, Ergenekon’un aklanma sürecini, bazen gizli bazen saklı Tayyip Erdoğan ile beraber götürüyor. Ama beş yıldır dosyalar kapanmadığı için koltuğuna şöyle bir yaslanıp güzel bir keyif kahvesi içemedi garibim. Saray kapılarında süründürüyorlar onu. Ümitle yapılan bu ziyaret fayda etmedi demek ki, dosyada karar yine verilmedi ve duruşma 1 Temmuz 2019 tarihine ertelendi.

Ergenekon deyince üzerinde çoktur düşündüğüm bir konuyu yazmak aklıma geldi. Tam da zamanı dedim. Birkaç yıldır cemaatten hıncını alamayanlar “Ama sizde şöyle yapmıştınız. Oh olsun size!” diyorlardı. Bu ve benzeri bakış açıları, Ergenekon’u zemzemle yıkamaya çalışırken, diğer taraftan cemaati silahlı terör örgütü ilan etti. Ülkemizde cemaate yapılan, örnekleri görülmemiş zulüm ve toplumsal linçi, “Ama sizde şöyle yapmıştınız.” diyerek hafife almak, görmezden gelmek, yutturmaya çalıştıklarına şahit oluyoruz. Silivri’de Ergenekon duruşması takip eden, ayrıca bu soruşturmalarda çalışan polislerle bire bir konuşan, diğer taraftan da günümüzde cemaate yapılan linçi yakinen bilen bir avukat olarak şunu söylemek isterim. Günümüzde yaşanılan toplumsal linç, bu ülkenin yüzyıllık tarihinde 2-3 benzer örneği olan bir dramdır. Küçük gösteren ve hafife alanlar bu melaneti işleyenlerin piyonudur ancak.

Bu zulme sorunlu yaklaşımın aslında iki tarafı var. Eğer bir insan Ergenekon yargılamaları ile cemaat yargılamalarını karşılaştırıp, oradaki şüpheli ve sanıklara daha kötü davranıldı, eziyet edildi diyorsa bu insanlar, dosyaları bilmediği için cahildir. Diğer taraftan ise, eğer hakikati bilerek bunu söylüyorsa Ergenekon’un projesi olan vicdansız bir ahmaktır. Basın-yayın organlarında, ölüm ve hastalık hadiseleri üzerinden yapılan bu kara propagandayı birkaç yazıda değerlendirmek gerekiyor. Ortalığı boş bulanlar bir taraftan polislere, bir taraftan mağdurlara sarıyor. Ergenekon yargılamalarını bugünün zulmüyle eşitlemeye çalışmak en hafifinden söylemek gerekirse vicdansızlıktır. Bir yazıya sığacak bir iş değil bu! Onun için bu zulmü dört yazıda örnekleriyle değerlendireceğiz.

2007’den bu yana Ergenekon ile yatıp kalkan bir nesil büyüdü. Yakın tarihimizde bu çapta cereyan eden bir dava silsilesi olmamıştı. Ne zamana kadar? Dönemin Başbakan’ı Erdoğan’ın Başdanışmanı ve Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan’ın, 17 Aralık’ta yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan bir hafta sonra Star Gazetesi’nde “Türk ordusuna kumpas kurulduğunu” ileri sürmesine kadar. Akdoğan şöyle dedi: ”Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir.” Vauuv. Büyük bir laf! Bu sözle beraber Türkiye’de yeni bir dönem başlayacaktı. Bir anda Ergenekon mizansen olurken, günah keçisi ilan edilen cemaate tüm fatura kesilecekti. 17 Aralık tarihi ile beraber “Tefe konulan” cemaat mensupları ve kurumları hakkında 15 Temmuz darbe tiyatrosuna kadar yüzlerce, ondan sonra ise binlerce dosya açıldı. Hâlihazırda 510 binden fazla kişi hakkında soruşturma yürütülüyor. Cemaatle bir şekilde iltisaklandırılan binlerce insan tutuklu ve hükümlü. Sonuçta Ergenekon yargılamalarını anlamak için 17 Aralık sürecini değerlendirmek önemli. Gazeteci Ahmet Altan’ın da dediği gibi siyasi iktidar “Hırsızlık yaparken yakalanmıştı. Paçayı kurtarmak için de hırsızlıktan büyük suçlar işleyip darbecilere sığınmışlardı.”

Hani Kumpastı?

Yukarıda ifade ettiğimiz, Yalçın Akdoğan’ın işaret fişeğini çakmasıyla bir anda Türkiye’de siyaset hareketlendi. Birbirini günahı kadar sevmeyen, imkân olsa bir kaşık suda boğacak iki grup, AKP ve Ergenekon, bir anda sarmaş dolaş oldular. Dönemin başbakanı Erdoğan, Ergenekon hakkında mazide söylediği şeyleri bir anda yuttu ve onların ağzıyla konuşmaya başladı. Bu açıklamalardan birkaçını tarihi sırasıyla görmek, Erdoğan’ın evrimini ortaya koyacak. Öncelikle 17 Aralık 2013 öncesi beyanlara bakalım:

(22 Ocak 2010) (Taraf’ın Balyoz darbe planını yayınlaması sonrası) – “Millet iradesine el uzatanlara karşı hukuku savunacağız. Kimse millete korku salmaya çalışmasın. Bu uğurda her türlü sıkıntıyı göğüsleyeceğimizi buradan açık açık ifade ediyorum. Allah’ın verdiği ömrü ondan başka alacak yoktur.”

( 28 Eylül 2012) (NTV canlı yayınında) “Türkiye’de Balyoz yok muydu? CD’leri dinliyorum şok oluyorum. YAŞ toplantılarında beraber olduğumuz arkadaş. Yolculuklarımızın olduğu arkadaş. İnanın dinlemesem inanmayacağım. Nasıl olur böyle bir şey diyorum.”

Bu ve bunun gibi onlarca şey söyleyen Erdoğan, 17 Aralık sonrası 180 derece dönüp evrim geçirmiş ve akla ziyan açıklamalar yapar olmuştu.

(5 Ocak 2014) ( Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ile görüşme sonrasında) – “Metin bey ile yaptığımız görüşme olumlu oldu. Biz yeniden yargılanma konusuna olumlu bakıyoruz, arkadaşlarım çalışmalarını yapıyorlar. Bu çalışmalar da bitmek üzere. Yeniden yargılanma noktasında bizim açımızdan hiçbir sıkıntı yok.”

(15 Ocak 2014) “Bugün artık geçmişteki Balyoz gibi bazı yargılamaların üzerinde çok büyük soru işaretlerinin oluştuğunu daha net olarak görüyoruz.”

(8 Mart 2014) (İlker Başbuğ’un tahliyesi sonrasında) – “Balyoz’da katakulli olduğu çok açık. Balyoz davasını alelacele hallettiler. Bütün bu davalarda intikam hissiyle hareket ettiler. Kısacası paralel yapı bu davalarda görevini icra etti.” derken aslında kendini inkâr etmiş, hırsızlıkta suçüstü yakalanması, feleğini şaşırtmıştı. Ama daha ilginç olanı, kumpas diye yeri göğü inletenler, bu dosyaları kapatıp, arşive atamamışlardı. Dosyalar hala açık. Hani kumpastı bu dosyalar, hani milli orduya katakulli yapılmıştı? Bu kuyruklu yalanı ellerindeki dev propaganda organlarıyla millete yedirdiler.

Ayrıca şunu iyi idrak etmek lazım. Ergenekon’un oskarlık başarısı, Tayyip Erdoğan’ın da onlardan tevarüs ettiği şey, yalan söylerken en büyük yalanı söylemesi. Buna Gobbels taktiği olarak tanımlanan şarlatanlık da diyebiliriz. Örneğin “Kumpas” sözcüğü böyle icat edilmiş bir kelime. Bunu, binlerce kere hiç yılmadan tekrar edince kelime insanların beynine kazındı. Dosyalardaki buz gibi deliller, kişilerin ikrarları ve tanıkların söyledikleri bile unutuldu. Ergenekon davaları kumpasmış gibi bir algı insanların zihninde yer etti. Öyle büyük yalandı ki bu karanlık gibi her şeyi birdenbire yuttu.

Cemaat dosyaları ile Ergenekon neden karşılaştırılıyor?

Aşamalı bir şekilde, günümüzde yapılan cemaat yargılamaları ile Ergenekon yargılamalarını karşılaştırmak mümkün değil. Ne sayılar, ne de zulmün boyutu bir değil. Bugün sesleri çok çıksa da hakikatleri onların yüzlerine vurmak gerek. Sayılarla konuşacak olursak, tüm Ergenekon dosyalarında 740 sanık varken, cemaatten çoluk çocuk demeden 510 bin insan soruşturma geçirdi/geçiriyor. 335 tutuklu bir tarafta diğer tarafta toplamda 100 bine yakın cezaevi görmüş insan var. Rakamların yüzlerce kat olması dikkatinizden kaçmıyordur. Hamile-Lohusa kadınlarla uğraşılması, mala çökme haramilikleri, binlerce kurum kapatılması vs. gibi hususların karşılaştırması yapıldığında, Ergenekon’un sözde mağduriyetini göklere çıkaran ve mesnetsiz konuşanların yüzüne tokat gibi inen, tüyler ürpertici hakikatler ortaya saçılmış oluyor.

Şunu açıkça söylemek gerek, Ergenekon yargılamalarında muvazzaf ve emekli paşalara, gazetecilere vs gösterilen muamele, hukuk standardı, delil toplanması, yargılama yapılırken kullanılan usul, bugünün mağdurlarından esirgenmektedir. Kan davasının ve savaşın bile düşman hukuku varken, günümüzün uygulayıcıları her şeyi bir tarafa bıraktılar. Bir anda zaman makinesi 40-50 yıl geriye sarıp, 27 Mayıs veya 12 Eylül dönemine gitmiş, o dönemin usulleri insanlar üzerinde kullanılır olmuştur. Bazı uygulamaların ise tarihte örneği olmamakla, cemaate yapılan linçin boyutu başka bir seviyeye çıkmıştır. Kadın eş gözaltına alıp, kocasının gelmesini istemek, haramilikle mallara çökmek, yurtdışında rüşvetle devletin itibarını beş paralık etme, adam kaçırma ve işkence hadiseleri vb. ise en alçakça örnekler olarak tarihteki yerini almıştır.

(Haftaya devam edelim efendim.)

http://www.tr724.com/hadi-cemaati-linc-edelim-ergenekonu-zemzem-ile-yikayalim-1/
23 May 2019 23:27
DUYURU !!! Sayfamız Türkiyedeki rejimi ciddi manada rahatsız etmiş olmalıki paylaşımlarımızın Türkiyeye erişimi engellenmiş, ve ayrıca öğrendimki hakkımda yakalama kararı varmış, Kirli bir rejime karşı hak hukuk adalet mücadelesinde, kötülükleri duyurma mücadelesinde, mazluma sahip çıkma - zalime engel olma mücadelesinde tutuklama kararı verilecek işler yapabildiysem ne mutlu bana, bununla GURUR DUYUYORUM ! ASIL MÜCADELE ŞİMDİ BAŞLIYOR ! Şimdilik paylaşımlara ara veriyorum ama bu geri çekiliyorum manasına gelmez, depara kalkmadan önceki geri adım gibi düşünün, aksine ilerde daha etkili olabilmek için altyapı çalışmalarına yoğunlaşacağım, yeni cepheler açılacak, web-sitesi, youtube kanalı ve yeni sayfalar kurulacak, videolar hazırlanacak, son 6 yılın tüm gelişmelerini belgeleyen arşivimiz dünyaya açılacak, bilgi bankası oluşturulacak... Yeni gelişmelerin duyurusu buradan ve yedek hesaptan yapılacak: YEDEK HESAB--> https://www.facebook.com/yt1974/?modal=admin_todo_tour Allaha emanet olun !
DUYURU !!!

Sayfamız Türkiyedeki rejimi ciddi manada rahatsız etmiş olmalıki paylaşımlarımızın Türkiyeye erişimi engellenmiş, ve ayrıca öğrendimki hakkımda yakalama kararı varmış,

Kirli bir rejime karşı hak hukuk adalet mücadelesinde, kötülükleri duyurma mücadelesinde, mazluma sahip çıkma - zalime engel olma mücadelesinde tutuklama kararı verilecek işler yapabildiysem ne mutlu bana, bununla GURUR DUYUYORUM !

ASIL MÜCADELE ŞİMDİ BAŞLIYOR !

Şimdilik paylaşımlara ara veriyorum ama bu geri çekiliyorum manasına gelmez, depara kalkmadan önceki geri adım gibi düşünün, aksine ilerde daha etkili olabilmek için altyapı çalışmalarına yoğunlaşacağım, yeni cepheler açılacak, web-sitesi, youtube kanalı ve yeni sayfalar kurulacak, videolar hazırlanacak, son 6 yılın tüm gelişmelerini belgeleyen arşivimiz dünyaya açılacak, bilgi bankası oluşturulacak...

Yeni gelişmelerin duyurusu buradan ve yedek hesaptan yapılacak:
YEDEK HESAB--> https://www.facebook.com/yt1974/?modal=admin_todo_tour

Allaha emanet olun !
23 May 2019 22:25
Milli Mücadelenin lideri neden Mustafa Kemal oldu? Birinci Dünya Savaşı’nda büyük bir yenilgiye uğrayan Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmış ve elde kalan Anadolu toprakları da İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar tarafından işgal edilmeye başlamıştı. İtilaf devletleri Mondros’un 7. Maddesinden hareketle “güvenliklerinin tehlikeye düştüğü gerekçesiyle” Anadolu’nun her yerini işgal etme hakkına sahiplerdi. Bu sırada Samsun ve çevresinde Müslüman halkla Rumlar arasında bazı olaylar yaşanmaktaydı. İngilizler de olayların önü alınmazsa bölgenin işgal edileceğini bildirmişlerdi. Bunun üzerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı sonrasında İstanbul’a gelen M. Kemal Paşa, Damat Ferit Hükümetinin ve Padişah Vahdettin’in onayıyla Anadolu’ya gönderildi. Paşa! Memleketi Kurtarabilirsin! M.Kemal’in anlatımına göre Vahdettin, Anadolu’ya hareketten bir gün önce Paşa ile bir görüşme yapmıştır. Padişah M. Kemal’e bir tarih kitabını işaret ederek şimdiye kadar yaptığı kahramanlıkların tarihe geçtiğini ama asıl bundan sonra yapacaklarının çok önemli olduğunu, Anadolu’da yapacaklarıyla “memleketi kurtarabileceğini” ifade etmiştir. Bu ifadelerden M. Kemal’in vatanın kurtuluşu için bizzat Vahdettin tarafından seçildiği ve bu nedenle geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderildiği sonucu çıkarılabilir. M. Kemal ise bu yoruma iştirak etmemekte ve Vahdettin’in sadece Samsun ve çevresinin işgalinin önlenmesini kastettiğini belirtmektedir. Asıl önemli olansa Paşa’nın IX. Ordu Müfettişi olarak askeri yetkilere ilaveten “mülkî” yetkilerle de donatılması ve “mücavir” illere de emir vermesine imkân sağlanarak Milli Mücadele liderliğine zemin hazırlanmasıdır. Bu yetki, Karabekir’in ifadesiyle “memleketin nısfını (yarısını)” kapsamaktaydı. Burada ise akıllara şöyle bir soru gelmektedir: İstanbul hükümeti ve Vahdettin neden Anadolu’ya gidecek komutan olarak M. Kemal Paşa’yı seçmiştir? Dönemin Aktörleri Dönemin aktörlerine bakıldığında Padişah Vahdettin’in önceki Padişah Mehmet Reşad’ın aksine ülke yönetiminde etkili olmak istediği görülmektedir. Dolayısıyla bu görevlendirmede Padişah’ın önemli bir rolü olmuştur. Diğer aktörler de Hükümet ve Vahdettin’in bir türlü vazgeçemediği Sadrazam Damat Ferit Paşa’dır. Nitekim Damat Ferit ve dönemin Harbiye Nazırı Şakir Paşa bu görevlendirmeyi onaylamışlardır. Bir diğer güçlü aktör ise İstanbul, Doğu Trakya ve Anadolu’nun her yerinde örgütlü tek siyasi teşkilat olan İttihatçılardır. Lider kadro ülkeyi terk etmiş olsa da bürokraside ve yerelde İttihatçıların çok güçlü oldukları bir gerçektir. Vahdettin Vahdettin ve onun tayin ettiği Damat Ferit hükümetlerinin en önemli özelliklerinden birisi “İttihatçı” düşmanlığıdır. Bu durum böyle bir görev için Birinci Dünya Savaşı’nda görev yapan İttihat ve Terakki’ye yakın komutanların seçimini imkânsız hale getirmektedir. Bu nedenle örneğin Çanakkale’de Güney Grubu komutanı olan ve 1918’de Doğu Anadolu’yu işgalden kurtaran III. Ordu Komutanı Vehip Paşa’nın veya Bakü’ye kadar ilerleyen Kafkas İslam Ordusu komutanı Nuri Paşa’nın seçilmesi mümkün değildir. Ayrıca Nuri Paşa’nın Enver Paşa’nın kardeşi olmasından, Vehip Paşa’nın da Batum’un alınmasından sonra adının “gaz yolsuzluğuna” karışması yüzünden tercih edilme ihtimalleri yoktu. M.Kemal’in en büyük avantajı ise Veliaht Vahdettin’in “fahri yaveri olarak” Almanya seyahatine iştirak etmesidir. Vahdettin, 15 Aralık 1917-4 Ocak 1918 tarihleri arasında gerçekleşen bu yolculukta M. Kemal’le birlikte olmuş, onu yakından tanımış ve fikirlerini öğrenmiştir. Seyahat esnasında Fransa cephesine de gidilmiş ve M. Kemal savaşı İngiliz-Fransız ittifakının kazanacağını söylemiştir. Yine seyahat esnasında Paşa’nın veliahda savaşın yönetimiyle ilgili başka önerilerde de bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu diyaloglar Vahdettin’in Paşa’ya güvenini artırmış olmalıdır. M.Kemal de Vahdettin’in “fahri yaveri” olma imtiyazını bir avantaj olarak kullanmış, Erzurum’a girerken ve Erzurum Kongresi’nin açılışında üzerinde fahri yaver kordonunu bulundurmuştur. Vahdettin’in “İttihatçı düşmanı” tutumu bütün icraatlarına damga vurmuş, İttihat ve Terakki’ye yakın kadroların tasfiyesine girişmişti. Vahdettin’in bu özelliği de “İttihatçılara mesafeli” bir subay olarak bilinen M. Kemal’i tercih etmesini sağlamıştır. M.Kemal Paşa’nın Çanakkale Muharebelerinde kazandığı başarılarla adını duyurmuş olması da önemli bir avantaj olmuştur. Nitekim halkın başarılarını duyduğu bir komutanın seçilmesi, Anadolu’daki faaliyetlerini kolaylaştıran bir faktör olacaktır. İtilaf devletleri savaştan İttihatçıları sorumlu tutmuş ve onların aktif görevler üstlenmesine karşı çıkmışlardır. Bu nedenle Anadolu hareketi, içerisinde birçok İttihatçı yer alsa da İttihat ve Terakki’ye mesafeli davranmıştır. Hatta Sivas Kongresi’nde Milli Hareketin İttihatçılıkla ilgisinin olmadığına dair karar alınmıştır. İttihat ve Terakki Dönemin tek örgütlü siyasi gücü olan İttihat ve Terakki’nin tavrı da Milli Mücadele’nin liderinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. İTC savaşın kaybedilmesiyle kendini feshetmiş; Enver, Cemal ve Talat Paşalar dâhil olmak üzere lider kadro ülkeyi terk etmişti. Ancak “üçlü triumvira” Anadolu hareketine ilgisini devam ettirerek Avrupa’da toplantılar organize etmiş ve diğer devletlerle görüşmeler yapmıştır. İttihatçıların bazı araştırmacılar kabul etmese de Milli Mücadele’nin örgütlenmesinde önemli bir rol oynadıkları görülmektedir. Hatta İTC’nin 1917’den itibaren savaş kaybedildiği takdirde neler yapılacağına dair planlar hazırladığı bilinmektedir. Anadolu’da İttihatçılar tarafından kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri halkı örgütleyerek, İstanbul’da da Kara Kemal ve Kara Vasıf gibi iki eski İttihatçının önderliğinde oluşturulan Karakol Grubu Anadolu’ya subaylar göndererek, silah ve cephane temin ederek Milli Mücadele’ye katkı yapmışlardır. İttihatçıların çoğu M. Kemal Paşa’nın milli hareketi İttihatçılar adına “vekâleten” yönettiğini düşünüyorlardı. Nitekim Cemal Paşa’nın Tiflis’e, Enver Paşa’nın Batum’a gelmesinin nedeni Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’nin liderliğini üstlenmekti. 1921’de Kütahya-Eskişehir Muharebelerinin kaybedilmesi, İttihatçı liderlerin Anadolu’ya geçme ümitlerini artırsa da Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasıyla M. Kemal Paşa’nın liderliği perçinlenmiş, Enver Paşa da Türkistan’a gitmeyi tercih ederek orada şehit olmuştur. Aynı dönemde Cemal Paşa’nın Tiflis’te, Talat Paşa’nın da Berlin’de öldürülmesiyle İttihatçıların liderlik hesapları sona ermiş, geriye kalanlarsa birkaç yıl içinde M. Kemal Paşa’nın “ince siyasetiyle” tasfiye edilmişlerdir. Kazım Karabekir veya Rauf Bey (Orbay) Milli Mücadele’de lider olabilecek başka isimler de mevcuttu. Örneğin IX. Ordu Komutanı olarak Kars ve çevresinde bulunan ve şuralar kurarak bölgeyi elde tutan Yakup Şevki Paşa bunlardan birisiydi. Yakup Şevki muhtemelen İttihatçıların Milli Mücadele’nin “geçici lideri” olarak düşündükleri bir komutandı. Ancak Yakup Şevki İngilizlerin baskısıyla İstanbul’a çağrılmış ve Malta sürgünleri arasında yer almıştır. Yerine de XV. Kolordu komutanı olarak 1919 Nisan’ında Kazım Karabekir tayin edilmiştir. M.Kemal’den bir ay önce Anadolu’ya geçen Karabekir ise Doğu cephesini düzenlemiş ve Milli Mücadele süresince burada kalmış, M. Kemal’in askerlikten istifasına rağmen ona itaat ederek Paşa’nın liderliğinin ordu tarafından kabullenilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Karabekir Manastır günlerinden itibaren “İttihatçı” olsa da M. Kemal’le işbirliği yapmış, Batum’a kadar gelen Enver Paşa’nın Anadolu’ya girmemesi için büyük bir gayret göstermiştir. Karabekir’in gerek Erzurum’daki tavırları gerekse Terakkiperver Fırkadaki faaliyetleri hiçbir zaman “birinci adam” olamayacağının göstergesi gibidir. Kongreler döneminde lider adaylarından birisi de Rauf Bey’dir. Balkan Harbindeki başarılarıyla “Hamidiye Kahramanı” olarak tanınan Rauf Bey, Sivas Kongresi’nde başkan olmak istemişse de M. Kemal tarafından usta bir manevrayla saf dışı edilmiştir. Daha sonra da Malta sürgünleri içinde yer aldığından liderlik şansı azalmıştır. Rauf Bey daha sonra Lozan’a giderek Mondros’u imzalamaktan kaynaklanan kötü şöhretini silmek istemişse de Lozan heyetinin başına İsmet Paşa’nın tayiniyle bu isteği gerçekleşmemiş ve lider olma şansını tamamen kaybetmiştir. Felaketler “Lider” Çıkarır Vahdettin’in Samsun ve çevresindeki olayları bastırmak üzere “geniş yetkilerle donatılmış” bir komutan olarak M. Kemal Paşa’yı seçmesiyle sonraki dönemin lideri tayin edilmiş oluyordu. Dönemin olağanüstü şartları, siyasi olarak güçlü olsalar da İttihatçılara duyulan düşmanlık, Ali İhsan ve Yakup Şevki Paşaların önce İstanbul’a çağrılıp daha sonra Malta’ya sürgüne gönderilmeleri ve İttihatçıların “vekil” olarak gördükleri M. Kemal’i “geçici” olarak desteklemeleri, Milli Mücadele’nin liderinin M. Kemal Paşa olmasını sağlamıştır. Paşa’nın iyi bir teşkilatçı olması ve Kurtuluş Savaşı’nın yönetimindeki başarısı liderliğini perçinlemiş, önce üç İttihatçı liderin ölümü ve ardından gerçekleşen tasfiyelerle M. Kemal Paşa kendi kadrosunu kurmuş ve Türkiye’nin rejimini değiştirecek fırsatı elde etmiştir. Kaynaklar: F. R. Atay, Çankaya II, İstanbul, 1999; K. Çolak, F. Yetim, “Veliaht Vahdeddin ve Mustafa Kemal Paşa’nın Almanya Seyahatiyle İlgili Bazı Tespitler”, Tarihin Peşinde, 2017, S. 17; E. Müezzinoğlu, “Milli Mücadelede İttihatçılar Üzerine Bir Değerlendirme”, İTBAD, S. 8, 2016; N. Akkoç, ”Milli Mücadelenin Başlarındaki Gelişmelerin Hatıralar Çerçevesinde Değerlendirilmesi”, JASS, Volume 6, Issue: 3, 2013; A. Çiftçi, “Milli Mücadelede Liderlik Sorunu ve Kazım Karabekir”, TİTD, S. 50, 2012. YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU http://www.tr724.com/milli-mucadelenin-lideri-neden-mustafa-kemal-oldu/
Milli Mücadelenin lideri neden Mustafa Kemal oldu?

Birinci Dünya Savaşı’nda büyük bir yenilgiye uğrayan Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmış ve elde kalan Anadolu toprakları da İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar tarafından işgal edilmeye başlamıştı.

İtilaf devletleri Mondros’un 7. Maddesinden hareketle “güvenliklerinin tehlikeye düştüğü gerekçesiyle” Anadolu’nun her yerini işgal etme hakkına sahiplerdi.

Bu sırada Samsun ve çevresinde Müslüman halkla Rumlar arasında bazı olaylar yaşanmaktaydı. İngilizler de olayların önü alınmazsa bölgenin işgal edileceğini bildirmişlerdi.

Bunun üzerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı sonrasında İstanbul’a gelen M. Kemal Paşa, Damat Ferit Hükümetinin ve Padişah Vahdettin’in onayıyla Anadolu’ya gönderildi.

Paşa! Memleketi Kurtarabilirsin!

M.Kemal’in anlatımına göre Vahdettin, Anadolu’ya hareketten bir gün önce Paşa ile bir görüşme yapmıştır.

Padişah M. Kemal’e bir tarih kitabını işaret ederek şimdiye kadar yaptığı kahramanlıkların tarihe geçtiğini ama asıl bundan sonra yapacaklarının çok önemli olduğunu, Anadolu’da yapacaklarıyla “memleketi kurtarabileceğini” ifade etmiştir.

Bu ifadelerden M. Kemal’in vatanın kurtuluşu için bizzat Vahdettin tarafından seçildiği ve bu nedenle geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderildiği sonucu çıkarılabilir. M. Kemal ise bu yoruma iştirak etmemekte ve Vahdettin’in sadece Samsun ve çevresinin işgalinin önlenmesini kastettiğini belirtmektedir.

Asıl önemli olansa Paşa’nın IX. Ordu Müfettişi olarak askeri yetkilere ilaveten “mülkî” yetkilerle de donatılması ve “mücavir” illere de emir vermesine imkân sağlanarak Milli Mücadele liderliğine zemin hazırlanmasıdır. Bu yetki, Karabekir’in ifadesiyle “memleketin nısfını (yarısını)” kapsamaktaydı.

Burada ise akıllara şöyle bir soru gelmektedir: İstanbul hükümeti ve Vahdettin neden Anadolu’ya gidecek komutan olarak M. Kemal Paşa’yı seçmiştir?

Dönemin Aktörleri

Dönemin aktörlerine bakıldığında Padişah Vahdettin’in önceki Padişah Mehmet Reşad’ın aksine ülke yönetiminde etkili olmak istediği görülmektedir. Dolayısıyla bu görevlendirmede Padişah’ın önemli bir rolü olmuştur.

Diğer aktörler de Hükümet ve Vahdettin’in bir türlü vazgeçemediği Sadrazam Damat Ferit Paşa’dır. Nitekim Damat Ferit ve dönemin Harbiye Nazırı Şakir Paşa bu görevlendirmeyi onaylamışlardır.

Bir diğer güçlü aktör ise İstanbul, Doğu Trakya ve Anadolu’nun her yerinde örgütlü tek siyasi teşkilat olan İttihatçılardır. Lider kadro ülkeyi terk etmiş olsa da bürokraside ve yerelde İttihatçıların çok güçlü oldukları bir gerçektir.

Vahdettin

Vahdettin ve onun tayin ettiği Damat Ferit hükümetlerinin en önemli özelliklerinden birisi “İttihatçı” düşmanlığıdır.

Bu durum böyle bir görev için Birinci Dünya Savaşı’nda görev yapan İttihat ve Terakki’ye yakın komutanların seçimini imkânsız hale getirmektedir. Bu nedenle örneğin Çanakkale’de Güney Grubu komutanı olan ve 1918’de Doğu Anadolu’yu işgalden kurtaran III. Ordu Komutanı Vehip Paşa’nın veya Bakü’ye kadar ilerleyen Kafkas İslam Ordusu komutanı Nuri Paşa’nın seçilmesi mümkün değildir.

Ayrıca Nuri Paşa’nın Enver Paşa’nın kardeşi olmasından, Vehip Paşa’nın da Batum’un alınmasından sonra adının “gaz yolsuzluğuna” karışması yüzünden tercih edilme ihtimalleri yoktu.

M.Kemal’in en büyük avantajı ise Veliaht Vahdettin’in “fahri yaveri olarak” Almanya seyahatine iştirak etmesidir. Vahdettin, 15 Aralık 1917-4 Ocak 1918 tarihleri arasında gerçekleşen bu yolculukta M. Kemal’le birlikte olmuş, onu yakından tanımış ve fikirlerini öğrenmiştir.

Seyahat esnasında Fransa cephesine de gidilmiş ve M. Kemal savaşı İngiliz-Fransız ittifakının kazanacağını söylemiştir. Yine seyahat esnasında Paşa’nın veliahda savaşın yönetimiyle ilgili başka önerilerde de bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu diyaloglar Vahdettin’in Paşa’ya güvenini artırmış olmalıdır.

M.Kemal de Vahdettin’in “fahri yaveri” olma imtiyazını bir avantaj olarak kullanmış, Erzurum’a girerken ve Erzurum Kongresi’nin açılışında üzerinde fahri yaver kordonunu bulundurmuştur.

Vahdettin’in “İttihatçı düşmanı” tutumu bütün icraatlarına damga vurmuş, İttihat ve Terakki’ye yakın kadroların tasfiyesine girişmişti. Vahdettin’in bu özelliği de “İttihatçılara mesafeli” bir subay olarak bilinen M. Kemal’i tercih etmesini sağlamıştır.

M.Kemal Paşa’nın Çanakkale Muharebelerinde kazandığı başarılarla adını duyurmuş olması da önemli bir avantaj olmuştur. Nitekim halkın başarılarını duyduğu bir komutanın seçilmesi, Anadolu’daki faaliyetlerini kolaylaştıran bir faktör olacaktır.

İtilaf devletleri savaştan İttihatçıları sorumlu tutmuş ve onların aktif görevler üstlenmesine karşı çıkmışlardır. Bu nedenle Anadolu hareketi, içerisinde birçok İttihatçı yer alsa da İttihat ve Terakki’ye mesafeli davranmıştır. Hatta Sivas Kongresi’nde Milli Hareketin İttihatçılıkla ilgisinin olmadığına dair karar alınmıştır.

İttihat ve Terakki

Dönemin tek örgütlü siyasi gücü olan İttihat ve Terakki’nin tavrı da Milli Mücadele’nin liderinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur.

İTC savaşın kaybedilmesiyle kendini feshetmiş; Enver, Cemal ve Talat Paşalar dâhil olmak üzere lider kadro ülkeyi terk etmişti. Ancak “üçlü triumvira” Anadolu hareketine ilgisini devam ettirerek Avrupa’da toplantılar organize etmiş ve diğer devletlerle görüşmeler yapmıştır.

İttihatçıların bazı araştırmacılar kabul etmese de Milli Mücadele’nin örgütlenmesinde önemli bir rol oynadıkları görülmektedir. Hatta İTC’nin 1917’den itibaren savaş kaybedildiği takdirde neler yapılacağına dair planlar hazırladığı bilinmektedir.

Anadolu’da İttihatçılar tarafından kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri halkı örgütleyerek, İstanbul’da da Kara Kemal ve Kara Vasıf gibi iki eski İttihatçının önderliğinde oluşturulan Karakol Grubu Anadolu’ya subaylar göndererek, silah ve cephane temin ederek Milli Mücadele’ye katkı yapmışlardır.

İttihatçıların çoğu M. Kemal Paşa’nın milli hareketi İttihatçılar adına “vekâleten” yönettiğini düşünüyorlardı. Nitekim Cemal Paşa’nın Tiflis’e, Enver Paşa’nın Batum’a gelmesinin nedeni Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’nin liderliğini üstlenmekti.

1921’de Kütahya-Eskişehir Muharebelerinin kaybedilmesi, İttihatçı liderlerin Anadolu’ya geçme ümitlerini artırsa da Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasıyla M. Kemal Paşa’nın liderliği perçinlenmiş, Enver Paşa da Türkistan’a gitmeyi tercih ederek orada şehit olmuştur.

Aynı dönemde Cemal Paşa’nın Tiflis’te, Talat Paşa’nın da Berlin’de öldürülmesiyle İttihatçıların liderlik hesapları sona ermiş, geriye kalanlarsa birkaç yıl içinde M. Kemal Paşa’nın “ince siyasetiyle” tasfiye edilmişlerdir.

Kazım Karabekir veya Rauf Bey (Orbay)

Milli Mücadele’de lider olabilecek başka isimler de mevcuttu. Örneğin IX. Ordu Komutanı olarak Kars ve çevresinde bulunan ve şuralar kurarak bölgeyi elde tutan Yakup Şevki Paşa bunlardan birisiydi.

Yakup Şevki muhtemelen İttihatçıların Milli Mücadele’nin “geçici lideri” olarak düşündükleri bir komutandı. Ancak Yakup Şevki İngilizlerin baskısıyla İstanbul’a çağrılmış ve Malta sürgünleri arasında yer almıştır. Yerine de XV. Kolordu komutanı olarak 1919 Nisan’ında Kazım Karabekir tayin edilmiştir.

M.Kemal’den bir ay önce Anadolu’ya geçen Karabekir ise Doğu cephesini düzenlemiş ve Milli Mücadele süresince burada kalmış, M. Kemal’in askerlikten istifasına rağmen ona itaat ederek Paşa’nın liderliğinin ordu tarafından kabullenilmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Karabekir Manastır günlerinden itibaren “İttihatçı” olsa da M. Kemal’le işbirliği yapmış, Batum’a kadar gelen Enver Paşa’nın Anadolu’ya girmemesi için büyük bir gayret göstermiştir. Karabekir’in gerek Erzurum’daki tavırları gerekse Terakkiperver Fırkadaki faaliyetleri hiçbir zaman “birinci adam” olamayacağının göstergesi gibidir.

Kongreler döneminde lider adaylarından birisi de Rauf Bey’dir. Balkan Harbindeki başarılarıyla “Hamidiye Kahramanı” olarak tanınan Rauf Bey, Sivas Kongresi’nde başkan olmak istemişse de M. Kemal tarafından usta bir manevrayla saf dışı edilmiştir. Daha sonra da Malta sürgünleri içinde yer aldığından liderlik şansı azalmıştır.

Rauf Bey daha sonra Lozan’a giderek Mondros’u imzalamaktan kaynaklanan kötü şöhretini silmek istemişse de Lozan heyetinin başına İsmet Paşa’nın tayiniyle bu isteği gerçekleşmemiş ve lider olma şansını tamamen kaybetmiştir.

Felaketler “Lider” Çıkarır

Vahdettin’in Samsun ve çevresindeki olayları bastırmak üzere “geniş yetkilerle donatılmış” bir komutan olarak M. Kemal Paşa’yı seçmesiyle sonraki dönemin lideri tayin edilmiş oluyordu.

Dönemin olağanüstü şartları, siyasi olarak güçlü olsalar da İttihatçılara duyulan düşmanlık, Ali İhsan ve Yakup Şevki Paşaların önce İstanbul’a çağrılıp daha sonra Malta’ya sürgüne gönderilmeleri ve İttihatçıların “vekil” olarak gördükleri M. Kemal’i “geçici” olarak desteklemeleri, Milli Mücadele’nin liderinin M. Kemal Paşa olmasını sağlamıştır.

Paşa’nın iyi bir teşkilatçı olması ve Kurtuluş Savaşı’nın yönetimindeki başarısı liderliğini perçinlemiş, önce üç İttihatçı liderin ölümü ve ardından gerçekleşen tasfiyelerle M. Kemal Paşa kendi kadrosunu kurmuş ve Türkiye’nin rejimini değiştirecek fırsatı elde etmiştir.

Kaynaklar: F. R. Atay, Çankaya II, İstanbul, 1999; K. Çolak, F. Yetim, “Veliaht Vahdeddin ve Mustafa Kemal Paşa’nın Almanya Seyahatiyle İlgili Bazı Tespitler”, Tarihin Peşinde, 2017, S. 17; E. Müezzinoğlu, “Milli Mücadelede İttihatçılar Üzerine Bir Değerlendirme”, İTBAD, S. 8, 2016; N. Akkoç, ”Milli Mücadelenin Başlarındaki Gelişmelerin Hatıralar Çerçevesinde Değerlendirilmesi”, JASS, Volume 6, Issue: 3, 2013; A. Çiftçi, “Milli Mücadelede Liderlik Sorunu ve Kazım Karabekir”, TİTD, S. 50, 2012.

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

http://www.tr724.com/milli-mucadelenin-lideri-neden-mustafa-kemal-oldu/
23 May 2019 21:45
Bir yol kapanır, başka yollar açılır... DOBRA DOBRA söylenecek sözlerimiz var, Bir RAP`lik işiniz var...! BOMBA TÜRKÇE UNDERGROUND RAP, birilerini çok rahatsız edecek...yakında piyasalarda !
Bir yol kapanır, başka yollar açılır...
DOBRA DOBRA söylenecek sözlerimiz var, Bir RAP`lik işiniz var...!
BOMBA TÜRKÇE UNDERGROUND RAP, birilerini çok rahatsız edecek...yakında piyasalarda !
23 May 2019 01:33
Tam anlamıyla ŞEREFSIZ bir rejim !

KHK ile işinden atıldıktan sonra tutuklanan ve tedavi edilmediği için vefat eden Doç. Dr. Özcerit’in eşi ve kızı gözaltına alındı...

http://aktifhaber.com/15-temmuz/cezaevinde-tedavi-edilmedigi-icin-vefat-eden-doc-dr-ozceritin-esi-ve-kizi-gozaltina-alindi-h132771.html
21 May 2019 19:21 güncellendi
21 May 2019 19:21
Yarbay Alkan: Madem 22 bin kişi örgüt üyesi o gece niye darbeye katılmadılar TSK’dan ihraç edilen Yarbay Mehmet Alkan, TSK’dan ihraçlarla ilgili çok çarpıcı detaylar verdi. Tutuklanacaklar listesinde bulunan ve “terörist” denen kişilerin şu an El Bab’da görevlendirildiğini anlattı. Asker kardeşinin şehit cenazesinde verdiği tepkiyle Türkiye’nin tanıdığı Yarbay Mehmet Alkan, gazeteci Çağlar Cilara’nın programına konuk oldu ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nden tasfiye edilen yaklaşık 22 bin kişinin yüzde 90’ının darbeyle ya da bir örgütle bağı olmadığını çok çarpıcı örneklerle anlattı. KHK’ya TSK’dan ihraç edilen Yarbay Mehmet Alkan 15 Temmuz ve ardından yaşananlarla ilgili şöyle konuştu: “Ben bir soru soruyorum her zaman ama cevabını hiç alamadım. Resmi açıklamalarda devlet yetkilileri diyor ki; ‘511 bin kişiyi gözaltına aldık işlem yaptık terör örgütü üyeliğinden.’ Ben soruyorum peki bu darbeye katılan kaç kişi? Eri erbaşı çıkaralım bin kişi değil. Askerleri şimdi alıyorlar bir zamanlar ankesörden aranmış, kontörden aranmış bilmem ne. Peki bu adam ne yapmış? Madem bu adam örgüt üyesi, bu örgüt de darbe yapıyor, peki bu adam niye katılmamış? Katılması gerekmez mi, daha ne zaman bu adam işe yarayacak? TSK KENDİ MANTIĞINA GÖRE TERÖRİST İSTİHDAM EDİYOR Hulusi Akar’ın en son açıkladığı, Jandarma ve Sahil Güvenlik hariç 16 bin 540 kişi ihraç edilmiş Milli Savunma Bakanlığı’ndan. Buna en az 6-7 bin de Jandarma koyun, 22 bin. Daha Silahlı Kuvvetler’de sırasını bekleyen 8-9 bin kişi var. Neyi bekliyorlar biliyor musunuz? Son dönemdeki meşhur ankesör soruşturmalarında benim aldığım bilgiye göre 9 bin kişiye karar veriyorlar. Çok daha yüksek ama en son 9 bin kişiye operasyon yapalım diyorlar ama bunların hepsine birden yapamayız, yavaş yavaş 100’er 100’er yapalım diyorlar. Belki bunun daha üçte birine operasyon yapıldı, diğerleri sırasını bekliyor. Bir bakıma şu an Silahlı Kuvvetler kendi tespitine göre terörist istihdam ediyor. Ama bekliyor. Bir kısmı bunların Suriye’de El Bab’da ya da başka yerde. Özellikle getirmiyorlar orada ihtiyaç olduğu için. Yani öyle garip bir durum var ki, yarın ölse birisi omuzlar üzerinde gelip şehit denecek, el üstünde tutulacak ama ertesi güne kalırsa terörist olarak operasyon yapılacak. Bunu akıl fikir kabul eder mi? BU NASIL ÖRGÜT ÜYESİ Kİ VATAN İÇİN KOLUNU BACAĞINI KAYBETMİŞ Benim duruşmamda tanıklardan biri aynen şunu söyledi, ‘adam gazi, subay ya da astsubay iki bacağını kaybetmiş tedavi görüyor, ama Bylock çıkmış biz bu nedenle ihraç etmedik emekliliğini istedik’ dedi. Bu adam yani nasıl bir örgüt üyesidir ki kolunu bacağını kaybediyor, öbürü hayatını ortaya atıyor, verilen her türlü görevi yapıyor ve darbeye yakından uzaktan katılmıyor. Öyle bir örgüt üyeliği olabilir mi Allah aşkına. İşlem yapılanların yüzde doksanının bu işle kesinlikle alakası yok, buradaki amaç kesinlikle tasfiyedir, başka bir şey değildir. Amaç Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tasfiye etmek yerine kendi ordusunu kurmak.” https://www.youtube.com/watch?v=qxyBbg9Ew7g
Yarbay Alkan: Madem 22 bin kişi örgüt üyesi o gece niye darbeye katılmadılar

TSK’dan ihraç edilen Yarbay Mehmet Alkan, TSK’dan ihraçlarla ilgili çok çarpıcı detaylar verdi. Tutuklanacaklar listesinde bulunan ve “terörist” denen kişilerin şu an El Bab’da görevlendirildiğini anlattı.

Asker kardeşinin şehit cenazesinde verdiği tepkiyle Türkiye’nin tanıdığı Yarbay Mehmet Alkan, gazeteci Çağlar Cilara’nın programına konuk oldu ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nden tasfiye edilen yaklaşık 22 bin kişinin yüzde 90’ının darbeyle ya da bir örgütle bağı olmadığını çok çarpıcı örneklerle anlattı.

KHK’ya TSK’dan ihraç edilen Yarbay Mehmet Alkan 15 Temmuz ve ardından yaşananlarla ilgili şöyle konuştu:

“Ben bir soru soruyorum her zaman ama cevabını hiç alamadım. Resmi açıklamalarda devlet yetkilileri diyor ki; ‘511 bin kişiyi gözaltına aldık işlem yaptık terör örgütü üyeliğinden.’ Ben soruyorum peki bu darbeye katılan kaç kişi?

Eri erbaşı çıkaralım bin kişi değil. Askerleri şimdi alıyorlar bir zamanlar ankesörden aranmış, kontörden aranmış bilmem ne. Peki bu adam ne yapmış? Madem bu adam örgüt üyesi, bu örgüt de darbe yapıyor, peki bu adam niye katılmamış? Katılması gerekmez mi, daha ne zaman bu adam işe yarayacak?

TSK KENDİ MANTIĞINA GÖRE TERÖRİST İSTİHDAM EDİYOR

Hulusi Akar’ın en son açıkladığı, Jandarma ve Sahil Güvenlik hariç 16 bin 540 kişi ihraç edilmiş Milli Savunma Bakanlığı’ndan. Buna en az 6-7 bin de Jandarma koyun, 22 bin. Daha Silahlı Kuvvetler’de sırasını bekleyen 8-9 bin kişi var. Neyi bekliyorlar biliyor musunuz? Son dönemdeki meşhur ankesör soruşturmalarında benim aldığım bilgiye göre 9 bin kişiye karar veriyorlar. Çok daha yüksek ama en son 9 bin kişiye operasyon yapalım diyorlar ama bunların hepsine birden yapamayız, yavaş yavaş 100’er 100’er yapalım diyorlar. Belki bunun daha üçte birine operasyon yapıldı, diğerleri sırasını bekliyor. Bir bakıma şu an Silahlı Kuvvetler kendi tespitine göre terörist istihdam ediyor. Ama bekliyor. Bir kısmı bunların Suriye’de El Bab’da ya da başka yerde. Özellikle getirmiyorlar orada ihtiyaç olduğu için. Yani öyle garip bir durum var ki, yarın ölse birisi omuzlar üzerinde gelip şehit denecek, el üstünde tutulacak ama ertesi güne kalırsa terörist olarak operasyon yapılacak. Bunu akıl fikir kabul eder mi?

BU NASIL ÖRGÜT ÜYESİ Kİ VATAN İÇİN KOLUNU BACAĞINI KAYBETMİŞ

Benim duruşmamda tanıklardan biri aynen şunu söyledi, ‘adam gazi, subay ya da astsubay iki bacağını kaybetmiş tedavi görüyor, ama Bylock çıkmış biz bu nedenle ihraç etmedik emekliliğini istedik’ dedi. Bu adam yani nasıl bir örgüt üyesidir ki kolunu bacağını kaybediyor, öbürü hayatını ortaya atıyor, verilen her türlü görevi yapıyor ve darbeye yakından uzaktan katılmıyor. Öyle bir örgüt üyeliği olabilir mi Allah aşkına. İşlem yapılanların yüzde doksanının bu işle kesinlikle alakası yok, buradaki amaç kesinlikle tasfiyedir, başka bir şey değildir. Amaç Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tasfiye etmek yerine kendi ordusunu kurmak.”

https://www.youtube.com/watch?v=qxyBbg9Ew7g
20 May 2019 16:24
Ergenekon’un kini, hesabı bitmiyor?

ÖLÜMLERİN SORUMLUSU KİM?

YORUM | RAMAZAN F. GÜZEL

Bundan önceki 2 bölümlük yazı dizimizde, mevcut iktidarın mağdur ettiği akademisyenleri, Türkiye’de akademisyen olmanın nasıl zor bir durum olduğunu ele almıştık. Bu yazımızda ise insanlara zulmeden suç ortaklarının “saptırmalarına ve işin aslına” bir göz atalım. Bu yazı da doğal bir şekilde o serinin devamı oldu.

Prof. Dr. Haluk Savaş’ın yurtdışında tedavi olabilmek için verdiği pasaport alma mücadelesi ülke içinde olduğu kadar yurtdışında da büyük yankı uyandırdı. İnsaf sahibi herkesin, “Ülkede neler oluyor, insanlara bu kadar da zulmedilmez ki!” dedi.

Erdoğan-Avrasyacı-Milliyetçi ortaklığın dört yıldan fazladır hız kesmeden süren zorbalıkları ve hukuksuzlukları sorgulanmaya başlayacaktı ki, sosyal medyada bir karşı kampanya başgösteriverdi. Haluk hocanın bundan 6 yıl kadar önce twitter hesabından yapmış olduğu Ergenekon davalarına dair paylaşımları servis edilmeye başlandı. O paylaşımlarda özetle darbecilere karşı olduğu, bu yönde soruşturma ve davalara devam edilmesi gerektiği ifade ediliyordu.

Ama onun paylaşımlarını servisleyenler ise özetle: “Bakın görüyor musunuz, o kadar da masum değil. Hasta da olsa, ölmek üzere de olsa acımayın! Ona bakarak da diğer KHK’lılara acımaya kalkmayın sakın. Bakın, o da zamanında ETÖ davaları hakkında yorum yapmış. Affedilmez bir tutum…” diyorlardı. (Kaldı ki Prof. Savaş, yeni paylaşımlarında da davalara dair yeni yaklaşımlarını ortaya koymuştu.)

Açıkçası, onların bu servislerine kadar şu anki muktedirlerin neden ısrarla Haluk hoca üzerine bu kadar gittiklerini, o her davadan beraat etse de niye hala yakasını bırakmadıklarını, tedavisine izin vermediklerini anlayamıyordum… Bu paylaşımlarla anladım ki, herkesi olduğu gibi Prof. Savaş’ı da fişlemişler, bütün paylaşımlarını arşivlemişler ve en ufak bir yorumun, eleştirinin bile hesabını sormak için vaktini beklemişler!

Ergenekon davalarında da, sonraki hadiselerden de anladık ki Ergenekon müthiş arşivci, fişlemeci. Zaten şu 4-5 yıldır yapılamakta olan büyük operasyonlar, onların fişleme listeleri üzerinden gitmekte… Perinçek de zaten yakın zamanda bunun böyle olduğunu övünerek ekranlarda dile getirmişti.

Onların bu arşivciliği de ta 1950’lerdeki Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığı dönemlerine, derin devlet tecrübelerine dayanıyor. Nato’nun soğuk savaş dönemi paralel yapılanması artığı olan bu yapı, o dönemden bu yana ayakta kalan tek gladyo… Çok acımasızlar, çok kinciler, hiç bir şeyi affetmiyorlar, fişleme ve eylem programları doğrultusunda sonuna kadar gidiyorlar. Hedefine kilitlenmiş Cruse füzesi gibi, kendisini de, hedefini de patlatmadan durmayacak gibiler.

Bu yolda da hiç bir etik sınırları yok, hedefleri/ kinleri haricinde her şey onlar için teferruat… Cezaevindeki bir Ergenekon tutuklusu amiralin youtube’a yansıyan ses kaydında “hükümetle anlaştıklarını, çıkacaklarını ve çıkınca çocuklara bile acımayacaklarını” dediği gibi, aynı istikamette ilerliyorlar.

GERÇEK SORUMLULAR

Peki 2002’den günümüze kadar ve halen –kesintisiz- 17 yıldır iktidarda hangi parti var?

AKP. (Adalet ve Kalkınma Partisi. Alparslan Kuytul, “Adaletsizce/Zulümle Kalkınma Partisi” diye adını koyduğu için halen hapiste. Onlar ise kendilerine Ak Parti diyorlar. Yaptıkları karalamalar, çirkeflikler, kirli işlerden dolayı insanın “Ak” kelimesini kullanmaya dili varmıyor.)

Bu iktidar, Cumhuriyet tarihinin en muktediri şu an; devletin bütün kurumlarına hakimler. Rejimi dahi deforme edip kendi istedikleri kıvama getirebilecek durumdalar. Ve Ergenekon soruşturmaları başladığında da aynı iktidar başta idi. Malum, 12 Haziran 2007’de bir ihbar üzerine Ümraniye’de bir gecekonduda operasyon yapılıp da bir kasa dolusu el bombası bulunmasıyla asıl soruşturma başlamıştı.

Aslında bunun da evvelinde 17 Mayıs 2006’da Danıştay 2. Dairesi’ne Alparslan Arslan’ın silahlı saldırı düzenlemesi ve 20 Mayıs 2006’de Muzaffer Tekin’in Danıştay saldırısı ile ilgili olarak tutuklanması işaret fişeği idi. (Orada dikkatli bir polis, katili yakalamasaydı o dönem bu katliam “büyük bir gerici kalkışması” olarak lanse edilecek, belki iş bir sıkıyönetime bile vardırılabilecekti… Çok hassas dönemlerdi.)

O dönemlerde iktidar, kendisine karşı daha öncesinde de “Eldiven”, “Ayışı”, “Sarıkız” gibi darbe teşebbüslerini görmüş ve teyakkuza geçmişti. Erdoğan, kürsülerde “Ben bu davanın savcısıyım!” diye bağırıyordu. Sonradan bazı emniyet amirlerinin açıklamalarından da öğreniyoruz ki, Erdoğan o dalga dalga giden Ergenekon operasyonlarını bizzat takip ediyor, yönetiyor, talimatlarını şahsen veriyordu. Hatta yer yer: “Hala şu paşayı niye içeriye almadınız, niye o hala ortalıkta dolaşıyor!?” diye telefonda amirleri azarlıyormuş da…

Sonra arada bazı ittifaklar oldu; Erdoğan, Ergenekon ile bir menfaat anlaşmasına gitti. Erdoğan onları hapisten çıkaracak, eski konumlarını iade edecek, onlar da Erdoğan’ın kafasında kurguladığı rejimi kurmasına yardımcı olacaklardı.

Sonrasında muhalif kesimlerin bir bir ortadan kaldırılması süreci başladı. İlk planda Kürtlerin ve Gülen Cemaati’nin üzerine gitmişlerdi.

Yine başta aynı iktidar var… Balyoz, Ergenekon davalarında toplam 500 kadar insan tutuklanmışken, şimdi sadece Fetö dedikleri davalardan işlem yaptıkları insan sayısı 510 bini geçmiş vaziyette. İçeride yüzlerce insan hayatını kaybetti; işkencelerle, kötü muamelelerle, hatta tecavüzlerle!..

Bunları dile getirmeye kalktığınızda da hemen Ergenekon Davası döneminde hayatını kaybetmiş olan isimler gündeme getiriliyor: Türkan Saylan, Kuddisi Okkır, Ali Tatar.

İlaçları verilmediği için cezaevinde ölen/ ihmal suretiyle öldürülen Halime Gülsu’dan bahsediyorsunuz, “Ama Türkan Saylan!..” diyorlar. Cezaevinde işkence ile öldürülmüş olan Gökhan Açıkkollu öğretmeni yazıyorsunuz, “Ama! Ali Tatar!” diyor hemen birileri…

Birileri bana Türkan Saylan’ın ölümü ile mağdurlara yardım için içli köfte yaptığı için içeriye alınan ve orada öldürülen Halime Gülsu arasındaki illiyet bağını açıklayabilir mi acaba? Ya da diğer ölümlerle ilgili..? Veya Haluk Savaş’ın yaşadıkları ile Kuddisi Okkır’ın yaşadıkları arasında bağ kurabilecek kimse?!

Ben olanı söyleyeyim; aynı iktidar kendi diktasını kurmak için sırayla insanlara, topluluklara zulmediyor, acı çektiriyor ve böyle böyle öldürüyor da… 12 Eylül darbecisinin dediği gibi, “Bir sağdan, bir soldan adam asıyorlar!”

Darbe sürecine giderken o dönem derin yapının sağı-solu birbirine vurdurması ile ilgili olarak da “İti ite kırdırdık” demişlerdi. Bu iktidar da kendi rejiminin inşasında insanları birbirine karşı kullanıyor, kırdırıyor, kendine alan açıyor ve yoluna devam ediyor.

KUMPAS?

“Ergenekon kumpastı” demiş ve bir anda tutukluları salmışlardı.

Fakat davalar hiç bir zaman ortadan kalkmadı. Son 1,5 yıldır her duruşmasında “Ergenekon davaları bu sefer karara bağlanacak” haberleri yapılıyor… Son duruşmada da “karar duruşmasının 1 Temmuz 2019’a ertelendiği” ifade edildi. Yani seçim sonrasına.

Bütün o davaların sahibi olan Erdoğan, o dizginleri hiç elden bırakmıyor. (KCK davalarında olduğu gibi.) Şunu herkes çok iyi biliyor ki, Ergenekon ile işi tamamen bittiğinde ve de kendisini güç olarak hazır hissettiğinde eski dosyaları bir anda işleme koyacak ve o torbadaki herkesi bir sabah vakti içeri tıkacaktır.

“Ergenekon Davaları kumpas mıydı? Asıl kumpas neydi?” başlıklı yazımızda detaylı bir şekilde izah etmeye çalıştığımız gibi, Ergenekon sanıkları HSK’ya başvurarak “Ergenekon hakimlerinin muhreç olduğunu, Ergenekon davasının hukuksuz olduğunu ve dolayısıyla da verilmiş olan kararların geçersiz sayılması gerektiğini” ifade etmişlerdi. Fakat bu taleplerini HSK reddetmiş, Oda TV başta olmak üzere davanın tarafı bir çok kesim bunu kızgınlıkla karşılamıştı. Ergenekon savcılarının Cemaat ile iltisakına dair iddialarla ilgili de somut bir veri ortaya konmamış, HSK da iddiaların üzerinde durmamıştı.

Belli ki işleyen bir proses var ve devam ediyor. Dananın kuyruğu seçimlerden sonra kopunca o zaman göreceğiz kumpası vs!.. Olayın asıl tarafları o zaman kozlarını paylaşacaklar.

KİME NE OLDU ASLINDA?

Tekrarlıyorum; 2002-2019 yılları arasında -17 yıldır!- iktidarda hep AKP ve Erdoğan vardı ve de bu dönem içerisinde meydana gelmiş olan bütün kayıplardan, ölümlerden kendileri sorumludur.

Ergenekon Davası görüldüğü esnada hayatını kaybetmiş olan ve günümüzde her bir kayıpta isimleri gündeme getirilen Türkan Saylan, Kuddisi Okkır ve Ali Tatar’ın vefatlarını tek tek ele alalım.

YARBAY ALİ TATAR

2009 yılında “Amirallere Suikast Soruşturması” sırada, Yarbay Ali Tatar hakkında inceleme başlatılmış, savcıya ifade vermesinin ardından mahkemece 5 Aralık’ta tutuklanmış, üst mahkemeye başvurması üzerine 9 gün cezaevinde kaldıktan sonra Tatar serbest bırakılmıştı. O dönem dosyanın savcısının itirazıyla hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarılan Tatar, cezaevine gitmeden –bir veda mektubu bırakarak- intihar etmişti.

Üzücü, yaralayıcı bir hadise. Genç bir subayın hayatına son vermesine neden olacak bütün saiklerin iyi irdelenmesi gerekiyordu. Öldüğü gün evini iki subayın ziyaret ettiği ve “bildiklerini konuşmaması konusunda kendisine ağır baskı uyguladıkları ve onun buna dayanamayarak böyle bir yola başvurduğuna” dair iddialar da var. Bütün iddia ve saiklerin iyi tetkik edilmesi gerekmektedir.

TÜRKAN SAYLAN

Ergenekon’un ikinci iddianamesinde sanık Tuncay Özkan’da ele geçirilen belgelerde; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı Türkan Saylan ve Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) Başkanı Gülseven Yaşer’in Sivil Toplum Kuruluşları Birliği’nin (STKB) yöneticisi konumunda bulundukları ifade edilmişti.

Bunun üzerine Ergenekon Operasyonu dahilinde 13 Nisan 2009’da ÇYDD eski başkanı Türkan Saylan’ın oturduğu ev ve başkanlık ettiği ÇYDD’nin çeşitli merkezlerinde aramalar yapılmıştı. Gözaltı işlemi olmayan Saylan, kanser rahatsızlığından dolayı 18 Mayıs 2009’da hayatını kaybetmişti.

“Askerî casusluk ve fuhuş çetesine yönelik soruşturmada çetenin fuhuş elemanı olarak kullandığı 18 kadın askerden 13’ünün Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden (ÇYDD) burs almış olması” iddialarından yola çıkarak dernek ve yöneticileri hakkında bir dizi soruşturmalar yürütülmüştü…

Hakkında çeşitli iddialar atılmış olsa da hayatı başarılarla dolu Türkan Saylan gibi bir bilim kadının vefatı ülke ve bilim adına bir kayıptır.

KUDDİSİ OKUR

20 Mayıs 2006’de Muzaffer Tekin, Danıştay saldırısı ile ilgili olarak tutuklandıktan sonra evinde yapılan aramalarda Ergenekon Örgüt Şeması’na dair bazı dökümanlar ele geçirilmişti. Sorgusunda Tekin, bunları İş adamı Kuddusi Okkır’dan aldığını söylemiş ve bunun üzerine 20 Haziran 2007’de Okkır gözaltına alınmıştı. Kendisi hakkında “Ergenekon’un kasası olduğu, örgütün önemli belge ve dökümanların arşivini tuttuğu” iddiaları bulunmakta idi.

Tutuklu bulunduğu Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde beyin ve kemik metastasına yakalanan Okkır, sırayla Bayrampaşa Devlet Hastanesi, Haseki Devlet Hastanesi ve buradan da Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Bölümü’ne götürülmüş, son olarak da 10 Mayıs 2008’de Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne yatırılmıştı. O dönem kendisinin SSK ödemesi bulunmadığı için tedavisinin devlet, cezaevi bünyesinde yürütüldüğü ifade edilmişti.

En son eşinin Kuddusi Okkır’ın kanser olduğuna dair sağlık raporunu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunması üzerine, savcılığın talebiyle nöbetçi mahkeme tarafından 1 Temmuz 2008 tarihinde Kuddusi Okkır serbest bırakılmış, 6 Temmuz 2008’da da vefat etmişti.

Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Okkır’ın sağlığı için cezaevinde gerekli tedbirlerin alınmadığı iddiaları ile ilgili olarak, “Olayın incelenmesi için müfettişler görevlendirdiğini, yapılan incelemelerin ardından, suçlu bulunanların cezalandırılacağını” söylemişti. Fakat incelemeler sonucunda, “bir ihmal olmadığı” gerekçesiyle kimse hakkında bir işlem yapılmamıştı.



ÖZETLE…

Hiç bir dava insan hayatından önemli ve öncelikli değildir, önce bunun altını kalınca çizmeli.

Devlet ve iktidar önce bireylerin yaşamlarını güvenceye almakla yükümlüdür. Bundan doğacak zararlardan devlet –hem idari, hem de cezai anlamda- kusursuz sorumludur. (Bakınız Anayasa 125. m.)

Hem 2008 yılındaki, hem de 2015 sonrasından günümüze yaşanan ölümlerden, ihmallerden devlet, devleti idare edenler sorumludur. Bunu görmeyip, bir dönemin mağdurların hesabını başka mağdurlardan sormaya kalkmak, en hafif ifade ile vicdansızlıktır!

– Ergenekon gladyosu, soruşturmaları esnasında hayatını kaybedenler üzerinden başkalarının hayatına son vermeye bahane bulmaya çalışsa da katildir,

– Kendisi hakkında işlem yapan iktidara (AKP ve Erdoğan’a) dişi kesmediği için hırsını gariban bazı kimselerden çıkarmakla korkak bir müptezeldir,

– Yıllardır yok etmek için kafasına koyduğu toplulukları yok etmek için ölmüş insanların arkasına gizlense de iflah olmaz bir soykırımcıdır,

– ETÖ davaları döneminde ölenleri görüp de şimdiki ölümleri, işkenceleri görmeyenler alçak birer riyakardır,

– Mağdurların kimliğine göre tepki verenler, bunlara bir de bahaneler, kılıflar uydurmaya çalışanlar sefil birer yaratıklardır,

– Bu yaşanan insanlık suçlarına sessiz kalan, görmezden gelen kitleler ise suçun ortak failleridirler.

Ki, “En büyük trajedi, kötülerin zulmü değil, iyilerin bu zulme karşı sessiz kalması…” (Martin Luther King)



Şimdi elinizi Haluk Savaş gibi hasta insanların, bin bir sıkıntı ile uğraşıp yaşam savaşı vermekte olan KHK’lıların yakalarından yavaşça çekiniz ve vicdanlarınızın üzerine koyunuz. Halen kaldı ise…

Her düşene tekme vurmanın, yağmadan pay kapmanın hüküm ferma olduğu bu topraklarda böyle bir insanlık, evrensel değerlere saygı beklemek biraz hayalcilik midir yoksa?!..

http://www.tr724.com/ergenekonun-kini-hesabi-bitmiyor/
20 May 2019 14:28 güncellendi
20 May 2019 14:28
Sönmezateş: ‘Silah arkadaşları Kübra’yı tecavüzle tehdit etti’

Genelkurmay Çatı Davasında eski Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş: 'O gün Genelkurmay'da neler yaşandı? Silah arkadaşları Kübra'yı tecavüzle tehdit edildi, tecavüze yeltenildi. Siz Anadolu insanı mısınız... Sizin kızınız, kız kardeşiniz yok mu?'

Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden Genelkurmay Çatı Davasında eski Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş esas hakkında mütalaaya karşı savunmasını yaptı.

Odatv’de yar alan habere göre Savunmasında, Perinçek grubunu memnun etmek için, tuvalete gidip gelirken bile kendilerine kelepçe takıldığını belirten Sönmezateş, şöyle devam etti:

“Küfürler, hakaretler… Arkadaş keşke öldürseydiniz. Kendinize, insanlığa yazık. Bir yaşlı kadın seri halde ‘P……, o….. çocuğu’ deyince dilim tutuldu. Artık bir erkek müşteki, ‘Yapmayın, yeter’ dedi. ‘Ermeni dölü, Yahudi uşağı’ sözleri. Anam, baban Ermeni, Yahudi değil. Olsa da utanmazdım ki. Bunu küfür olarak kullanmak sizi utandırmıyor mu? Annem o….. da değil. Olsa da sahip çıkardım. Öldü gitti kadıncağız. Anadolu kültürüne yakışmayan bir tablo. Biz sanık tarafı olarak buna maruz kalıyoruz, ama müşteki tarafı olsan da Cumhurbaşkanı’nın Avukatı Hüseyin Aydın da olsan bu kültürden nasibini alırsın.”

“SİZ ÖLEBİLİRSİNİZ, AMA UMUT YAŞAMALI”

Sönmezateş, Balyoz, Ergenekon kumpaslarında rol oynamakla da suçlandıklarına dikkat çekerken, şunları söyledi:

“O dönemde darbe olsaydı, onda da görevim vardı. Beni konuşturmayın. Gidin Cumhurbaşkanına, Başbakana sorun; Ergenekon, Balyoz var mıydı, yok muydu? Ben AKP’li değilim, hiç olmadım. Ben Perinçekçi, Ulusalcı da değilim, hiç olmadım. Ama onlardan çok arkadaşım var, tanırız birbirimizi. 2019’da ‘AKP’li, Perinçekçi değilim’ dediyseniz, en basit hukuk davasında haklı olsanız bile kaybedersiniz.”

Marmaris’te tuzağa düşürüldüğünü tekrarlayan ve kaçmayıp, hesap sormak için hınçla Ankara’ya geldiğini anlatan Sönmezateş, sözde Yurtta Sulh Konseyi üyesi olduğu iddiasına şöyle karşı çıktı:

“Marmaris dışında hiçbir emir vermedim. Birçok olayı da tasvip etmiyorum. Diğer olaylarla ilgili fikrim sorulmadı ve haberim de yoktu. Sevdiklerim için, vatan için, devletim için, halkın inancı, umudu için susuyorum. Siz ölebilirsiniz, ama umut yaşamalı.”

“SANKİ BİRİLERİ GERÇEĞİN ORTAYA ÇIKMAMASI İÇİN ÖZEL ÇABA SARF EDİYOR”

Sönmezateş bu son sözleri söylerken ağlayınca Başkan Oğuz Dik, elini yüzünü yıkamak için çıkabileceğini bildirdi. Ancak Sönmezateş, “Toparlanırım” diyerek devam etti.

Boğaz Köprüsü’nde askerlerin boğazını kesenlerin asker, polis olamayacağını, bunu IŞİD kafalıların yaptığını öne süren Sönmezateş, gözaltında kötü muamele ile ilgili olarak da şu iddialarda bulundu:

“O gün Genelkurmay’da neler yaşandı? Silah arkadaşları Kübra’yı tecavüzle tehdit edildi, tecavüze yeltenildi. Siz Anadolu insanı mısınız, Türk müsünüz ya? Sizin kızınız, kız kardeşiniz yok mu? Niye sonuca ulaşamıyorsunuz? Sistemin ilk yanlışı, ayırt etmeden herkese yapılan bu işkencelerdir. Sizin askeri danışmanınız, psikologunuz da mı yok? Sanki birileri gerçeğin ortaya çıkmaması için özel çaba sarf ediyor. Yurtta Sulh Konseyi’nin başının kim olduğunu avukatlar da bizi kameradan izleyenler de biz de ve aklı olan herkes biliyor. Ben bu grupla bir planlamaya girmedim. Hodri meydan, biri çıksın anlatsın, çıkış garantisi vereyim.”

“TSK, NATO, ABD, AB’DEN UZAKLAŞTI”

Sönmezateş, Yurtta Sulh Konseyi üyesi olduğu belirtilen isimlerin çoğunu burada tanıdığını savunurken, bazı isimler hakkında şunları anlattı:

“Keşke Mehmet Partigöç’le birlikte hareket etseydim. Keşke birbirimizi bilseydik, ne o ne ben burada olmazdık. Burada en kritik bilgilere sahip kişi. Balyoz, Ergenekon’da da rolü var. Dursun Çiçek’e ait olduğu söylenen imza ve evrakın bilirkişilerin başındadır bu adam. ‘İmza ve evrak ona ait değil’ diyen kişi. O imza ve evrakın kime ait olduğunu Partigöç de Dursun Çiçek de biliyor. Partigöç hala kimseyi satmıyor, onurlu duruyor. Keşke onunla olsaydım. O kimseyi satmıyor, ben de satmıyorum. Bunları tasfiye etmeden İsmail Metin Temel’ler 2 yılda buralara gelebilir miydi? Perinçek’in listesinin önü açılabilir miydi? TSK’nın DNS’ı mutasyona uğradı. Atatürkçü değerlerden, kimlikten inanılmaz şekilde uzaklaştı. NATO, ABD, AB’den uzaklaştı. Avrasyacı bir çizgiye geldi. Rusya-İran hattına oturdu. Son kale yıkıldı, Batı değerlerini benimsemiş tüm subaylar tasfiye ediliyor. Cemil Turan general, amiral şube müdürü olarak bir yığın pislik biliyor, ama susuyor. Bu karaktere mi Fetö’cü diyorsunuz? Adamlar ayağına diken batınca bağırmaya başlıyor. O omurgasız ve onursuzlarla Cemil aynı mı? Kıyaslamak bile hakaret. Doğan Öztürk’ü burada tanıdım, ama Doğan’ın savunması savunmamdır.”

http://aktifhaber.com/15-temmuz/sonmezates-silah-arkadaslari-kubrayi-tecavuzle-tehdit-etti-h132714.html
20 May 2019 14:21 güncellendi
20 May 2019 14:21
Dışişleri personeline ‘cadı avı’ operasyonu: 249 gözaltı kararı

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında hız kazanan ‘cadı avı’ kapsamında Dışişleri Bakanlığı personeline yönelik operasyon başlattı.

Başsavcılık, Hizmet Hareketi ile ilişkilendirilen 249 şüpheli hakkında gözaltı kararı çıkarıldığını açıklarken, 42 ilde başlatılan operasyonlar kapsamında 78 şüphelinin yakalandığını bildirdi.

Dışişleri Bakanlığı’na personel teminine ilişkin sınavlarda usulsüzlük yapıldığına ilişkin 5 farklı soruşturma yürütülüyordu. Bu kapsama hakkında gözaltı kararı çıkarılan kişiler ‘terör örgütü üyeliği’, ‘nitelikli dolandırıcılık’ ve ‘terör amaçlı sahtecilik’le suçlanıyor.

http://aktifhaber.com/gundem/disisleri-personeline-cadi-avi-operasyonu-249-gozalti-karari-h132709.html
20 May 2019 14:19 güncellendi
20 May 2019 14:19
"Birgün bağımsız yargıçlar 15 Temmuz'u sorgularsa" "Darbe gecesi cemaati sorumlu tutmada kullanılan ölümlü olayların mizansen olduğu yönünde kuşkular her geçen gün artıyor." İsmail S. Gülümser/Aktif Haber Türkiye’de 15 Temmuz 2016 da gerçekleştirilen darbe teşebbüsü sırasında 250 vatandaşımız ölmüştü. Erdoğan yönetimi bu olayın cemaat tarafından yapıldığını iddia ederek onlarla irtibatlı çok geniş toplum kesimlerini ölümlerden sorumlu tutmuş ve cadı avı başlatmıştı. Darbe halkın tercihlerini yok sayarak demokratik yollarla iktidara gelmiş birilerine karşı yapıldığı için başlı başına bir suç olmakla birlikte olaya karışanların kendi masum vatandaşlarını öldürecek kadar insanlık dışı yöntemler kullandı bütün bunların elbette cezasız kalması düşünülemez. Bu teşebbüsü yapanlar ve ölümlerden sorumlu olanlar yargılanmalı ve hak ettiği cezayı almalıdır. Ancak 15 Temmuz’da ölümlerden kim sorumlu sorusu büyük bir muamma olarak ortada duruyor. Erdoğan ve onunla birlikte hareket eden bir gruba göre ölümlerden cemaat sorumlu, onlar daha darbe teşebbüsünün kim tarafından yapıldığı bilinmeden basın açıklamaları ile suçu cemaatin üzerine atmış ve yargıya gerek kalmadan o geceden itibaren onları sorumlu tutup ceza kesmeye başlamıştı. Cemaate göre ölümler Erdoğan ve ekibinin aralarında bulunduğu cemaati devlet kademelerinden tasfiye etmek isteyen derin devlet yapıları sorumlu. Bu yapılar Ergenekon davalarından sonra suçlardan kurtarılma karşılığı Erdoğan’la anlaşarak onun ülkeyi darbeyle ele geçirme girişimine yardımcı oldu ölümlerde rol aldılar. Bağımsız gazetecilere göre; Erdoğan’ın adım adım ülkede her birimi ele geçirmesinden rahatsız Atatürkçü ve NATO cu subaylar darbe girişimi başlatacaktı. Bu girişimi erken haber alan Erdoğan ve ekibi üst düzey komutanlarla anlaşarak darbeci grubu başsız bıraktı grubun içine yerleştirdikleri ajanlarıyla olayları diledikleri gibi yönlendirerek kendi darbelerini yaptılar. Özgür dünyaya göre; Türkiye’nin ölümlü darbe sonrası ülkenin bazı iç sorunlarının çözümüne yönelik önlemlerde orantısız güç kullanması, yaşanan birçok şaibeli olayın üstünün örtülmesi, aradan 3 yıl geçmesine rağmen hala ölümlerden kimin sorumlu olduğuyla ilgili inandırıcı hiçbir delil ortaya konulamaması kurgu tezini güçlendiriyor. Darbeler konusunda uzman akademisyenlere göre; 15 Temmuz dünyadaki hiçbir darbe teşebbüsüyle örtüşmeyen mantıkla izahı zor olaylar içeriyor. Bu bir darbeye benzemiyor ancak olaylardan kim sorumlu sorusunun cevabını bulmak için kimin yararlı çıktığına bakmak yeterli. Ölümlerden sorumlu olanları darbenin nimetlerinden yararlananların en yakınında aramak gerekiyor diyorlar. ÖLÜMLERİ CEMAATLE İLİŞKİLENDİREN OLAYLARDA MİZANSEN KUŞKUSU Darbe gecesi cemaati sorumlu tutmada kullanılan ölümlü olayların mizansen olduğu yönünde kuşkular her geçen gün artıyor. Kalabalık ölümlerin olduğu yerlerdeki olaylar incelendiğinde ilginç şeyler ortaya çıkıyor. -Köprü işgalinde cemaatin rolünün olmadığı askeri öğrencilerin bizzat Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın bilgisi dahilinde muhtemel bir terör olayını önleme bahanesi ile kandırılıp emirle oraya götürüldüğü anlaşılıyor. Halk arasına karışmış köprüdeki ölümlerden sorumlu istihbarat elemanlarının KHK ile tüm suçları temizlenirken, hiç silah kullanmayan askeri öğrenciler ölümlerden sorumlu tutulup müebbet hapis cezasına çarptırılması sorumluları saklama konusunda yapılan bir planın parçası gibi görünüyor. -Mahkeme kayıtlarına giren ifadelerden o gece o gece Akıncı üssüne gizlice sokulmuş emekli pilotların kullandığı ışıkları sönmüş olarak inip kalkan 11 uçak ve helikopterlerin incelenmesi engellenerek suç şüphesi olanlar saklanıyor. Bunlar yerine bombaların atıldığı saatte üste oldukları kamera kayıtlarıyla sabit olan, kalktığı mühimmatla geri döndüğü hiç bomba kullanmadığı bağımsız raporla tespit edilen uçakların pilotları montaj olduğu anlaşılan bir ses kaydı ile ölümlerden sorumlu tutulup müebbetle yargılanarak suç onların üzerine atılmak isteniyor. -Dalaman olayını bağımsız gazeteci olarak araştıran Ece Sevim Öztürk, gecenin ilk saatlerinde Cumhurbaşkanının kaldığı otel civarında dolaşan gizemli bir helikopterden açılan ateş sonucu ölenlerin ölüm saati değiştirilerek suçun oraya çok geç saatlerden gönderilmiş bir ekibin üzerine atılmak istendiğini belirliyor. -Genelkurmay başkanı dahil tüm kuvvet komutanlarının çelişki dolu ifadeleri, olayları bir emirle durdurabilecekken o emri vermeyip olayın büyümesine adeta zemin hazırlıyorlar. -Ordudaki ölüm emirlerini Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın, -Savaş gemilerine hareket emrini Deniz Kuvveleri Komutanı Bülent Bostanoğlu’nun saklandıkları yerden telefonla verdikleri aktarılıyor. -Sıkıyönetim direktiflerinin Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler’in talimatıyla çekildiği anlaşılıyor. -Genelkurmay başkanın son iki günde MİT müsteşarıyla saatlerce görüşme yaptığı, -Hava Kuvvetleri Komutan’ın darbe öncesinde defalarca saraya gidip geldiği Komutanların bir şekilde planlamada yer aldıkları belirleniyor. Bütün bunlar açığa çıktığı halde komutanların ifade vermekten kaçırılması olayları saklamak için yapılan bir planın parçası gibi görünüyor. Ölümlerden bizzat cemaat mensuplarını sorumlu tutacak hiçbir olay belgelenemiyor, onca yoğun sansüre rağmen zaman ilerledikçe her olayda çok sayıda çelişki ortaya dökülüyor. ÖLÜMLERDE SORUMLULARIN BELİRLENMESİNİ ENGELLEMEK İÇİN YAPILAN PLAN Olayları objektif olarak değerlendirip ölümlerden kimin sorumlu olduğunu araştırabilecek tüm birimler önceden belirlenip o gece ve sonrasına susturuluyor. Şüphe uyandıran çok sayıda olayın üstünün örtülmesi için olayları soruşturabilecek her birimle ilgili planlı bir çalışma yapıldığını gösteriyor. Üst yargı mensuplarından başlamak suretiyle önceden belirlenmiş 4.500 den fazla hâkim ve savcı gece saat birde gönderilen bir emirle görevden alınıyor, ardından tutuklamalar başlatılıyor. Böylece cemaatin darbede rolü olup olmadığını araştırabilecek tüm adli personel ve onlara yardımcı olacak tüm kolluk kuvvetleri etkisiz hale getiriliyor. Çok öncesinden başlanarak ne kadar zorlama olursa olsun doğruları savunma cesareti gösterecek cemaatle doğrudan ya da dolaylı irtibatlı 200 den fazla basın yayın kuruluşu kapatılıyor ve buralarda çalışan 2.500 den fazla sarı basın kartı sahibi yazar çizer susturuluyor. Cemaat mensuplarından başlamak üzere Erdoğan’ın baskısına boyun eğmeden olayları araştıracak aralarında Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Mehmet Baransu’nun da olduğu 200 den fazla gazeteci tutuklanıyor. Daha sonra olayları araştıran ve ölümlerde kurgu izine rastlayan Ece Sevim Öztürk gibiler tutuklanarak şaibeli ölüm olaylarının araştırılması engelleniyor. Kurgu tezini güçlendirecek ne kadar delil varsa konu hakkında yayın yasağı getirilerek yazmak konuşmak isteyenlerin sesleri kesiliyor. Bağımsız yargı ve bağımsız basın yayın ortadan kaldırılarak hukuk dışı işlemleri denetleme görevi yapan tüm birimler yok ediliyor. Ölümlerden kimin sorumlu olduğunun ortaya çıkmasını engellemek için bütün tedbirler alınırken, suçlanalar hakkında bir delil gösterme gereği bile duymuyorlar. Masum insanlar komutanların emriyle gittikleri görev yüzünden olaya adı karıştırılarak senaryonun parçası haline getiriliyor. CEMAATİ SUÇLAMADA KULLANILAN ÖLÜMLERİN SORUMLARI YARGILANACAK MI? Erdoğan OHAL döneminde 32 KHK çıkardı ve cemaat mensuplarını ölümlerden sorumlu tutacak hiçbir delil ortaya koyamadı ancak her birini geçmişte işlediği yasal eylemlerini suç kapsamına sokup hukuk dışı yöntemlerle cezalandırma yoluna gitti, hala yeni tutuklamalarla cezalandırmalar artarak devam ediyor. Bu davalarda bireysel suça rastlamak çok zor, yargılamalar bireysel suçlardan çok kişisel hürriyet kapsamında yapılan faaliyetler üzerinden yürütülüyor. Anayasaya ve ülkenin taraf olduğu sözleşmelere aykırı olarak cemaat mensupları; gazete aboneliği, telefon uygulaması, dernek-sendika üyeliği, banka hesabı, okula öğrenci kaydı, cemaatin kurumlarında çalışması, sosyal etkinlikleri ya da gönüllü yardım faaliyetlerine katılması gibi yasal eylemlerinden dolayı 6-10 yıl arasında cezaya çarptırılıyor. Ölümlerden sorumlu olanlara gelince Erdoğan darbe günü işlenen suçları KHK larla koruma kalkanı altına aldı, cemaat mensupları yasal eylemleriyle suçlu bulunurken ölümlerde rol alanları sorgulayacak hiçbir adli birim bulunmuyor. SUÇLAMALAR GERÇEKLERLE ÖRTÜŞMÜYOR Bu nasıl bir cemaat darbesi ki işten atılan 125 binden fazla cemaat mensubu devlet memuruna yapacakları darbeyi haber vermeyi düşünmemişler. Cemaatle irtibatlı olduğu için meslekten ihraç edilen çoğu eli silah tutan; emniyetçilerden oluşa 41 binden fazla iç işleri bakanlığı personelinin ve çoğu subaylardan oluşan 13 binden fazla savunma bakanlığı personeli asker ve polislerin bile kendi arkadaşlarının darbe yaptığından haberi yok. 3 yıldan fazla süreden beri işkenceyle imzalatılan ifadelere rağmen olay yerine komutanlarının talimatıyla gönderilenler dışında hiçbir cemaat mensubunun darbeye karıştığına dair delil ortaya konulamaması olayın arkasında cemaatin olduğu konusundaki spekülasyonları durdurmaya yetiyor. Cemaatin en kritik yerlerde görev yapan olayın seyrini değiştirecek elemanlarına bile haber vermeden darbeye kalkıştığını iddia etmenin hiçbir mantıki dayanağı yok. Zaten Ahmet Nesin de bu darbenin cemaat tarafından yapılmadığını anlattığı yazısında orgeneral düzeyinde mensubu olmayan cemaatin darbeye kalkışmasının mümkün olmayacağını ordu mensuplarının onların teklifiyle harekete geçmeyeceğini açıkça belirtiyor. Genelkurmay başkanı kuvvet komutanları ve orgeneral düzeyindeki diğer komutanların kendilerinden alt rütbede birinden talimat alması mümkün görünmüyor. Bu yüzden kimin darbe yapmakla suçlanacağı konusunda bir plan yapılıyor. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın ricasıyla üsse çağrılan Orgeneral Akın Öztürk önce darbenin 1 numarası ilan ediliyor. Sonra işkence ile suç kabul ettirilmek isteniyor, ancak onca baskıya rağmen suçu kabul etmeyince planları bozuluyor darbe başsız kalıyor. DARBE CEMAATTEN ÇOK ONDAN YARARLANALARIN KURGUSU GİBİ GÖRÜNÜYOR Cemaatin darbe yaptığına dair emare yok ise darbeyi kim yaptı ölümlerden kim sorumlu darbe araştırmacılarının dediğine göre olayın arkasındaki eli darbeden kimin yararlandığına bakarak bulmak mümkün. İktidar partisi son dönemde cemaatin tüm faaliyetlerine el koymayı düşünüyordu bunu yapmak için kendine bir mazeret arıyordu. Darbe sonrası bu emeline kavuştu ve hem faaliyetlerine son verdi hem de mensuplarını devlet kadrolarından temizledi. Bununla yetinmedi çıkardığı KHK lar ile devletin tüm denetim birimlerini ve bağımsız organlarını kendine bağladı, tek adam yönetimi adeta diktatörlük kurdu. Cemaatin darbeyle ilgili en küçük bir planı yokken Erdoğan ve ekibinin darbe öncesi ve sonrasına ait tüm planların hazır olduğu ve adım adım her birini hayata geçirdikleri görüldü. Darbeden cemaat çok zarar gördü tüm nimetlerinden ise Erdoğan ve ekibi yaralandı. Sonuca baktığınızda Erdoğan darbe yapsaydı neler olurdu bunlar bir bir gerçekleşti o zaman bu darbe kimin darbesi cemaatin mi? Erdoğan’ın mı? Nasıl oluyor da cemaat yapmadığı işlerden sorumlu tutulurken Erdoğan ve ekibi yaptıkları işlerden sorumlu tutulmuyor? KONU BİRGÜN BAĞIMSIZ YARGIÇLARIN ÖNÜNE GELİRSE CEVAPLANACAK ÇOK SORU VAR Üst komuta kademesi olmadan darbe olmaz, darbede üst komuta kademesi kimin yanında yer aldı? Kimin darbesine yardımcı oldu? Komutanlar kendi emri altındaki askerlere olayların içine çektiği halde onlar korunurken binlerce masum ordu mensubu nasıl suçlu ilan edildi? Hangi delile dayalı olarak ilk günden itibaren Orgeneral düzeyinde elemanı olmayan cemaat darbe yapmakla suçlandı? Cemaat ölümlerden sorumlu tutulup şeytanlaştırıldı ve haklarında cadı avı başlatıldığı halde niçin bir tek mensubunun ölümlü olayda rolü olduğu gösterilemedi? Ölümlü olaylarda rolü olanlar için niçin koruma kalkanı getirildi ve soruşturmalar engellendi? Köprüde silahlı adam öldürenler kollanırken emirle orya götürülmüş askeri öğrencilere hangi suçlarla müebbet hapis cezası verildi? Cemaat mensupları yasal eylemleriyle suçlanıp cezalandırıldı, olayda sorumluluğu görülenler niçin yargıdan kaçırıldı? Yargıç dokunulmazlığı hangi gerekçeyle yok edildi, yüksek yargı mensupları dahil binleri aşkın hâkim ve savcı o gece hangi delile dayalı olarak suçlandı ve görevden alınıp tutuklandı? Bağımsız basın yayın kuruluşları anayasaya aykırı olarak hangi gerekçeyle müsadere edildi, gazeteciler tutuklandı? OHAL ilanına sebep olan konular dışında birçok konuda iktidardan gitmemek üzere kalıcı düzenlemeler hangi yasal dayanakla yapıldı ve yetkiler neye göre gasp edildi? Cemaat mensuplarının ölümlerden sorumlu tutulacağı bir delil yoksa cemaat mensuplarının mülkiyet hakları nasıl gasp edildi, kişisel mallarına hangi gerekçeyle el konuldu? Darbeyle ülke yönetimini cemaat mi, yoksa Erdoğan mı ele geçirdi? Ülke yönetimini gasp eden sorgulanmazken cemaat nasıl tüm bu suçların sorumlusu ilan edildi? Sizce bu darbe Erdoğan’ın mı, yoksa cemaatin mi planı? Darbe Erdoğan’ın planı gibi görünüyorsa ölümlerden Erdoğan mı, yoksa cemaat mi sorumlu? Ne kadar saklansa da zamanla sorular artacak ve ölümlerden sorumlu olanlar bir bir ortaya çıkacak … http://aktifhaber.com/analiz/birgun-bagimsiz-yargiclar-15-temmuzu-sorgularsa-h132719.html
"Birgün bağımsız yargıçlar 15 Temmuz'u sorgularsa"

"Darbe gecesi cemaati sorumlu tutmada kullanılan ölümlü olayların mizansen olduğu yönünde kuşkular her geçen gün artıyor."

İsmail S. Gülümser/Aktif Haber

Türkiye’de 15 Temmuz 2016 da gerçekleştirilen darbe teşebbüsü sırasında 250 vatandaşımız ölmüştü. Erdoğan yönetimi bu olayın cemaat tarafından yapıldığını iddia ederek onlarla irtibatlı çok geniş toplum kesimlerini ölümlerden sorumlu tutmuş ve cadı avı başlatmıştı.

Darbe halkın tercihlerini yok sayarak demokratik yollarla iktidara gelmiş birilerine karşı yapıldığı için başlı başına bir suç olmakla birlikte olaya karışanların kendi masum vatandaşlarını öldürecek kadar insanlık dışı yöntemler kullandı bütün bunların elbette cezasız kalması düşünülemez. Bu teşebbüsü yapanlar ve ölümlerden sorumlu olanlar yargılanmalı ve hak ettiği cezayı almalıdır.

Ancak 15 Temmuz’da ölümlerden kim sorumlu sorusu büyük bir muamma olarak ortada duruyor.

Erdoğan ve onunla birlikte hareket eden bir gruba göre ölümlerden cemaat sorumlu, onlar daha darbe teşebbüsünün kim tarafından yapıldığı bilinmeden basın açıklamaları ile suçu cemaatin üzerine atmış ve yargıya gerek kalmadan o geceden itibaren onları sorumlu tutup ceza kesmeye başlamıştı.

Cemaate göre ölümler Erdoğan ve ekibinin aralarında bulunduğu cemaati devlet kademelerinden tasfiye etmek isteyen derin devlet yapıları sorumlu. Bu yapılar Ergenekon davalarından sonra suçlardan kurtarılma karşılığı Erdoğan’la anlaşarak onun ülkeyi darbeyle ele geçirme girişimine yardımcı oldu ölümlerde rol aldılar.

Bağımsız gazetecilere göre; Erdoğan’ın adım adım ülkede her birimi ele geçirmesinden rahatsız Atatürkçü ve NATO cu subaylar darbe girişimi başlatacaktı. Bu girişimi erken haber alan Erdoğan ve ekibi üst düzey komutanlarla anlaşarak darbeci grubu başsız bıraktı grubun içine yerleştirdikleri ajanlarıyla olayları diledikleri gibi yönlendirerek kendi darbelerini yaptılar.

Özgür dünyaya göre; Türkiye’nin ölümlü darbe sonrası ülkenin bazı iç sorunlarının çözümüne yönelik önlemlerde orantısız güç kullanması, yaşanan birçok şaibeli olayın üstünün örtülmesi, aradan 3 yıl geçmesine rağmen hala ölümlerden kimin sorumlu olduğuyla ilgili inandırıcı hiçbir delil ortaya konulamaması kurgu tezini güçlendiriyor.

Darbeler konusunda uzman akademisyenlere göre; 15 Temmuz dünyadaki hiçbir darbe teşebbüsüyle örtüşmeyen mantıkla izahı zor olaylar içeriyor. Bu bir darbeye benzemiyor ancak olaylardan kim sorumlu sorusunun cevabını bulmak için kimin yararlı çıktığına bakmak yeterli. Ölümlerden sorumlu olanları darbenin nimetlerinden yararlananların en yakınında aramak gerekiyor diyorlar.

ÖLÜMLERİ CEMAATLE İLİŞKİLENDİREN OLAYLARDA MİZANSEN KUŞKUSU

Darbe gecesi cemaati sorumlu tutmada kullanılan ölümlü olayların mizansen olduğu yönünde kuşkular her geçen gün artıyor.

Kalabalık ölümlerin olduğu yerlerdeki olaylar incelendiğinde ilginç şeyler ortaya çıkıyor.

-Köprü işgalinde cemaatin rolünün olmadığı askeri öğrencilerin bizzat Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın bilgisi dahilinde muhtemel bir terör olayını önleme bahanesi ile kandırılıp emirle oraya götürüldüğü anlaşılıyor. Halk arasına karışmış köprüdeki ölümlerden sorumlu istihbarat elemanlarının KHK ile tüm suçları temizlenirken, hiç silah kullanmayan askeri öğrenciler ölümlerden sorumlu tutulup müebbet hapis cezasına çarptırılması sorumluları saklama konusunda yapılan bir planın parçası gibi görünüyor.

-Mahkeme kayıtlarına giren ifadelerden o gece o gece Akıncı üssüne gizlice sokulmuş emekli pilotların kullandığı ışıkları sönmüş olarak inip kalkan 11 uçak ve helikopterlerin incelenmesi engellenerek suç şüphesi olanlar saklanıyor. Bunlar yerine bombaların atıldığı saatte üste oldukları kamera kayıtlarıyla sabit olan, kalktığı mühimmatla geri döndüğü hiç bomba kullanmadığı bağımsız raporla tespit edilen uçakların pilotları montaj olduğu anlaşılan bir ses kaydı ile ölümlerden sorumlu tutulup müebbetle yargılanarak suç onların üzerine atılmak isteniyor.

-Dalaman olayını bağımsız gazeteci olarak araştıran Ece Sevim Öztürk, gecenin ilk saatlerinde Cumhurbaşkanının kaldığı otel civarında dolaşan gizemli bir helikopterden açılan ateş sonucu ölenlerin ölüm saati değiştirilerek suçun oraya çok geç saatlerden gönderilmiş bir ekibin üzerine atılmak istendiğini belirliyor.

-Genelkurmay başkanı dahil tüm kuvvet komutanlarının çelişki dolu ifadeleri, olayları bir emirle durdurabilecekken o emri vermeyip olayın büyümesine adeta zemin hazırlıyorlar.

-Ordudaki ölüm emirlerini Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın,

-Savaş gemilerine hareket emrini Deniz Kuvveleri Komutanı Bülent Bostanoğlu’nun saklandıkları yerden telefonla verdikleri aktarılıyor.

-Sıkıyönetim direktiflerinin Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler’in talimatıyla çekildiği anlaşılıyor.

-Genelkurmay başkanın son iki günde MİT müsteşarıyla saatlerce görüşme yaptığı,

-Hava Kuvvetleri Komutan’ın darbe öncesinde defalarca saraya gidip geldiği Komutanların bir şekilde planlamada yer aldıkları belirleniyor. Bütün bunlar açığa çıktığı halde komutanların ifade vermekten kaçırılması olayları saklamak için yapılan bir planın parçası gibi görünüyor.

Ölümlerden bizzat cemaat mensuplarını sorumlu tutacak hiçbir olay belgelenemiyor, onca yoğun sansüre rağmen zaman ilerledikçe her olayda çok sayıda çelişki ortaya dökülüyor.

ÖLÜMLERDE SORUMLULARIN BELİRLENMESİNİ ENGELLEMEK İÇİN YAPILAN PLAN

Olayları objektif olarak değerlendirip ölümlerden kimin sorumlu olduğunu araştırabilecek tüm birimler önceden belirlenip o gece ve sonrasına susturuluyor. Şüphe uyandıran çok sayıda olayın üstünün örtülmesi için olayları soruşturabilecek her birimle ilgili planlı bir çalışma yapıldığını gösteriyor.

Üst yargı mensuplarından başlamak suretiyle önceden belirlenmiş 4.500 den fazla hâkim ve savcı gece saat birde gönderilen bir emirle görevden alınıyor, ardından tutuklamalar başlatılıyor. Böylece cemaatin darbede rolü olup olmadığını araştırabilecek tüm adli personel ve onlara yardımcı olacak tüm kolluk kuvvetleri etkisiz hale getiriliyor.

Çok öncesinden başlanarak ne kadar zorlama olursa olsun doğruları savunma cesareti gösterecek cemaatle doğrudan ya da dolaylı irtibatlı 200 den fazla basın yayın kuruluşu kapatılıyor ve buralarda çalışan 2.500 den fazla sarı basın kartı sahibi yazar çizer susturuluyor. Cemaat mensuplarından başlamak üzere Erdoğan’ın baskısına boyun eğmeden olayları araştıracak aralarında Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Mehmet Baransu’nun da olduğu 200 den fazla gazeteci tutuklanıyor.

Daha sonra olayları araştıran ve ölümlerde kurgu izine rastlayan Ece Sevim Öztürk gibiler tutuklanarak şaibeli ölüm olaylarının araştırılması engelleniyor. Kurgu tezini güçlendirecek ne kadar delil varsa konu hakkında yayın yasağı getirilerek yazmak konuşmak isteyenlerin sesleri kesiliyor.

Bağımsız yargı ve bağımsız basın yayın ortadan kaldırılarak hukuk dışı işlemleri denetleme görevi yapan tüm birimler yok ediliyor. Ölümlerden kimin sorumlu olduğunun ortaya çıkmasını engellemek için bütün tedbirler alınırken, suçlanalar hakkında bir delil gösterme gereği bile duymuyorlar. Masum insanlar komutanların emriyle gittikleri görev yüzünden olaya adı karıştırılarak senaryonun parçası haline getiriliyor.

CEMAATİ SUÇLAMADA KULLANILAN ÖLÜMLERİN SORUMLARI YARGILANACAK MI?

Erdoğan OHAL döneminde 32 KHK çıkardı ve cemaat mensuplarını ölümlerden sorumlu tutacak hiçbir delil ortaya koyamadı ancak her birini geçmişte işlediği yasal eylemlerini suç kapsamına sokup hukuk dışı yöntemlerle cezalandırma yoluna gitti, hala yeni tutuklamalarla cezalandırmalar artarak devam ediyor.

Bu davalarda bireysel suça rastlamak çok zor, yargılamalar bireysel suçlardan çok kişisel hürriyet kapsamında yapılan faaliyetler üzerinden yürütülüyor. Anayasaya ve ülkenin taraf olduğu sözleşmelere aykırı olarak cemaat mensupları; gazete aboneliği, telefon uygulaması, dernek-sendika üyeliği, banka hesabı, okula öğrenci kaydı, cemaatin kurumlarında çalışması, sosyal etkinlikleri ya da gönüllü yardım faaliyetlerine katılması gibi yasal eylemlerinden dolayı 6-10 yıl arasında cezaya çarptırılıyor.

Ölümlerden sorumlu olanlara gelince Erdoğan darbe günü işlenen suçları KHK larla koruma kalkanı altına aldı, cemaat mensupları yasal eylemleriyle suçlu bulunurken ölümlerde rol alanları sorgulayacak hiçbir adli birim bulunmuyor.

SUÇLAMALAR GERÇEKLERLE ÖRTÜŞMÜYOR

Bu nasıl bir cemaat darbesi ki işten atılan 125 binden fazla cemaat mensubu devlet memuruna yapacakları darbeyi haber vermeyi düşünmemişler. Cemaatle irtibatlı olduğu için meslekten ihraç edilen çoğu eli silah tutan; emniyetçilerden oluşa 41 binden fazla iç işleri bakanlığı personelinin ve çoğu subaylardan oluşan 13 binden fazla savunma bakanlığı personeli asker ve polislerin bile kendi arkadaşlarının darbe yaptığından haberi yok.

3 yıldan fazla süreden beri işkenceyle imzalatılan ifadelere rağmen olay yerine komutanlarının talimatıyla gönderilenler dışında hiçbir cemaat mensubunun darbeye karıştığına dair delil ortaya konulamaması olayın arkasında cemaatin olduğu konusundaki spekülasyonları durdurmaya yetiyor.

Cemaatin en kritik yerlerde görev yapan olayın seyrini değiştirecek elemanlarına bile haber vermeden darbeye kalkıştığını iddia etmenin hiçbir mantıki dayanağı yok. Zaten Ahmet Nesin de bu darbenin cemaat tarafından yapılmadığını anlattığı yazısında orgeneral düzeyinde mensubu olmayan cemaatin darbeye kalkışmasının mümkün olmayacağını ordu mensuplarının onların teklifiyle harekete geçmeyeceğini açıkça belirtiyor.

Genelkurmay başkanı kuvvet komutanları ve orgeneral düzeyindeki diğer komutanların kendilerinden alt rütbede birinden talimat alması mümkün görünmüyor. Bu yüzden kimin darbe yapmakla suçlanacağı konusunda bir plan yapılıyor. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın ricasıyla üsse çağrılan Orgeneral Akın Öztürk önce darbenin 1 numarası ilan ediliyor. Sonra işkence ile suç kabul ettirilmek isteniyor, ancak onca baskıya rağmen suçu kabul etmeyince planları bozuluyor darbe başsız kalıyor.

DARBE CEMAATTEN ÇOK ONDAN YARARLANALARIN KURGUSU GİBİ GÖRÜNÜYOR

Cemaatin darbe yaptığına dair emare yok ise darbeyi kim yaptı ölümlerden kim sorumlu darbe araştırmacılarının dediğine göre olayın arkasındaki eli darbeden kimin yararlandığına bakarak bulmak mümkün. İktidar partisi son dönemde cemaatin tüm faaliyetlerine el koymayı düşünüyordu bunu yapmak için kendine bir mazeret arıyordu. Darbe sonrası bu emeline kavuştu ve hem faaliyetlerine son verdi hem de mensuplarını devlet kadrolarından temizledi.

Bununla yetinmedi çıkardığı KHK lar ile devletin tüm denetim birimlerini ve bağımsız organlarını kendine bağladı, tek adam yönetimi adeta diktatörlük kurdu. Cemaatin darbeyle ilgili en küçük bir planı yokken Erdoğan ve ekibinin darbe öncesi ve sonrasına ait tüm planların hazır olduğu ve adım adım her birini hayata geçirdikleri görüldü. Darbeden cemaat çok zarar gördü tüm nimetlerinden ise Erdoğan ve ekibi yaralandı. Sonuca baktığınızda Erdoğan darbe yapsaydı neler olurdu bunlar bir bir gerçekleşti o zaman bu darbe kimin darbesi cemaatin mi? Erdoğan’ın mı?

Nasıl oluyor da cemaat yapmadığı işlerden sorumlu tutulurken Erdoğan ve ekibi yaptıkları işlerden sorumlu tutulmuyor?

KONU BİRGÜN BAĞIMSIZ YARGIÇLARIN ÖNÜNE GELİRSE CEVAPLANACAK ÇOK SORU VAR

Üst komuta kademesi olmadan darbe olmaz, darbede üst komuta kademesi kimin yanında yer aldı? Kimin darbesine yardımcı oldu?

Komutanlar kendi emri altındaki askerlere olayların içine çektiği halde onlar korunurken binlerce masum ordu mensubu nasıl suçlu ilan edildi?

Hangi delile dayalı olarak ilk günden itibaren Orgeneral düzeyinde elemanı olmayan cemaat darbe yapmakla suçlandı?

Cemaat ölümlerden sorumlu tutulup şeytanlaştırıldı ve haklarında cadı avı başlatıldığı halde niçin bir tek mensubunun ölümlü olayda rolü olduğu gösterilemedi?

Ölümlü olaylarda rolü olanlar için niçin koruma kalkanı getirildi ve soruşturmalar engellendi?

Köprüde silahlı adam öldürenler kollanırken emirle orya götürülmüş askeri öğrencilere hangi suçlarla müebbet hapis cezası verildi?

Cemaat mensupları yasal eylemleriyle suçlanıp cezalandırıldı, olayda sorumluluğu görülenler niçin yargıdan kaçırıldı?

Yargıç dokunulmazlığı hangi gerekçeyle yok edildi, yüksek yargı mensupları dahil binleri aşkın hâkim ve savcı o gece hangi delile dayalı olarak suçlandı ve görevden alınıp tutuklandı?

Bağımsız basın yayın kuruluşları anayasaya aykırı olarak hangi gerekçeyle müsadere edildi, gazeteciler tutuklandı?

OHAL ilanına sebep olan konular dışında birçok konuda iktidardan gitmemek üzere kalıcı düzenlemeler hangi yasal dayanakla yapıldı ve yetkiler neye göre gasp edildi?

Cemaat mensuplarının ölümlerden sorumlu tutulacağı bir delil yoksa cemaat mensuplarının mülkiyet hakları nasıl gasp edildi, kişisel mallarına hangi gerekçeyle el konuldu?

Darbeyle ülke yönetimini cemaat mi, yoksa Erdoğan mı ele geçirdi?

Ülke yönetimini gasp eden sorgulanmazken cemaat nasıl tüm bu suçların sorumlusu ilan edildi?

Sizce bu darbe Erdoğan’ın mı, yoksa cemaatin mi planı?

Darbe Erdoğan’ın planı gibi görünüyorsa ölümlerden Erdoğan mı, yoksa cemaat mi sorumlu?

Ne kadar saklansa da zamanla sorular artacak ve ölümlerden sorumlu olanlar bir bir ortaya çıkacak …

http://aktifhaber.com/analiz/birgun-bagimsiz-yargiclar-15-temmuzu-sorgularsa-h132719.html
20 May 2019 14:18
Çakma vaftizci Feyzioğlu

HABER-PORTRE | BÜLENT KORUCU

Bu günlerin tarihi yazılırken kendisine ayrı başlık açılacak kişilerden biri de Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu olacak. Onu, ‘Erdoğan diktasının payandalarından biri’ şeklinde niteleyip bırakmak kolaycılık olur. Dönemi anlamak için masaya yatırılıp analiz edilmesi gerekenlerden. Hem türdeşlerini temsil niteliği hem de bireysel özellikleri bunu zorunlu kılıyor. Parçaları birleştirdiğimde karşıma kendini vaftizci olarak sunan bir şark kurnazı çıkıyor. Rejimin gerçek sahipleri adına Erdoğan’ı eski günahlarından arındırıp muteber bir kul haline getirdiği pozunu yakalamak zor değil. Gerçekten böyle mi hissediyor, yoksa işbirliği günahını örtmek için mi yapıyor; emin değilim.

Feyzioğlu, rolünü inandırıcı kılmak üzere çeşitli kerametler de gösteriyor. Son örneği Dolmabahçe Sarayındaki yandaş düğününde Erdoğan’ın korumaları tarafından dövülen Avukat Sertuğ Sürenoğlu’nu kurtarması. Trafik kaosuna isyan eden avukat öldüresiye dövülmüş ve hakkında cumhurbaşkanına hakaret soruşturması açılmıştı. Barolar Birliği Başkanı’nın Saray ziyaretinin hemen ardından Sürenoğlu’nun önce ev hapsi kaldırıldı. Sonra Adalet Bakanlığı dava açılmasına izin vermeyerek dosyayı kapattı. Alın size dört başı mamur kahramanlık hikayesi: ‘Avukat darp edildiğinde zehir zemberek bir video ile tepkisini ortaya koyan başkan, canavarın ağzından koparıp aldı.’

Erdoğan’a hakaret suçlamasının adam öldürme suçundan daha sıkı takip edildiğini düşündüğünüzde fena keramet gibi görünmüyor! Ancak kazın ayağı öyle değil.

Öncelikle şunu belirtmek lazım; Erdoğan rejimine en büyük katkıyı, onun ‘iltifat-ı şahane’lerini kazanım olarak sunan tipler veriyor. Saraydan koparılmış gibi sunulan her örnek, adaletin Erdoğan’ın iki dudağı arasına sıkışmasını normalleştiriyor. Toplumu sıtmaya razı hale getiren herkes aslında hukukun mezarını soyan bir nebbaş. Hukuk öldü, mezarından çalınan kemikleri diktanın sürmesi, hukukun yaşıyor görünmesi için kullanılıyor. Bunu yapacak en son kişi avukatların başkanı olmalı.

Feyzioğlu’nun üslubana bakar mısınız? “Bir müjde daha… Bugün ev hapsi kaldırılan Av. Sertuğ Sürenoğlu hakkında Cumhurbaşkanına hakaretten açılan soruşturmada, Adalet Bakanlığı dava açılmasına izin vermeyerek Av. Sertuğ Sürenoğlu hakkındaki soruşturmayı düşürdü.” Sözü az daha ‘Kralım çok yaşa’ diye bitirecekmiş…

Son üç yıl içinde 1762 avukat hakkında soruşturma açıldı, 600’a yakını tutuklu ve aralarında 6 baro başkanının da bulunduğu 274’ü mahkum oldu. Anayasa ve kanunların emrettiği soruşturma ve kovuşturma usullerinin hiç biri uygulanmadı. Avukatlar cüppeleri sırtlarındayken karga tulumba mahkeme salonlarından çıkarıldı. Arşivlerde cüppelerine kan damlamış, kolu kırılmış, bel kemiği çatlamış onlarca avukat fotoğrafı var. Hiç birisine ses çıkarmayan Feyzioğlu, Sürenoğlu üzerinden imaj düzeltmesi yapmaya kalkıyor. Kaldıki orada dayak yiyen bir avukat değil düz vatandaştı; görevini ifa ederken yaşamadı söz konusu vandallığı. Dayakçıların cezalandırılmasını talep etmeyi bırakıp avukatın fazla ceza almamasına sevinmemizi istiyor, Baro Başkanı.

TURNUSOL KAĞIDI TAHİR ELÇİ

Feyzioğlu’nun ‘en kahraman Rıdvan’ pozunu bozmak için faili belli/meçhul bir suikaste kurban giden Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi olayındaki tavırlarını hatırlamak yeterli aslında. Cinayete giden yolun taşları döşenirken Elçi hakkında Ahmet Hakan’ın proğramında söylediklerinden dolayı soruşturma başlatılmış ve bir linç şovuna dönüştürülmüştü. Barolar Birliği Başkanı sıfatıyla sadece usul eleştirisiyle geçiştirmiş ve şunları söylemişti: “…kararı Sayın Hakim okumadan imzalamış. Çünkü Baro Başkanı Tahir Elçi için yurtiçinde saklanmakta olan kişi nitelemesini yapmış. Ama Aziz Nesin’lik olay. Makam odasından gidip polis alıyor. Bir kişinin yakalanması kararı bu kadar ucuz verilmemeli. Elçi’nin PKK’nın terör örgütü olmadığına ilişkin açıklamasına katılmamız ve desteklememiz hiçbir şekilde ve düşünce özgürlüğü içinde hoş görmemiz mümkün değil. Tartışmanın gelişinde ifade edilmiş bir cümle olarak mütaala etmek istiyorum.” Erdoğan’ın elinden genç avukatı kurtarma çakası satan Feyzioğlu, Elçi’nin katledilmesi ve katillerinin yakalanmaması konusunda duyarsız bir sessizlik içinde.

STATÜKONUN GÜNCELLENMİŞ VERSİYONU MU?

Feyzioğlu, vaftizci rolünü sürdürebilmek için başka roller de oynamak zorunda. Bunların başında ‘statükonun güncel versiyonu’ olma iddiası geliyor. Ama pastayı Doğu Perinçek’le paylaşmak zorunda. Her ikisi de ‘derin devletin en hakiki anahtarı şu elimde gördüğünüzdür’ pazarlamacılığı yapıyor. Çok büyük fiyat istemedikleri için Erdoğan her ikisiyle çalışmakta beis görmüyor. Fakat asıl pazarlığı onlarla yapmadığına eminim.

Ben de statüko cenaplarının yerinde olsam kişisel kariyeri uğruna her kılığa girebilen birine anahtarları teslim etmezdim. Feyzioğlu’na dair, şahsi hırsı ve kariyer planına ideolojisini de feda edebilir algısı yüksek. ‘Ne lazımsa onu olan adam’ diyesim geliyor. Tıpkı İsviçre çakısı…Ona bakarak trendleri takip ve rüzgarın yönünü tayin edebilirsiniz. Adliyede gözaltındaki ODTÜ’lü öğrencilerin hakkını savunurken de görebilirsiniz, Türkiye’de işkence yoktur diye kapı kapı dolaşırken de… Uluslararası insan hakları örgütleri avukat beyanlarına dayanarak işkenceyi raporlarken, o barolar birliği başkanı sıfatıyla batı başkentlerinde tersini iddia ediyordu. STV’de Erdoğan hakkında ‘İŞİD’i büyüttü, Türkiyeyi terör ihraç eden bir ülke haline getirdi, elleriyle yarattığı canavar geri dönecek’ diye konuşan kendisiydi. Bugün kahramanlık türküleri eşliğinde Erdoğan’ın millilik rüzgarına yelken açan da aynı kişi. Öylesine ileri gidiyorki yılbaşı gecesi Reina kulübüne saldırdığı iddiasıyla yakalanan Masharipov’un şiddette maruz kalmış fotoğrafını yayınlayıp üstüne “Emniyet Teşkilatımızı yürekten kutluyorum. İşte Türk polisi diye“ not düşmüştü. Bir avukat ve hukuk hocası olarak suçu ispat edilene kadar herkesin masum olduğu ilkesini unutması bir yana aynı hafta iki ayrı kişinin daha ‘katil’ diye ilan edildiğini bile dikkate almıyordu. Feyzioğlu, polisin yakaladığı ve ters kelepçe taktığı şüpheliyi (henüz sanık dahi değil) yere yatırıp kafasına botla basmasında bir sakınca görmüyordu.

Gezi eylemleri sırasında elinde gaz kapsülüyle Köşke çıkıp dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e polisin yaralamaya dönük atışlarını ve diğer işkence örneklerini anlatan Feyzioğlu, Kanun Hükmünde Kararname ile işini ve insan olmaktan doğan bütün haklarını kaybedenlere karşı buzdağı gibiydi. Bu süreçte KHK ile işten atılan yüzbinlerce memurdan ikisi Semih Özakça ve Nuriye Gülmen’in açlık grevi ve eylemleri geniş kitlelerde destek göremeye başlamıştı, hemen örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklandılar. Çok uzun süren açlık grevi neticesinde ölüm riskiyle karşı karşıya kaldılar ama buna rağmen bırakın işlerine iadeyi, tahliye bile edilmediler. Tam da o günlerde Feyzioğlu gene sahne aldı ve bir hukukçu olarak ölümle pençeleşen iki insanın hakkını savunacağı yere, ‘Kimse benden Nuriye ve Semih’i evlat edinecek bir sempati içinde olmamı beklemesin’ dedi. Tek suçu Gülmenleri savunmak olan avukatların tutuklanmasına dahi itiraz etmedi.

’17–25 ARALIK’I TAKİP NAMUS BORCUMUZ’

Feyzioğlu, en büyük savrulmayı 17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmaları konusunda yaşadı. Devlet Bahçeli’ninki kadar büyük bir savrulmaydı. ‘Soruşturmaların sonuna kadar gitmesini sağlamak namus borcumuzdur’ diyecek kadar ileri gitmişti. “Tarihe tanıklık ediyoruz. Yolsuzluk soruşturmasının örtbas edilmesine asla izin vermeyeceğiz. Bu soruşturmanın gittiği yere kadar gitmesini sağlamak bizim namusumuzdur. Soruşturmayı ört baş etmeye kalkanların da millet tarafından siyaseten ve hukuken cezalandırılmasını sağlamak zorundayız.”

Başkan, demokrat günlerinde soruşturmayı yapan polisleri de şu cümlelerle savunmuştu,: “Üstelik, görev değişiklikleri oğlu soruşturulan ve kendi hakkında fezleke bulunan İçişleri Bakanının talimatına göre gerçekleştirilmiştir. Bunu toplum vicdanının kabul etmesi mümkün değildir.” Soruşturmaların kilit sanığı Reza Zarrap, ABD’de önce sanık sonra itirafçı olduğunda, Dışişleri Bakanlığı nota üstüne nota verirken Başkan da durumdan vazife çıkarıp: “Verin bu namussuzu biz yargılayalım.” diye ortaya atılmıştı. O ‘namussuzu’ ülkenin en namuslusu ilan edip plaketler verildiğini, dosyanın yargı ve Meclis’ten kaçırıldığını bilmiyormuş gibi! İnanması zor ama manevra kabiliyeti gerçekten yüksek.

BİR ARA DÖNEM FIRSATÇISI

10 Mayıs 2014’te Danıştay töreninde Erdoğan’dan ‘edepsiz’ fırçası yediğinde muhalefetin yeni lideri olma imkanı Feyzioğlu’nun ayağına gelmişti. Dik durmak ve gerekirse bedel ödemek gibi zor bir yolculuğa çıkmaya cesaret edemedi. Erdoğan’ın bir parmak işaretiyle Saray’a koştu. Adli yıl açılışını Saray’a taşımaya teşneydi, çalışma arkadaşlarının ‘Bu kadar da olmaz’ ikazına takıldı.

Daha Ankara Baro Başkanı seçildiğinde herkes yolunun siyasetle kesişeceğinden emindi. CHP için biçilmiş kaftan gözüyle bakılıyordu. Bunun ilk adımı olarak kurultayda aday olup Parti Meclisi’ne seçildi. Fakat orada da mücadele ve müsabaka yerine altın tepsinin yolunu gözledi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu küllerinden doğuran ve kamuoyundan geniş destek bulan ‘Adalet Yürüyüşü’ partiyle köprüleri atmasının miladı oldu. Feyzioğlu böyle bir eylemi desteklemediğini, çünkü bir siyasi parti eylemi olduğunu açıkladı. Oysa kendisi o partinin en üst kuruluna seçildiğinde de Baro Başkanı koltuğunda oturuyordu.

DEDESİNİN YOLUNDA…

Dedesi Turhan Feyzioğlu ile aralarında önemli paralellik ve benzerlikler var. O da genç yaşta hukuk profesörü olmuş, erken dönemde siyasete atılmıştı. 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Danışma Meclisi’nin en önemli organı Anayasa Komisyonu’nun başkanlığını yaptı. CHP’de İsmet Paşa (İnönü)’nın halefi olarak görülürken Karaoğlan fırtınasına yenik düştü. Bülent Ecevit koltuğu kapınca partideki genel sekreterlik görevinden istifa etti. 47 milletvekili ve senatörle birlikte CHP’den ayrılarak kurduğu Güven Partisi daha sonra Cumhuriyetçi Parti’yle birleşti ve 12 Eylül Darbesine kadar genel başkanlığını yürüttü. 80’e giden yolda hem Ecevit hem de Demirel hükümetlerinde Başbakan yardımcısı olarak görev aldı. Buna rağmen Kenan Evren ve cuntası yasak getirip onu tutuklamadı. Üstüne üstlük ara dönemin başbakanı yapmak istediler. Hatta ilan edildi fakat beş saat sonra vaz geçerek Bülend Ulusu’yu göreve getirdiler. Dede Feyzioğlu Türkiye’nin en kısa süreli başbakanı olarak tarihe geçti. Tarihe geçmesini sağlayan diğer bilgi ise Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına kabul oyu vermiş olması.

Babası olmadığı için dedesinin yanında büyüyen Metin Feyzioğlu da benzer tavır ve refleksler gösteriyor. Altın tepsi gelmeyip, paraşütle CHP’nin liderlik koltuğuna oturmak mümkün olmayınca hayal kırıklığına uğradı. Şimdi hesaplarının tamamı Erdoğan üzerine kurulu. Birileri onu devirip koltuğa buyur ederse ne âlâ. Olmazsa B planı Erdoğanlı alternatifler. Türkiye Mutabakatı çerçevesinde Adalet Bakanı olsa fena mı olur?

http://www.tr724.com/cakma-vaftizci-feyzioglu/
18 May 2019 21:23 güncellendi
18 May 2019 21:23
Çiftlikbank’ın en büyük suç ortağı AKP’dir

Bank Asya’ya para yatıran hapiste, Çiftlikbankçılar serbest

HABER-YORUM | SEMİH ARDIÇ

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 17 senelik devr-i iktidarında Türkiye’nin geldiği nihai durağı en iyi tasvir eden cümle: Köpekleri saldılar, taşları bağladılar.

17 Mayıs 2019 Cuma gününden iki haber.

Birincisi Adana’da Hizmet Hareketi’ne mensup 18 kişi Bank Asya’ya para yatırdıkları için gözaltına alındı. 18 kişiden üçü tutuklandı, 13 kişi “adlî kontrol” şartı ile serbest bırakıldı.

RAMAZAN AYINDA, 44 DERECE SICAKTA, ELLERİ KELEPÇELİ…

Gözaltına alınanlar arasında beş kadın var. Ramazan ayında 44 derece sıcakta elleri kelepçeli gazetecilerin önünde teşhir edildiler.

O masum insanların fakir talebelere burs verme seferberliğine katılmış olmaktan ve devletin verdiği ruhsatla faizsiz bankacılık faaliyetinde bulunan Bank Asya’da hesap açıp para yatırmaktan başka bir suçu yok.

Kadınların sahur vaktinde evlerinden derdest edilmelerinin sebebi hukuk devletinin nasıl guguk devletine döndüğünü gösteriyor: Eşleri eski polis!

“SUÇUN ŞAHSİLİĞİ” Mİ DEDİNİZ?

Hukukun en temel düsturlarından biri kabul edilen “Suçun şahsiliği” AKP Türkiyesi’nde bambaşka bir mahiyete büründü.

Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş insanlarla akraba ya da arkadaş olmak, hatta AKP’nin “sakıncalı” diye fişlediği 100 binlerce hayırseverden birine selam vermek bile hapse atılmak için kâfi! Ramazan ayında bile zulme devam ediyorlar.

Diğer haber 2017 senesinin sonunda patlak veren “Çiftlikbank” skandalına dair.. 100 bine yakın kişiden para toplayıp kayıplara karışan Mehmet Aydın’ın kurduğu Çiftlikbank’ta 1 milyar liradan fazla vurgun yapılmıştı.

AKP’Lİ BELEDİYE BAŞKANLARI HİMAYE ETTİ

Bizzat AKP’li belediye başkanlarının arsa ve diğer teşviklerle ihya ettiği, müftülerin dualarıyla açtığı Çiftlikbank’tan geriye mağdur aileler ve içi boş çiftlikler kalmıştı.

24 yaşında bir gencin tek başına bu kadar organize bir dolandırıcılığın üstesinden gelemeyeceğini tartışmak bile abesle iştigal.

Çiftlikbank’ın AKP tarafından nasıl himaye edildiğine dair irtibatlar gün yüzüne çıkmaya başlayınca AKP bildik taktiklerine sarıldı. Üç-beş isim şatafatlı operasyon haberleri ile hapse atıldı ve mevzu yavaş yavaş unutturuldu.

HAPİSTE İKİ KİŞİ KALDI

17 Mayıs’ta İstanbul Anadolu 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi 11’i tutuklu sanıktan dokuzunu tahliye etti.

Ara kararını açıklayan mahkeme heyeti, aralarında sistemin finans müdürü Koray Hasgül, sistemin kurucusu Düzgün Genç, iddianamede “sistemin beyin takımında olduğu” belirtilen Fehmi Suat Emur’un da bulunduğu 9 kişinin “ayda bir gün karakolda imza atması” şartıyla tahliyesine karar verdi.

Şaşırdık mı? Hayır.

1,5 milyar TL’yi bulan dolandırıcılığın hesabını sormak üzere açılan davada sadece iki kişi hapiste.

MEHMET AYDIN YURT DIŞINDA GÜNÜNÜ GÜN EDİYOR

Şebekenin başı Mehmet Aydın zaten hiç yakalanamadı. Yurt dışında kumarhanelerde, disko ve barlarda gününü gün ederken görüntüleniyor.

Lüks arabalara binmeye, dolar balyaları ile pozlar vermeye devam eden Aydın’ı yakalamaktan aciz AKP hükûmeti rüşvetle satın aldığı istihbaratçıların yardımı ile Moldova’dan, Kosova’dan, Ukrayna’dan, Pakistan’dan ve Malezya’dan Hizmet Hareketi’ne mensup öğretmenleri başlarına çuval geçirip kaçırabiliyor.

Suçları ne? Ahlâklı ve faziletli nesiller yetiştirmek. Adana’da sahur vakti gözaltına alınanların suçu neydi? Fakir talebelere burs vermek, Bank Asya’ya para yatırmak…

BANK ASYA’YA PARA YATIRMAK YERİNE…

AKP’nin adaletten ne anladığını gösteren iki ibretli haber!

Bank Asya’ya para yatırmak yerine on binlerce insanı dolandırmak maksadıyla Çiftlikbank yahut Bizim Tavuklar diye tabela şirketler kursalardı bugün hepsi serbestti.

Evinde 1 dolar çıkan avukatın o dolarla kokain kullandığını ispat ettiğinde salıverilmesi, başka bir avukatın kumarbaz olduğunu gösteren fotoğrafları savcıya verdiğinde adliye binasının arka kapısından çıkıp gitmesi…

Binlerce ibretlik vaka var. AKP’nin militan hâkim ve savcıları, Hizmet Hareketi mensuplarının su kadar berrak olduğunu yukarıdaki vakalarda olduğu gibi esasında kendi kararları ile tescil ediyorlar.

FADIL AKGÜNDÜZ SERBEST

Fadıl Akgündüz, nam-ı diğer “Jet Fadıl” 1990’lı senelerde imza attığı Jetpa dolandırıcılığından sonra 2010 ila 2013 seneleri arasında yine İstanbul Bayrampaşa’da AKP’li belediyenin himayesinde “Caprice Gold Otel” pazarlaması ile 2 milyar TL’ye yakın para ile kayıplara karışmadı mı?

Mehmet Aydın ve onun rüşvete boğduğu AKP’liler de Çiftlikbank’tan bir gün bile ceza almadan yakayı sıyıracak.

Çiftlikbank davasında tutuklu kalan Cudi Cumhur Yurdakul ile Savaş Yıkılmaz günah keçisi olarak seçilecek ve bütün suçun bedelini onlar ödeyecek.

Onlar da tıpkı Caprice Gold dolandırıcılığından 1 yıl yatıp kurtulan Fadıl Akgündüz misali birkaç sene içinde tahliye edilecek.

BİR CÜMLEYİ UNUTMUŞUM

Tr724’te 18 Ocak 2018 tarihinde yayımlanan “Bizim Tavuklar ve Çiftlikbank” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/bizim-tavuklar-ve-ciftlikbank/) Türkiye’de yeniden türeyen saadet zincirlerine verilen isimlerin içtimaî ve ahlakî tefessühü resmetmesi açısından manidar bulmuştum.

“Çılgın proje”, “yerli ve milli” taciri AKP’den ilham almış her biri: Çılgın Tavuklar, Birlik Beraberlik Tarım Hayvancılık, Bizim Tavuklar, Çiftlikbank…

O makalede, “O halde bakanlık, kolluk kuvvetleri, savcılar neyi bekliyor? Herhangi bir Avrupa memleketinde böyle bir saadet zinciri kurulamaz. Aklından geçirenler olsa da hepsi hapsi boylayacağını ve kolay kolay gün yüzü göremeyeceğini bilir.” tespitinde bulunmuştum.

Amma velâkin şu ifadeyi unutmuşum. “Dünyada en sağlam ortaklık suç ortaklığıdır. AKP Çiftlikbankvari dolandırıcılık şebekelerinin bizzat suç ortağıdır.”

http://www.tr724.com/ciftlikbankin-en-buyuk-suc-ortagi-akpdir/
18 May 2019 21:20 güncellendi
18 May 2019 21:20
Türkiye devleti ortadan kalktı!

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’deki rejimin içini net olarak göremiyoruz. Bir kapalı kutu, söz konusu olan! İçinde olup bitenler, hiyerarşiler, güç odakları, anlaşmalar, rekabet, pazarlıklar, kimin nerede etkin olduğu, örneğin istihbaratı ve orduyu kimin kontrol ettiği gibi sorulara net yanıtlar veremiyoruz. Bu bir belirsizlik ve onun da nedeni, Türkiye’de anayasa dışı bir yönetim pratiğinin artık herkesçe kabul edilen bir realite olması. Oysa anayasaya uygun yönetilen ülkelerde karar alma süreçleri ve girdilerle çıktılar arasında olup bitenler, oldukça şeffaf ve anlaşılırdır. Buna ben anayasal devlet mimarisi diyorum. Tıpkı bir bina gibi, devletin de bir mimarisi vardır. Bir binayı renove ya da tamir ederken, elbette bazı duvarları yıkabilir, ya da su borularının yeri değiştirilebilir örneğin. Ancak taşıyıcı kolonlar ve kirişlere dokunamazsınız. Çünkü aksi takdirde bina yıkılır.

Devlet mimarisi de tıpkı bir binanın ana mimari unsurları gibi, dokunmamanız gereken bir sürü kurumla doludur. Anayasa bunları tarif eder ve diğer tüm alt yasaların sınırını oluşturur. Hiçbir yasa veya uygulama, bir hukuk devletinde o devletin anayasasıyla çelişemez. Çelişirse o yasa ve uygulama yok hükmündedir. Eğer yürürlükteyse de iptal edilir zaten.

Türkiye’de anayasanın öngördüğü devlet çoktan tahrip edildi ve ortadan kalktı. Yani Türkiye Cumhuriyeti çöktü. Ancak tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonunda çökmüş olan Osmanlı Devleti gibi, bu fiili çöküşün de jure gereği yapılmadı. Başka bir ifadeyle, Türkiye’de olanları herkes görüyor, ancak adını koyamıyor. Ben adını koymuş olayım. Türkiye fiilen çökmüş bir devlettir ve bunun hukuki olarak kabul edilerek gereğinin yapılması belli bir zaman alacaktır. Ancak bu sonunda olacaktır, şüphe yok. Türkiye’de darbeler sonrası yapılan yeni anayasalar da esasında yeni bir devlet kurmuştu.

1990’ların ikinci Cumhuriyet tartışmalarını anımsatayım bu bağlamda yeri gelmişken. Bir anayasanın ortadan kaldırılması, ister askeri ister sivil darbe sonucunda gerçekleşmiş olsun, ortada var olan devleti ortadan kaldıran ve yerine yenisini kuran bir fiildir. Binayı tamir etmek yerine yıktığınızda, artık eski bina yoktur. Arsa aynı olsa da, üzerindeki bina başka bir binadır. Oysa renove veya tamir gören bina, yine aynı binadır.

Oysa 17 Aralık ve 15 Temmuz arası dönemden sonra olgunlaşan rejim, 15 Temmuz’un ardından var olan anayasal düzeni tümüyle ortadan kaldırmış, anayasayı şekle indirerek, devleti sonlandırmıştır. Bu nedenle yeni düzenle eskisi arasında bir bağ yoktur. Bu bağlamda 15 Temmuz sonrası artık kesinlik kazanan sivil darbe, önceki askeri darbelerden farklı olarak, devleti yıkıcı bir etkide bulunmuştur. Mesela 1960 ve 1980 darbeleri, eski düzeni tümüyle yıkma girişimi değildi. 1960 ve 1980 darbeleri, devletin ana iskeletine dokunmadı. Geçiş dönemindeki olağanüstü şartları devlet mimarisine eklemleyemedi. Mesela Kenan Evren, devlet başkanı olarak Türkiye’yi yönettiği 1980-1982 döneminden sonra, bir devlet başkanlığı müessesesini yeni anayasaya eklemlemeyi seçmedi. Ya da devletin kurumlarını, mesela üst yargı organlarını, ortadan kaldıramadı. Veto veya vesayet sistemini asker bakımından daha işlevsel kılacak kozmetik değişikliklerle yetinmek durumunda kaldı. Oysa 15 Temmuz, 27 Mayıs ve 12 Eylül’den farklı olarak, devletin ana omurgası da dâhil, hücresel seviyede farklılıklara gitti. Mesela MİT’in saraya bağlanması gibi!

Bugün bu mevcut koşullar altında Türkiye’yi yorumlamaya çalışan iç ve dış uzmanlar, siyaset duayenleri, partiler, gazeteciler, akademisyenler, çok büyük bir çoğunlukla hala eski parametrelere göre devleti anlamayı deniyorlar. Bu nedenle, yaptıkları çıkarımlar ve teşhisler devamlı hata üzerine hata yaptırıyor.

Türkiye’de olan durum bu nedenle çok karmaşıktır. Devletin dış kabuğunu görüyoruz. Ama içinde neler olup bittiğini ancak bazı emare ve işaretlerden anlamaya çalışıyoruz. Barem alabileceğimiz bir anayasal düzen kalmadı çünkü. Bunun son örneklerinden birisi, sevgili Haluk Savaş hocanın başına gelenlerdir.

Haluk Hoca’ya haksızlık

Profesör Haluk Savaş, haksızlığa uğramış bir KHK’lı – tıpkı ben ve yüz binlerce diğer mağdur gibi. Haluk Hoca büyük bir haksızlıkla üniversitesindeki görevinden ihraç edildi, sonrasında fabrikasyon bir müsamere ile hapse atıldı. Orada muhtemelen yoğun stresten, üzüntü ve hayal kırıklığından kansere yakalandı. Sonrasında, ilerleyen süreçte mahkemece suçsuz olduğuna karar verildi ve davası beraatle sonuçlandı. Ayrıca mahkeme, hocaya ve eşine yine haksızlıkla yurtdışı yasağı konmuş olmasını iptal etti. Yani hocanın ve eşinin pasaport alması ve yurtdışına tedavi amaçlı gitmesi önündeki engeller, hukuksal olarak ortadan kalkmış oldu. Haluk hoca, ilerleyen kansere alternatif tedavi olanaklarının olduğu bir ülkede tedavi olmak için, pasaport müracaatında bulundu. Fakat kendisine görevli memur tarafından KHK’lı olması gerekçesiyle pasaport alamayacağı söylendi. Anayasanın güvence altına aldığı seyahat özgürlüğü kısıtlanmış oldu. Yani anayasaya aykırı olarak idari işlem yapıldı.

Esasında bu yukarıda ele aldığım ve izah ettiğim durumun tipik bir uygulamasıdır. Oldubitti rejimi, kendi mahkemesinin aldığı kararı bile kabul etmemektedir. Keyfi uygulama yapabilen bir yürütmedir söz konusu olan. Kendi hukukunu eğip bükebilen, olmazsa ortadan kaldıran bir ceberut hukuksuzluklar ve kötülükler rejimi! Bu tür bir rejimde yurttaş veya vatandaş, ne derseniz deyin, hiçbir hakka ve hukuka sahip olamaz. Osmanlı reformlarından beri sadece kendi yasasının kendisi için de bağlayıcı olduğu bir devlet için uğraşan tüm reformcuların kemiklerini sızlatan, korkunç bir güç taşması yaşıyor memleket.

Rejimin SS’i gibi hareket eden ip çekiciler var

Uygulamaların gayrı insani oluşu falan ikincil meselelerdir. Önemli olan, uygulamaların prosedürel olmamasıdır. Astığım astık kestiğim kestik, bir iki kişinin iki dudağı arasından çıkacak bir komuta bakan bir devlet, devlet olamaz. Bu bağlamda, Adana Valiliği’nin insani gerekçelerle Haluk Hoca’ya ve eşine pasaport verileceğini deklare etmiş olmasına karşın, Süleyman Soylu’nun KHK’lıların pasaport alamayacağını buyurmuş olması, rejimin ne denli kontrolden çıkmış bir yapı olduğunu net bir biçimde ortaya koyuyor. Bu tür bir ortamda can güvenliği ve mal güvenliği gibi birincil haklar dâhil, hiçbir hak garanti altında değildir artık!

Muhalefetimsi yapı, mesela CHP, İstanbul’da kendisinden seçimi çalan rejime yine halim-selim muhalefet yaparak ve şirin görünerek, bu rejimin payandası olduğunu bir kez daha gözler önüne sermekte. Haluk Savaş hocanın başına gelen, esasında tüm Türkiye’nin başına gelmiştir bu bağlamda. CHP’den gasp edilen İstanbul büyük şehir belediye başkanlığı makro bir göstergedir. Haluk hocanın başına gelen fiili idam kararı ise, mikro ölçekte bu rejimi ayna gibi yansıtmakta, onun sefil gücünü gözler önüne sermektedir.

Bayrak aynı bayraktır. Meclis aynı meclis! Anayasa aynı anayasadır. Valilik aynı! Ama devlet bitmiştir, bittiğinden önemli olarak ortadan kalkmıştır. Ortada bir başka oluşum vardır. Adı eskisinin aynıdır. Biz ona hala Türkiye Cumhuriyeti diyoruz ya hala! O aslında Türkiye Cumhuriyeti değildir artık. Bunu anlamadıkça, Haluk hocadan sandığa, en mikro olandan en makro olana dek her şey tükenip gidecek. Kendimiz ve çocuklarımızın geleceği dâhil! Ne zaman uyanacaksın ey halkım, ne zaman?

http://www.tr724.com/turkiye-devleti-ortadan-kalkti/
18 May 2019 21:19 güncellendi
18 May 2019 21:19
Lütfetmişler... 'istisna haller kapsamında' diyerek "Ey KHK'lılar, sosyal medyanın gücüne yenik düştük, @drhaluksavas a pasaport vereceğiz ama umutlanmayın, size pasaport yasağı sürecek" demişler.

https://www.evrensel.net/haber/379507/adana-valiligi-prof-dr-haluk-savasa-pasaport-verilecek
16 May 2019 16:14 güncellendi
16 May 2019 16:14
Meriç nehri üzerinden Yunanistan'a geçen ve zorla Türkiye'ye geri gönderilme riski bulunan Türkler euronews'e konuştu ▶️ https://bit.ly/2vZm8kH
Meriç nehri üzerinden Yunanistan'a geçen ve zorla Türkiye'ye geri gönderilme riski bulunan Türkler euronews'e konuştu

▶️ https://bit.ly/2vZm8kH
16 May 2019 16:12
F..Ö YÖNTEMI? Adam özgürlüğü karşılığında bile iftiraya yanaşmamış, şerefiyle yatmayı yeğlemiş. Siz ne karşılığında iftira ediyorsunuz? Kusura bakmayın: Özgürlüğünü feda edip, AKP’nin aleyhinize tertiplediği aşağılık bir kumpası deşifre edecwk kadar erdemli ve mert bir kişiye, AKP ağzıyla terörist diyen birinden ne düzgün bir insan ne düzgün bir siyasetçi olur. Bu kafadaki herkese yazıklar olsun. CHP Erdoğan için büyük şans! Uygun şekilde Erdoğan’ın muhalefet ihtiyacını gideriyor topluma “demokratik bir rejim var” havası veriyor! Muhafazakar kitleyi AKP’de tutmak için çok çaba gösteriyor! Ayrıca Erdoğan’ın ürettiği söylemleri iyi tekrarlıyor! 👏👏 https://twitter.com/mahmutakpinar1/status/1128829674904334337
F..Ö YÖNTEMI?

Adam özgürlüğü karşılığında bile iftiraya yanaşmamış, şerefiyle yatmayı yeğlemiş. Siz ne karşılığında iftira ediyorsunuz?

Kusura bakmayın: Özgürlüğünü feda edip, AKP’nin aleyhinize tertiplediği aşağılık bir kumpası deşifre edecwk kadar erdemli ve mert bir kişiye, AKP ağzıyla terörist diyen birinden ne düzgün bir insan ne düzgün bir siyasetçi olur. Bu kafadaki herkese yazıklar olsun.

CHP Erdoğan için büyük şans! Uygun şekilde Erdoğan’ın muhalefet ihtiyacını gideriyor topluma “demokratik bir rejim var” havası veriyor! Muhafazakar kitleyi AKP’de tutmak için çok çaba gösteriyor! Ayrıca Erdoğan’ın ürettiği söylemleri iyi tekrarlıyor! 👏👏



https://twitter.com/mahmutakpinar1/status/1128829674904334337
16 May 2019 16:08
Uygur Haber

#DoğuTürkistan, Dünyanın En Büyük Açık Hava Hapishanesi:

❗️GELENEKLERLE MÜCADELE

❗️OKULDA, UYGUR TÜRKÇESİ KONUŞAMIYORUM’

❗️ HER YERE KONTROL EDİLEN KİMLİK KARTLARIYLA GİRİLEBİLİYOR

❗️CASUSLUK ZORUNLUDUR

https://www.uygurhaber.com/dunyanin-en-buyuk-acik-hava-hapishanesi
16 May 2019 16:00 güncellendi
16 May 2019 16:00
Epilepsi Hastası genç kızın çığlığı! Tutuklu 26 yaşındaki epilepsi hastası Hatice Erol’dan mektup var https://www.omerfarukgergerlioglu.com/basin/basindan/tutuklu-26-yasindaki-epilepsi-hastasi-hatice-eroldan-mektup-var/9262/amp/?__twitter_impression=true
Epilepsi Hastası genç kızın çığlığı!

Tutuklu 26 yaşındaki epilepsi hastası Hatice Erol’dan mektup var

https://www.omerfarukgergerlioglu.com/basin/basindan/tutuklu-26-yasindaki-epilepsi-hastasi-hatice-eroldan-mektup-var/9262/amp/?__twitter_impression=true
16 May 2019 15:59
İBB resmen batmış: Borç 27 milyar, 500 müteahhit alacaklı, çekler karşılıksız İBB’nin 22 milyar lira olarak hesaplanan 2018 yılı borcu yeni rakamlara göre 27 milyar liraya çıktı. Şu anda 500’den fazla firma İBB’den alacaklı durumda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) son onaylanan bilançosunda borç miktarı 27 milyar liraya yaklaştı. Alacaklı 500 müteahhide altı aydır düzenli ödeme yapılamamış, hatta karşılığı olmayan çekler verilmiş. Belediyenin 30 milyon liraya mal olan ‘Eyüp Gençlik Merkezi’ Bilal Erdoğan’ın yüksek istişare kurulu üyeliğini yürüttüğü Türkiye Gençlik Vakfı’nın (TÜGVA) genel merkezi yapılmış. İBB Meclisi’nin mayıs ayı oturumunda 2018 yılı kesin hesabı oy çokluğuyla kabul edilirken, dudak uçuklatan rakamlar ortaya çıktı. Sözcü’den Özlem Güvemli’nin haberine göre bilanço rakamlarını değerlendiren İBB Meclisi CHP Grup Sözcüsü Tarık Balyalı, İBB’nin 2018 yılı faaliyet raporuna göre 22 milyar lira olan borcunun kesin hesaba göre 26 milyar 800 milyon liraya yükseldiğini söyledi. Müteahhitlere borç iki yılda iki buçuk katına çıktı Balyalı’nın verdiği bilgilerden bazı satır başları şöyle: -İBB’nin müteahhitlere borcu 5 milyar TL’yi buldu. -Müteahhitlere borç 2018 sonunda 4 milyar 338 milyon, iki yıl önce 1 milyar 892 milyonmuş. Bu rakamlar müteahhit borçların iki yılda 2.5 katına çıkması anlamına geliyor. -Bugün itibariyle 500’den fazla firma İBB’den alacaklı. -Bu firmaların 300’den fazlası aslında çok düşük alacakları olmasına rağmen belediye kapısına her gün gidip geliyor. Çoğu firma altı aydan beri düzgün ödeme alamıyor. -İBB kasasında 2018 sonunda sadece 102 milyon lira var. Ama çeklerin ve ödeme emirlerinin toplamı 508 milyon lira. Balyalı “Yani kasamızda para yokken dışarıya karşılıksız olarak çek ve ödeme emri vermişiz” dedi. 643 yönetici 1717binek araç var, kim kullanıyor? -İBB’nin kiralık binek araç sayısı 1717. İBB’de yönetici kadrosunda başkan dışında bir genel sekreter, yedi genel sekreter yardımcısı, 29 daire başkanı, 100 müdür dahil 643 yönetici var. Yani 643 kişiye 1717 araç düşüyor. Balyalı durumu şöyle yorumladı: “Resmi kuruluşlara verdiğimiz araçlar da var. Onları çıkarsak geriye 900 kadar araç kalıyor.Bunlar nereye gidiyor? Kim kullanıyor? Gereğinden fazla araç kullanmaktan vazgeçsek yıllık 60-70 milyon lira tasarruf ederiz” Eyüp Gençlik merkezi buhar oldu -TÜGVA genel merkezini İBB 30 milyon lira civarında para harcayarak yaptı. İnşaatının parasını İBB ödedi. İhale dosyasındaki adı ‘Eyüp Gençlik Merkezi.’ Balyalı “Eğer burası TÜGVA genel merkezi olduysa ‘Eyüp Gençlik Merkezi’ nerede? ” diye sordu. http://aktifhaber.com/ekonomi/ibb-resmen-batmis-borc-27-milyar-500-muteahhit-alacakli-cekler-karsiliksiz-h132555.html
İBB resmen batmış: Borç 27 milyar, 500 müteahhit alacaklı, çekler karşılıksız

İBB’nin 22 milyar lira olarak hesaplanan 2018 yılı borcu yeni rakamlara göre 27 milyar liraya çıktı. Şu anda 500’den fazla firma İBB’den alacaklı durumda

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) son onaylanan bilançosunda borç miktarı 27 milyar liraya yaklaştı. Alacaklı 500 müteahhide altı aydır düzenli ödeme yapılamamış, hatta karşılığı olmayan çekler verilmiş. Belediyenin 30 milyon liraya mal olan ‘Eyüp Gençlik Merkezi’ Bilal Erdoğan’ın yüksek istişare kurulu üyeliğini yürüttüğü Türkiye Gençlik Vakfı’nın (TÜGVA) genel merkezi yapılmış.

İBB Meclisi’nin mayıs ayı oturumunda 2018 yılı kesin hesabı oy çokluğuyla kabul edilirken, dudak uçuklatan rakamlar ortaya çıktı.
Sözcü’den Özlem Güvemli’nin haberine göre bilanço rakamlarını değerlendiren İBB Meclisi CHP Grup Sözcüsü Tarık Balyalı, İBB’nin 2018 yılı faaliyet raporuna göre 22 milyar lira olan borcunun kesin hesaba göre 26 milyar 800 milyon liraya yükseldiğini söyledi.

Müteahhitlere borç iki yılda iki buçuk katına çıktı

Balyalı’nın verdiği bilgilerden bazı satır başları şöyle:

-İBB’nin müteahhitlere borcu 5 milyar TL’yi buldu.
-Müteahhitlere borç 2018 sonunda 4 milyar 338 milyon, iki yıl önce 1 milyar 892 milyonmuş. Bu rakamlar müteahhit borçların iki yılda 2.5 katına çıkması anlamına geliyor.

-Bugün itibariyle 500’den fazla firma İBB’den alacaklı.
-Bu firmaların 300’den fazlası aslında çok düşük alacakları olmasına rağmen belediye kapısına her gün gidip geliyor. Çoğu firma altı aydan beri düzgün ödeme alamıyor.
-İBB kasasında 2018 sonunda sadece 102 milyon lira var. Ama çeklerin ve ödeme emirlerinin toplamı 508 milyon lira.
Balyalı “Yani kasamızda para yokken dışarıya karşılıksız olarak çek ve ödeme emri vermişiz” dedi.

643 yönetici 1717binek araç var, kim kullanıyor?

-İBB’nin kiralık binek araç sayısı 1717. İBB’de yönetici kadrosunda başkan dışında bir genel sekreter, yedi genel sekreter yardımcısı, 29 daire başkanı, 100 müdür dahil 643 yönetici var. Yani 643 kişiye 1717 araç düşüyor.
Balyalı durumu şöyle yorumladı: “Resmi kuruluşlara verdiğimiz araçlar da var. Onları çıkarsak geriye 900 kadar araç kalıyor.Bunlar nereye gidiyor? Kim kullanıyor? Gereğinden fazla araç kullanmaktan vazgeçsek yıllık 60-70 milyon lira tasarruf ederiz”

Eyüp Gençlik merkezi buhar oldu

-TÜGVA genel merkezini İBB 30 milyon lira civarında para harcayarak yaptı. İnşaatının parasını İBB ödedi. İhale dosyasındaki adı ‘Eyüp Gençlik Merkezi.’
Balyalı “Eğer burası TÜGVA genel merkezi olduysa ‘Eyüp Gençlik Merkezi’ nerede? ” diye sordu.

http://aktifhaber.com/ekonomi/ibb-resmen-batmis-borc-27-milyar-500-muteahhit-alacakli-cekler-karsiliksiz-h132555.html
16 May 2019 15:25
İmamoğlu sordu: Aleyhime ifade verilmesini isteyen bakanlar kim?

Son günlerde tartışılan konulardan biri de 31 Mart seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nı kazanan ancak seçimin iptaliyle mazbatası geri alınan Ekrem İmamoğlu hakkında yapılmak istenen 'kumpas'.

'F...' üyeliği iddiasıyla Aydın'da yargılanan Erkan Karaarslan'ın, mahkemedeki ifadesinde, CHP'li Ekrem İmamoğlu aleyhinde beyan vermesi halinde kendisine hemen tahliye edileceğinin söylendi. Bu iddia Ekrem İmamoğlu'nun da gündemindeydi .

Ekrem İmamoğlu, eski CHP milletvekili merhum Mevlüt Aslanoğlu'nu, ölümünün beşinci yıl dönümünde mezarı başında ziyaret etti. Aslanoğlu Ailesi'ne taziyelerini ileten İmamoğlu, mezarlık çıkışında gazetecilerin, 'F...' sanığı Karaarslan'nın kendisi ve Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu'nu 'F...' ile irtibatlandırması yönünde ifade vermeye zorlanması yönündeki sorularını yanıtladı.

İmamoğlu, bu soruya, şu yanıtı verdi:

''Bir yerel gazeteci, F... terör örgütü suçlamasıyla tutuklu olan bir kişinin ziyaretine üçüncü şahıs olarak yerel gazeteci nasıl gidebilmiştir. Herhangi birimiz böyle bir ziyareti yapabilir mi? Nasıl gidebilmiştir, kim izin vermiştir? Bahsi geçen bakanlar, yani ailesini, eşini, kendisini zorlayan, teşvik eden, 'İmamoğlu aleyhine ifade ver' diyen bakanlar kimdir? Bunları cevaplamaları gerekiyor. Gerçekten Türkiye siyaset tarihine çok önemli bir lekedir yapılan bu iş. Hem Adalet Bakanı'nı hem de Türkiye'yi yöneten tüm iradenin bu hususa cevap verme zorunluluğu vardır. Elbette canımızı çok sıkmıştır. Böyle acz içerisinde, bahaneler üreterek, insanları karalayarak, insanları yargı süreciyle suçlayarak bir şey elde etme çabası… Yazıklar olsun diyeceğim başka bir şey diyemiyorum ama hakkımızı sonuna kadar arayacağımızı belirtmek isterim."

"Seslendiğim bakanı ben biliyorum" diyen İmamoğlu, "Hatta dolaylı ikinci bakanı da biliyorum aldığım bilgiler doğrultusunda. Dolayısıyla bir değil, belki birkaç bakan var bu işin içinde. Elbette buradan sesleniyorum. Hangi yetkiyle, dünya görüşüyle ve ahlakla böyle bir girişimde bulunmuştur. Elbette bunu yargıda, hukukta bir suçu var. O suç ne ise, onunla ilgili de suç duyurusunda bulunacağımı buradan beyan ediyorum" dedi.

Gündemde seçim çalışmaları ve rakibi Cumhur İttifakı'nın adayı Binali Yıldırım da vardı.

"Başka bir Binali Yıldırım geldi sanki. Ne oldu? Talimat mı? İçinde başka bir insan mı taşıyor, anlamış değilim. Tüm saygınlığını yitirmek üzere. Üzülüyorum" diyen CHP'nin adayı İmamoğlu, devam etti:

"Aslında 31 Mart gecesi başladı saygınlığını yitirmeye. Seçimi çalmak istedi elimizden. Başaramadı. Açıklama da yaptı. ''3 bin küsur oyla seçimi kazandım'' dedi. Ama birileri onu yönlendirmiş, zorlamış olabilir, ''Çık açıkla'' demiş olabilir. Bu kadar hata yapmaya, bu kadar kendini küçültecek sözler söylemeye… Üzülüyorum. Şu anda İBB Meclisi'nde karar alınan tüm hususlar, bizim kampanya döneminde açıkladığımız projelerimiz. O 17 gün içinde başlattığımız, talimat verdiğimiz ve meclise yönlendirdiğimiz işler. Ne mutlu bize ki, İstanbul halkının hayatını kolaylaştıracak kararların çıkmasına vesile olduk 17 günde. Bir sürü yapacağımız iş var. Görev süremizde çok daha büyük işler başaracağımızı biliyoruz ama Sayın Yıldırım'ın buna bu şekilde yorum yapması, acz içerisindeki bir siyasetçi görünümü veriyor. Ben, mağdur olduğunu biliyorum. İlk defa aday olduğunda da mağdur olduğunu hissediyordum. İkinci defa aday olduğunda da daha da mağdur olmuş. Kafası karışmış. Attığı twitler, vesaireler gerçekten seviyesi düşük. Onun için gülüyorum aslında."

http://aktifhaber.com/siyaset/imamoglu-sordu-aleyhime-ifade-verilmesini-isteyen-bakanlar-kim-h132557.html
16 May 2019 15:19 güncellendi
16 May 2019 15:19
Adalet Bakanı: Öcalan hakkında avukat görüş yasağı kaldırıldı

PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılmasına ilişkin başlatılan açlık grevleri ve ölüm oruçları devam ederken Adalet Bakanı’ndan bir açıklama geldi.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, “Görüşme yasağına ilişkin kararlar kaldırıldı ve görüşme imkanı getirildi” dedi.

http://aktifhaber.com/gundem/adalet-bakani-ocalan-hakkinda-avukat-gorus-yasagi-kaldirildi-h132559.html
16 May 2019 15:17 güncellendi
16 May 2019 15:17
Mahmut Tanal: Saldırıya uğrarsam sorumlusu yandaş medyadır

Musa Özuğurlu'nun sunduğu ve ARTI TV'de yayınlanan Medya Kritik programına telefonla katılan Mahmut Tanal yandaş medyada hedef haline getirilmesine tepki gösterdi.

CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, Meclis’e saldırı düzenlemek isteyen DHKP-C bağlantılı bir kişiyle görüştüğü iddialarıyla ilgili, Medya Kritik programında açıklamalarda bulundu:

"Yani şimdi düşünebiliyor musunuz, milletvekili aracı aranmadan meclise girebiliyorken, bir vekil neden mecliste bir teröristle görüşür! Terör örgütüyle bağlantılı biri teröristi arabasıyla içeri alır. "

Tanal, bu olayın asıl amacının demokrasi, insan hakları ve adalet mücadelesinde kendisinin pasifize edilmesi olduğunu belirterek, "Ben geriye çekilmeyeceğim, bu mücadelenin bedeli ölümse ölümdür. Herhangi bir saldırıya uğrarsam sorumlusu yandaş medyanın manşetleridir" dedi.

https://www.youtube.com/watch?v=s77BxQRMRZI

http://aktifhaber.com/gundem/mahmut-tanal-saldiriya-ugrarsam-sorumlusu-yandas-medyadir-h132561.html
16 May 2019 15:14 güncellendi
16 May 2019 15:14
Cezaevindeki son Ramazan olsun!

YORUM | OSMAN ERTÜRK

Askerliğimi Edirne’de kısa dönem olarak yaptım. Meriç’in biraz berisinde, Yunanistan topraklarının görüldüğü bir yerdeydi kışlamız. Doğayla içi içe olan bir bölgeydi burası. İstanbul’un keşmekeşinden kurtulmuş, daha basit bir hayata adım atmıştım. Sevdiklerimden ayrılmak kötüydü ama mecburduk. Vatani görev. Elimiz mahkûm yapacaktık bu görevi. Soğuk bir kış günü nizamiyeden içeri girdiğimde gece 10 civarıydı. Nizamiyedeki nöbetçi askerler şaşırmıştı. “Gecenin bu vakti bu adamın ne işi var burada.” der gibi yüzüme bakıyorlardı. Teslim olacağımı, kısa dönem asker olduğumu söyledim. Üstümü aradılar, çantalarıma baktılar. Şaşırmıştım. Aranmayı beklemiyordum. Sonradan, giriş çıkış saatleri ve aramaların askerliğin rutininden olduğunu öğrenecektim.

Kışlanın kapısından girince, özgürlüklerimin bir kısmını kapının ardında bırakacağım görünüyordu. Özgürlüğüm, her istediğimi yapma, istediğimi giyme, gönlüme göre yeme-içme salahiyetimi, sivilliğimi, on metre geride bırakmış yeni bir hayata başlamıştım. Askerlik yapanlar bilir. Özgürlüğün tahdit edildiği, her istediğinizi yapamadığınız yerdir orası. Yatış, kalkış, eğitim, yemek, dinlenme gibi günlük işlerin vakitleri bellidir. Kafanıza göre hareket edemezsiniz. Süresi belli, bitince gideceğiniz, küçük bir hapishane demek yanlış olmaz. Geriye doğru baktığımda “Özgürlüğüm hiç kısıtlandı mı?” dediğimde aklıma askerlik dışında bir zaman aralığı gelmiyor.

Avukat olduğumuzdan cezaevi ve gözaltı süreçleri takip etmek sıradan işlerimizdendi. Günümüzün mağdurlarını anlamak için empati yapmaya çalıştım. Birçok kere kendimi dört duvar arasında tahayyül ettim. Yaşanmadan bilinmeyecek bir şey varsa özgürlüğün katı bir şekilde kısıtlanması olsa gerek. Askerde nasıl dayandığımı hatırlamaya çalıştığımda aklıma ilk gelen şey şuydu: Hiç askerdeymişim gibi düşünmemek ve canımı sıkan şeyleri görmezden gelmek. Kısaca, sıkıcı şeylerden uzak dur, mutlu edecek en küçük şeyleri dahi atlama diyebiliriz. Bu sıkıcı süreç beş buçuk ay sonra bitmiş, önümüze bakmıştık.

Özgürlüğün kısıtlanmasının hem içerdeki hem dışardaki mağdurlar tarafından tanımlanması, anlamlandırılması ve etkilerine karşı sağlam bir duruş gerekiyor. Hele bunun cezaevi hücresi veya üçlü koğuş sistemindeki gibi sınırlanması, ele kelepçe takılması, uydurma deliller ve sebepsiz bir yere yapılması gibi haller için ciddi bir tefekkür şart. Binlerce insan bunu içerde yaşarken, on binlerce yakını dışarda bu zulme muhatap. Aslında her sınırlanma ameliyesinin kendisine has sonuçları var. Hepsine karşı değişik savunma mekanizmaları geliştirip, bunları kullanmak gerekmekte. Özgürlüğün kısıtlanması enteresan, can yakıcı bir şey. Evet doğru. Ama bununla nasıl mücadele edeceğimizi de düşünmemiz gerekmez mi? (Bunun hem içerdeki tutsaklar hem de dışardaki yakınlarına bakan yönleri var. İzninizle detayını başka bir yazıda değerlendirelim.)

“Özgürlüğün tanımını yap” desek birçoğumuz şaşırıp kalacaktır. İnsanın elinde sürekli olan şeyi tanımlaması ne zor değil mi? Aslında bu dönemin tüm tutsakları “Pisi pisine” o dört duvar arasında. Siyasi davaların genel özelliği budur. Bizim gibi üçüncü Dünya ülkelerinde sebepsiz girdiğiniz dört duvar arasından, bir bakmışsınız “Hooop” diye dışarı çıkmışsınız. Biraz derinlemesine düşünürsek, mahkeme salonlarında oynanan tiyatro sadece bedenleri hapsediyor. Kimsenin ruhu o dört duvar arasında değil, olmamalıdır. Her sabah, öğle, akşam bunun talimi yapılsa, mağdurlar ruhlarını kanatlandırıp başka diyarlara uçsa sezadır. Aynı dört duvar arasına sokulan Ahmet Altan’ın bakış açısı yukarıda bahsettiğim retoriği çok güzel tanımlıyor. “Beni hapsetmeye güçleri yeter ama beni hapiste tutmaya kimsenin gücü yetmez” diyor Altan. “Ben bir yazarım. Ne bulunduğum yerdeyim, ne bulunmadığım yerde. Beni nereye kapatırsanız kapatın ben zihnimin sınırsızlığında kanatlanır, bütün dünyayı dolaşırım.” derken nasıl bir özgürlüğü tanımlıyor acaba? Onun için özgür olmak mekân dışı bir gerçeklik desek abartı olmaz.

Her daim ümitli olacağız!

Ülke olarak demokrasi ve hukuk kıtlığının oluşturduğu bir sancı ve kıvranma dönemi yaşıyoruz. Ekonomik savrulmayla beraber insanların canı dudağına gelmeye başladı. Perişanlık gözle görülür bir hal aldı ve bu sarsıntı ilerleyen günlerde daha çok kendini gösterecek. Eldeki kısır döngüyü mantıklı tarif etmek gerekir. Ülkemizde muktedir olan gücün en büyük yalanı, silahlı terör örgütü yakıştırması. Bu suçlamayı sürekli olarak hiç ara vermeden, yüzleri kızarmadan tekrar etmekle bir tipi oluşturdular. Bu tipi, muhatap aldığı öğretmen, doktor, esnaf, ev hanımı, öğrenci vs. gibi binlerce Anadolu insanını vurdu geçti. Bazılarını devirdi, bazılarının üstüne iz bıraktı, bazıları tutunduğu dallar sebebiyle ayakta kaldı. Ama bu tipi gelip geçici bir hazan gibi. Mağdurların silkelenip kendine gelmesi çok zor değil. İşin hakikatini ve daha önemlisi kendini bilen insanların yılması, takılıp düşmesi söz konusu olmayacaktır.

Sefil olanlar, bu kurguyu muhataplarına yutturmaya çalışanlardır. Her dakika bangır bangır bağırdıkları, bir tipi gibi muhataplarına çarpıp onları yere sermeye çalıştıkları yalanın da bir kullanım süresi var. Her gün düşüyor sayılı günden. Pratikte birçok fırtınaya maruz kalınmış olsa da, gelişen yeni durumlar ve haller, bu fırtınaların ilk gücünün kalmadığını, gittikçe enerjisini yitirdiğini göstermektedir. Hiç beklenmedik zamanda ters fırtınaların esmesi mukadder ve oyun kuranların oyunlarının başlarına geçmesi uzak değil. Onların kokuşmuş, kendi gerçekliğini yaratmaya çalıştıkları, gördükleri ve duyduklarına inanıp oluşturdukları felsefeleri kendilerinin olsun. O batakta debelenip dursunlar. Ümitsizlik haliyle, onların batağına sizin de girmeniz, yapay evrenlerinde tutsak olmanın mantığı yok!

“Seni tutuklamaz isem ben tutuklanırım”

Ey cezaevi mağdurları, aslında siz, sizi oraya koyanlardan daha özgürsünüz. Öyle olmalısınız. Siz yanlış yapmadınız. Hep başkaları mutlu olsun diye gecenizi, gündüzünüze kattınız. Kendisini özgür sanan o hakim var ya? “Seni tutuklamaz isem ben tutuklanırım.” diyen kişi baştan tüm iradesini birilerine ipotek edip demir parmaklıkların ardına girmiş değil mi? Allah aşkına onun neresi özgür? Özgür olduğunu sanıyor o zavallı! Özgürlük meselesi, yüksek duvarların ardına hangi sebeple girdiğiniz değil, sebebin haklı mı haksız mı olduğuyla alakalıdır. Sizi haksız bir şekilde oraya tıkmışlarsa, ruhunuzun özgürlüğü sizi alıp dışarı çıkarır her istediğinizde.

Terör örgütü üyeliği suçlaması yöneltilen 510 bin insanın her birisi ümidiyle dip diri durmalıdır. Suçlamaların muhatabı her bir fert, bu çamurun ne kadar yapmacık olduğunu bildiğinden, onun üzerlerinde tutmayacağını da göstermelidir. Ailesi, çevreleri ve toplum da onlarla beraber diri olacaktır. Akrabalarınız, dostlarınız ve sevdikleriniz arasına karışın, beraber vakit geçirin. İlla ki husumet ve ihtilaf konuları hakkında konuşmak zorunda değilsiniz. Başka ortak konular bulmak da mümkün. Ümidinizden süzülen o can verici iksiri yayın çevrenize. Ümitsizlik bir felç halidir. Bu halden uzak durduğunuz her saniye yeni bir hayata, canlılığa yelken açmanın başlangıcıdır.

Her şeyin bitmiş gibi göründüğü yerde ümitli olmak en önemli meziyettir. Yanlış yapmadığını bilen insanların, büyük bir propaganda makinasıyla karanlıklar içine gömülmeye çalışıldığına şahit oluyor kâinat. Bu hal mazide de oldu değişik birçok coğrafyada. Tarih şahit. Hem de kaç defa. Yokluklar içinde, çarkların darmadağın olduğu bu hengâmede, “Masumiyet iksiri”yle dimdik ayakta durmak lazım. Neden başın öne eğilecekmiş? Başı dimdik yürümek, içi kan ağlasa da yanaklarından gülümsemeyi eksik etmemek gerekir. Ümit liginde mağlup olmak da neymiş? Sarsılıp sendelesek de yeis batağından uzak durmak münasip olanı değil mi?

İçeride veya dışarıda mağdur olan herkesin ruh dünyasında ve kelime dağarcığında “Karamsarlık” kelimesine ve türevlerine veda etmesi gerekiyor. “Özgür olmak demek, özgürlüğe olan inanca sahip olmak demektir. Bu yüzden, 27 yıl hapis, büyük çoğunluğunda da tek kişilik hücrede kalan Nelson Mandela, fiziksel olarak tutsak olsa da, ruhsal ve mental olarak kendisini özgür hissediyordu.” Evet, karamsarlık kelimesini lügatimizden çıkarıp, yerine ümit kelimesini koymalıyız. Bu adım, içine düşülen tipiden çıkışın ilk adımı olacak. Diğer tarafta bedbinlik kelimesini de ıskartaya çıkarmalı. Acilen… Koca bir hayatı ıskalamaya gerek yok. Haklı olan taraftasınız. Hadi toparlanın! Bu içerdeki son Ramazan olsun.

http://www.tr724.com/cezaevindeki-son-ramazan-olsun/
16 May 2019 13:48 güncellendi
16 May 2019 13:48
Ey halkım! YORUM | EMİNE EROĞLU Sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, “Darbeyi öğretmenler, öğrenciler, doktorlar, ev kadınları mı yaptı?” gibi en basit soruları soramıyor, akla ziyan binlerce iftirayı ihtimal dâhilinde görüyor, muhalif görünseniz dahi muktedirlerin tez ve söylemlerini satın alıyorsunuz? Sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, azgın bir nefret dilinin benimsenmesi, ekranların gece gündüz düşmanlık pompalaması, kadınların iffetlerine dil ve el uzatılması, doğumhanelerin önünde polis bekletilmesi gibi en menfur işleri seviyorsunuz? Toplum hayatınıza ve medeniyetinize ne olmuş ki, vakıf, dernek kurdukları, burs verdikleri, yurt, okul yaptıkları, talebeye sahip çıktıkları için insanlar hapsediliyor, mallarına el konuluyor, kitaplar yakılıyor da siz susuyorsunuz? Sosyal hayatınızı zehirleyen, medeniyetinizi darmadağın eden, fert ve kamu hukuku ile hiçbir şekilde tevil edemeyeceğiniz amelleri kabul ediyorsunuz? İnsaniyetinize ne olmuş ki, kendi kardeşinizin cesedini dişler gibi gıybetler ediyor, iftiralar atıyor, münafıkların ürettiği yalanları çoğaltıyor, sistemin mağdur ettiklerini siz de sorgusuz sualsiz mahkûm ediyorsunuz. Kardeşlerinize, gelinlerinize, hatta çocuklarınıza düşman olmak gibi en mide bulandıran bir işi yapıyorsunuz? Kendi cinsinize merhametiniz, akrabalık bağlarına hürmetiniz yok mu ki, pek çok yönüyle kardeşiniz, evladınız, ana babanız hükmünde olan mazlumların şahs-ı manevîsine insafsızca saldırıyorsunuz? Akrabalarınıza sahip çıkmıyor, meslektaşlarınızın işlerinden atılmasına, güvencesiz, ekmeksiz bırakılmasına seyirci kalıyor, onlardan boşalan yerleri doldurmak için yarışıyor, komşularınızı ihbar ediyorsunuz. Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, 743 bebek, 17 bin kadının hapiste oluşundan rahatsızlık duymuyorsunuz? Bilmiyor musunuz ki vicdan bozulunca her şey bozulur ve insanın bozulması başka şeylerin bozulmasına benzemez! Simalarınızın karardığını, kalplerinizin katılaştığını, bereketin üzerinizden kalktığını, kötü bir akıbete doğru koştuğunuzu gören, yaptıklarına pişman olan kimse yok mu aranızda? https://twitter.com/tr724com/status/1127689598052786178?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1127689598052786178&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Fey-halkim%2F http://www.tr724.com/ey-halkim/
Ey halkım!

YORUM | EMİNE EROĞLU

Sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, “Darbeyi öğretmenler, öğrenciler, doktorlar, ev kadınları mı yaptı?” gibi en basit soruları soramıyor, akla ziyan binlerce iftirayı ihtimal dâhilinde görüyor, muhalif görünseniz dahi muktedirlerin tez ve söylemlerini satın alıyorsunuz?

Sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, azgın bir nefret dilinin benimsenmesi, ekranların gece gündüz düşmanlık pompalaması, kadınların iffetlerine dil ve el uzatılması, doğumhanelerin önünde polis bekletilmesi gibi en menfur işleri seviyorsunuz?

Toplum hayatınıza ve medeniyetinize ne olmuş ki, vakıf, dernek kurdukları, burs verdikleri, yurt, okul yaptıkları, talebeye sahip çıktıkları için insanlar hapsediliyor, mallarına el konuluyor, kitaplar yakılıyor da siz susuyorsunuz?

Sosyal hayatınızı zehirleyen, medeniyetinizi darmadağın eden, fert ve kamu hukuku ile hiçbir şekilde tevil edemeyeceğiniz amelleri kabul ediyorsunuz?

İnsaniyetinize ne olmuş ki, kendi kardeşinizin cesedini dişler gibi gıybetler ediyor, iftiralar atıyor, münafıkların ürettiği yalanları çoğaltıyor, sistemin mağdur ettiklerini siz de sorgusuz sualsiz mahkûm ediyorsunuz.

Kardeşlerinize, gelinlerinize, hatta çocuklarınıza düşman olmak gibi en mide bulandıran bir işi yapıyorsunuz?

Kendi cinsinize merhametiniz, akrabalık bağlarına hürmetiniz yok mu ki, pek çok yönüyle kardeşiniz, evladınız, ana babanız hükmünde olan mazlumların şahs-ı manevîsine insafsızca saldırıyorsunuz?

Akrabalarınıza sahip çıkmıyor, meslektaşlarınızın işlerinden atılmasına, güvencesiz, ekmeksiz bırakılmasına seyirci kalıyor, onlardan boşalan yerleri doldurmak için yarışıyor, komşularınızı ihbar ediyorsunuz.

Vicdanınız nerede?

Fıtratınız bozulmuş mu ki, 743 bebek, 17 bin kadının hapiste oluşundan rahatsızlık duymuyorsunuz?

Bilmiyor musunuz ki vicdan bozulunca her şey bozulur ve insanın bozulması başka şeylerin bozulmasına benzemez!

Simalarınızın karardığını, kalplerinizin katılaştığını, bereketin üzerinizden kalktığını, kötü bir akıbete doğru koştuğunuzu gören, yaptıklarına pişman olan kimse yok mu aranızda?

https://twitter.com/tr724com/status/1127689598052786178?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1127689598052786178&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Fey-halkim%2F

http://www.tr724.com/ey-halkim/
16 May 2019 13:47
Oldu olacak 184 milyar doları da müsadere edin!

AKP dövizden vergi alacak!

HABER-YORUM | SEMİH ARDIÇ

Türkiye’de günün bombası “döviz vergisi” bahsine geçmeden evvel vergilerin nasıl harcandığına bakalım.

1 Ocak’tan 30 Nisan’a kadar geçen dört aylık zaman zarfında merkezî idare bütçesi 54,5 milyar TL açık verdi.

38 MİLYAR TL YAMAYA RAĞMEN

Merkez Bankası’nın 38 milyar TL tutarında yama yapmasına rağmen bütçe açığı geçen senenin aynı dönemine kıyasla ikiye katlandı. Geçen sene açık 23,1 milyar TL idi.

Faiz ödemeleri hariç diğer giderlerden tasarruf yapıp borçları azaltmak için biriktirilmesi icap eden “faiz dışı fazla” da 13,5 milyar TL açık verdi. Fazla değil, açık verdi.

Harikalar diyarından sadece masalları paylaşan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak böyle devam ederse bütçe açığı 120 milyar TL’yi aşacak.

HARCAMALAR ARTTI, GELİR AZALDI

Bütçedeki açık rekoruna rağmen harcamalar dolu dizgin. Gelirlerin yüzde 10,7 azaldığı bir ayda mal ve hizmet alımı kaleminde gösterilen araba, bina, uçak kiralama gibi hizmet kalemlerinde aylık artış yüzde yüzde 17.

Vatandaşın ne kadar perişan vaziyette olduğu bütçe rakamlarına da aksetti. Geçen yılın nisan ayında 64 milyar 610 milyon lira olan bütçe geliri, bu yılın aynı ayında yüzde 10,7 azalarak 57 milyar 670 milyon lira olarak tahakkuk etti.

Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ile Katma Değer Vergisi (KDV) gelirleri ticaretin, tüketimin en hakiki fotoğrafıdır. Nisanda ÖTV yüzde 16,1 ve dahilde alınan KDV yüzde 10,4 azaldı.
2019’un ocak-nisan döneminde bütçe açığı ikiye katlandı. Geçen senenin ilk 4 ayında 25 milyar TL faize giderken bu sene 38 milyar TL faiz ödemesi yapıldı.

Bütçe gelirlerinde aslan payına sahip iki vergi kalemi mütemadiyen azalıyor. Zira vatandaş artan vergiler ve yeni zamlarda nefes dahi alamıyor.

DÖVİZ VERGİSİ DE GELDİ

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) iptal ettiği İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığı için 23 Haziran’da yeniden sandığa gidilecek.

Bütçe kevgire dönmüş vaziyette. Seçim rüşveti dağıtmaya alışmış bir siyasi parti için en son arzu edilecek tablo!

Madem para lazım ve itibardan tasarruf edilmiyor. O halde gelsin yeni vergiler.

Merkez Bankası’nın kaynaklarını, Hazine’yi kurutan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yeni bir vergi daha getirdi.

15 Mayıs 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre artık döviz alan herkesten vergi tahsil edecek. Kambiyo Gider Vergisi oranı ise yüzde 0,1 olacak.

Misal: 10 bin dolar bozduran birinden 15 Mayıs Çarşamba günündeki kur üzerinden 61 lira vergi kesilecek.

DÖVİZ VERGİSİNİ 2008 SENESİNDE AKP KALDIRMIŞTI

1997’de Uzakdoğu krizinde getirilen Kambiyo Gider Vergisi (KGV) 2008 senesinde AKP tarafından kaldırılmıştı. AKP kendi kaldırdığı vergiyi geri getirdi.

KGV kararı günlük ortalama çift taraflı 200’er milyon TL, aylık 2,5-3 milyar TL vergi hasılatı manasına geliyor.

Döviz artışını böyle durduracağını zannediyorlarsa yine hatalı hesap yapıyorlar.

Döviz işlemleri yurt dışına kaydırılır, kayıt dışılık artar ve bahsedilen vergi hasılatı tahakkuk etmediği gibi hükûmetin hamlesi döviz hesaplarına müdahale emaresi kabul edilir.

Telaşla herkes dövize hücum eder. Aldığı dövizi de bankada değil yastık altında muhafaza eder.

DÖVİZ HESAPLARINA EL Mİ KONULACAK?

Artık “Turgut Özal’ın döviz yasaklarını kaldırdığı 1984’e geri mi dönüyoruz? Dövizi karne ile mi alacağız?” nevinden suâller yüksek sesle telaffuz ediliyor. Serbest piyasanın bütün teamüllerini altüst ediliyor.

Şubat ayında dolar yükseldiği için yabancılara TL kapılarını kapatıldığında ne olduysa KGV akabinde de onlar olacak.

Vergi ödemek istemeyenler karaborsaya yönelecek. Kur artacak ve akla ziyan kararlar yüzünden Türkiye’ye para getirmek isteyen yabancılar ürkecek.

AKP’nin devr-i iktidarında devletin kasasının ne kadar boş olduğunu gösteren ibretlik bir karar bu.

BİR BASAMAK YUKARISI KAMBİYO KONTROL REJİMİ

Dövizden vergi almaya başlayan AKP hükümeti yarın “kambiyo kontrol rejimi” diye bilinen ve dövize devlet müdahalesi manasına gelen adımlar da atabilir. Bankalarda döviz tevdiat hesaplarında 184 milyar dolar var.

Bankada tutulan dövizlerin kaç TL’ye sabitleneceği Erdoğan’ın iki dudağının arasında. DTH’ler TL’ye sabitlendiğinde bankaların mevduatı döviz olarak ödememe ihtimali de kuvvetlenir.

İRAN DOLARI SABİTLEMİŞTİ

Erdoğan “1 ABD Doları’nı 4,65’e, 1 euroyu 5,12’ye sabitledik.” dediği andan itibaren parasını çekenler döviz tutarı kadar TL ödenecektir. Böylece Merkez Bankası’nın kâğıt masrafı ile mahdut kalacak bir maliyetle 184 milyar dolar müsadere edilmiş olur.

Hazine’nin kasası dövizden kambiyo vergisi alındığı 1990’lı senelerden daha berbat vaziyette.

Her ne kadar Türkiye 2001 krizinin akabinde “dalgalı kur” rejiminde karar kılmışsa da o köprünün altından çok sular aktı.

İran ve Rusya’nın izinden giden ve Çin’in banisi olduğu Şangay kulübüne girmek için can atan Erdoğan için dövizi dolaylı yolla müsadere etmek hiç imkânsız değil.

İran doları sabitlediyse pekâlâ Erdoğan da sabitleyebilir ve döviz bürolarını kapatıp bankalardan karne ile döviz satabilir.

Türkiye’de artık “olmaz” demek de yasak!

http://www.tr724.com/oldu-olacak-184-milyar-dolari-da-musadere-edin/
16 May 2019 13:44 güncellendi
16 May 2019 13:44
Goebbels’in izinde

YORUM | ALPER ENDER FIRAT

AKP’nin Nazilerden çok faydalandığı, hatta neredeyse kendisine bire bir modellediği artık kimsenin yabancısı olmadığı bir konudur. Özellikle halkı ikna etme konusunda Nazi Partisi Propaganda bakanı Goebbels’in düsturlarını bu kadar içtenlikle ve eksiksiz Nazi Partisi bile uygulamamıştır. AKP’nin Goebbels’i bir mezhep imamı gibi taklit ettiği, onun öğretilerinin sadık bir takipçisi olduğu su götürmez bir gerçek.

Buna en son ‘Seçimler niye tekrarlandı çünkü çaldılar’ kampanyası çok iyi bir örnek. Tahmin ediyorum gelecek yıllarda bu dönemin yalancılığı anlatılırken örnek bir vaka olarak gösterilecek, derslerde anlatılacaktır. Goebbels der ki “Yalanlarınızdan asla geri adım atmayacak, onları sürekli tekrar edeceksiniz. Toplumun beyni ancak bu yolla yıkanır. Bir yalanı sürekli olarak tekrar edeceksiniz. Bunu yapınca halk o söylemin size ait olduğunu unutur ve bir zaman sonra kendi fikriymiş gibi inanmaya başlar.”

AKP Genel Başkanı kürsüden sesleniyor, ‘Milli gelire oranla dünyanın bir numaralı ülkesi kim?’ Bir müddet bekleyip kendi sorusunu cevaplıyor ‘Biziz’ Amerika bizden sonra geliyor. Yaa biz böyle bir ülkeyiz.’ Kitle çılgınlar gibi alkışlıyor. Cümlenin anlamsızlığının, manasızlığının, hiç bir şey söylemiyor olmasının zerre kadar önemi yok. Orada önemli olan tek şey dünyanın bir numaralı ülkesi olduğumuz. Gerisini duymasalarda olur. Üstatları Goebbels’in söylediği gibi ısrarla, kararlılıkla her zaman büyük yalan söylüyorlar.

Bütün dünyanın gözlerinin içine baka baka 31 Mart seçimlerindeki yenilgiyi hazmedemediler ve sonucunu beğenmedikleri seçimi tekrarlattılar. Ve bunun akılla izah edilecek hiç bir gerekçesini bulamayınca bir yalan buldular. Zaten politikalarının tamamı yalan üzerine inşa edildiği için bulmakta zorlanmadılar.

‘Seçim iptal oldu çünkü çaldılar’ diye uydurdukları yalanı her yerde tekrar etmeye başladılar. Önce Recep T. Erdoğan söyledi. Sonra Binali Yıldırım ve daha sonra bir troller aracılığıyla sosyal medya yalanına dönüştürdüler.

Lüks arabasına binmiş selfie yapıyor, yüzünde hiçbir utanma belirtisi olmadan ‘seçimler neden tekrarlanıyor, çünkü çaldılar.’ diyor. Sonra bir başkası, sonra bir başkası! Bu yalanı selfie çekerek büyütmeye, yaymaya devam ediyorlar. Ve bir sosyal kar topu olarak o kadar yayılıyor ki bir müddet sonra hiçbir şeyinden şüphe duymadıkları bir gerçekliğe dönüşüyor. ‘Heredot Cevdet’ Hasan Kaçan gibi isimler hiçbir tereddüt emaresi göstermeden yalanı tekrarlıyor ‘seçimler iptal edildi çünkü çaldılar’

Kim çaldı, nerede çaldı, çalanlara neler yapıldı, hani belgeleri gibi hiçbir soruyu cevaplamadan ‘çaldılar’ yalanı tekrar ediyorlar. Goebbels ne söylüyordu ‘Yalanlarınızdan asla geri adım atmayacak, onları sürekli tekrar edeceksiniz. Toplumun beyni ancak bu yolla yıkanır.’

Seçimleri tekrar ettirme utancını hem tabanına hem de kamuoyuna nasıl izah edecekler? İzah edecekleri hiçbir şey yok, hani bir yerde kamuoyuna izah etmeseler de olur ya kendi tabanlarına bu durumu nasıl açıklayacaklar? Tam bu zamanda üstatları yardıma koşuyor ve onlara yapması gereken şeyleri hatırlatıyor onlar da bir yalanı basit cümlelerle Twitter’da, İnstagram’da, Facebook’ta, kararlılıkla tekrar ediyorlar.

Millet gülüyor ya siz hırsızlığın kitabını yazmış ve alnınızın tam ortasına ‘hırsız’ diye yazılmış olanlar değil misiniz? Goebbels üstatları bu durum için de reçete yazmış ‘Size karşı yapılan suçlamaları görmeyecek ve duymayacaksınız. O yalancılar için gerekenler, bağımsız Alman yargısı tarafından yapılacak ve cezalarını bulacaklardır.’ Siz o bağımsız Alman yargısını, bağımsız Türk yargısı olarak anlayın.

Evet AKP Goebbels’in rehberliğinde siyasete devam ediyor. Ancak 80 yıl önce denenmiş, ve nihayetinde çok büyük hezimetle sonuçlanmış bir yola insanlar neden yeniden girerler anlaşılır gibi değil. Çıkmaz bir sokakta ne kadar ihtişamlı yürürseniz yürüyün, nihayetinde akibetiniz bellidir.

http://www.tr724.com/goebbelsin-izinde/
16 May 2019 13:41 güncellendi
16 May 2019 13:41
Anayasa Mahkemesi’ne başvurularda tazminat yolunun tüketilmesi zorunlu mu? (2)

YORUM | AZİZ KAMİL CAN

Haksız gözaltı ve tutuklamalar ile ilgili olarak AYM ve AİHM’in bazı kararlarında aradığı CMK’nın 141. maddesinde belirtilen tazminat davası yolunun da tüketilmesi zorunluluğu konusunda, yazımızın birinci bölümünde “Uzun Süreli Gözaltı ve Tutuklamalara Karşı CMK 141 Şartı” başlığı altında iki mahkemenin görüşlerini değerlendirmiştik.

Bu yazıda da gözaltı ve tutuklamanın hukuksuzluğunun ileri sürülmesi halinde AYM ve AİHM tavrının ne olduğunu inceleyeceğiz.

Normal tutuklamaya itiraz prosedürünün kesinleşmesine ek tüketilmesi gereken iç hukuk yolu olarak görülmeye başlanan tazminat hukuk yolu, şimdilik özellikle AİHS’nin 5/1-c maddesi uyarınca yapılan başvurular için olmazsa olmaz bir şart olarak görülmüyor. Ayrıca AYM kararlarında anlaşılamayan gerekçelerle bu tutumdan bazen dönülebildiğine de şahit oluyoruz.

AİHM’e göre sözleşmenin 5. maddesinin 3. paragrafı anlamında tutukluluk süresiyle ilgili bir “hukuk yolunun” etkili olabilmesi için, söz konusu yolu kullanan kişiye, özgürlükten yoksun bırakılmasına bir son verme imkânı sunması gerekir (Şefik Demir/Türkiye). AİHM uygulamaları için bu kabulden şu çıkarımı yapmak yanlış olmasa gerek: Devam eden bir gözaltı veya tutuklama tedbirinin hukuksuz olduğu iddia edildiğinde CMK 141 yolu, tüketilmesi gereken bir hukuk yolu vasfını kaybeder.

AİHM: Gözaltına alınmaları kanuna aykırı ve keyfi…

Bununla birlikte AİHM, Mayıs 2016’da verdiği “Mergen vd Türkiye” kararında ise biraz esnek davranarak daha özgürlükçü bir tavır takınmıştır. Başvurucular, 13 Nisan 2009 tarihinde gözaltına alınmış, sorgulamalarının ardından, 15 Nisan 2009 tarihinde, Cumhuriyet savcısı tarafından serbest bırakılmışlar ve 2 Kasım 2010 tarihinde de haklarında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir. Başvurucuların bir kısmı Ağustos 2009, diğerleri ise Ekim 2009 da AİHM’e başvuru yapmışlar, gözaltına alınmalarının hukuksuz olduğunu ileri sürmüşlerdir. AİHM, Mayıs 2016’da verdiği kararında, hükümetin CMK 141 itirazını reddederek, yaptığı inceleme sonucunda şu karara varmıştır:

“Mahkeme, bu değerlendirmeler ışığında, somut olayda, ulusal makamlar tarafından ileri sürülen yasal hükümlerin yorumlanması ve uygulanmasının, başvuranların yakalanmaları ve gözaltına alınmalarının kanuna aykırı ve keyfi bir nitelik taşıması bakımından makul olmadığı kanısına varmaktadır. Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.”

Her ne kadar başvuru tarihinde hukuksuz gözaltı durumu sona ermiş olsa da gözaltı işlemenin hukuksuz olduğunun tespitinde mahkeme bunu önemsememiştir.

AİHM, Şahin Alpay/Türkiye kararında ise, başvurucunun AYM’ye yaptığı bireysel başvuru sonucunda tutuklanmasının hukuki olmadığı yönündeki tespitine katıldığını, dolayısı ile incelenen başvuru sonucunda, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Bu başvuruda Türk hükümeti CMK 141 itirazı değil, Şahin Alpay’ın AYM’ye yaptığı başvurunun derdest olduğu bu nedenle iç hukuk yolunun tüketilmediği itirazı yapmıştır.

AYM’nin bu konudaki tutumuna baktığımızda AİHM kadar olmasa da, tutuklamanın hukuki olmadığı yönündeki itirazlar konusunda CMK 141 şartını bazı dosyalarda aramayabildiğini görüyoruz. Dolayısıyla yüksek mahkemenin bu konudaki tavrı net olarak şudur demek mümkün değil.

AYM Şubat 2016’da verdiği Can Dündar/Erdem Gül kararında iki farklı ihlal tespit etmiştir. Bunlardan birincisi, başvurucuların tutuklanmış olmaları nedeniyle “ifade ve basın özgürlükleri”nin ihlal edilmiş olması, diğeri ise karar tarihi itibariyle halen tutuklu olan başvurucuların, tutuklanmalarının hukuki olmadığı tespitiydi. Karara baktığımızda, başvurudaki bu hukuksuz tutuklama iddiası ile ilgili olarak cevap hakkını kullanan Bakanlığın, CMK 141 itirazında bulunduğunu göremiyoruz.

Mehmet Altan Kararı

AYM’nin CMK 141 konusundaki farklı bir tutumunu ise Mehmet Altan başvurusunda görmek mümkün. Kararda yer alan ilk paragraf aynen şöyle:

“Somut olayda başvurucu hakkında verilen gözaltı kararının ve gözaltında tutulmanın hukuka uygun olup olmadığı, gözaltı süresinin makullüğü 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesi kapsamında açılacak davada incelenebilir… Bu maddede belirtilen dava yolunun başvurucunun durumuna uygun telafi kabiliyetini haiz etkili bir hukuk yolu olduğu ve bu olağan başvuru yolu tüketilmeden yapılan bireysel başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincillik niteliği ile bağdaşmadığı sonucuna varılmıştır.”

AYM bu paragrafın devamında, Mehmet Altan’ın, hakkındaki gözaltına alma kararının hukuksuz olduğuna itiraz etmediğini açıklamıştır. Fakat burada dikkat çeken husus, bu paragrafa “Kaldı ki…” şeklinde başlanmış, yani yukarıda yer verilen paragraftaki gerekçenin tek başına yeterli olduğu, bununla birlikte red gerekçesini sağlamlaştıran başka bir unsurun da bulunduğu anlatılmıştır.

AYM’nin karar tarihinde başvurucu Mehmet Altan tutuklu bulunduğu için, hukuksuz olduğu iddia edilen gözaltı işlemi tamamlanmıştı. AİHM’in, alternatif hukuk yolu için aradığı “özgürlükten yoksun bırakılmasına bir son verme imkânı sunması gerekir (Şefik Demir/Türkiye)” ilkesi burada kabul edilmiş gibi gözükse de AYM’nin kararından bunu anlamak mümkün değildir.

Mehmet Altan başvurusunda asıl dikkat çeken nokta ise, Bakanlığın, CMK 141 itirazının, devam eden tutukluluğun incelenmesi sırasında hiç değerlendirilmemiş olması. Netice olarak başvurucu tutuklamanın hukuki olmadığı yönünde CMK 141 yolunu kullanmamış olsa da bu husus AYM tarafından önemsenmemiş ve şu cümlelerle karar açıklanmıştır:

“Gerekçeler kapsamında, somut olayda suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin yeterince ortaya konulamadığı sonucuna varılmıştır… Başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkin olarak olağan dönemde Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan güvencelere aykırı olduğu sonucuna varılmıştır”.

Nitekim Selahattin Demirtaş başvurusunda da AYM aynı şekilde gözaltının hukuki olmadığı yönündeki iddiayı CMK 141 nedeniyle reddederken, tutukluluğun hukukiliği incelemesinde bu tartışmaya değinmeyip işin esasına girmiş ancak bu başvuruyu açıkladığı gerekçelerle reddetmiştir.

Netice olarak görülüyor ki tazminat yolunun tüketilmesi mecburiyeti hususunda her iki mahkemenin kararlarında çok net bir tavır görmek mümkün değil. Bununla birlikte AYM’nin şimdilik gösterdiği tutuma göre genel olarak şu söylenebilir: Şayet bir gözaltı veya tutukluluk hali devam ediyor ve bu durumun sadece “hukuki olmadığı” gerekçesiyle bir başvuru yapılıyorsa kural olarak mahkeme, CMK 141’i tüketilmesi gereken bir yol olarak değerlendirmiyor. Fakat bunu açıkça dile getirmediği için her an bu tespitin aksi yönünde bir tavır görmemiz de mümkün.

Mergen Kararı

AİHM açısından ise, kural olarak, Mergen kararında olduğu gibi, hukuksuz gözaltı veya tutukluluk devam etmiyor olsa da, sadece bu itiraz (hukuksuz tutuklama) açısından CMK 141 yolu, tüketilmesi gereken etkili bir iç hukuk yolu olarak şart koşulmuyor.

Araştırdığımız kadarıyla uygulamada, gözaltına alınmış veya tutuklanmış bir kişinin, bu durumunun hukuki olmadığı veya uzun sürdüğü iddiasıyla ilgili farklı bir mahkeme tarafından verilmiş ve mağduriyetin giderildiği olumlu bir örnek mevcut değildir. AİHM’in yukarıda yer verilen bir kabulünde olduğu gibi, bir kanuni hakkın sadece lafzi olarak yazılı olması onun uygulama alanı bulunduğunu göstermez. Aynı zamanda etkin ve öngörülebilir olması gerekir.

AYM’nin yerleşik bu içtihadına göre; “Hukuk devleti hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm işlem ve eylemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerektirir (E.2006/64, K.2006/54). Bu aynı zamanda önemli bir hukuki güvenlik ilkesidir.

Uygulamada önemli bir örnek bulunmamasına rağmen başvurucuların bu alternatif hukuk yoluna zorlanması açık şekilde içtihat ve ilkelere aykırıdır. Mahkemeye erişim hakkının bizzat hakları incelemekle yükümlü AYM tarafından çiğnenmesi ayrı bir garabettir.

Bunun dışında AYM’nin halihazırdaki ilkesiz uygulamasından yola çıkacak olursak, hukuksuz şekilde gözaltında tutulmuş veya tutuklanmış bir kişinin, tahliye olup/olmamasına bakılmaksızın, davasının herhangi bir yerel mahkemede derdest olduğunu farz edelim. Gözaltı ve tutukluluk durumunu inceleyen ve temelsiz/keyfi bularak tazminata hükmeden ikinci mahkemenin tespitleri ve kararı ile derdest dosyayı yürüten asıl mahkeme uygulaması ve kanaati açısından bir çatışma çıkacağı aşikardır. Aynı konuda aynı yargılamaya müdahil olan iki mahkeme…

Bu durumda hangi mahkeme görüşüne itibar edilecektir. Bu yönü ile bakıldığında aslında CMK 141. maddenin getiriliş nedeninin hüküm ve takipsizlik kararının kesinleşmesinden sonraki başvurulara ilişkin olduğu kabul edilmelidir ki nitekim kanun metninden de böyle anlaşılmaktadır. Buna göre normal tahliye istemleri açısından AYM ve AİHM başvurularında bu yolun tüketilmesinin istenilmesi kanunun düzenleniş amacına uygun düşmemektedir ki her iki mahkeme de bu nedenle kararlarında istikrarlı bir görüş ortaya koyamamışlardır.

Her iki mahkemenin farklı içtihatlarındaki kabullerinin, yerleşik içtihatların ve genel ilkelerin yukarıda yer verilen başvuru örnekleriyle uyumlu olmadığı, birçok noktanın ve çelişkilerin cevapsız kaldığı açıktır. Türkiye’de özellikle hukukun son 5-6 yıldır tepetaklak olduğu, her gün bu mahkemelere onlarca başvurunun olduğu ve AYM ve AİHM’in iş yükünün aynı oranda arttığı, başvuru incelemelerinde temel hukuk ilkeleri yerine kişi, ideoloji ve baskının esas alındığı düşünüldüğünde CMK 141’in zaman zaman neden tüketilmesi gereken bir yol olarak ileri sürüldüğü anlaşılabilmektedir.

Oysa, bir başvuru konusunda iki hukuksal yol var ve bunlardan sadece birisi tüketilmiş ise ikincisinin tüketilmesine gerek olmadığına dair birçok AYM ve AİHM kararı bulunmaktadır. Örneğin vazife altındaki bir askerin ölümü halinde ceza davası açılmış ve bu yol tüketilmiş ise ayrıca hukuk davasının (tazminat) da tüketilmesi gerekliliği aranmamaktadır.

Bunun değişik sebepleri vardır. Öncelikle kişinin hakkını araması için senelerce mahkemelerden zaman harcanması engellenmek istenilmiş, ikincisi olarak tazminat davasının kamu görevlilerinin muhtemel soruşturulmasına çözüm sağlamadığı kabul edilmiştir.

Aynı durum tutuklama için de geçerlidir. Keyfi tutuklamaya hukuksal itiraz yolunun kesinleşmesi sonrasında serbest bırakılmaya, hukuksuzluğun tespitine ve neticede varsa ilerde cezai soruşturma için görevlilerin ihmallerinin soruşturulmasına yönelik bir karar için AYM ve AİHM başvurularının yapılmasının şartları artık oluşmuştur.

Başvurucudan ayrıca tazminat dava yolunu da (CMK 141) tüketilmesini beklemek başta AYM ve AİHM’in, bir hukuksal yolun tüketilmesi yeterlidir, şeklindeki yüzlerce içtihadına aykırılık oluşturacaktır.

Öte yandan iki mahkemede de acil inceleme dosyaları olarak kabul edilen tutuklama dosyaları için tam tersi bir anlayış ile tazminat dava yolunun tüketilmesinin aranması başka bir çelişkidir. Çünkü tutuklu kişi önce tutuklamaya itiraz prosedürlerini bitirecek, sonra diğer bir mahkemeye CMK 141 gereği dava açacak, çıkacak olumsuz kararları İstinaf ve Yargıtay’a taşıyacak vs… ondan sonra karar kesinleşecek ve ancak tüm bu işlemlerden sonra AYM’ye gidecek ki, bu işlemin birkaç seneyi alacağı da kesindir.

Sonuç olarak bu konuda her iki mahkemede henüz bir istikrarın sağlanamadığı, iş durumu, baskı, kişinin konum ve statüsü gibi etkenlere bağlı olarak değişik kararlar verildiği de gözetildiğinde, her başvurucunun AYM ve AİHM’in bu yolun tüketilmesi şartını koşmadığı içtihatlarını referans göstererek, itirazlarının kesinleşmesinden sonra, bireysel başvurularını yapması uygun olan yaklaşımdır.

http://www.tr724.com/anayasa-mahkemesine-basvurularda-tazminat-yolunun-tuketilmesi-zorunlu-mu-2/
16 May 2019 13:40 güncellendi
16 May 2019 13:40
EVET ... ÇALDILAR... BAKIN KİM NEYİ ÇALMIŞ ?

AKP YSK'ya delil oluşturmak için bakın neleri çalmış?

“İstanbul seçimleri için kişisel verileri çaldınız”

HDP’nin YSK temsilcisi Mehmet Rüştü Tiryaki, İstanbul seçimlerinde AKP’nin çeşitli bakanlıklar ve SGK aracılığıyla sandık kurulu üyeleri ve kısıtlı seçmenlere ilişkin kişisel verileri “çaldığını” söyledi.

Aynı zamanda HDP’nin Batman Milletvekili olan Tiryaki, TBMM’de yaptığı konuşmada AKP’nin İstanbul seçimlerine ilişkin kişisel verileri “çaldığını” ve bunu Adalet, Sağlık ve İçişleri bakanlıkları ile SGK eliyle gerçekleştirdiğini madde madde anlattı.

Tiryaki, “Sandık Kurulu üyelerinin, 9 bini aşkın sandık kurulu üyesinin isimlerini aldınız, TC kimlik numaralarını aldınız, bunların nerede çalıştığına dair bilgileri SGK’den aldınız, BAĞ-KUR’dan aldınız; bütün verileri aldınız, devletin bütün olanaklarını kullandınız. Bunun hiç kimseyle paylaşılması mümkün değilken İçişleri Bakanlığını kendi yan şirketiniz gibi kullandınız, bütün verileri aldınız” ifadelerini kullandı.

http://www.tr724.com/hdpnin-ysk-temsilcisinden-akpye-istanbul-secimleri-icin-kisisel-verileri-caldiniz/
16 May 2019 13:39 güncellendi
16 May 2019 13:39
Ekonomist Kahveci: Durum kötü, kötüden çok daha kötü

Ekonomistler ekonomideki kötü gidişata dair eleştirilerinin ve uyarılarının dozajını her geçen gün artırıyor.

Son birkaç yıldır, yüksek enflasyon, cari açık, işsizlik ve kurumların bağımsızlığı konusunda yazılar yazan ekonomistler artık gelinen noktadan geri dönüşü neredeyse imkansız görmeye başladı.

Karar Gazetesi yazarı İbrahim Kahveci de, "Çok ama çok kötü" başlıklı 16 Mayıs tarihli yazısında, aslında kendisinin de karamsar ve krizden bahseden yazılardan hoşnut olmadığını belirtse de, bundan sonraki sürecin çok daha kötü olacağı uyarısında bulundu.

Kahveci, "Evet, durum çok kötü. Hatta kötüden de öte kötü. 1994 krizini, 2001 krizini mumla arıyoruz. Hatta bize ait olmayan ve tüm dünyayı sallayan 2008-09 küresel krizi bile geçtik. Nerede mi? Elbette işsizlikte" tespitini paylaştı.

İşsizlik açısından 1980 sonrasının en ağır ekonomik krizi yaşandığına işaret eden Kahveci, "Millet işsiz, millet aç, millet fakir" dedi ve ekledi:

"Her 100 yetişkin içinde benim bildiğim son 40 yıllık verilerde hiç bu kadar işsiz kalmamıştı. Evde, tarlada, köyde, şehirde... yani tüm toplumun 15+ yaş üstü her 100 kişiden 7,2 kişi işsiz. Yani evine ekmek getiremiyor. Yani çevresinin bakımı ile yaşıyor. Ya da yaşamıyor... Niye bu kadar karamsarsın diyorum ya kendime. Millet henüz göremedi diye mi acaba. Millet hele bir gerçek krizi yaşasın, o zaman ne olur bak? Ne olacak; sabah biraz din... Akşam da milliyetçilik ile yer yatarız aşağıya. Hadi iyi uykular."

15 Mayıs'ta açıklanan üç aylık işsizlik rakamlarına göre, işsizlik oranı son 10 yılın en yüksek rakamına ulaşarak yüzde 14.7 oldu. Şubat döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre işsiz sayısı 1 milyon 376 bin kişi artarak 4 milyon 730 bin kişi oldu. Geçen yılın aynı dönemine göre işsiz sayısı yüzde 41 arttı.

http://aktifhaber.com/ekonomi/ekonomist-kahveci-durum-kotu-kotuden-cok-daha-kotu-h132549.html
16 May 2019 13:33 güncellendi
16 May 2019 13:33
Erdoğan: Karınlarını doyurduk yine de oy vermediler

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Mideye değil artık buraya (kafasını işaret ederek) bakacağız. Herkesin midesini doyurduk, ama neticede durum böyle. Karnını doyuruyorsunuz, her türlü ihtiyacını karşılıyorsunuz yine de oy vermiyor” dediği öğrenildi.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, milletvekilleriyle yaptığı toplantıda dikkat çeken değerlendirmeler yaptığı ortaya çıktı.

Erdoğan’ın hafta sonu İstanbul’da hafta başında da Ankara’da milletvekilleri, belediye başkanları ve teşkilatla yaptığı toplantıda, İstanbul seçimleri masaya yatırıldı. Bir süredir 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İstanbul seçimlerini iptal kararına yönelik eleştirilerine tepki gösteren Erdoğan’ın, bu iki ismin kendisiyle ilgili “sancısı” olduğunu söylediği öne sürüldü.

‘SANCISI OLANLAR BAŞINI ÇIKARDI ORTAYA’

Cumhuriyet’ten Emine Kaplan’ın haberine göre Abdullah Gül’ün partinin kurucu üyesi olmadığını, Davutoğlu’nun da Gül’ün danışmanı olduğunu kaydeden Erdoğan, “Benimle ilgili karnında sancısı olanlar başını çıkardı ortaya” dediği iddia edildi.

‘KARINLARINI DOYURDUK YİNE DE OY VERMEDİLER’

23 Haziran İstanbul seçimlerinde Kürt kökenli seçmenden oy alınabilmesi için bir şeyler yapılması gerektiği yönündeki görüş üzerine Erdoğan, “Sultanbeyli’de ne kadar oy aldınız? Oysa oraya ne kadar hizmet yapıldı. Ama onlar yüzde 15 oy aldılar. Sultanbeyli’ye o kadar hizmet yaptın, Kürtler ne yaptı, o kadar oy çıktı oraya” dediği ifade edildi. İktidarları döneminde yaptıkları hizmetlerle ilgili örnekler veren Erdoğan’ın,“Mideye değil artık buraya (kafasını işaret ederek) bakacağız. Herkesin midesini doyurduk, ama neticede durum böyle. Karnını doyuruyorsunuz, her türlü ihtiyacını karşılıyorsunuz yine de oy vermiyor” dediği öğrenildi.

AKP’Lİ VEKİLLER: BAKANLARA ‘ULAŞAMIYORUZ’

Toplantıda ayrıca, AKP’li milletvekillerinin bakanlara ulaşamamaktan ve taleplerini iletememekten şikâyetçi olduğu öğrenildi. Bazı vekillerin, bakanların eskiden olduğu gibi nöbet usulü Meclis’e gelmelerini önerdiği ifade edildi. Grup yönetimi, bu konuda bir çalışma yapılabileceği bilgisini verdiği aktarıldı.

http://aktifhaber.com/siyaset/erdogan-karinlarini-doyurduk-yine-de-oy-vermediler-h132534.html
16 May 2019 13:32 güncellendi
16 May 2019 13:32
Halime Gülsu davasında skandal karar: Kovuşturmaya gerek yok

Tarsus Cezaevi’nde ölüme sürüklenen Halime Gülsu hakkında skandal karar verildi.

Cumhuriyet Savcısı Zeki Topaloğlu bir yıl sonra kararını açıkladı ve sorumluların hepsi hakkında takipsizlik verdi. Kararı Halime Gülsu’nun abisi İrfan Gülsu Twitter hesabından duyurdu.

HAK İNİSİYATİFİ’NİN HAZIRLADIĞI “HALİME GÜLSU’NUN YAŞAM HAKKINI İHLAL EDENLER YARGILANSIN” BAŞLIKLI RAPOR

Halime GÜLSU Gaziantep Üniversitesi İngilizce bölümünden mezun olduktan sonra bir süreliğine -daha sonra KHK ile kapatılan- özel eğitim kurumlarında öğretmenlik yapmıştır. Görev yaptığı kurumun kapatılmasından sonra ,ailenin ifadesi ile annesinin de bakıma muhtaç olmasından dolayı çalışmaya devam etmemiş, evde olduğu sürede ise kendilerinin hazırlayıp satışını gerçekleştirdikleri yiyecek ürünlerinin geliri ile KHK mağduru ailelere yardımlar yapmıştır.

Söz konusu bu faaliyeti gerekçe gösterilerek 20.02.2018 tarihinde Mersin Emniyet Müdürlüğü görevlileri ile evinde gözaltına alınıp TEM şubesinde alıkonulmuş, 15 gün süren gözaltı süresi sonucunda ise Mersin 4.Sulh Ceza Hakimliği kararı ile tutuklanarak Tarsus Kapalı Kadın Ceza İnfaz Kurumuna gönderilmiştir.

Halime GÜLSU 34 yaşında vefat etmeden 15 yıl önce SLE ( Sismik Lupus Eritematozus ) hastalığı teşhisi konulan birisiydi. Söz konusu hastalık; kişinin yaşam koşullarını ağırlaştıran, ölümcül olabilen, steril ve sağlıklı yaşamsal ortamı zorunlu kılan, tedavi süreci ise ciddi bir prosedür gerektiren bir hastalıktır. Şahsın cezaevine girmeden yaklaşık 2 ay öncesi de dahil olmak üzere hastalığının pasif duruma geçirildiği, uzun yıllardır günlük ve haftalık periyotlar ile düzenli kullanılması gereken ilaçların olduğu ailesi ve doktoru tarafından teyit edilmiştir.

Gözaltı sürecinden başlayarak hastalığı göreceli bir şekilde kötüleşmeye başlamıştır. Şahsın CİMER’e kendi yazdığı şikayet mektubunda da belirttiği üzere gözaltında kaldığı iki haftalık süreçte sadece günlük kullanması gereken ilaçlarını yanına alabilmiş, haftalık olan ilacı alamadığını, ailesinden talep edilmesini istemiş, bir haftanın sonunda polislerin aileye bilgi verdikleri söylenmiş ancak aileye bilgi verilmediği ortaya çıkmıştır. Bu süreçte de sadece günlük olan ilacı kullanmış, asıl önemli olan haftalık kullanılan ilacın iki dozu eksik kalmıştır. Bunların üstüne uzun gözaltı süreci ve uygun olmayan fiziksel koşullar da eklenince durumu buradayken kötüleşmeye başlamıştır.

Yargılama esnasında da belirtmesine rağmen hastalığı ile ilgili bir işlem yapılmayıp tutuklu yargılanması kararı verilmiş ve cezaevi sürecinde de çok sayıda ‘’ acil ‘’ kodu ile yazdığı revire çıkarılması talebine de ancak gözaltı sürecinden itibaren, 1 ay sonra karşılık verilmiştir. Cezaevindeki sorumlu doktor tarafından hastalığını belirtmesine rağmen Romotoloji bölümüne sevk edilmesi gerekirken Mersin Şehir Hastanesi Dahiliye bölümüne sevk edilmiş ve iddia edildiği üzere tetkikler eksik yapılarak cezaevi görevlilerine önemli bir rahatsızlığı olmadığı bilgisi verilmiştir. İlaçlarına ise ancak abisiyle yaptığı görüşmede kendi talebi neticesinde bir hafta sonra ulaşabilmiş ve yaklaşık olarak iki ay süresince düzenli kullanması gereken ilaçlarını kullanamamıştır. Bu süreçte ise öncesinde cezaevi yönetimine teslim edilen raporun kaybedildiği bilgisi de ailesi tarafından iddia edilmektedir.

Yaşanan bu ihmaller zinciri sonrası ve ağır cezaevi koşulları nedeniyle Halime GÜLSU’nun durumu ağırlaştığından dolayı 23.04.2018 tarihinde talebi üzerine tekrar Dahiliye servisine götürülmüş ve oradan da Romotoloji servisine sevki yapılmış ancak son güne kadar götürülmemiştir. 25.04.2018 tarihinde durumunun ağırlaşması üzerine Mersin Şehir Hastanesi Romotoloji servisine götürülmüş ve aynı gece kalp ve böbrek yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

Hak İnisiyatifi olarak 34 yaşında gencecik bir öğretmenin yaşam hakkını ihlal eden bu ihmaller zincirinin etkin bir şekilde soruşturulup sorumluların ortaya çıkarılmasını, kasıt ihtimalinin araştırılmasını, sorumlular hakkında gerekli işlemin yapılmasını talep ediyoruz. Sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacağımızı ve konunun takipçisi olmaya devam edeceğimizi de kamuoyunun bilmesini istiyoruz.

http://aktifhaber.com/15-temmuz/halime-gulsu-davasinda-skandal-karar-kovusturmaya-gerek-yok-h132544.html
16 May 2019 13:29 güncellendi
16 May 2019 13:29
'Trump, ortak tasarıyı Erdoğan ile 'harika' ikili ilişkisi hatırına veto eder mi?'

Gazeteci-yazar Murat Yetkin, blogunda kaleme aldığı 16 Mayıs tarihli yazısında İran krizini, İstanbul seçimlerini ve ekonomideki savrulmayı ele aldı:

"ABD Temsilciler Meclisine 15 Mayıs’ta sunulan bir karar tasarısında Rusya’dan S-400 füzeleri alma kararına karşı Türkiye’ye adeta ültimatom anlamına gelen tehditler savruldu. Hem Cumhuriyetçi, hem Demokrat üyelerin katıldığı, Partiler-üstü Liderlik komitesi tarafından sunulan 372 sayılı karar tasarısında, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a “Rusya ile Türkiye-ABD ilişkilerini ve Türkiye’nin NATO’daki rolünü tehlikeye atacak şekilde askeri ilişkiden kaçınma” çağrısı da yapıldı. ABD Başkanı Donald Trump’tan da Türkiye Rus S-400 füzeleri alırsa yaptırım uygulama ve F-35 programından çıkarması isteniyor.

Cumhuriyetçi Parti Dış İlişkiler Komitesi üyesi Michael McCaul “Türkiye ya Rusya’yı, ya NATO müttefiklerini seçecek, Erdoğan doğru kararı vermeli derken, Dış İlişkiler Komitesinin Demokrat Başkanı Eliot Engel, “Bu, Erdoğan’a açık bir mesajdır; bu yolda devam edersen ciddi sonuçlarıyla karşılaşacaksın” diyecek kadar işi ileri götürüyor.

Bu karar tasarısı kabul edilirse ki öyle görünüyor, geriye sadece Trump’ın bunu veto etmesi ihtimali kalıyor. Peki, Trump, yani Türkiye’nin Suriye’de YPG’ye “saldırması” halinde, Türk ekonomisini “mahvedeceği” tehdidinde bulunan Trump, iki partinin ortak karar tasarısını Erdoğan ile “harika” ikili ilişkisi hatırına veto eder mi?

Türkiye’nin önceki Vaşington Büyükelçisi Namık Tan “Etmek istese de edemez” diyor; “2020 seçimlerine doğru gidilirken kendi siyasi geleceği tehlikeye girer.”

Geçtiğimiz günlerde Bloomberg’te “gelişmelere yakın kaynaklara” atfen çıkan “Türkiye ABD’nin talebiyle S-400 alımını yeniden değerlendiriyor” haberi aslında gelişmelerin “geri dönüşü olmayan” noktaya doğru ne kadar hızla ilerlediğini gösterdi. Bu haberin çıkmasıyla Suriye ordusunun İdlib’te, Türkiye’nin ateşkes sorumluluğunda bulunan bölgelere bombardımanı birden hızlandı.

Nihat Ali Özcan ve Metin Gürcan gibi asker kökenli yorumcular, Türkiye’nin İdlib çevresindeki 12 gözlem noktasındaki yaklaşık 900 askerinin saldırılara açık hale geldiği ve artık önceliğin onların güvenliğine verilmesi gerektiğini yazdılar. 13 Mayıs’ı 14 Mayıs’a bağlayan 24 saat içinde önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, ardından Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Rus Savunma Bakanı Sergey Şoygu’yu aradı.

Malum, bütün böbürlenmeye rağmen, Türk ordusunun Suriye’deki varlığı Rusya’yla işbirliğine bağlıydı. The Washington Institute uzmanı Soner Çağaptay, “Türkiye ABD’ye S-400’leri alacağını bildirdi, Suriye bombardımanı durdu” diye yazdı kendi kaynaklarına dayanarak. Putin’in meselesi yalnızca Türkiye’ye füze satmak değil, S-400 satışı üzerinden NATO ittifakını çatırdatmak ki şu ana dek bunu başarmış görünüyor.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in geçen haftaki Türkiye ziyaretinden de bir sonuç çıkmadığı böylece anlaşıldı. Nitekim 15 Mayıs’ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Anlaşmadan geri dönüş yok” diye kim bilir kaçıncı defa tekrarladığı saatlerde ABD Temsilciler Meclisine Türkiye’ye tehditlerle dolu karar tasarısının sunuldu.

İran-ABD gerilimi tırmanırken ekonomi

Yine aynı saatlerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe’de(geçtiğimiz hafta Çavuşoğlu’nun alt yapısını hazırladığı ziyarette) Irak Cumhurbaşkanı Adil Abdülmehdi’yi ağırlarken, ABD Dışişleri Irak’ta görev yapan bütün diplomatlarını derhal bulundukları yerden ayrılmaya çağırıyordu.

Bu çağrı, ABD’nin İran’a karşı askeri harekâta kalkışacağının işareti olarak yorumlandı. ABD geçen ay İran Devrim Muhafızlarını, yani fiilen bir orduyu “terör örgütü ilan etmiş” geçen hafta da uçak gemisi USS Abraham Lincoln’u Basra körfezine yönlendirince İran buna karşılık vereceğini söylemiş, nükleer anlaşmayı da askıya almıştı. ABD İran’a, İsrail ve Suudi Arabistan’ın desteklediği üzere askeri müdahalede bulunursa, Rus ve Çin seyirci mi kalacak? Pek mümkün görünmüyor.

İran, Türkiye’nin Astana Sürecinde, Rusya ile birlikte Suriye’deki “ateşkes” müttefiki. Trump, 2 Mayıs itibarıyla Türkiye dâhil altı ülkeyi (diğerleri Yunanistan, İtalya, Japonya, Hindistan ve Güney Kore) İran’a petrol ticareti ambargosundan muaf tutmaya son verdi; Türkiye’nin petrol ithalatının yarsı İran’dan. Yani, ABD-İran gerilimi de hem dış siyasetimiz, hem de ekonomimiz üzerinde yıpratıcı etkilere sahip.

Ekonomide artık tehlike çanları çalıyor. Artık Erdoğan’ın Hazine ve Maliye Bakanı damadı Berat Albayrak’ın yerinde kalıp kalmaması, ya da yeni bir paket açıklayıp açıklamaması tek başına bir şey ifade etmeyecek aşamaya geliyoruz. Hazine’nin Merkez Bankasından 40 milyar yedek akçe çektiği, bunların 23 Haziran İstanbul seçimi öncesi Bayram İkramiyesi ve diğer harcamalarda kullanılacağı haberleri aradan günler geçmesine rağmen yalanlanmadı. Türk ekonomisi tarihte hiç bu kadar dış siyasi gelişmelere bağlı olmamıştı.
Tablo ciddi.

ABD Temsilciler Meclisine sunulan karar tasarısı, adeta 1964’te ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Başbakan İsmet İnönü’ye yazdığı “Kıbrıs’a müdahale ederseniz, NATO’dan çıkartırız” mealindeki mektubunu anımsatıyor. İnönü’nün cevabı malum; “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye o dünyada yerini alır”.

Batı, Erdoğan ile Türkiye’yi ayırmaya başladı

Ama bu defa hedef alınan Türkiye’den çok Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararları… Karar tasarısında Türkiye’nin müttefikliğine güçlü bağlılık teyit edilirken, Erdoğan ayrı tutuluyor. Bu daha önce Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier tarafından da yapılan vurguydu: Erdoğan’ın “Türkiye benim, ben Türkiye’yim” vurgusuna karşı, Batı dünyasında, “Hayır, bizim bildiğimiz Türkiye sadece Erdoğan değil vurgusu” yapılıyor.

Bunda 2014’te Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana idarenin giderek sadece Erdoğan’ın elinde toplanmasına, muhalefet üzerinde kurulan yargı baskısına, iş dünyası üzerinde kurulan siyaset baskısına, medyanın tek tipleştirilmesine karşı, seçmenin yarısının hâlâ –ve demokratik olgunluk içinde- “hayır” demesinin payı var elbette. Vikipedia’yı yasaklamaya benzemiyor bu, elalemin gözü, kulağı, ağzı kapalı değil ki.

Tabii bir de Kıbrıs var. Erdoğan ve AK Parti hükümeti, “Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin çıkarlarını korumak” gibi son derece meşru bir söylemle, tam da Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesi, hem AB, hem ABD’den gelen tepkiler altında Kıbrıs sorununu öne çıkarmış bulunuyor. Ankara’daki diplomatik çevrelerde, bunun acaba zaten önyargılara sahip Avrupa ve Amerikalı siyasetçileri Erdoğan karşıtı demeçler vermeye sevk edip Erdoğan’ın 23 Haziran seçiminde “Dünya bana karşı, destek olun” mesajını vermeyi amaçlayan bir taktik olup olmadığı konuşuluyor.

Çünkü bütün bu tablo içinde Erdoğan’ın birinci önceliğinin İstanbul Büyükşehir Belediyesini yeniden alıp, 31 Mart seçimleriyle güç yitirdiği izlenimini gidermek olduğu konuşuluyor diplomatik çevrelerde.

Erdoğan-Bahçeli cephesinin önceliği İstanbul

Erdoğan, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarının kendi iktidarından geçtiğini kanıtlamak için iktidarının hala güçlü olduğunu göstermek, bunun için de İstanbul’u ne gerekiyorsa yaparak geri almak istiyor. Buna bir kanıt da seçim ortağı ve artık fiili koalisyon ortağı MHP lideri Bahçeli’den geliyor.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu şehit cenazesinde saldırıya uğraması ardından dahi PKK ile dolaylı işbirliğiyle suçlayan Bahçeli, başka koşullarda yeri göğü inleteceği bir gelişmeyi, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yıllar sonra avukatlarıyla görüştürülmesini, 23 Haziran uğruna savundu. Daha ne yapsın?

Ama durum Türkiye’nin milli güvenliği ve İkinci Dünya Savaşından bu yana içinde yer aldığı Batı dünyasında, NATO ittifakında kalıp kalmaması bakımından kritik bir noktaya doğru gidiyor.

Savuma Bakanı Hulusi Akarın 15 Nisan’da Vaşington’da Türk-Amerikan konseyi açılışındaki konuşmasında “Türkiye NATO’da kalacaktır” vurgusu önemliydi. Acaba hâlâ önemli mi?"

Bu yazı Murat Yetkin'in blogundan alınmıştır

http://aktifhaber.com/analiz/trump-ortak-tasariyi-erdogan-ile-harika-ikili-iliskisi-hatirina-veto-eder-mi-h132547.html
16 May 2019 13:28 güncellendi
16 May 2019 13:28
Erdoğan, ‘örtülü ödenek’te tüm zamanların rekorunu kırdı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘örtülü ödenek’ harcamaları nisan ayında 403 milyon TL ile tüm zamanların rekorunu kırdı. Bütçede hedeflenen 80 milyar TL’lik yıllık açığın 54 milyar TL’si ilk 4 ayda verildi.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, seçim dönemi harcamaları bütçeyi darma duman etti. Geçen yıl nisanda 2.8 milyar lira olan açık 18.3 milyar liraya, geçen yıl 23.2 milyar lira olan 4 aylık açık da 54.5 milyar liraya fırladı.

Nisan 2019 bütçe gerçekleşmeleri şöyle:

Bütçe gelirleri, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 10.7 azalarak 57.7 milyar lira, bütçe giderleri yüzde 12.8 artarak 76 milyar lira oldu. Ocak-nisan döneminde bütçe gelirleri, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18.9 yükselerek 276 milyar lira, bütçe giderleri ise yüzde 29.5 artışla 330.4 milyar lira olarak gerçekleşti.

Bütçe, nisanda 18.3 milyar lira, ocak-nisan döneminde ise 54.5 milyar lira açık verdi. Geçen yıl nisan ayında açık 2.8 milyar lira, ocak-nisan dönemi açığı da 23.2 milyar liraydı. Buna göre aylık açık yaklaşık 6.5 kat, 4 aylık açık da yaklaşık 2.5 kat artmış oldu.

İndirimler geliri düşürdü

– ÖTV, KDV ve harçlardaki indirimler bütçede bu kalemlerdeki geliri de düşürdü. Nisanda geçen yılın aynı ayına göre, kurumlar vergisi yüzde 240.2, banka ve sigorta muameleleri vergisi yüzde 30.8, gelir vergisi yüzde 23, ithalde alınan KDV yüzde 15.4, damga vergisi yüzde 8.4 ve harçlar binde 6 oranında artarken, ÖTV yüzde 16.1 ve dahilde alınan KDV yüzde 10.4 azaldı. Ocak-nisan döneminde de banka ve sigorta muameleleri vergisi yüzde 35, kurumlar vergisi yüzde 30.6, gelir vergisi yüzde 19.1, damga vergisi yüzde 13.2 ve ithalde alınan KDV yüzde 7 artarken, dahilde alınan KDV yüzde 16.8, ÖTV yüzde 7.8 ve harçlar yüzde 3.1 azaldı.

– Martta 4 milyar lira olan mal ve hizmet alım giderleri 6.3 milyar liraya çıktı. 4 aylık toplam harcama 18.2 milyar liraya yükseldi. Tüketime yönelik mal ve malzeme alımları bir önceki aya göre 1.3 milyar liradan 2.9 milyar liraya çıktı.

Örtülü ödenek harcamaları nisanda fırladı

– Güvenlik ve savunmaya yönelik mal, malzeme ve hizmet alımları 175.4 milyon liradan 895.6 milyon liraya çıktı. Bu kapsamda 4 aylık toplam rakam ise 1.4 milyar liraya ulaştı.

– Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımında bulunan ve nereye harcandığı gizli tutulan “örtülü ödenek” harcamaları da nisan ayında fırladı. Martta 130 milyon 35 bin lira olan “örtülü ödenek” harcaması nisan ayında 403.3 milyon liraya ulaştı. Bu rakam, aylık bazda kaydedilen en yüksek rakam oldu. “Örtülü”den 4 ayda yapılan toplam harcama ise 946.1 milyon liraya çıktı.

Taşıta ve binaya milyonlar harcandı

– Devlet martta 83.6 milyon lira kira ödemesi yaparken, rakam nisanda 146.5 milyon liraya çıktı. Temsil ve tanıtma harcamaları martta 9.7 milyon lirayken, nisanda 13.3 milyon liraya fırladı. 4 aylık harcama ise 36.6 milyon lira oldu.

– 4 aylık toplam faiz gideri 38.4 milyar liraya ulaştı.

– Seçim giderleri için yapılan ödemeler de martta 29.9 milyon liraydı. Nisanda rakam 337.4 milyon liraya ulaştı.

http://aktifhaber.com/gundem/erdogan-ortulu-odenekte-tum-zamanlarin-rekorunu-kirdi-h132548.html
16 May 2019 13:27 güncellendi
16 May 2019 13:27
Reuters: Hazine, Merkezin Yedek Akçelerini alacak

Üç ekonomi yetkilisinin Reuters’e verdiği bilgiye göre Türkiye Hazine ve Maliye Bakanlığı, Merkez Bankasının 40 milyar liralık (6,6 milyar dolar) yedek akçesini bütçeye aktarılması için yasalar üzerinde çalışıyor.

Reuters’a bilgi veren üç üst düzey ekonomi kaynağı, merkezi yönetim bütçesinde açığın şu anda öngörülenden daha fazla olduğu ve bütçenin desteklenmesi için böyle bir adımın atılmasının planlandığını kaydetti. Tasarının meclise ne zaman ulaşacağı belli değil, ancak kaynaklardan biri “yakında” olacağını söyledi.

Türkiye ekonomisi, Ağustos ayında lira sert bir şekilde düştükten sonra resesyona girdi. Lira, merkez bankasının tükenmiş döviz rezervlerinin olası bir krize karşı konulamayacağı konusundaki endişeler nedeniyle baskı altında olmaya devam ediyor.

Döviz rezervlerinden ayrı olarak, “yedek akçeler”, merkez bankasının olağanüstü durumlarda kullanılmak üzere kanunla elde ettiği kazançtan ayrılır. Bu yedek akçeler, 2018 yılının sonunda bankanın bilanço verilerine göre, 27,6 milyar lirayı buldu.

Konuyla ilgili ikinci bir kaynak, geçen yılki “yedek akçelerin” bu yılkiler ile birlikte 40 milyar liray ulaştığını belirtti ve şöyle söyledi: “Merkez bankasının yedek akçelerinde yaklaşık 40 milyar lira var. Bu miktarın 2019 merkezi yönetim bütçesine devredilmesi uygun görülmüştür. İkinci kaynak, bu adım bütçeyi iyileştirmeyi ve güçlendirmeyi hedefliyor”.

Rezervlerin ne kadarının aktarılacağı ve eğer varsa, merkez bankasına ne gibi yeni şartların uygulanacağı ise belirsiz durumda. Merkez Bankası ve Hazine bakanlığı yetkilileri yorum yapmaktan kaçındı.

Bu transfer, Ankara’nın Hazine’nin bütçesini artırmak için ikinci hamlesine işaret ediyor. Ocak ayında, banka planlanandan üç ay önce Hazine’ye 37 milyar lira kar transferi yapmıştı.

İlk kaynak “Daha önce yasal rezervlerin kullanımını hatırlamıyorum. Bu yöntem, bütçenin daha da kötüleşmesini durdurmak için gündeme geldi” dedi ve “Merkez bankasının yasal rezervlerini devretmesi için bir mevzuat olması gerekiyor. Yeni mevzuatın yakında parlamentoya sunulması planlanıyor” diye ekledi.

Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’nin bütçesi, 2019 yılının ilk çeyreğinde 36,2 milyar lira açık verdi. Açığın yıl sonuna kadar 80,6 milyar liraya ulaşması bekleniyor.

https://www.hisse.net/haber/?p=3806&fbclid=IwAR0mnK-yrn6TI6LhkZjWtOmBky8QKCHb65taWnu-1hDKNece_4haIdsO1IY
16 May 2019 13:26 güncellendi
16 May 2019 13:26
16 May 2019 05:16
16 May 2019 04:38
6 yıldır anlatmaya çalışdığımız oyunun son turuna yaklaşıyoruz galiba... GÜÇ İÇİN ERGENEKON’A SARILDI AMA OYUNA GELDİ, SON VURUŞA AZ KALDI Erdoğan cemaatin kökünü kazayım derken aslında kendi kuyusunu kazdı. AK Parti ve Gülen'i bitirme planı tıkır tıkır işliyor, cemaat işi tamam, sıra AKP´de, daha doğrusu Erdoğanı bitirecekler ! SEÇİMLERİN YENİLENMESİNİ ERGENEKON İSTEDİ "İstanbul seçimleri, Erdoğan’ın daha fazla fark yiyerek, ülkenin erken seçim sürecine girmesi için planlandı" ERGENEKON SENİ KAPININ ÖNÜNE KOYMAK ÜZERE “Kurduğun partiden 2 parti çıkmak üzere ve duyumlara göre Ergenekon ve MHP seni artık kapının önüne koymak üzere.” Prof. Dr. Ahmet Nesin http://www.tr724.com/ahmet-nesin-duyumlara-gore-ergenekon-erdogani-kapinin-onune-koyacak/?fbclid=IwAR3JPrOWkYzHff1YbEPvFJO1XCZT6XsamzUtyoilZR8EAfmamKy3_yEFxO0
6 yıldır anlatmaya çalışdığımız oyunun son turuna yaklaşıyoruz galiba...

GÜÇ İÇİN ERGENEKON’A SARILDI AMA OYUNA GELDİ, SON VURUŞA AZ KALDI

Erdoğan cemaatin kökünü kazayım derken aslında kendi kuyusunu kazdı.

AK Parti ve Gülen'i bitirme planı tıkır tıkır işliyor, cemaat işi tamam, sıra AKP´de, daha doğrusu Erdoğanı bitirecekler !

SEÇİMLERİN YENİLENMESİNİ ERGENEKON İSTEDİ

"İstanbul seçimleri, Erdoğan’ın daha fazla fark yiyerek, ülkenin erken seçim sürecine girmesi için planlandı"

ERGENEKON SENİ KAPININ ÖNÜNE KOYMAK ÜZERE

“Kurduğun partiden 2 parti çıkmak üzere ve duyumlara göre Ergenekon ve MHP seni artık kapının önüne koymak üzere.”

Prof. Dr. Ahmet Nesin

http://www.tr724.com/ahmet-nesin-duyumlara-gore-ergenekon-erdogani-kapinin-onune-koyacak/?fbclid=IwAR3JPrOWkYzHff1YbEPvFJO1XCZT6XsamzUtyoilZR8EAfmamKy3_yEFxO0
16 May 2019 00:59
16 May 2019 00:25
Bütçe açığı 4 ayda yüzde 135.1 artışla 54.5 milyar liraya çıktı

Merkezi yönetim bütçe açığı yılın ilk dört ayında yüzde 135.1 artışla, geçen yıl Ocak-Nisan dönemindeki 23.2 milyar liradan, 54.5 milyar liraya yükseldi.

Bakanlık verilerine göre ilk 4 ayda bütçe gelirleri bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 18.9 artarak 276 milyar liraya, bütçe giderleri de aynı dönemde yüzde 29.5 artarak 330.4 milyar liraya yükseldi.

Bakanlık verilerine göre geçen yıl Nisan ayında 356 milyon lira faiz dışı fazla veren bütçe, bu yıl Nisan ayında 13.2 milyar lira faiz dışı açık verdi.

Faiz dışı denge de geçen yıl Ocak-Nisan döneminde 2.2 milyar lira fazla vermişken, bu yılın ilk dört ayında 16 milyar lira açık verdi.

http://aktifhaber.com/ekonomi/butce-acigi-4-ayda-yuzde-1351-artisla-545-milyar-liraya-cikti-h132524.html
16 May 2019 00:25 güncellendi
16 May 2019 00:25
16 May 2019 00:22
Sevgi Evleri’nde 26 çocuğa işkence!

Tokat’ın Turhal ilçesindeki Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı Sevgi Evleri’nde, yaşları 4 ila 12 arasında değişen 26 çocuğa işkencede bulunulduğu ortaya çıktı. Çocukların, bu evlerdeki görevliler tarafından sistematik fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldığı, ağır psikiyatrik ilaçları içmek zorunda bırakıldıkları ortaya çıktı.

Tokat’ın Turhal ilçesindeki Sevgi Evleri’nde yaşanan insanlık dışı uygulamalar, mağdur çocuklardan birinin ailesi ve Turhal Kaymakamlığı’nın şikâyetleri üzerine ortaya çıktı. Cumhuriyet Savcısı Bilge Dursun’un hazırladığı iddianamede yer alan ayrıntılar, çocuklara yapılan kötü muamelenin ‘işkence’ boyutunda olduğunu ortaya koyuyor.

5 tutuklunun bulunduğu dava kapsamında Sevgi Evleri’nde çalışan ve yönetici olan 14 kişi, şüpheli olarak iddianamede yer alıyor.

‘YARDIM EDİN’ ÇIĞLIKLARI

Cumhuriyet Savcısı Bilge Dursun tarafından iddianamede Turhal Kaymakamlığı’nın şikâyet dilekçesinin eklerinde çocukların ‘yardım edin’ çığlıklarının yer aldığı 14 saniyelik ses kaydının bulunduğu da belirtiliyor.

İddianamede ifadeleri yer verilen çocukların ve ailelerinin anlatımları, olayın vahametini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Anlatımlarından bazıları şöyle:

DAYAK, AÇ BIRAKMA, TEHDİT

>> Yemeklerde helva, ekmek, meyve suyu yediklerini belirten çocuklar, bakıcı kadınların ise (çocukların tabiri ile) kendilerine ‘süper’ kahvaltı hazırladıklarını, sucuklu yumurta yediklerini, sütlerini içtiklerini söylüyor.

>> Çocuklar, bakıcıların beğenmediği davranışlar sergilediğinde oda veya banyo gibi yerlere kapatılıyor. Bu alanlara kapatılan çocuklara su dışında herhangi bir yiyecek ve içecek verilmiyor.

>> Çocuklara, “Hakkınızda tutanak tutup sizi Batman’a, teröristlerin olduğu yere göndeririz”, “Ailenizi göremezsiniz” gibi psikolojik şiddet içeren söylemler geliştiriliyor.

>> Ancak haftada bir ya da iki kez banyo yaptırılan çocuklar, bu esnada da bakıcıların şiddetine maruz kalıyor. Bazı çocuklar, üzerlerine kaynar su döküldüğünü söylüyor.

>> Altına yapan bir çocuk, bakıcı tarafından askılık demiri ile dövüldüğünü belirtiyor.

DAYAK İTİRAFI

İddianamede, söz konusu şikayetler üzerine yapılmış telefon dinlemelerinin dökümleri de yer alıyor. Bu dökümlerde bakıcıların çocuklara uygulanan şiddeti kabullendiği, kurum yöneticilerinin ise durumdan haberdar olmasına rağmen herhangi bir girişimde bulunmadığı anlaşılıyor.

Konuşmaların birinde şüpheli F. D., “Canım vurdum da ne yaptım, kafayı gözü mü yardım, hastanelik mi yaptım… Gözle görülür, elle tutulur bir şey var mı; yok” dediği iddianameye yansıyan en çarpıcı ayrıntılar arasında.

GÜNDE 4 ‘OLUMSUZLUK’

Güvenlik kameralarına yansıyanlar ve bunlar hakkındaki bilirkişi raporu da konunun bir diğer boyutu. İncelenen 58 günlük kayıtlarda sadece kameralara yansıyan 235 adet ‘olumsuzluğa’ rastlandığı belirtiliyor. Gün ortalamasının 4 olumsuzluk olduğu vurgulanan bilirkişi raporunda, şiddetin yanı sıra çocuklara ağır çöp vb. şeyler taşıtıldığı, olumsuzluk durumlarının bazılarında ise çocukların kamera açısından bilerek çıkarıldığı kaydediliyor.

ŞİZOFRENİ İLACI GÜNDE 4 DOZ

İddianamede çocuklara ilişkin hastaneden alınan raporlara da yer veriliyor. Buna göre çocuklarda olay anlarının hemen ertesinde bir girişimde bulunulmadığı için darp izine rastlanılmamış. Ancak çocuklara ağır psikiyatrik ilaçların yüksek dozda kullandırıldığı belirtiliyor. Örneğin çocuklardan birine, yetişkinlerde şizofreni ataklarında kullanılan bir ilacın günde 4 doz verildiği kaydediliyor.

Raporlarda hemen her çocukta astım ve beslenme yetersizliği gözlendiği, çocukların soğuk suyla yıkandıkları iddialarını destekleyen biçimde akciğer iltihabı görüldüğü belirtiliyor.

SAVCI ‘İŞKENCE’ DEDİ

Cumhuriyet Savcısı Bilge Dursun, çocukların maruz kaldığı davranışları ‘işkence’ olarak tanımlayarak, şüpheliler hakkında 8 yıldan 15 yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırladı.

Davanın ilk duruşması Zile Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün görülmeye başlandı. CHP Milletvekilleri Kadim Durmaz, Neslihan Hancıoğlu ve Mustafa Tuncer takip etti. Duruşmaya yarın da devam edilecek.

http://aktifhaber.com/iskence/sevgi-evlerinde-26-cocuga-iskence-h132521.html
15 May 2019 20:30 güncellendi
15 May 2019 20:30
1- 'ankesörlü telefondan arandı' diye tutuklanan bir Yarbay'ın hikayesi: Yüzbaşı iken görev yaptığı kışlada askerlerin kullanması için ankesörlü telefon kuruluyor. Zaman zaman askerleri tarafından bu ankesörden aranıyor. Rutin işler, nöbet , vukuat vs.

2- Daha sonra ankesörlü telefondan arandı diye tutuklanıyor. Mahkeme safhasında aranan telefonun kışladaki ankesör olduğu, arayanın da bölüğündeki asker olduğu delillendiriliyor. Ancak mahkeme başkanı 'hakkında menfi rapor var' deyip tutukluluğun devamına karar veriyor

3-Suçlama konusu düşse de Yarbay halen tutuklu.Çünkü hakkında 'menfi kurum raporu' var. İşin özü şu; Yıllar boyunca yapılan fişlemeleri operasyona çevirmek için böyle bir bahane uyduruldu. Heryerinden dökülüyor ama mahkemeler hukuku değil MİT'i referans alıyor. Mahvolan hayatlar!

https://twitter.com/YusufMetin1725/status/1128360512805326848

https://twitter.com/ademyarslan/status/1128441961436909568
15 May 2019 20:27 güncellendi
15 May 2019 20:27
Hukukun Üstünlüğü Endeksinde Türkiye bugün 126 ülke içinde 109’uncu.
Cemaatin yargıda etkili olduğu söylenen 2014te kaçıncıydı?59.
(67sıra önde)
Peki AKP hala iktidarda olduğna göre yargıda değişen ne ve dünkü başarı kime ait?
AKP ile Cemaati hala aynı kefeye koyanlar cevaplasın.

https://twitter.com/ahamitbilici/status/1128392747738587138
15 May 2019 20:25 güncellendi
15 May 2019 20:25
Görevi 'toplumsal olayları bastırmak' olan Rus komutan Ankara'da

https://kronos23.news/tr/gorevi-toplumsal-olaylari-bastirmak-putinin-ozel-komutani-ankarada/
15 May 2019 20:25 güncellendi
15 May 2019 20:25
YSK Başkanı: Gerekçeli karar için arkadaşlarımız çalışıyor http://bit.ly/2LImPcL mealen diyor ki : "Gerekçe henüz bize de verilmedi. Şapkadan nasıl bir tavşan çıkaracaklar merakla bekliyoruz."
YSK Başkanı: Gerekçeli karar için arkadaşlarımız çalışıyor http://bit.ly/2LImPcL

mealen diyor ki : "Gerekçe henüz bize de verilmedi. Şapkadan nasıl bir tavşan çıkaracaklar merakla bekliyoruz."
15 May 2019 20:24
🔴 ERDOĞAN’DAN ‘KIBRIS FATİHİ’ ÇIKAR MI? [VİDEO] Erdoğan siyasetçi değil de sihirbaz olsaydı çok başarılı olurdu. Hem büyük yanlışlar yapacaksınız hem de kendi yanlışlarınızdan mağduriyet üretip oy devşirebileceksiniz... Tamamını izlemek için👇 https://youtu.be/G7PFjntcO-k
🔴 ERDOĞAN’DAN ‘KIBRIS FATİHİ’ ÇIKAR MI? [VİDEO]

Erdoğan siyasetçi değil de sihirbaz olsaydı çok başarılı olurdu. Hem büyük yanlışlar yapacaksınız hem de kendi yanlışlarınızdan mağduriyet üretip oy devşirebileceksiniz...

Tamamını izlemek için👇 https://youtu.be/G7PFjntcO-k
15 May 2019 20:19
AYM’ye göre ‘kırmızılı kadın’a ‘kötü müdahale yapılmadı’

Bu kararı veren AYM üyelerine aynı miktarda gazı basacaksın. Kararlarının doğru olup olmadığını görürler.

https://ilerihaber.org/icerik/aymye-gore-kirmizili-kadina-kotu-mudahale-yapilmadi-97840.html
15 May 2019 20:15 güncellendi
15 May 2019 20:15
Bu genç kim biliyor musunuz? Suçsuz yere hapse atılan, ölümünden günler önce tahliye edilen Ahmet Öncerit’in oğlu. Geri getirebilir misiniz aldıklarınızı, ya da buna hukuk diyebilir misiniz! Yaralı bir nesil kaldı geride. Ne söyleseler az, haklılar https://twitter.com/arzuyldzz/status/1128470215128485889
Bu genç kim biliyor musunuz? Suçsuz yere hapse atılan, ölümünden günler önce tahliye edilen Ahmet Öncerit’in oğlu. Geri getirebilir misiniz aldıklarınızı, ya da buna hukuk diyebilir misiniz! Yaralı bir nesil kaldı geride. Ne söyleseler az, haklılar

https://twitter.com/arzuyldzz/status/1128470215128485889
15 May 2019 20:13
Ahmaklıkta rekor denemeleri hız kesmiyor...

‘Enes Kanter oynayacağı için NBA finalini yayınlamayacağız'

Türkiye’de NBA maçlarının yayın haklarını elinde bulunduran S Sport, NBA Batı Konferansı Finali’nde karşı karşıya gelecek Enes Kanter’in takımı Portland Trail Blazers ile Golden State Warriors’ın karşılaşmasını yayınlayamayacağını açıkladı.

https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/nba/enes-kanter-oynayacagi-icin-nba-finalini-yayinlamayacagiz?amp
15 May 2019 20:08 güncellendi
15 May 2019 20:08
Maalesef bizim toplum, değerleri dinamitleyip devleti söğüşleyenlere prim verdi, tehlikelere dikkati çekenlere, soyguna karşı duranlara inanmadı, itibar etmedi. Haklının sesi olanı yalnız bırakıp, güçlüye, zulmedene, yalancıya destek verdi. Bunun faturası illaki çıkacak, çıkıyor! Hadis: “Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azab gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama, duanız kabul edilmez.” Tirmizî, Fiten 9
Maalesef bizim toplum, değerleri dinamitleyip devleti söğüşleyenlere prim verdi, tehlikelere dikkati çekenlere, soyguna karşı duranlara inanmadı, itibar etmedi.
Haklının sesi olanı yalnız bırakıp, güçlüye, zulmedene, yalancıya destek verdi.
Bunun faturası illaki çıkacak, çıkıyor!

Hadis:
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azab gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama, duanız kabul edilmez.”
Tirmizî, Fiten 9
15 May 2019 19:59
İmamoğlu, ‘Sen değil biz utanalım!’ dediği Cebrail’in evinde iftar yaptı

31 Mart seçiminde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazanan CHP’li Ekrem İmamoğlu, YSK’nın yenileme kararı aldığı seçim için çalışmalarını sürdürüyor. İmamoğlu, dün akşam iftarda Bayrampaşa Hali’nde tanıştığı 17 yaşındaki Cebrail Gümüştepe’nin Esenler’deki evine konuk oldu.

Sözcü gazetesinin haberine göre, ziyareti önceden öğrenen mahalleliler, İmamoğlu’na sevgi gösterilerinde bulundu ve fotoğraf çektirdi. İmamoğlu’nu, Cebrail, annesi Emel ve babası Yusuf Gümüştepe karşıladı.
“Ben artık peşinizi bırakmam”

Ekrem İmamoğlu ve Gümüştepe ailesi iftarını yer sofrasında yaptı. Anne Emel Gümüştepe’nin, ”Yerimiz dar. Kusura bakmayın” sözlerine İmamoğlu, ”Anacığım, gönüller ferah. Her şey güzel” cevabını verdi.

Cebrail Gümüştepe, “Başkanım, ortaokul diplomamı aldım” deyince, İmamoğlu’ndan, “Aferin. Sakın bırakma. Büyük adamsın, büyük işler yapacaksın. Hayatta hep başarılı olacaksın. Diğer diplomalarını da takip edeceğim” karşılığını aldı. Gümüştepe’nin, İmamoğlu’na, “Zaten ben artık sizin peşinizi bırakmayacağım” demesi gülüşmelere sebep oldu.

Ara verdiği eğitim hayatına devam etmek istediğini belirten Cebrail, yeni eğitim-öğretim yılında Bayrampaşa’da bir okulda lise eğitimini sürdüreceğini dile getirdi. Ayrıca, halde çalışmaya devam edeceğini de belirtti.

“Biz utanalım, sen niye utanacaksın!” demişti

İmamoğlu, 5 Şubat sabahı halde karşılaştığında okula gitmediğini söyleyen Gümüştepe’ye, ”Okumak istemedin mi?” sorusunu yöneltmiş ve ”Maddi durumlar el vermedi. Utandığım için söyleyemedim” cevabını almıştı. Bunun üzerine İmamoğlu, “Biz utanalım, sen niye utanacaksın…” demişti. İkili arasındaki bu konuşma, sosyal medyada gündem olmuştu.

https://twitter.com/ekrem_imamoglu/status/1128372932110094336?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1128372932110094336&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Fimamoglu-sen-degil-biz-utanalim-dedigi-cebrailin-evinde-iftar-yapti%2F

http://www.tr724.com/imamoglu-sen-degil-biz-utanalim-dedigi-cebrailin-evinde-iftar-yapti/
15 May 2019 17:39 güncellendi
15 May 2019 17:39
Kardeşine ‘Hizmet davası’ açılan onbaşının atılmasına mahkemeden onay

İki ablası hakkında “Hizmet Hareketi’ne yakınlık” sebebiyle dava açıldığı için sözleşmesi iptal edilen onbaşının itirazı reddedildi. İdare Mahkemesi, bırakın ablalarının suçlu olup olmadığına bakmayı, hukukun temel prensiplerden ‘suç ve cezanın şahsiliği’ ilkesini yok sayarak onbaşının işten atılmasını onayladı.

Onbaşı, sözleşmesinin feshedilmesi üzerine ‘suç ve cezanın şahsiliği ilkesine aykırılık’ iddiasına dayanarak Jandarma Genel Komutanlığı aleyhinde dava açmıştı.

Adli birimlerden alınan bilgilere göre, İdare Mahkemesi yargılama sonucunda verdiği kararında şu değerlendirmeyi yaptı:

“İhtimali bir durum olsa dahi güvenlik hizmeti verilen Jandarma bünyesinde görev yapacak kişiler için güvenlik soruşturmasının önemli olduğu, davacının yakın aile çevresi itibariyle güvenlik yönünden risk oluşturabileceği, bu nedenle kamu yararı da gözetilerek dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.”

http://www.tr724.com/kardesine-hizmet-davasi-acilan-onbasinin-atilmasina-mahkemeden-onay/
15 May 2019 17:37 güncellendi
15 May 2019 17:37
Ahmet Nesin: Duyumlara göre Ergenekon, Erdoğan’ı kapının önüne koyacak!

Prof. Dr. Ahmet Nesin, MHP ve Ergenekon’un yapılacak bir erken seçimde Erdoğan’ı kapının önüne koyma konusunda anlaştığını yazdı. Nesin’e göre, İstanbul seçimleri, Erdoğan’ın daha fazla fark yiyerek, ülkenin erken seçim sürecine girmesi için planlandı… Nesin, “Ustalığın da ötesi var mı bilmiyorum, şimdi kurduğun partiden 2 parti çıkmak üzere ve duyumlara göre Ergenekon ve MHP seni artık kapının önüne koymak üzere.” ifadelerini kullanıyor.

Artı Gerçek yazarı Ahmet Nesin, ‘Herşey güzel olacak, gidişin daha da güzel olacak Erdoğan!’ başlıklı yazısına, Erdoğan’ın ‘ustalık’ dönemi söylemine yönelik analizle başlıyor. “Erdoğan’ın da ustalaştığını sandığı dönem en az sevilmeye başlandığı döneme rast geliyor. Nasıl bir ustalığa geçişse, 7 Haziran 2015 seçimlerinden itibaren Erdoğan kaybetmeye başladı.” ifadelerini kullanan Ahmet Nesin, AKP liderinin partiyi kurarken birlikte olduğu bütün arkadaşlarını yarı yolda bir kenara attığını örneklerle anlatıyor. İşte o yazıdan bazı bölümler;

AB’DEN KOPTU, ŞANGHAY 5’LİSİNE YANAŞTI!

“Kalfalığın son dönemlerine doğru ustalık megalomanisi başlıyor ve Avrupa Birliği’nden yavaş yavaş kopmaya, NATO’yu da bir kenara bırakıp Şanghay 5’lisine yanaşmaya başlayıp, Orta Doğu’yu da dizayn edeceğinizi deklare etmeye başlayıp, başta Gezi eylemleri olmak üzere cinayet dönemini başlatıyorsunuz. Cinayetlerden dolayı yavaş yavaş ayrılıklar çoğalmaya başlıyor. Bu arada artık gündem değişmeli ve ekonomiden anlamadığınız için Ali Babacan’ın da ayağını kaydırıyorsunuz.”

GÜÇ İÇİN ERGENEKON’A SARILDIN

“Bu durumda size güç lazım, NATO’cuların sizi çok sevdiği söylenemez, hemen hapse tıkmaktan mutlu olduğunuz Ergenekoncuları serbest bırakıp, Şanghaycı oluyorsunuz ve bir darbe planıyla Fethullah Gülen dümeniyle NATO’cuları hapsediyorsunuz. O sırada bir de bakmışsınız ki Hüseyin Çelik yada Beşir Atalay sizin yanınıza uğramıyor, zaten başbakan Ahmet Davutoğlu’nu da kovup yerine Binali Yıldırım’ı atamışsınız.”

SİZE KÜFREDENLERLE BİRLİKTESİNİZ

“Bu arada kişiliğinize hiç uymayan bişey daha yapıyorsunuz sayın Erdoğan, size küfreden, Tuğrul Türkeş, Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş’u yanınıza alıp sırayla bakan yapıyorsunuz. Yetmiyor, size dava açacağını söyleyen Devlet Bahçeli’yle de kanka oluyorsunuz.”

ERGENEKON SENİ KAPININ ÖNÜNE KOYMAK ÜZERE

“Ustalığın da ötesi var mı bilmiyorum, şimdi kurduğun partiden 2 parti çıkmak üzere ve duyumlara göre Ergenekon ve MHP seni artık kapının önüne koymak üzere. Bunu anlamak için senin gibi uzman olmaya gerek yok, nasıl da “Keşke seçim olmasa da ben iktidar olarak para vermeden CHP’yi rezil etsem ve sonraki seçimlerde hepsini geri alsam” diye içinin gittiğini zaten siz açıkladınız.”

SEÇİMLERİN YENİLENMESİNİ ERGENEKON İSTEDİ

“Ama yok, MHP ve Ergenekon seçimlerin yeniden olmasını istedi, çünkü fark yiyeceğinizi biliyorlar ve erken seçimle bir ustayı uğurlamak istiyorlar. Sonuç mu, evet sonuç: HERŞEY GÜZEL OLACAK, GİDİŞİN DAHA DA GÜZEL OLACAK ERDOĞAN!..”

http://www.tr724.com/ahmet-nesin-duyumlara-gore-ergenekon-erdogani-kapinin-onune-koyacak/
15 May 2019 17:36 güncellendi
15 May 2019 17:36
PASAPORT İPTALİ MAĞDURLARI VEYA KEYFİ ESİRLER… Kanser tedavisi için yurt dışına çıkışına izin verilmeyen KHK'lı psikiyatri profesörü Haluk Savaş, cezaevinde başlayan hastalık sürecini ve sonrasını euronews Türkçe'ye anlattı... Prof. Savaş, Ahval ve EuroNews’e yaptığı açıklamalarda da şu muhteşem tespitlerde bulunuyor. ‘’Burası Doğu Blok’u mu? Rusya’da insanlar duvarlardan atlarken vuruluyordu. Şimdi insanlar Meriç’de boğuluyor ölüyor. Bunlara yol açanlar kimse Allah belalarını versin. Biz çocukluğumuzda Berlin Duvarı üzerinde öldürülen insanları duyuyorduk. Ben kanser hastası olarak yurtdışına çıkamayacağım, Meriç’ten mi kaçmam gerekiyor? Ben Meriç’ten kaçmayacağım. Öleceksem herkesin gözü önünde bağıra bağıra öleceğim. Devlet bana kapıyı açsa, seni vatandaş olarak tanımıyorum, nereye gidersen git dese, bunu da yapmıyor. Benim burada göz göre göre ölmemi istiyor. Bana bu özellikle kastetmiş olmayabilir. 515 bin kişiye benzerlerini kastetmiş durumda. Herkes zalimin zalim olduğunu duyacak. İnsanlık dışı bir muamele bu. Kabul edilemez…’’ Prof. Savaş’ın yaşadıkları da Ayşe Öğretmen gibi yürek yakıyor. Vicdanı ve aklı olan hiç kimse, bu kıyımlara karşı sessiz kalamaz. Nitekim, Prof. Savaş’ın yaşadığı haksızlığa her kesimden tepki yükseldi. Mahkeme kararına rağmen verilmeyen pasaportunun bir an önce kendisine teslim edilmesi istendi. İktidar henüz geri adım atmadı ama bu kitlesel kamuoyu duyarlılığı karşısında mutlaka adaleti hatırlayacaktır… Ancak Prof. Savaş, 150 bin kişinin KHK ile atıldığı ülkemde sadece mağdurlardan birisi. Seçimlerde KHK ile ihraç edildikleri bahanesiyle 3 HDP’li başkanın hakları ellerinden alınıp AKP’ye verildi. AKP, İstanbul’u iptal ettirmek için ‘’KHK’lılar oy da kullanamaz’’ başvurusunda bulundu. Bunlar bile, KHK konusunda genel bir uyanışa neden olmadı… KHK ile atılanlar dışında, 200 bin kişinin eş durumları nedeniyle pasaportlarını keyfi olarak iptal ettiklerini bizzat Cumhurbaşkanı açıklamıştı. Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar da, eşine karşı rehin tutulduğunu duyuranlardan. Yurt dışında da benzer mağduriyeti yaşayan çok sayıda insanla karşılaştım. Kimi ailesini yasa dışı yollardan getirtmiş. Kimisi 3 yıldır eşini ve yavrularını görememiş. Annesinin, babasının cenazesine katılamayan insanlar, kendi çocuklarının düğünlerini veya cenaze namazını cepten canlı izlemekle teselli arayanlar. Bir de, keyfi iptal listesinde adları olduğu için pasaportlarının süresini veya çocuklarının pasaportlarının sürelerini uzatamayanlar… Milyona yakın insanın etkilendiği bir hukuksuzluktan bahsediyoruz. Ne garip, mağdurlar dışında bu hukuksuzluğun farkında olan ve tepkisini dile getirenlerin sayısı milyonu bulmuyordur! Oysa, Anayasamıza da evrensel insan haklarına da açık şekilde aykırı… Hatta, seyahat özgürlüğü soykırımları önlemek için evrensel insan haklarının temel güvencesi haline getirilmesine rağmen, ‘’insanları açlığa mahkum edip yok etme niyetini’’ açık eden bir iktidara karşı Batılı ülkeler ve uluslararası insan hakları örgütleri de yeterince tepki göstermiyor. İçeride ve dışarıda yaşanan bu suskunluk ve tepkisizlik, ’kirli ittifak’ı daha fazla insan hakkı ihlali için cesaretlendiriyor. Yargısız infaz yapıyor, aksi yöndeki yargı kararlarını takmıyorlar… *** Kimsenin ‘kirli ittifak’tan merhamet dilediği yok, adaleti uygulayın yeter. Vicdanınızın sesini dinleyin, hukuktan ayrıldınız bari insanlıktan da çıkmayın! ▶️https://bit.ly/2VrsUK6 https://twitter.com/euronews_tr/status/1128375112707772416?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1128375112707772416&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Fbari-insan-kalsaydiniz%2F http://www.tr724.com/bari-insan-kalsaydiniz/
PASAPORT İPTALİ MAĞDURLARI VEYA KEYFİ ESİRLER…

Kanser tedavisi için yurt dışına çıkışına izin verilmeyen KHK'lı psikiyatri profesörü Haluk Savaş, cezaevinde başlayan hastalık sürecini ve sonrasını euronews Türkçe'ye anlattı...

Prof. Savaş, Ahval ve EuroNews’e yaptığı açıklamalarda da şu muhteşem tespitlerde bulunuyor.

‘’Burası Doğu Blok’u mu? Rusya’da insanlar duvarlardan atlarken vuruluyordu. Şimdi insanlar Meriç’de boğuluyor ölüyor. Bunlara yol açanlar kimse Allah belalarını versin. Biz çocukluğumuzda Berlin Duvarı üzerinde öldürülen insanları duyuyorduk.

Ben kanser hastası olarak yurtdışına çıkamayacağım, Meriç’ten mi kaçmam gerekiyor?

Ben Meriç’ten kaçmayacağım. Öleceksem herkesin gözü önünde bağıra bağıra öleceğim.

Devlet bana kapıyı açsa, seni vatandaş olarak tanımıyorum, nereye gidersen git dese, bunu da yapmıyor.

Benim burada göz göre göre ölmemi istiyor. Bana bu özellikle kastetmiş olmayabilir. 515 bin kişiye benzerlerini kastetmiş durumda.

Herkes zalimin zalim olduğunu duyacak. İnsanlık dışı bir muamele bu. Kabul edilemez…’’

Prof. Savaş’ın yaşadıkları da Ayşe Öğretmen gibi yürek yakıyor.

Vicdanı ve aklı olan hiç kimse, bu kıyımlara karşı sessiz kalamaz.

Nitekim, Prof. Savaş’ın yaşadığı haksızlığa her kesimden tepki yükseldi. Mahkeme kararına rağmen verilmeyen pasaportunun bir an önce kendisine teslim edilmesi istendi.

İktidar henüz geri adım atmadı ama bu kitlesel kamuoyu duyarlılığı karşısında mutlaka adaleti hatırlayacaktır…

Ancak Prof. Savaş, 150 bin kişinin KHK ile atıldığı ülkemde sadece mağdurlardan birisi.

Seçimlerde KHK ile ihraç edildikleri bahanesiyle 3 HDP’li başkanın hakları ellerinden alınıp AKP’ye verildi. AKP, İstanbul’u iptal ettirmek için ‘’KHK’lılar oy da kullanamaz’’ başvurusunda bulundu. Bunlar bile, KHK konusunda genel bir uyanışa neden olmadı…

KHK ile atılanlar dışında, 200 bin kişinin eş durumları nedeniyle pasaportlarını keyfi olarak iptal ettiklerini bizzat Cumhurbaşkanı açıklamıştı.

Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar da, eşine karşı rehin tutulduğunu duyuranlardan.

Yurt dışında da benzer mağduriyeti yaşayan çok sayıda insanla karşılaştım.

Kimi ailesini yasa dışı yollardan getirtmiş. Kimisi 3 yıldır eşini ve yavrularını görememiş.

Annesinin, babasının cenazesine katılamayan insanlar, kendi çocuklarının düğünlerini veya cenaze namazını cepten canlı izlemekle teselli arayanlar.

Bir de, keyfi iptal listesinde adları olduğu için pasaportlarının süresini veya çocuklarının pasaportlarının sürelerini uzatamayanlar…

Milyona yakın insanın etkilendiği bir hukuksuzluktan bahsediyoruz.

Ne garip, mağdurlar dışında bu hukuksuzluğun farkında olan ve tepkisini dile getirenlerin sayısı milyonu bulmuyordur!

Oysa, Anayasamıza da evrensel insan haklarına da açık şekilde aykırı…

Hatta, seyahat özgürlüğü soykırımları önlemek için evrensel insan haklarının temel güvencesi haline getirilmesine rağmen, ‘’insanları açlığa mahkum edip yok etme niyetini’’ açık eden bir iktidara karşı Batılı ülkeler ve uluslararası insan hakları örgütleri de yeterince tepki göstermiyor.

İçeride ve dışarıda yaşanan bu suskunluk ve tepkisizlik, ’kirli ittifak’ı daha fazla insan hakkı ihlali için cesaretlendiriyor. Yargısız infaz yapıyor, aksi yöndeki yargı kararlarını takmıyorlar…

***

Kimsenin ‘kirli ittifak’tan merhamet dilediği yok, adaleti uygulayın yeter.

Vicdanınızın sesini dinleyin, hukuktan ayrıldınız bari insanlıktan da çıkmayın!

▶️https://bit.ly/2VrsUK6

https://twitter.com/euronews_tr/status/1128375112707772416?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1128375112707772416&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Fbari-insan-kalsaydiniz%2F

http://www.tr724.com/bari-insan-kalsaydiniz/
15 May 2019 17:31
Bari insan kalsaydınız!

YORUM | ERHAN BAŞYURT

Türkiye, yaygın ve kitlesel insan hakları ihlali yaşıyor.

İktidar adaleti yok edip insanlara acılar çektirirken, ‘’Acırsanız acınacak duruma düşersiniz…’’ diyor. Tabanını her türlü kötülüğe teşvik ediyor, cesaretlendiriyor.

Uzun süredir iftira, yalan ve hakaret kampanyası yürütüldüğü için, parti tabanı bu nefret söylemleriyle satın alınmış durumda.

Bir hayal dünyasında, akıllarınca, ’vatan hainleri’ne karşı ülkenin bekası için cihad ediyorlar ve ‘savaş hiledir’ diyip her türlü aldatmayı mazur görüyorlar.

Zarar kendilerine dokunmadıkça, ‘öteki’ne yapılan her türlü adaletsizlik ve hak ihlali tabii bir uygulama onlar için…

Duymazdan geliyor, görmezden geliyor ve mağduriyetleri konuşmuyorlar…

Böylece vicdanları sızlamıyor, insanlıktan da uzaklaştıklarının farkına varamıyorlar.

İKİ SUÇ ŞEBEKESİNİN KİRLİ İTTİFAKI

Garip olan, iktidarın kendi yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını örtmek için giriştiği bu kıyıma, daha önce ‘suçüstü’ yakalanan ve aynı kesime intikam hırsıyla bilinmiş ‘derin yapılar’ da destek veriyor.

Birbirlerinden aslında haz etmiyorlar, ortak paydaları ikisinin de ‘suçüstü’ yapılmış olmaları…

Birbirlerini temize çıkarmak için el ele ‘suç ortaklığı’ kurmuş durumdalar.

‘Derin yapılar’ da iktidara muhalif kesimler nezdinde, özellikle Cemaat’e ve Kürtler’e yönelik kitlesel kıyımların görülmemesi için algı yönetimi yapıyor.

Yaşanan kitlesel kıyımların görmezden gelinmesini sağlıyorlar…

‘Dindar düşmanlığı’ damarını kullanıyorlar, devleti yeniden ele geçireceklerini, TSK’nın 30 yılını ele geçirdiklerini, yargıyı yeniden ele geçirdiklerini söyleyip bir kesime ‘havuç’ sunuyorlar. Onları susturuyorlar.

‘Derin yapılar’, kadrolaşma ve ‘temizlik’ işi bittiğinde suç ortaklarını bir kalemde sileceklerini; iktidar da köprüyü geçtiklerinde halk desteğinde ve yeni güç merkezleriyle ‘derin yapılar’a yeniden dersini vereceklerini kendi kitlelerine pazarlıyorlar…

Mafya mantığında bir ‘suç kardeşliği’ ve onların etki altına aldığı ve suskunluğa zorladığı yelpazenin iki yakasından ‘yandaş’ ve ‘muhalif’ kitleler var.

Mağdur olmadıkları halde, iktidar veya derin yapıların algı operasyonlarından etkilenmeyen maalesef çok az kesim ve aydın var.

Sonuçta, ‘kirli ittifak’ ile özgürlükler, adalet ve demokrasi birlikte yok edildi…

Bundan sonra suç ortaklığı sürse de, ‘derin yapılar’ gelse de, Türkiye’de insan haklarına, hukukun üstünlüğüne kısa vadede dönüşü bir hayal…

‘Derin yapılar’ın 1990’larda yaptığı hukuksuzlukları, iktidar da son 5 yıldır misliyle tekrar ediyor…

Her iki kirli yapı da tasfiye olmadan, Türkiye’nin yeniden huzuru yakalaması bir hayal!

ÇOÇUKLAR ÖLMESİN, BEBEKLER HAPSE DE ATILMASIN!

İktidar ve derin yapıların suç ortaklığını ve el birliğiyle ‘yandaş’ ve ‘muhalif’ kesimleri nasıl susturduklarını özellikle 15 Temmuz’dan bu yana sayısız örnekleriyle yaşadık ve gördük.

Son haftada yaşanan 2 acı vaka üzerinden bir kez daha hatırlamaya çalışalım…

İlki, Ayşe Öğretmen… Beyaz Show’a bağlanıp, ‘Çoçuklar ölmesin’ dediği ve Kürt olduğu için ‘terör örgütü propagandası’ yapmaktan 1 yıl 3 ay hapis cezası verilen bir öğretmen Ayşe Çelik.

Hamile olduğu için kamuoyundan kamuoyundan gelen tepkiler üzerine, infazı doğum ve bebek nedeniyle ertelenmişti.

Doğum ve bebeğini 1 yıl büyüttükten sonra kızıyla birlikte kararın infazı için hapse atıldı.

Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru üzerine hak ihlali olduğuna karar verdi. Suç yok, karar ifade özgürlüğüne aykırı dedi.

Ayşe öğretmen, 1 buçuk yaşındaki kızı Deran ile 22 gün demir parmakların arkasında özgürlüğünden mahrum bırakıldıktan sonra tahliye edildi…

Tahliyesinden sonra Cumhuriyet’e yaşadıklarını anlattı.

’’12 kişilik koğuşta 51 kişi zor şartlar altında yaşıyor. 43 yetişkin 8 çocuk aynı koğuşta kalıyor. Çocukların 6’sı henüz yeni doğmuş, 0-1 yaş aralığındaydı… Onları görünce canımdan can gitti.

Her ranzayı iki kişi kullanıyordu. Geride kalanlar ise çoluk çocuk yerde yatıyorduk. Hijyenden uzak tuvaletin, banyonun olduğu yerde uyumak zorundaydık. Tuvalete giderken insanların yataklarına basmak zorundaydık..

Özgürlüğümün tadını ancak 700’ü aşkın kimsenin bilmediği zindanda olan Deran bebeklerin ve annelerinin özgürlüklerine kavuşmasını öğrendiğimde yaşayacağım. Cezaevi koşulları, bebekler çocuklar için ciddi yaşamlar riskler taşıyorken, tek bir nefesin bile orada kalmamasını umut ediyorum. Hiçbir çocuğun yeri cezaevi olmamalı. Yani kendimi hala özgür hissetmiyorum. Sadece şanslı görüyorum…”

Ayşe Öğretmen’in AYM kararına her kesimden destek geldi. Takdir ettiler.

Peki, Ayşe Öğretmenin anlattığı ve kanuna göre hapsedilmesi mümkün olmayan anne ve bebekler, 700 bebek ve 17 bin kadın için aynı tepki neden gösterilmiyor?

Tamamı hukuka aykırı şekilde, hapis yatırılan hamile masumlar, kelepçeli doğuma zorlananlar, doğumhaneden kelepçelenip alınan loğusa yüzlerce kadın, 0-6 ay bebekler neden görülmüyor?

Suç kardeşliğinin ve kirli ittifakın en büyük başarısı işte bu çifte standart… Yandaşı da muhalifi de ‘öteki’ne karşı yapılan haksızlıklar için susturmaları… Görmezden gelmelerini sağlamaları…

BİR PROFESÖRÜN ‘DUVAR’I AŞAN ÇIĞLIKLARI!

İkinci vaka bir akademisyene ait, Prof. Dr. Haluk Savaş.

Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi psikiyatristlerden birisi Prof. Savaş, KHK ile 15 Temmuz sonrası haksız ve hukuksuz şekilde üniversiteden atılanlardan.

Yaşadığı dramı, kanser hastası olduğu, mahkemede beraat ettiği halde pasaportunun verilmediğini şu seri tweetler ile duyurdu:

“Az önce TC Adana Valiliği’ndeydim; pasaport için önce tahditlerin sorgulandığı odaya girdim. Memura KHK’lı olduğumu, yargılanıp beraat ettiğimi, mahkemenin yurt dışı yasağımı kaldırdığını, iki kez tekrar etmiş kanser hastası olup yurt dışında tedavi olmak istediğimi belirttim.

Memur bilgisayardan baktı KHK ile kamudan ihraç olduğumdan KHK ile pasaportumun iptal olduğunu bu nedenle pasaport çıkaramayacaklarını belirtti. Yani mahkemenin benim yurt dışına çıkış yasağımı kaldırması hiç bir anlam ifade etmiyor. KHK bizi yurt içinde ölmeye” mahkum ediyor.

“Bu KHK’ya karşı ne yapabiliriz?” diye sordum. “Kanser raporlarınızla birlikte CİMER’e yazın” denildi. Benim ortalama beklenen ömrüm 39 ay, bunun 30 ayı geçti “geri kalan” 9 ayı devletin çeşitli birimleri ile “yazışarak” geçireceğiz anlaşılan. Oysa Japonya, Kore, Küba, ABD’de tedavi olabilmem için yeni geliştirilmiş önemli tedavi teknikleri var. Mesela biri 2018’de Nobel Tıp Ödülü’nü alan Prof. Allison’un immunoterapisi. Şimdi bu tedavilere bir an önce kavuşmak ve hayatta kalabilmeyi denemek yerine devletin bana ördüğü “ölüm duvarı”yla karşılaşıyorum.

Sağ kalırsam, önce CİMER’e, başarılı olamazsam idari mahkemeye, başarılı olamazsam bölge idare mahkemesine, başarılı olamazsam Danıştay’a, başarılı olamazsam, AYM’ye, başarılı olamazsam AİHM’e başvuracağım. TR’de ceberut devletle uğraşmak mı daha zor yoksa Azrail ile mi bilemedim?”

Prof. Savaş, Ahval ve EuroNews’e yaptığı açıklamalarda da şu muhteşem tespitlerde bulunuyor.

‘’Burası Doğu Blok’u mu? Rusya’da insanlar duvarlardan atlarken vuruluyordu. Şimdi insanlar Meriç’de boğuluyor ölüyor. Bunlara yol açanlar kimse Allah belalarını versin. Biz çocukluğumuzda Berlin Duvarı üzerinde öldürülen insanları duyuyorduk.

Ben kanser hastası olarak yurtdışına çıkamayacağım, Meriç’ten mi kaçmam gerekiyor?

Ben Meriç’ten kaçmayacağım. Öleceksem herkesin gözü önünde bağıra bağıra öleceğim.

Devlet bana kapıyı açsa, seni vatandaş olarak tanımıyorum, nereye gidersen git dese, bunu da yapmıyor.

Benim burada göz göre göre ölmemi istiyor. Bana bu özellikle kastetmiş olmayabilir. 515 bin kişiye benzerlerini kastetmiş durumda.

Herkes zalimin zalim olduğunu duyacak. İnsanlık dışı bir muamele bu. Kabul edilemez…’’

PASAPORT İPTALİ MAĞDURLARI VEYA KEYFİ ESİRLER…

Prof. Savaş’ın yaşadıkları da Ayşe Öğretmen gibi yürek yakıyor.

Vicdanı ve aklı olan hiç kimse, bu kıyımlara karşı sessiz kalamaz.

Nitekim, Prof. Savaş’ın yaşadığı haksızlığa her kesimden tepki yükseldi. Mahkeme kararına rağmen verilmeyen pasaportunun bir an önce kendisine teslim edilmesi istendi.

İktidar henüz geri adım atmadı ama bu kitlesel kamuoyu duyarlılığı karşısında mutlaka adaleti hatırlayacaktır…

Ancak Prof. Savaş, 150 bin kişinin KHK ile atıldığı ülkemde sadece mağdurlardan birisi.

Seçimlerde KHK ile ihraç edildikleri bahanesiyle 3 HDP’li başkanın hakları ellerinden alınıp AKP’ye verildi. AKP, İstanbul’u iptal ettirmek için ‘’KHK’lılar oy da kullanamaz’’ başvurusunda bulundu. Bunlar bile, KHK konusunda genel bir uyanışa neden olmadı…

KHK ile atılanlar dışında, 200 bin kişinin eş durumları nedeniyle pasaportlarını keyfi olarak iptal ettiklerini bizzat Cumhurbaşkanı açıklamıştı.

Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar da, eşine karşı rehin tutulduğunu duyuranlardan.

Yurt dışında da benzer mağduriyeti yaşayan çok sayıda insanla karşılaştım.

Kimi ailesini yasa dışı yollardan getirtmiş. Kimisi 3 yıldır eşini ve yavrularını görememiş.

Annesinin, babasının cenazesine katılamayan insanlar, kendi çocuklarının düğünlerini veya cenaze namazını cepten canlı izlemekle teselli arayanlar.

Bir de, keyfi iptal listesinde adları olduğu için pasaportlarının süresini veya çocuklarının pasaportlarının sürelerini uzatamayanlar…

Milyona yakın insanın etkilendiği bir hukuksuzluktan bahsediyoruz.

Ne garip, mağdurlar dışında bu hukuksuzluğun farkında olan ve tepkisini dile getirenlerin sayısı milyonu bulmuyordur!

Oysa, Anayasamıza da evrensel insan haklarına da açık şekilde aykırı…

Hatta, seyahat özgürlüğü soykırımları önlemek için evrensel insan haklarının temel güvencesi haline getirilmesine rağmen, ‘’insanları açlığa mahkum edip yok etme niyetini’’ açık eden bir iktidara karşı Batılı ülkeler ve uluslararası insan hakları örgütleri de yeterince tepki göstermiyor.

İçeride ve dışarıda yaşanan bu suskunluk ve tepkisizlik, ’kirli ittifak’ı daha fazla insan hakkı ihlali için cesaretlendiriyor. Yargısız infaz yapıyor, aksi yöndeki yargı kararlarını takmıyorlar…

***

Kimsenin ‘kirli ittifak’tan merhamet dilediği yok, adaleti uygulayın yeter.

Vicdanınızın sesini dinleyin, hukuktan ayrıldınız bari insanlıktan da çıkmayın!

https://twitter.com/euronews_tr/status/1128375112707772416?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1128375112707772416&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Fbari-insan-kalsaydiniz%2F

http://www.tr724.com/bari-insan-kalsaydiniz/
15 May 2019 17:26 güncellendi
15 May 2019 17:26
Eyvah, yine paket açıklayacak!

HABER-YORUM | SEMİH ARDIÇ

Hazine Bakanı Berat Albayrak harikalar diyarında. Ekonomide manasını sadece kendisinin bildiği “dengelenmenin” devam ettiğini ve yakında açıklayacakları paketle Türkiye’nin şahlanacağını söyledi.

Aynı hatayı tekrarlayarak farklı bir netice alacağını zannetmek.. Şaşırmamak elde değil!

Şu ana kadar açtığı her paketle piyasayı hayâl kırıklığına uğratma rekoru kıran Albayrak, 10 Nisan’da power point sunumun yaptığı esnada 1 ABD Doları 5,64 TL idi. O günden beri dolar 40 kuruştan fazla arttı.

BİNANIN KOLONLARINDAKİ ÇATLAKLARI ALÇI İLE KAPATMAK

“Merkez Bankası” satmamış desinler diye kamu bankalarına zararına dolar sattırarak doları 6,04 TL’ye indirmiş gibi görünseler de Türk Lirası için yakın vadede çıkış yolu görünmüyor. Döviz borçları durduk yerde katlanıyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti ise binanın taşıyıcı kolonlarındaki çatlakları alçı ile kapatıyor. Nisbî toparlanmalar yaraya merham olmuyor.
AKP lideri Erdoğan ve damadı Berat Albayrak’ın Türkiye’ye maliyeti her geçen gün katlanıyor. Bir örnek: Dövizdeki son tırmanış yüzünden şirketlerin borçları 140 milyar TL daha arttı.

Esasında TL’nin ani değer kaybı Borsa İstanbul’da (BİST) ya da tahvil piyasalarında TL nevinden kâğıtlara para yatırmış fonlara fazla hareket sahası bırakmıyordu.

YABANCI GÖKTE ARARKEN YERDE BULDU

Kamu bankalarına dolar sattırmak gibi suni müdahalelerle dövizi yüksek seviyelerden bir anda aşağı çekmek kendi ayağımıza kurşun sıkmaktan farksız.

Yabancı dolar/TL paritesinin nerelere kadar tırmanabileceğinden emin oluyor hem de pariteni geri geldiği seviyeleri Borsa’dan çıkıp döviz alma fırsatını kaçırmıyor.

Gökte ararken yerde buldukları fırsatı niye kaçırsınlar? Borsa’da zararı sineye çekmişse 6,25 TL’den çıkmak mı daha maliyetli 5,99 TL’den çıkmak mı? Bizim akl-ı evveller de nasıl 90’a taktık diye kendini avutsun!

Bu filmi son senelerde tekrar tekrar seyrediyoruz. Döviz rezervleri böyle sıfırlandı. Bundan sonra ne olacak? Nasıl tutacaksınız doları?

ÇÖKÜŞ DEVAM EDİYOR

Borsa İstanbul, Albayrak’ın sunum yaptığı tarihte 97 bin puan civarındaydı. En son toparlanmış hali 88 bin.

“Paketçi” Hazine Bakanı kabul etmek istemese de Borsa’daki çöküş reel ekonomideki çöküşle paralel seyrediyor.

İmalat sanayiinde, inşatta, ticarette ve tarımda çöküş devam ediyor. İşsizlik tarihi rekorlar kırıyor.

Son 1 senede 1,4 milyon kişi işsiz kaldıysa ve resmî işsiz sayısı 5 milyona dayandıysa Albayrak’ın evvela bunu izah etmesi elzemdir.

BANKALARDA “ALARM” ZİLLERİ ÇALIYOR

Şirketler zorda. Bankalar pek mi rahat sanki?

Bankaların ilk üç aya ait bilançolarında geçen senenin aynı dönemine kıyasla kârlılık yüzde 20 ila yüzde 85 arasında değişen oranlarda düştü.

İbretlik bir misal Albayrak’ın zararına döviz sattırdığı Halkbank’tan.

Kamu bankası olan Halkbank, 2018’in ilk çeyreğinde 790 milyon TL net kâr elde etmişti. 2019’un ilk çeyreğinde ise net kâr yüzde 62 azalarak 305 milyon TL’ye geriledi.

Albayrak’ın ifadesi ile “Burası çok önemli!”

ZARARINA DOLAR SATAN HALKBANK UÇURUMUN EŞİĞİNDE

Halkbank’ın net kârının bu kadar sert düşmesinde 904,9 milyon TL kambiyo zararı belirleyici oldu. Ne demek kambiyo zararı?

Kur artışından dolayı bankanın yazdığı zarar. İşte o kalemde zarar 1 milyar TL’ye yaklaşmış.

Bakan talimatı ile piyasa şartlarının altında döviz satan Halkbank Genel Müdürü Osman Arslan bankanın sermaye yeterliliğini yüzde 13’e indirdi.

İşsizlik Fonu’ndan gasp edilen 11 milyar TL’nin 3 milyar TL’lik kısmı sermaye takviyesi olarak Halkbank’a aktarılmıştı. Halkbank yine de uçurumun kenarında.

Kur artışı devam ettiğine göre 2019 2’nci çeyrekte kambiyo zararı da katlanacak. Sermaye yeterlilik rasyosu mevzuatın şart koştuğu yüzde 12’nin altına inmesin diye yine milletin cebinden alınıp Halkbank’a aktarılacak.

HAZİNE’Yİ BORÇLANDIRIP BANKA KURTARILIYOR

Albayrak bunlardan hiç bahsetmiyor tabiî. Kamu bankalarını Hazine’yi borçlandırarak kurtarılsa da özel bankaların batık kredi enkazının altından nasıl kurtulacağı meçhul!

Bankaların sermaye bulamadığı bir ekonomide yapılmaması icap eden ne varsa yapılıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini iptal ettiren AKP milletin sırtına çok ağır bir yük bindirdi.

Rus hava savunma sistemi S-400’de köşeye sıkışıp kalan AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın memlekete maliyeti her geçen gün artıyor.

Erdoğan’ın damadı Albayrak ne vakit, “Paket açıklayacağım.” dese yatırımcılar “Eyvah!” diyor.

Zira tecrübeyle sabit ki Albayrak yine içi boş sözlerle dolu bir sunum yapacak ve beyanlarının piyasa nezdinde zerre kadar tesiri olmayacak.

ALBAYRAK HARİKALAR DİYARINDA

Ev hanımından en büyük holdingin yönetim kurulu başkanına kadar herkes gördüğü ile amel ediyor.

Albayrak’ın milletin vergileri ile yaşadığı harikalar diyarından nutuk irad etmesine herkesin karnı tok.

Koç Holding’in amiral gemisi TÜPRAŞ 362,2 milyon lira zarar açıkladı. “Akmaz-kokmaz-bozulmaz” diye tabir edilen akaryakıt mamüllerini imal edip satan devasa bir şirket bile zarar ediyor.

Kimse bir gün sonrasını göremiyor.

Fazla söze ne hacet. Daha bu bir şey değil! Hep beraber batıyoruz. Bugünler iyi günlerimiz bile olabilir…

http://www.tr724.com/eyvah-yine-paket-aciklayacak/
15 May 2019 17:23 güncellendi
15 May 2019 17:23
Erdoğan’dan ‘Kıbrıs Fatihi’ çıkar mı?..

HABER-ANALİZ| ADEM YAVUZ ARSLAN – WASHINGTON, Tr724

Cumhurbaşkanı Erdoğan siyasetçi değil de sihirbaz olmayı tercih etseydi eminim çok başarılı olurdu.

Sonuçta aynı numaraları defalarca yaptığı halde, her defasında izleyicileri nefes nefese bırakabilmek herkese nasip olacak bir yetenek değil.

Üstelik ‘şapkadan tavşan çıkarma’ konusunda da çok mahir.

Mesela İstanbul seçimlerinin iptali sürecinde öyle şeyler yaptı ki, değme sihirbazlar bile bunları yapamazdı.

Herkesin gözü önünde yaşanan olayları evirdi çevirdi ve zamana yayarak sonuçları -lehine olacak şekilde- manipüle etti.

Düşünsenize, aynı heyet, aynı zarf, aynı oy pusulası ve aynı sandık. Ancak aynı zarfa koyduğunuz 4 oydan üçü sağlam birisi geçersiz çıkıyor. Dediğim gibi böyle bir numarayı değme sihirbazlar bile yapamazdı.

Şimdi de devletin tüm imkanlarıyla İstanbul’da kampanya yürütüyor. Seçimi almak için neler yapabileceğine dair hayal gücümüzü zorlamaya gerek yok.

Kaybettiği 7 Haziran 2015 seçimlerini çevirebilmek için yaptığı manevralar, muhalefeti oyalama taktikleri ve 1 Kasım’a kadar geçen sürede yaşanan terör olayları herkesin hafızasında güncelliğini koruyor.

FIRAT’IN DOĞUSU OLMADI KIBRIS’IN DOĞUSU VERELİM

Malum olduğu üzere, YSK’nın İstanbul seçimlerine yönelik kararını açıklayacağı gün Öcalan’ın mektubu piyasaya düştü.

Bu durum gerçekten sürpriz oldu çünkü Öcalan’a 8 yıldır tecrit uygulanıyor ve avukatları ile dahi görüştürülmüyordu.

İddialara göre bizzat MİT müsteşarı Hakan Fidan İmralı’ya gitti.

Sonrasında ortaya çıkan mektubu ilginç kılan özelliklerden birisi de mektubun ‘AKP’li bir kalemin elinden çıkmış gibi’ olmasıydı.

Kritik anlarda Öcalan’ı sahaya sürmek Erdoğan için test edilmiş bir taktik.

2013 Nevruz’unda da aynı hamleyi yapmıştı. Yeri gelmişken şu hatırlatmayı da yapayım: Erdoğan’ın bir çözüm süreci hedefi hiçbir zaman olmadı.

PKK ile mücadele ederken de, müzakere ederken de tek hedefi sandıktı. Sandıkta ne kazandıracaksa onu yaptı.

Şimdi de aynısını yapıyor.

İstanbul seçimlerinde Kürtlerin oyunu alabilmek için Öcalan’a ihtiyacı vardı o da yine Öcalan’ın kapısını çaldı. Taktiğin başarılı olduğu bir kaç gün sonra KCK eş başkanı Bese Hozat’ın “İmamoğlu’na destek” açıklaması ile teyit edildi.

Zira PKK’ın İmamoğlu’na destek açıklaması yapması gerçekte AKP’ye destektir.

Bunu bilmek için siyasetçi olmaya gerek yok. Nitekim bu açıklama sonrasında AKP’li siyasiler ve tekmili birden havuz medyası ‘İşte İmamoğlu-PKK işbirliği’ demeye başladı.

Erdoğan’ın hedefi en azından dindar Kürtleri safına çekebilmek. İmamoğlu’na verilmeyecek her oyu kazanç olarak görüyor.

Ancak bir kısım dindar Kürtleri yanına çekebilmek Erdoğan için yeterli değil. Hem küskün AKP tabanını toparlayacak hem de karasız seçmenin desteğini alabileceği adımlar atması gerekiyor.

7 Haziran sonrası yaşanan terör dalgası bu açıdan AKP’nin çok işine yaramıştı.

Fakat bugün konjonktür 7 Haziran 2015 sonrasından çok farklı. Bu yüzden terörün yükselmesi fayda getirmeyebilir. Zira terörün yükselmesi operasyonların artması, operasyonların artması daha çok cenazenin gelmesi demek.

Erdoğan’ın geçtiğimiz sonbaharda ‘bir gece ansızın gelebiliriz’ dediği Suriye’ye yönelik daha doğrusu Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon ise unutturuldu. Amerika izin vermedi, Rusya ‘aklından bile geçirme’ deyince operasyon bir daha gündeme gelmedi.

Erdoğan’ın aradığı fırsat Kıbrıs’tan geldi

Amerika ile zaten hayli gergin olan ilişkiler son günlerde Kıbrıs merkezli tırmanıyor. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı geçtiğimiz günlerde yazılı bir açıklama yaparak Türkiye’nin bölgedeki sondaj faaliyetlerinden kaygı duyduğunu ifade etti.

Yazılı açıklamada ‘provokatif ve tansiyonu yükseltme riski taşıyan bir adım’ denildi.

Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nicos Anastasiades ise Türkiye’nin son dönemde başlattığı sondaj faaliyetlerini ‘yeni bir işgale eş’ diye tanımladı.

Başta İngiltere olmak üzere AB ülkeleri kaygı bildiren açıklamalar yaptı.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, Türkiye’nin KKTC açıklarında sondaj çalışmaları başlatmak için gemi göndermesiyle yükselen tansiyonun düşürülmesi çağrısında bulundu.

Peki ne oluyor ? Nerden çıktı bu gerginlik ?

Özetle şöyle: Doğu Akdeniz’de çok zengin enerji kaynakları keşfedildi. Analizlere göre bölgede Türkiye’nin 500 yıllık ihtiyacını karşılayacak kadar gaz var. Yine aynı projeksiyonlara göre Doğu Akdeniz’deki enerji yatakları tüm Avrupa’nın 180 yıllık ihtiyacını karşılayacak kadar büyük.

Hal böyle olunca da bölge stratejik açıdan çok önemli hale geldi.

Küresel enerji piyasasının gözü Doğu Akdeniz’de. Bugünkü gerginliğin kaynağı ise Güney Kıbrıs’ın 2004 yılında tek tarafla adım atarak münhasır ekonomik bölgesini 200 mile çıkarması oldu.

Türkiye’nin bu karara tepkisi sert oldu ve kendi arama gemilerini bölgeye yolladı.

Haliyle gerginlik tırmandı. Hem ABD hem AB Rumların yanında yer alarak Türkiye’nin bölgedeki sondaj faaliyetlerini ‘kabul edilemez’ olarak tanımladı.

Aslında şu anda yaşanan kriz diplomasi okullarında ders kitabı olarak okutulmaya aday.

Zira, Türkiye yanlış politikalar ve hatalı hamleler nedeniyle haklı olduğu bir konuda yalnız kaldı. Bölge ülkelerinin tamamıyla kavgalı. AB ve ABD ile de birden çok başlıkta kriz yaşıyor. S400 krizi nedeniyle de NATO’nun desteğini alamıyor.

Ankara’dan sızanlara göre Türkiye muhataplarına “gerekirse savaşırım” resti çekiyor. Dün başlayan Denizkurdu tatbikatı da bu kapsamda bir güç gösterisi olarak değerlendiriliyor.

Peki bu hamle yani Kıbrıs üzerinden büyütülecek gerginlik Erdoğan’a seçim kazandırır mı ?

Milliyetçi oyları konsolide edeceği muhakkak. Sonuçta Kıbrıs herkesin üzerinde mutabık olduğu milli bir mesele. AKP tabanı ve AKP küskünleri yeniden Erdoğan’ın ardında toplanabilir.

Dolayısıyla seçime kadar Kıbrıs üzerinden restleşmek Erdoğan için iyi bir hamle.

Böylece hem Kürtleri ötekileştirmeyecek hem de Kıbrıs gerginliği ile milliyetçi muhafazakar seçmeni toparlayacak. Dahası her geçen gün derinleşen ekonomik krizi Kıbrıs restleşmesinin bir sonucuymuş gibi gösterebilecek.

Başta da dediğim gibi, Erdoğan siyasetçi değil de sihirbaz olsaydı çok başarılı olurdu. Hem siyaseten büyük yanlışlar yapacaksınız hem de kendi yanlışlarınızdan bile mağduriyet üretip oy devşirebileceksiniz !

http://www.tr724.com/erdogandan-kibris-fatihi-cikar-mi/
15 May 2019 17:22 güncellendi
15 May 2019 17:22
Gazeteciler neden hedef olur? (2)

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Silahçı Tahsin’den Ali Kemal’e…

İttihatçılar sonraki yıllarda da gazetecilere dönük susturma politikalarına devam ettiler. Önce Silahçı Tahsin daha sonra da Ermeni iki gazeteci fedailer tarafından ortadan kaldırıldı.

Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması sonrasında da yeni dönem yine bir gazeteci cinayetiyle başladı. Ankara hükümetine muhalif olan Ali Kemal, İstanbul’da yakalandıktan sonra İzmit’te 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın bir tertibiyle linç edildi.

Muhalif Olamazsın

İttihatçıların menfaatleri tehlikeye düştüğünde kendi adamlarını bile öldürtmekten çekinmeyeceklerini gösteren olaylardan birisi de “İttihatçı gazeteci” Silahçı Tahsin cinayeti oldu.

Asıl adı Hasan Tahsin olan “Silahçı Tahsin”, İttihatçıların Makedonya günlerinde “fedai” kadrosunda yer almış, gözü pek bir kişiydi. Selanik’te “Silah” gazetesini yayınladığından dolayı da “Silahçı Tahsin” olarak tanınmaktaydı.

Gazete, “mesleği ittihad, hedefi terakkidir” sloganını kullanıyor ve adının etrafında “hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ı salah” yazıyordu.

Hasan Tahsin, Balkan Harbi’nde Selanik’in kaybına kadar bu gazeteyi çıkardı. Ancak yazılarında çok sert bir üslup benimsemişti.

İstanbul’a geldikten sonra İttihat ve Terakki içinde kendine yer bulamadı. Gazetesini çıkarmasına da müsaade edilmeyerek buna karşılık İttihat ve Terakki’den kendisine aylık bir miktar para verildi. Bu süreç Tahsin’in muhalif bir hizbe dâhil olmasına yol açtı.

İttihatçılar kontrol edemedikleri eski dostları Tahsin’i öldürmeye karar verdiler. Tahsin iddiaya göre bir toplantıya davet edilerek içinde uyuşturucu bulunan bir kahve ikram edildikten sonra “Çerkez Eşref” tarafından boğuldu ve cesedi bir çuvala konarak Edirnekapı’da bir mezarlığa bırakıldı.

Bu hadise de tarihimize faili meçhul olarak geçti. Silahçı Tahsin’in sırlarını açığa vurmasından korkan İttihatçılar, kalemini kırmışlar ve tetikçileri vasıtasıyla boğdurmuşlardı.

Bir başka iddiaya göre Tahsin, Teşkilat-ı Mahsusa üyesiydi ve İttihat ve Terakki’nin verdiği görevi yerine getirmediği için katledilmişti.

İki Ermeni Gazetecinin Katli

Tehcir Kanunu 27 Mayıs 1915’de çıkarılsa da bundan bir ay önce Ermeni yazar ve gazeteciler sürgüne gönderilmişlerdi. Bunlar içinde yer alan Ermeni gazeteci Krikor Zohrab 24 Nisan 1915’de Diyarbakır’a gitmek üzere yola çıkarıldı ve Urfa yakınlarında İttihatçıların tetikçilerinden Çerkez Ahmet tarafından öldürüldü.

Yine Ermeni gazetecilerden Sabah gazetesi başyazarı Diran Kelegyan da 13 Ağustos 1915’de Çorum’da öldürüldü.

Dönemin önemli tarihçisi Ahmet Refik (Altınay) “fedai-katil” Çerkez Ahmet’le konuşmuş ve Zohrab’ın öldürülmesini bizzat failden dinleyerek “İki Komite İki Kıtal” adlı eserinde anlatmıştır. Buna göre Çerkez Ahmet Zohrab’ı kafasını taşla ezerek öldürdüğünü itiraf etmiştir.

Osman Nevres (Hasan Tahsin)

Türkiye’de gazetecilerin öldürülmesi olaylarına farklı bir örnek de Hasan Tahsin’in İzmir’in işgali sırasında Yunanlılar tarafından katledilmesidir.

Asıl adı “Osman Nevres” olan Hasan Tahsin de Teşkilat-ı Mahsusa’nın adamıydı. Kendisine Osmanlı karşıtı milliyetçiliği körükleyen iki İngiliz kardeşi öldürme görevi verildiğinde gazeteci pasaportuna ihtiyaç olduğundan “Silahçı” Hasan Tahsin adına düzenlenmiş bir pasaport verildi. Osman Nevres bundan sonra Hasan Tahsin’in adını kullandı.

Romanya’da iki İngiliz gazeteciye suikast düzenleyen Hasan Tahsin, bir süre hapiste kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Ancak Hasan Tahsin’in bu dönemde “İttihatçı karşıtı” fikirleri benimsediği görülmektedir.

Bunun İttihat ve Terakki’nin bilinçli bir tercihi olduğu da düşünülebilir. Hasan Tahsin’i İzmir’e Talat Paşa’nın göndermiş olması da bu ihtimali güçlendirmektedir.

Hasan Tahsin İzmir’in işgaline karşı organize bir tepki gelmeyeceğini anlayınca 15 Mayıs 1919’da İzmir’de ilk kurşunu atan kişi oldu ve Yunanlılar tarafından kurşun yağmuruna tutularak şehit edildi. Ancak ölümü, milli hisleri galeyana getiren önemli bir hadise olarak tarihe geçti.

Ali Kemal: İttihatçılıktan Muhalifliğe

Meşrutiyet döneminde bunlar yaşanırken Cumhuriyete giden sürecin başında da gazeteci Ali Kemal, İzmit’te linç edildi.

Asıl adı Ali Rıza olan Ali Kemal’in bu adı Namık Kemal’den esinlenerek aldığı tahmin edilmektedir. Ali Kemal Avrupa’da bulunduğu dönemde Jön Türklere katılmıştı.

1908’de Meşrutiyetin ilanıyla İstanbul’a döndüğünde Abdülhamit’le görüşmüş ve Padişah tarafından kendisine bir miktar para verilmişti. Bu durum İttihatçıların tepkisine neden olunca Ali Kemal’in ölümüne kadar sürecek İttihat ve Terakki düşmanlığı başlamıştı.

Bu dönemde İkdam’ın başyazarlığını üstlenen Ali Kemal, Mekteb-i Mülkiye’de “Siyasi Tarih”, Darülfünun’da da “Osmanlı Tarihi” dersleri okuttu.

Ahrar Fırkası üyesi olarak İkdam’da İttihatçıların yanlışlarını cesaretle ortaya koyan yazılar yazdı. Bu durum İttihatçıların yayın organları olan Tanin ve Şura-yı Ümmet gazeteleriyle uzun süreli polemiklere girmesine yol açtı.

31 Mart Olayında Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldı. Ahmet Muhtar Paşa hükümetinin kurulmasıyla İstanbul’a dönse de İttihatçıların Babıali Baskınıyla yönetimi ele geçirmeleri üzerine bu sefer de Viyana’ya sürüldü.

Mütareke döneminde yeniden yazı hayatına başlayan Ali Kemal, Hürriyet ve İtilaf Fırkası genel sekreteri olarak doğrudan siyasete girdi, Damat Ferit Paşa hükümetlerinde Maarif ve Dâhiliye Nazırlıkları yaptı. Bakanlığı sırasında Kuva-yı Milliye aleyhine ve M. Kemal Paşa’nın azli için genelgeler gönderdi.

Bu dönemde önce Peyam’ı çıkardı, daha sonra da gazetesini Mihran Efendi’nin Sabah gazetesi ile birleştirerek Peyam-ı Sabah’ı yayınladı. Ali Kemal’in yazılarında Padişaha bağlılık öne çıkıyor, İttihatçılara olan düşmanlığının etkisiyle Kuva-yı Milliye ve Milli Mücadele aleyhinde çok sert yazılar yazıyordu.

Ona göre ülkenin kurtuluşunun silahlı mücadeleyle gerçekleşmesi mümkün değildi. Kurtuluş ancak siyasetle ve büyük devletlerin desteğini alarak gerçekleşebilirdi.

İngiliz mandasını savunan İngiliz Muhipler Cemiyeti üyeleri arasında da yer alan Ali Kemal Milli Mücadele’yi macera olarak görüyor ve Birinci Dünya Savaşı felaketini hazırlayan İttihatçıların aynı faciayı Anadolu hareketi ile tekrarlayacaklarını savunuyordu. Prof. Dr. Osman Özsoy, Ali Kemal hakkındaki doktora tezinde Ali Kemal’in bu yaklaşımının nedenlerini ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır.

Ali Kemal Milli Mücadele’ye karşı tavrını “İdam… İdam… İdam… Mustafa Kemal cezasını bulacak.”, “Mustafa Kemal’in maskaralıkları”, “Büyük Millet Meclisi küçük heriflerin eseridir” gibi yazılarında açıkça ifade etti.

Ali Kemal kendisinin “özbeöz Türk” olduğunu vurguluyor, İttihatçı liderlerinse Türk kökenli olmadıklarını iddia ediyordu. Ona göre M. Kemal, Talat Paşa’nın adamıydı ve liderliği de daha sonra İttihatçı liderlere bırakacaktı.

Başta M. Kemal olmak üzere Milli Mücadele liderleri Ali Kemal’e çok büyük tepki gösterdiler ve ona “Artin Kemal” dediler. Darülfünun öğrencileri de Ali Kemal’in üniversiteden istifasını istediler ve üniversite senatosunun kararıyla Ali Kemal üniversiteden uzaklaştırıldı.

Ali Kemal’in Linç Edilmesi

Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması üzerine Ali Kemal 9 Eylül 1922’de “Türkün zaferi” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Ertesi gün yazdığı yazıda da mahcup tavırla “Gayeler bir idi ve birdir” cümlesi vardı.

Ali Kemal’in Milli Mücadele’ye dair tezleri doğru çıkmamıştı. O ise “içtihat ettiğini” ve yanıldığını ifade ediyordu.

Bu sırada Ankara’dan verilen ve hala kimin verdiği tartışılan bir emir üzerine İstanbul Emniyeti, Ali Kemal’i yakalayıp Ankara’ya getirmek için harekete geçti.

Ali Kemal bir berber koltuğunda yakalanarak İzmit’e gönderildi. Burada 6 Kasım 1922’de feci bir şekilde linç edildi.

Bazı kaynaklarda Ali Kemal’in halk tarafından linç edildiği belirtilse de olayın bizzat şahidi olan Rahmi Apak’ın 1988’de yayınlanan anıları linç hadisesinin bizzat 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın tertibiyle gerçekleştiğini göstermektedir.

Şahitlere göre Ali Kemal’i linç edenler parmağındaki yüzüğü, altın saati ve ceplerinde ne varsa hepsini de aldıktan sonra can çekişirken ayaklarına ip bağlayarak onu yokuş aşağı çekerek öldürmüşlerdi.

Günah Keçisi

Gazeteci cinayetlerinin çoğunun failinin tartışmalı olması bir yana fail olarak ismi geçenlerin de “tetikçi” olmaları düşündürücüdür. Bunlardan Çerkez Ahmet, İttihat ve Terakki’nin sırlarını açığa vuracağı endişesiyle ama Ermeni gazetecileri öldürdüğü öne çıkarılarak 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa tarafından idam edilmiştir.

Milli Mücadele’ye muhalif olan başta Rıza Tevfik, Refik Halit, Refi’ Cevat gibi kişilere bir şey olmazken Ali Kemal’in hiç yargılanmadan İzmit’te linç ettirilmesi, onun “günah keçisi” olarak seçildiğinin kanıtı gibidir.

Adı geçen isimler Yüzelliliklere dâhil edilip yurt dışına sürgüne gönderilmişler, Ali Kemal’in ortaklık yaptığı Sabah gazetesi sahibi Mihran Efendi de her şeyini satarak yurt dışına çıkabilmiştir. Ali Kemal’se linç edilmiş ve böylece muhalif gazetecilerin başlarına neler gelebileceği bu şekilde gösterilmiştir.

1923’den günümüze kadar Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin tespitlerine göre elli altı gazetecinin öldürülmüş olması, gazetecilerin hala “kurşunla susturma” siyasetinin hedefi olmaya devam ettiklerini göstermektedir.

Kaynaklar: M. Baydar, “Öldürülen Gazeteciler”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 1967; A. Kabacalı, Türkiye’de Siyasal Cinayetler, İstanbul, 1993; “Politika 11 Gazetecinin Ölümüne Neden Oldu”, Milliyet Yakın Tarihimiz, S. 3, 1982; A. Hür, “Bir Örgüt: İTC… Bir Gazeteci: Ahmet Samim… Bir Tetikçi: Çerkez Ahmet…”, Radikal, 4. 10. 2015; G. Güneş, “İlk Kurşun ve Hasan Tahsin”, İzmir Kent Ansiklopedisi, İzmir, 2013, C.1; M. Uzun, “Ali Kemal”, TDV İA, C. 20; F. Çakmak, “Kuva-yi Milliye Hareketine Farklı Bir Bakış: Ali Kemal”, “İzmir ve Batı Anadolu Sempozyumu, İzmir, 2009; O. Özsoy, “Ali Kemal”, İstanbul, 2009.

http://www.tr724.com/gazeteciler-neden-hedef-olur-2/
15 May 2019 17:21 güncellendi
15 May 2019 17:21
Türkiye’de akademisyen olmak ya da ölümü, zindanı, sürgünü göze almak (1)

YORUM | RAMAZAN FARUK GÜZEL

Eskiden beri söylenir, “Ülkede beyin göçü oluyor” diye… Şimdilerde ise beynin yanında, kalp, ruh, can, sermaye, emek.. her türlü göç yaşanıyor ülkede.

Türkiye’de şu an bütün erklerin başı olan Erdoğan geçenlerde, “O kadar iyi durumdayız ki artık yurtdışına akademisyen gönderecek durumdayız” demişti. Bir bakıma öyle, ama bir farkla; şu an ülkede okuyan, yazan, araştıran kimseler için, akademisyenler için ülke o kadar dayanılmaz durumda ki, insanlar ilk fırsatta ülkeden çıkmaya çalışıyor, herhangi bir başka ülkede sil baştan/ sıfırdan hayat kurma arayışına giriyor.

Türkiye’de akademisyen olmak nasıl bir şey, bu yazıda kısa bir göz atalım derim.

YAŞAMA HAKKINA BARİ MÜSAADE EDİLSE!..

Çıkarılan KHK’larla binlerce eğitim kurumu kapatıldı, binlerce akademisyen işinden oldu.

Onlardan birisi de Prof. Dr. Haluk Savaş.

KHK ile kamudaki görevinden ihraç edilen Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Haluk Savaş’ın kanser tedavisi için yurt dışına gitme talebi pasaportunun iptal edilmesi gerekçesiyle reddedildi. Savaş’ın Twitter hesabında yaptığı paylaşıma kısa süre içinde çok sayıda destek mesaj geldi ve #HalukSavaşaPasaport etiketi Trend Topic (tt) listesine girdi. Savaş: “Sağ kalırsam önce CİMER’e, başarılı olamazsam AİHM’e başvuracağım… Benim ortalama beklenen ömrüm 39 ay, bunun 30 ayı geçti ‘geri kalan’ 9 ayı devletin çeşitli birimleri ile ‘yazışarak’ geçireceğiz anlaşılan. TR’de ceberut devletle uğraşmak mı daha zor yoksa Azrail ile mi bilemedim?” diyordu…

Kendisi de aynı ceberut idarenin mağdurlarından Veli Saçılık, “Haluk Hocanın başına gelen kötülük AKP-AB-AİHM ortak yapımıdır.” diyordu. Biz buna bir de iç yargıyı temsilen AYM’yi ekleyelim, tam olsun!

İHD Merkezi Hapishaneler Komisyonu geçenlerde, cezaevlerinde 457’si ağır bin 333 hasta tutuklu bulunduğunu açıklamıştı. Beraat etmiş bir profesöre bile hayat hakkını tanımayan bu rejim, içeridekilere karşı çok daha acımasız… Amerika; Nazi Almanya’sını işgâl ettikten sonra; yaralı ve ağır hasta olan Alman sayısının fazlalığını görünce, Amerika’dan 300 doktoru Almanya’ya getirmiş ve mahkumları dâhi tedavi ettirmişti!.. Şu an Türkiye’de yaşananlar, işgalden çok öte bir barbarlık!

Siyasal İslamcılar ile Avrasyacı yapılanmanın ortaklığının/ karışımının insanlık için ne kadar tehlikeli bir durum arz ettiğinin göstergesi.

OLAĞAN ŞÜPHELİ MUAMELİSİ GÖRÜLÜYOR!

Geçenlerde ODTÜ’de Onur Yürüyüşü gerçekleştirilmiş, Polis protestoculara adeta hunharca saldırmıştı. Bu hınçtan nasibini alanlardan birisi de Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Araştırma Görevlisi Mehmet Mutlu idi. Akademisyen Mutlu’nun ensesine bastırılarak, aşağılanarak gözaltına alınışı, gören herkesin vicdanını yaralamıştı. Bu aynı zamanda ülkede akademisyene yaklaşımı göstermesi açısından da ibretlikti.

Mehmet Mutlu

Fikir veya tepki ortaya koyan bütün akademisyenler hedefte… Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Güneydoğu’da terör operasyonlarına tepki olarak 2016’da “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi yayınlayan “Barış Akademisyenleri” de en başta!

Barış Akademisyenlerinden Tuna Altınel’in Fransa’daki bir konferans gerekçe gösterilerek Balıkesir’de tutuklanması da süreci çok hazin özetliyor. Fransa’da Lyon Üniversitesi Matematik Bölümü öğretim görevlisi Doç. Dr. Altınel, pasaportu üzerindeki tahdite dair bilgi almak için gittiği Balıkesir’de (TMK 7/2 gereği) gözaltına alınarak cezaevine gönderilmişti.

Tuna Altınel

Altınel savunmasında, “Ben Barış Bildirisi’ni yalnızca imzalamadım. Onu düşündüm, hissettim, yaşadım. Her cümlesinin arkasındayım” diyerek, onurlu bir fikir adamı olarak fikir ve eylemlerinin arkasında sonuna kadar durmuştu.

Aynı bildiriye imza atan Galatasaray Üniversitesinde akademisyen olan Prof. Dr. Füsun Üstel de 8 Mayıs’ta Eskişehir’de Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderilmişti. Geçtiğimiz şubat ayında görülen davada 27 akademisyenden 13’ü 22 ay 15 gün, 14 akademisyen ise 27 ay hapis cezasına çarptırılmış, Birleşmiş Milletler (BM) özel raportörleri de bu cezalardan duyduğu kaygılarını Ankara’ya bir mektupla iletmişti.

Prof. Dr. Füsun Üstel

Türkiye’de barış isteyen bir akademisyenin (Prof. Dr. Füsun Üstel)’in biyografisi şöyle:

– Orta Öğrenimi: Notre Dome de Sion

– Yüksek öğrenimi: Ank.Üni.Siyasal Bilgiler Fakültesi

– Yüksek lisans: Johns Hopkins University

– 1982, İst.Üniv. Araşt. Gör

– 1987, Ank.Üniv. SBF, Doktora

-1990, M.Ü ve HS Üniv.Öğ.Gör

– 1993, Doçent

– 2019, Cezaevi.

Öte yandan, aynanın adeta sırlı tarafında ise akademisyen olarak bir Burhan Kuzu örneği var.

AYM, kedi olalı bir fare yakalamış ve Ayşe öğretmenin, ‘çocuklar ölmesin’ ifadesinin kamu yararı için söylenen söz olduğuna hükmetmişti. “Bir anayasa hukukçusu olarak, Anayasa Mahkemesinin Ayşe Çelik hakkında verdiği kararı doğru bulmuyorum” diyen Kuzu, “Burada doğmamış çocuklar, insanlar,anneler öldürülüyor” diyerek terör örgütünün açık propagandasını yapan bir kişinin bu sözleri ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez.” İfadelerini kullanmıştı.

Evet, “Barış İsteyen Akademisyenler”in tam kaşısında bir de Burhan Kuzu tipolojisi var. İşte yeni Türkiye manzarası. Tek marifeti, mevcut iktidara yaranmak olan sözde bazı akademisyenlerin skandal ifadelerle gündeme gelmeleri, sapkın ifadeleri, fetvaları, intihal, hırsızlık, adam kayırma vb örnekleri sıralayarak hayır mübarek Ramazan’da zihinlerinizi bulandırmak istemiyorum. Ama meram anlaşılmıştır sanırım.

Onurlu bir duruş sergilemek, akademisyen olarak vazifesinin hakkını vermek isteyenlerin başına gelenler ortada. İhraç, hapis ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalmak… ateşten gömlek giymek demek yani.

Vazifesini hakkıyla yapmak isteyen başka insanların başına gelenler gibi yani; polislerin, askerlerin, öğretmenlerin… Hele yargı mensuplarının!

Yargı, önce kendi meslektaşlarının başına gelenlere sessiz kalmasaydı, yaşanan bu zulümlere ortak olmasaydı, her meslekten insanın başına bunca belalar gelmezdi. Dolayısıyla da şu an yaşanmakta olan her haksızlığın, zulmün vebali yargının günah defterine yazılmakta. Gelinen noktada ise Haluk Savaş hocanın başına gelenlerde olduğu gibi, zulüm öyle pervasız hale geldi ki, mahkeme kararına bile gerek görmüyor. Kaldı ki Yüksek yargı AYM’nin kararları bile tanınmıyor bu düzende…

Mahkemeler de artık adalet anlayışından geçmiş durumda…

“Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı barış bildirisini imzaladıkları için “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla haklarında dava açılan 1128 akademisyenden biri olan Yıldız Teknik Üniversitesi’nden emekli Prof. Dr. Haldun Gülalp, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıktığında son sözü sorulunca “Beraatimi istiyorum. ‘Yaşasın adalet!’ diyorum” demişti.

Mahkeme Başkanı, Gülalp’e “Çok iddialı şeyler söylemeyin” demiş ve ardından kendisine 1 yıl 3 ay hapis cezası vermişti.

Evet, böyle bir düzende adalet beklemeyiniz, yargı bile kendisinden bunu beklemiyor.

“Adaletin olmadığı yerde ahlaktan bahsedilemez.” (MONTAIGNE) Böyle ahlak ve etik tanımayan düzende de ne akademik çalışma olur, ne fikir üretilebilir. Adaletin olmadığı yerde yakın zamanda (mülk) devlet de olmaz, ona göre tedbirimizi alalım derim. Bilginize.

http://www.tr724.com/turkiyede-akademisyen-olmak-ya-da-olumu-zindani-surgunu-goze-almak-1/
15 May 2019 17:18 güncellendi
15 May 2019 17:18
İBB’den TÜGVA’ya 30.3 milyonluk genel merkez

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) hazırladığı ‘STK-Okul-Yurt 2018’ faaliyet raporuna göre, yüksek istişare kurulunda Bilal Erdoğan’ın bulunduğu Türkiye Gençlik Vakfı’na (TÜGVA) kira, bakım, onarım, tefrişat, proje, gezi hizmetleri karşılığında 74.2 milyon liralık harcama yapıldı.

İBB’nin en çok destek sunduğu vakıf olan TÜGVA’nın Eyüp’te bulunan ve 2018 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açılışını yaptığı genel merkezinin de İBB tarafından inşa ettirildiği ortaya çıktı.

Eyüp Gençlik Merkezi adıyla inşa edildi

Sözcü’den Özlem Güvemli’nin haberine göre İBB, 13 Haziran 2016’da ‘Eyüp Gençlik Merkezi İnşaatı’ ihalesine çıktı. İhaleyi 30 milyon 381 bin TL teklif sunan Ankaralı firma Cumhur Alp İnşaat kazandı. Firma ile 15 Temmuz 2016 tarihinde sözleşme imzalandı. 3 bodrum kat, zemin ve 2 kattan oluşan binada fitness salonları, spor salonu, sinema ve tiyatro salonu, bilardo salonu, oyun salonu, derslikler, atölye ve kreş, toplantı salonları, kafeterya, kütüphane ve ofisler açık ofis inşa edildi. TÜGVA’ya tahsis edilen bina, vakfın genel merkezi olarak kullanılmaya başlandı.

Mezarlık arazisiydi

Söz konusu binanın bulunduğu parselin imar durumu da tartışmalı bir şekilde değiştirilmişti. Eyüp Abdülvedüt Mahallesi’nde surların hemen dibinde bulunan 4 bin 200 metrekarelik alanın imarı 2010 yılına kadar ‘mezarlık ve park’ olarak işaretliydi. İBB tarafından 2013’te yapılan değişiklikle Tokmaktepe Mezarlığı’nın komşusu olan parseller, mezarlık alanından çıkarılarak ticaret alanına alındı. 4 bin 200 metrekarelik parselin 3 bin 450 metrekarelik kısmı 2014’te İBB mülkiyetine geçti. Daha sonra TÜGVA da geri kalan alanı satın aldı. Vakfın devreye girmesiyle planlar jet hızı ile değiştirildi.

http://www.tr724.com/ibbden-tugvaya-30-3-milyonluk-genel-merkez/
15 May 2019 17:16 güncellendi
15 May 2019 17:16
Annesi vefat eden Alaaddin Kaya’ya cenaze izni verilmedi

Zaman gazetesinin eski imtiyaz sahibi Alaaddin Kaya’nın annesi vefat etti. ‘Cadı avı’ kapsamında 3 yıldır tutuklu yargılanan Kaya’ya, annesinin cenazesine katılması için izin verilmedi.

Kaya’nın annesi Fatma Kaya, bir süredir Ankara Güven Hastanesi’nde tedavi görüyordu. Alınan bilgilere göre, dün hayatını kaybeden Kaya’nın cenaze namazı bugün ikindi namazının ardından Ankara Hacıbayram Camii’nde kılınacak.

Sincan F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Alaeddin Kaya’nın avukatı müvekkilinin cenaze merasimine katılabilmesi için cezaevi yönetimine başvurdu. Ancak yetkililer talebe olumsuz cevap verdi. Annesine düşkünlüğü ile bilinen Kaya, ona karşı son görevini yapamayacak.

http://www.tr724.com/annesini-kaybeden-alaaddin-kayaya-cenaze-izni-verilmedi/
15 May 2019 17:15 güncellendi
15 May 2019 17:15
Cemaat Davası tutuklusuna, ‘İmamoğlu aleyhinde beyan ver, serbest bırakalım’ garantisi

Aydın’da görülmeye devam eden Hizmet Hareketi davasında tutuklu Erkan Karaarslan, kendisine Ekrem İmamoğlu aleyhine ifade vermesi halinde serbest bırakılacağını sözü verildiğini söyledi.

Cezaevinde kendisini Aydın ilinde gazetecilik yapan Serhan Seyhan isimli gazetecinin ilginç bir şekilde ziyaret ettiğini söyleyen Karaarslan, “Bana yaptığı görüşmede başta Özlem Çerçioğlu ve Ekrem İmamoğlu hakkında CHP başkanları hakkında beyanda bulunmam halinde o gün itibariyle tahliye olacağımı, bu duruşma dahil başka duruşmalarda da tahliye olacağımı, aksi takdirde hüküm giyeceğimi bana beyan etmiştir.” dedi.

Daha sonra Ankara Cumhuriyet Savcısı’nın kendisini odasına davet ettiğini söyleyen Karaarslan, “İstediğim kişi ile beni görüştürebileceğini söyledi. Tutanaklara ismini geçmesini istemediğim bakanlar bana ve aileme ulaşarak belediye başkanları aleyhinde beyanlarda bulunmamı istediler. Davalardan beraat etmemin ve tahliye olmamı da bu beyanlar ile ilişkili olacağını söylediler. Bu süreç devam etmiştir. 18-19-20-27 Mart’ta cezaevine talebim olmaksızın gelenler olmuştur. Bunlarla ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvuru yaptım” ifadesini kullandı.

Karaaslan, kendisini ziyaret eden bazı kişilerin Ekrem İmamoğlu ve Özlem Çerçioğlu aleyhine ifade vermesi durumunda tahliye sözü verdiklerini duruşmada söylemesi gündem oluşturdu. Önceki duruşmada ifade vermek istemeyen Karaaraslan, tutuklu olduğu Ankara’dan Aydın’a getirilerek ilk kez hakim karşısına çıkarıldı.

Medya Ege’nin haberine göre, Maliye Hazinesi ile Aydın Büyükşehir Belediye Başkanlığının “edimin ifasına fesat karıştırma, görevi kötüye kullanma, kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği, kamu kurum veya kuruluşları ihalesine fesat karıştırma ve resmi evrakta sahtecilik” iddiasıyla Cemaat davasında tutuklu Erkan Karaarslan ve bazı belediye yetkilileri hakkında açtığı davanın 3. duruşması, Aydın 1. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmeye başlandı.

Davanın 12 Şubat’ta görülen 2. duruşmasına tutuklu bulunduğu Ankara Sincan T Tipi Kapalı Cezaevi’nden ilk kez katılan ve ‘belediyeler imamı’ olduğu iddia edilen Erkan Karaarslan, tutuklanmadan önce aylık gelirinin 50 bin TL olduğunu iddia etmiş, iddianame ve ek belgeler eline ulaşmadığı için savunma yapmayı reddetmişti.

İFADESİ SALONDAKİ HERKESİ ŞOKE ETTİ

Erkan Karaaslan’ın bugün Aydın 1. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmadaki ifadesi ise salondakileri şoke etti.

Erkan Karaaslan, “14.03.2019 tarihinde avukat görüşü adı altında cezaevinde beni görüşmeye çıkarttılar. Bu görüşmeye çıkartmadan önce psikoloğa götürdüler. Bir baskı olup olmadığını sordular, Bir baskı olmadığına dair beyanda bulundum. Avukat görüşüne girdiğimde cezaevinde girmesi mümkün olmayan Aydın ilinde gazetecilik yapan Serhan Seyhan isimli gazeteciyi gördüm, bu kişi avukat değildir. 14.03.2019 tarih likendisinin bana yaptığı görüşmede başta Özlem Çerçioğlu ve Ekrem İmamoğlu hakkında CHP başkanları hakkında beyanda bulunmam halinde o gün itibariyle tahliye olacağımı, bu duruşma dahil başka duruşmalarda da tahliye olacağımı, aksi takdirde hüküm giyeceğimi bana beyan etmiştir. Bu görüşmenin ardından yargılanmamın belediye başkanları ile ilgisinin olmadığını söyledi. Kendisine faks göndereceğimi belirttim. 15.03.2019 tarihinde Ankara Cumhuriyet Savcısı beni odasına davet etti. Çektiğim faksın devlet kurumlarından çıkmasının mümkün olmadığını, istediğim kişi ile beni görüştürebileceğini söyledi. Tutanaklara ismini geçmesini istemediğim bakanlar bana ve aileme ulaşarak belediye başkanları aleyhinde beyanlarda bulunmamı istediler. Davalardan beraat etmemin ve tahliye olmamı da bu beyanlar ile ilişkili olacağını söylediler. Bu süreç devam etmiştir. 18-19-20-27 Mart’ta cezaevine talebim olmaksızın gelenler olmuştur. Bunlarla ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvuru yaptım” dedi.

Erkan Karaarslan, Aydın 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 25 Nisan’daki duruşmasında da, “Ben 17 Ocak 2019 tarihinde tutuklandım. Yerel seçimler öncesinde cezaevine benimle görüşmeye Aydın’dan gelen kişiler oldu. Benim bu dosyalarla ilgili olarak başta Özlem Çerçioğlu ve bazı CHP’li belediye başkanları aleyhine olmak üzere ifadelerde bulunmam karşılığında tutuklu bulunduğum dosyadan beraat edeceğine dair söylem ve tehditlerde bulundular. Benim ailem benimle görüşemezken bu kişiler sürekli cezaevinde ziyaretime geldiler. Ailemi bakanlarla görüştürdüler. Avukatımı da bakanlarla görüştürdüler. Bunlarla ilgili yazılı beyanlarımın hepsini hazırladım ilgili mahkemelere tek tek göndereceğim, ayrıntıya girmek istemiyorum. Ben bütün bunlara direndim ve gerçekleri söylemeye devam ettiğim için halen cezaevinde tutuklu olarak bulunuyorum” dedi.

YEMEKHANEDEN DURUŞMA SALONUNA ALINDI

Erkan Karaaslan, saat 09.30’da Aydın 1. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek duruşma için Aydın’a getirilerek özel bir hücreye konuldu. Sabah saatlerinde cezaevinden alınan Karaarslan, gazetecilerin görüntü alamaması için Aydın Adliyesi’nin yemekhanesinden duruşma salonuna alındı.

Duruşma Eylül ayına ertelendi.

http://www.tr724.com/cemaat-davasi-tutuklusuna-imamoglu-aleyhinde-beyan-ver-serbest-birakalim-garantisi/
15 May 2019 17:14 güncellendi
15 May 2019 17:14
İlginç ziyaret: Rusya Ulusal Muhafızlar Birliği Başkanı ve ekibi Türkiye’de

Rusya Ulusal Muhafızlar Birliği (Rosgvardiya) Başkanı Viktor Zolotov başkanlığındaki Rosgvardiya heyetinin bugün Türkiye’ye resmi ziyarette bulunduğu belirtildi.

Türkiye’de özel kuvvetlerin nasıl hazırlandığını inceleyecek heyetin başkanı Zolotov ziyaret sırasında Zolotov İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Jandarma Komutanı Arif Çetin’le görüştü.

Sputnik’e konuşan Rosgvardiya Sözcüsü Valeriy Gribakin, Rosvardiya’dan bir heyetin bugün Türkiye’ye geldiğini söyledi. Heyet, Türkiye jandarma ve sahil güvenlik güçleri akademisindeki eğitim süreci ile tanışacak. Ayrıca özel harekât güçleri tugayını ziyaret ederek özel kuvvetlerin hazırlık deneyimlerini inceleyecek.

Rusya Ulusal Muhafız Birliği, 2016’daki kuruluşunda “Putin’in kişisel ordusunu” kurduğu tartışmalarına yol açmıştı. 300 bin mensuba sahip olan Birliğin, asli hedefi toplumsal olayları ve düzensizlikleri bastırmak.

http://www.tr724.com/ilginc-ziyaret-rusya-ulusal-muhafizlar-birligi-baskani-ve-ekibi-turkiyede/
15 May 2019 17:13 güncellendi
15 May 2019 17:13
Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’dan AKP medyasına: Pespaye tipler, ahlaksızsınız siz

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) medyasına yönelik dikkat çeken açıklamalarda bulundu.

BİZE YAKIŞMAYACAK İLİŞKİ BİÇİMLERİ VAR

Kaplan, “Gençliğimizde TRT’nin önünden geçemezdik. İçeri girsek ‘gerici, yobaz’ diye kaldırıp atacaklar diye korkardık” derken, “Aynı şeyi şimdi muhafazakar kesimler sol-seküler kesimlere yapıyorsa bu da iğrenç bir şey. Medyadaki düzen kötü bir düzen. Bize yakışmayacak ilişki biçimleri var” dedi.

“PESPAYE TİPLER…”

Kaplan medya düzeni hakkında da kritik bir çıkış yaparak, AKP’nin tuhaf bir medya oluşturduğundan bahsetti. Kaplan, şunları söyledi:

“Hükümet biraz fazla geriyor ve bence bunu yaparak çok yanlış yapıyor. İslam’ın daha kuşatıcı dünyasını, duyargalarını harekete geçirerek toplumun bütün kesimlerini tek hedefe sürükleyebilir. Bunu başaramadı. Hükümet tuhaf bir medya oluşturdu. O medya da ‘biz ve onlar’ dilini kabalaştırdı ve ilkelleştirdi. Buradan da sadece kendi çıkarlarını düşünen sığ şebekeler ve bu şebekelerin şebekleri türedi. Pespaye tipler. Ahlaksızsınız siz.”

http://aktifhaber.com/medya/yeni-safak-yazari-yusuf-kaplandan-akp-medyasina-pespaye-tipler-ahlaksizsiniz-siz-h132504.html
15 May 2019 17:12 güncellendi
15 May 2019 17:12
İnşaatta kriz büyüyor: 'Kaynak bulunmadan yatırımların devamı sağlanamaz'

Ekonomik kriz, AKP iktidarının finans kalesi olarak görülen inşaat sektörünü derinden etkiledi.

Dövizdeki rekor artışlar karşısında bir borç sarmalı içine giren sektörde kredi bilançosunun ağırlaştığı haberleri geliyor.

Türkiye İnşaat Malzemesi Sanayicileri Derneği (İMSAD) Başkanı Ferdi Erdoğan, Reuters’a yaptığı açıklamada, sektörde mevcut kredi borçlarının geri ödenmesinde yüksek kur ve faizler nedeniyle sıkıntının sürdüğünü söylüyor.

Erdoğan, çözüm olarak gündeme gelen gayrimenkul fonlarının ise yurt içi bankalar ağırlıklı yapısı ve yeni bir kaynak yaratamayacak olması nedeniyle inşaat sektöründeki sorunların çözümüne katkısının sınırlı kalacağını ifade ediyor.[View image on Twitter] [View image on Twitter] [View image on Twitter] [View image on Twitter]A.Fettah Şahin@A_Fettah_Sahin

İflas, iflas, ifkas...............

Hepsi de aşağı yukarı inşaat firması..

Para Analiz’in aktardığına göre, sektördeki sıkıntıların sürdüğünü belirten Ferdi Erdoğan, yasal ve kurumsal düzenlemelere ihtiyaç duyulduğunu kaydediyor.

İnşaat sektörü, geçen yılın ikinci yarısından itibaren daralma sürecine girmiş, üçüncü çeyrekte yüzde 5.3, dördüncü çeyrekte ise 8.7 küçülmüştü.

İnşaat sektöründe 2019’un ilk iki çeyreğinde de küçülmenin devam edebileceğini belirten Erdoğan, şunları söylüyor:

“İnşaat sektöründe yaşanan mali sıkışıklık 2019 yılında da sürüyor. Talep ve satışlardaki gerileme ile birlikte, nakit akışlarında daralma da devam ediyor. Mevcut banka kredi borçlarının geri ödenmesinde yüksek döviz kurları ve faizler nedeniyle sıkıntılar devam ediyor.”

İnşaat sektöründe alınan yeni iş siparişlerinin 2018 yılını 2010’dan bu yana en düşük seviyesinde kapattığını hatırlatan Erdoğan, 2019’da ise talep ve finansman sorunları nedeniyle yeni inşaat siparişlerindeki dalgalanmanın devam ettiğini belirtiyor.

Erdoğan, sözlerine şöyle devam ediyor:

Hem kamu yatırımları hem de özel sektör yatırımları 2018 yılında hız kesti. Öncelik, her iki taraf için de sürdürülebilir nakit akışının sağlanması. Kaynak bulunmadan yatırımların devamı sağlanamaz. Altyapı yatırımlarına yıllar itibarıyla baktığımızda, 2013-2016 arasında her yıl 11-12 milyar dolar bandında yatırım yapılırken, 2017’de yatırımlar 14.5 milyar dolar seviyesine çıkmış, 2018 yılında ise 8.9 milyar seviyesine gerilemiştir. Yani yüzde 40’a yakın küçülmüştür. 2019 da farklı olmayacaktır.

http://aktifhaber.com/ekonomi/insaatta-kriz-buyuyor-kaynak-bulunmadan-yatirimlarin-devami-saglanamaz-h132505.html
15 May 2019 17:10 güncellendi
15 May 2019 17:10
Tutuklu Ömer Asaf’ın babası: Oğlum verem vakasının olduğu bir koğuşta kalıyor

Verem hastası bir tutuklunun bulunduğu koğuşta tutulan Ömer Asaf bebeğin annesinin yarın ilk mahkemesi var. Anne bir mesajda ismi geçti diye tutuklanmıştı.

MedyaBold'tan SEVİNÇ ÖZARSLAN'ın haberine göre; 17 Nisan 2019’da Kütahya’da tutuklanan Fatma Erden yarın ilk mahkemesine çıkıyor. Kütahya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek davada Erden, adı ve ev adresi bir mesajda geçtiği için ‘terör örgütü üyesi’ olmaktan yargılanacak.

Fatma Erden yaklaşık bir aydır 8 aylık oğlu Ömer Asaf ile birlikte Kütahya E Tipi Cezaevi’nde 50 metrekarelik bir koğuşta kalıyor.

29 kadın ve 4 çocuğun daha bulunduğu koğuşta kalorifer yeterli olmadığı için oğlunun sürekli hastalandığını söyleyen baba Necip Erden, “Hava serin, kalorifer yanmıyor, sürekli hasta. Alerji oluyor. O ortamda bir bebeğin banyosu, bakımı, her şey dert, sıkıntı. Revirden öksürük ilacı almış eşim ama alerji yapmış” dedi.

Koğuşta verem vakasının olduğunun söylendiğini belirten Erden, “Dert sıkıntı çok. Koğuşta verem vakası olduğu söyleniyor. Oğlumuzun zaten hassas bir yapısı vardı. Annesi suyun sıcaklığı 25 derece olmadan yıkamazdı onu. Şimdi akmayan sıcak sularda yıkamak zorunda. O çocuğun güneşe ihtiyacı var. Başındaki hassas bölge D vitamini olmadan güneş görmeden olmadan nasıl sağlıklı bir şekilde kapanacak.” ifadelerini kullandı.

“Ne kadar gerçek bilmiyoruz ama yemeklerde şap iddiası var. Böyle bir şey çocuğun bünyesine nasıl etki yapar!” diyen Erden bir baba olarak Aile Bakanlığı’na, Adalet Bakanlığı’na serzenişte bulunuyor:

“Hadi büyükler sabretsin ama çocukların yeni gelişen dünyası sadece o koğuşlar mı o olacak? Zihin gelişimi etkilenmeyecek mi? Çocuk ağacı, güneşi, kediyi, köpeği sadece televizyondan mı görecek? Kritik gelişim dönemi, zihinsel gelişimi, fiziki gelişimi 50 metrekareden mi ibaret olacak. Baba demeye yeni başlayan oğlumu parmaklıklar arkasından mı seveceğim, ona ne zaman dokunacağım, babadan yoksun mu büyüyecek oğlum.”

EVİNE GELMEK İSTEYEN MİSAFİRLERİNİN MESAJLARINDA ADI VE EV ADRESİ GEÇTİĞİ İÇİN TUTUKLANDI

Kütahya Köprüören Tek Termik Ortaokulu’nda Teknoloj ve Tasarım Öğretmeni olarak görev yapan Fatma Erden, 15 Temmuz’dan sonra Valilik kararı ile açığa alınmış, 30 ay bekletildikten sonra iki ay önce görevine geri dönmüştü.

17 Nisan 2019’da gelen tebligat üzerine ifade vermeye giden Erden, birkaç saat içinde tutuklanmıştı. 2015 yılında, iki meslektaşı kendi aralarında mesajlaşıp Fatma Erden’in evine misafirliğe gideceklerini söylemeleri ve ev adresini yazmaları suç sayılmıştı.

http://aktifhaber.com/15-temmuz/tutuklu-omer-asafin-babasi-oglum-verem-vakasinin-oldugu-bir-kogusta-kaliyor-h132508.html
15 May 2019 17:09 güncellendi
15 May 2019 17:09
‘Akar, Erdoğan halka çağrı yapacak, TSK işi bitirecek, dedi’

15 Temmuz’un kritik ismi eski general Mehmet Dişli, Genelkurmay Çatı davasında, dönemin Genelkurmay Başkanı Akar’ın, ifadelerini yalanladı.

Akar’ın, “Akıncı’da zorla tutulduğum bütün zaman zarfında aynı odada kaldım” vurgusuna da anlam veremediğini belirten Dişli, bazı sanıkların Akar’ın o gece arka bahçeye çıktığı ve kameriyede Abidin Ünal’la görüştüğü iddiasında bulunduğunu hatırlatıp, “O koridorda kamera yok. Dolayısıyla bu iddiayı ispatlama imkanı yok. Ancak o saatlerde üçümüzü, Akın Öztürk, Kubilay Selçuk ve beni ısrarla filoya göndermesi manidardır” dedi.

Dişli, Akar’ın o gece eşiyle zorla görüşebildiği şeklindeki beyanı konusunda ise şunları söyledi:

“Eşini araması, aratmasında bir sorun yaşanmadı. İstediği herkesle görüşürdü. Bende, Akın Öztürk ve koruma astsubayında telefon vardı. Hiç kimseyi aramamasına mazeret olarak, ‘Eşimi dahi aratmadılar’ beyanını kullanması doğru değildir. Türk Genelkurmay Başkanının her cümlesi, kelimesi doğru olmak zorundadır.”

Mehmet Dişli, şunları anlattı:

“TV izliyorduk. Bir görüntüye çok sinirlendi. Bu, halkla askerin karşı karşıya geldiği, ağlayan askerlerin görüntüleriydi. Ağır tepki gösterdi, ‘Rezalet. Silahlı Kuvvetlerin düştüğü duruma bak. Derhal son versinler, kışlaya dönsünler talimatı verin. Bir şey beceremedin zaten’ dedi. Bunun üzerine ben de, ‘Uygun görürseniz beraber gidelim. Belki sizi dinlerler, sizin söylemeniz daha etkili olur’ karşılığını verdim. ‘Tamam tamam, geç git’ dedi. Filoya gittim, emirlerini ilettim. Tam 7 saat 14 dakika yanındaydım… Karargaha dönüş ve yapılacaklar hakkında emirlerini verdi ve ‘Bak bakalım. Cumhurbaşkanı, Başbakana ulaşabilir miyiz?’ dedi. Özetle böyle bir diyalog yaşanmamıştır. Kamera görüntülerinde her hareket var. Çıkış sırasında Akar’ın vücut diline bakın, hiç söyledikleriyle uyuşuyor mu? Kaldı ki, bunları söylemesini gerektiren bir durum da yok. Yalancı TV’lerin algısına mı kapıldı, ‘Akar operasyonla kurtarıldı’ haberlerin etkisinde mi kaldı acaba?”

Akar’ın, “Başbakana hiçbir pazarlık olmayacağını söyledim” sözünü de yalanlayan Dişli, “Başbakanla görüştüren benim. Görüşürken yanında olan benim. ‘Karargaha geçip, TSK’ya duyuru yapacağız. Merkez Komutanlığı ve askeri savcılar devreye girecek. Cumhurbaşkanı ve Başbakan polis ve halka çağrı yapıp, geri çekilmelerini sağlayacak. TSK bu işi kendi insitifiyle sonlandırmış olacak’ dedi. Bu planı beraber yaptık. Ben filoya ilettim, onlar da uydu. Söyledikleri o rütbe ve makama yakışmıyor. Bu benim devlet edep ve adabımla bağdaşmıyor” dedi.

http://aktifhaber.com/15-temmuz/akar-erdogan-halka-cagri-yapacak-tsk-isi-bitirecek-dedi-h132512.html
15 May 2019 17:07 güncellendi
15 May 2019 17:07
Demokrasi işlerse ekonomik performans yükselir

TÜSİAD, ekonominin düzelmesi için hukuk ve adalet sisteminin düzelmesi gerektiğini bir kez daha vurguladı.

Özilhan, yaklaşık 20 dakikalık konuşmasında sık sık demokrasi, yargının bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı, ifade özgürlüğü ve bir arada yaşam vurgusu yaptı.

‘REZERVLER ERİYOR HALKIN ALIM GÜCÜ AZALIYOR’

Özilhan’ın açıklamalarından başlıklar şöyle:

“Rezervler eriyor, halkın alım gücü azalıyor. Türk vatandaşları Türk lirasından kaçıyor. Türkiye küresel rekabette kan kaybediyor. Enflasyonda 121. sıradayız. Yargının bağımsızlığı 111., yargıda hak aramada 109., basın özgürlüğünde 129. sıradayız. Bu nedenle ekonominin düzelmesi için hukuk ve adalet sisteminin düzelmesi gerekiyor.

‘DEMOKRASİ, YARGI BAĞIMSIZLIĞI DEMEYE DEVAM EDECEĞİZ’

Demokrasi işler kılınırsa, eleştirel düşünmenin önünü açan bir eğitim reformu gerçekleştirilirse ekonomi performansı yükselecek. Türkiye muazzam bir potansiyele sahip. Biz bu nedenle ekonomi derken demokrasi, yargı bağımsızlığı, insan hakları demeye devam edeceğiz. Bu görevi, TÜSİAD’ın tüzüğünden alıyoruz. Tüzüğümüzün amaç maddesini bir kez daha hatırlatmak istiyorum. ‘TÜSİAD, insan hakları evrensel bildirgesinin düşünce, inanç ve girişim özgürlüklerinin, laik hukuk devletinin, katılımcı demokrasi anlayışının, liberal ekonominin, rekabetçi piyasa ekonomisinin benimsendiği bir toplumsal düzenin oluşmasına ve gelişmesine katkı sağlamayı amaçlar.’

‘2007’DEN BU YANA 14 KEZ SANDIĞA GİTTİK AMA…’

Ekonomik sıkıntıları aşmak için yönetim sistemimizdeki sıkıntıları aşmamız gerekir. Ekonomik performans düştükçe ardı ardına yapılan seçimlerde seçim ekonomisi uygulanıyor. Yapısal sorunların çözümü erteleniyor. 2007’en bu yana tam 14 kez sandığa gittik. İptal edilen İstanbul seçimlerini dahil edersek 15’e geliyor. Güçler ayrılığının mükemmel işlediği, yürütmenin çalıştığı, ifade ve medya özgürlüğünün güvence altına alındığı, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığından kimsenin şüphesinin olmadığı bir sistem kurmak için bu seçimleri yaptık. Peki kurabildik mi? Bugün geldiğimiz noktaya bakarsak evet diyemiyoruz.

‘DEVLETLERİN GÜCÜ EKONOMİLERİNDEN GELİR’

Üçüncü sorun da dış politikada. Bize özgü sorunların dışında küresel problemler de var. Uluslararası ilişkilerdeki gerilimler TL’nin değerinde sert düşüşlere neden oluyor. Bu sert düşüş maliyet artışıa sebep oluyor. Üretim ve yatırım kararlarını bozuyor. Mali olarak zedeliyor, iflaslara sebep oluyor. Unutmayalım, devletlerin gücü ekonomideki güçlerinden gelir. Ekonomik olarak zayıf olan, finansman sorunu çeken ülkeler ekonomileri güçlü ülkelere tabi olurlar.

Güçlü bir ekonominin temelinde ise güven vardır. Güveni inşa etmekse zordur, binbir zahmetle örülür ama bir anda da yıkılabilir. Biz ayrışırsak, birbirimize güvenmezsek dışarısı bize hiç güvenmez.

‘CUMHURBAŞKANIMIZIN BİRLİK ÇAĞRISI YAPMASI ÖNEMLİ’

Sayın Cumhurbaşkanımızın seçimlerden sonra Türkiye İttifakı yapmasını ve geçen hafta kuşattığı bir anlayışa vurgu yaparak birlik çağrısı yapmasının önemli olduğunu düşünüyoruz. Nasıl ki hem ülkemizin kurtuluşunu ve cumhuriyetimizin kuruluşunu birbirimize kenetlenerek başardıysak, bugünlerden de böyle çıkarız.Hepimiz el birliği yaparak hem demokrasiyi hem de ekonomiyi güçlendireceğiz.”

http://aktifhaber.com/ekonomi/tusiad-demokrasi-islerse-ekonomik-performans-yukselir-h132491.html
15 May 2019 16:58 güncellendi
15 May 2019 16:58
Tutuklu hamile Hatice Şahnaz’ın annesi: Doğuma beş gün kaldı, kızımı serbest bırakın

İnsan hakları ve cezaevlerindeki hak ihlallerini her salı günü saat 21.00’de ağırladığı konuklarla gündeme getiren Gergerlioğlu, hamilelik sürecini cezaevinde geçiren ve doğumuna beş günü kalan Hatice Şahnaz’ı serbest bırakın çağrısı yaptı, karnı burnundaki bir anne adayının kanunlara göre tahliye edilmesi gerektiğini ifade etti.

20 Nisan’da Bold Medya’ya da konuşan eşi Hüseyin Şahnaz ve kızını zor şartlarda okuttuğunu söyleyen Cennet Kandemir, 15 Temmuz’dan bu yana mağdur edilen bir aile olarak Gergerlioğlu’nun sorularını cevapladı.

CENNET KANDEMİR (ANNESİ): KIZIM TEZGAHTARLIK, BAKICILIK YAPARAK OKUDU

Benim eşim inşaatta çalışıyor. Hatice ve ablası aynı dönemde üniversiteyi kazandılar. Kızım tezgahtarlık yaparak, bakıcılık yaparak okudu. Bir gün polis geldi onu alıp götürdü. Birileri ifadede adını söylemiş. Zorluklarla okuttum ben onları. Benim okumam yazmam yok. Kızlarım okusun ayakta dursun çok istedim.

Bankasya hesap ücreti almıyor diye kızıma oradan para yatırıyordum. 50-60 TL gönderiyordum. Başka bankadan yatırsam para kesiyorlardı, eline bir şey geçmiyordu. İnsanlık bu mu? İslam memleketi diyorlar Türkiye’ye. İslam bu mu?

KIZIM MAHKEMEDE TİTRİYORDU, SİYASİLER SEÇİMLERİ BIRAKSIN, CEZAEVLERİNE BAKSINLAR

Hakim ilk duruşmada ceza verdi. Kızım mahkemede titriyordu. Doğuma az kaldı, kızımın serbest bırakılmasını istiyoruz. İnşallah bu programın faydası olur. Görüşlere gittiğimde görüyorum, 5-6 çocuk geliyor, annelerine sarılmak istiyorlar. Camın arkasında sarılamıyorlar. Telefona yetişemiyorlar. İsteğim bütün çocuklar annelerine kavuşsun. Allah herkese merhamet versin! Ne diyeyim bilmiyorum. Siyasetçiler seçimleri bıraksınlar, halkın sıkıntılarına, cezaevlerine baksınlar!

İLK KEZ ANNE OLACAK, ÇOK ENDİŞELİ

Kızım cezaevinde haliyle çok endişeli. İlk kez anne oluyor. Nasıl doğum yapacağım diye çok endişeli. Nasıl büyüteceğim diyor. Sesimizi duyan yok. Mağdur muyuz mağdur mu ediliyor bilmiyorum. Benim kızım karınca incitmez.

Eşimin hamile olduğunu cezaevine girince öğrendim. Çocuğum olacak diye sevindim ama eşim cezaevinde karmaşık duygulardı! Hakim ilk duruşmada cezayı verince itiraz ettiik. ‘Siz ne derseniz deyin benim kararım önceden belliydi dedi. Sürekli dilekçeler yazdık bırakılması için.

HAMİLE KALARAK MAĞDURİYET OLUŞTURUYORSUNUZ DEDİLER

Adliyede bir görevli ‘terörist olduğunu eşiniz kabul ederse tahliye edilebilir ancak dedi! Böyle adalet olur mu? Biz terörist değiliz. hem neden terörist olduğumu kabul edeyim. ‘Adalet varmış’ dedim, yargıya hakaret mi ediyorsunuz diyorlar. Sizden başka sesimizi kimse duymuyor. Eşime çocukla mağduriyet yaratıyorsunuz dediler!

İki senedir maddi manevi mağdur oldum. Ailece yıprandık. Ben cezavindeyken ailem beni ziyaret ederken trafik kazası geçirdi. Annemin kolu felç kaldı. Biz Kayseriliyiz. Küçük şehirde yaşamak çok zor. İnsanlar sürekli sizi konuşuyor. İş bulamadık, ev bile vermedi bizden uzak durun dediler.

BU HAFTA İKİ KEZ HASTANEYE GÖTÜRMÜŞLER

Söyleyin mağduriyet mi oluşturuyorum yoksa mağdur muyum? Doğmamış çocuğum şu an mağdur. Eşimin dosyasını istinaf onaylayalı 2 ay oldu. Dosya Yargıtay’da gözükmüyor. Arada bir yerde, nerede olduğunu dahi öğrenemedik. Yargıtayın bir an önce eşimin serbest bırakılması yönünde karar vermesini, çocuğumun dışarıda dünyaya gelmesini istiyorum. Bu hafta iki kez hastaneye götürmüşler. doğum yaklaşıyor. Herkesin kendi evladının başına geldiğini düşünsün…

BABAANNEMİN NE SUÇU VAR?

Olaylardan sonra babanneme kömür yardımı yapılırken bunun torunu terörist artık kömür vermeyeceğiz demişler. Ben terörist değilim! Babannemin ne suçu var!

http://aktifhaber.com/15-temmuz/tutuklu-hamile-hatice-sahnazin-annesi-doguma-bes-gun-kaldi-kizimi-serbest-birakin-h132492.html
15 May 2019 16:57 güncellendi
15 May 2019 16:57
İşsizlik ordusuna 1 milyon 376 bin kişi daha katıldı

Türkiye'de işsizlik oranı Şubat'ta yüzde 14.7 olarak açıklandı. TÜİK verilerine göre işsizlik 1 milyon artış gösterdi.

TÜİK verilerine göre Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2019 yılı Şubat döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 376 bin kişi artarak 4 milyon 730 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 4,1 puanlık artış ile yüzde 14,7 seviyesinde gerçekleşti..

http://aktifhaber.com/ekonomi/issizlik-ordusuna-1-milyon-376-bin-kisi-daha-katildi-h132496.html
15 May 2019 16:56 güncellendi
15 May 2019 16:56
Döviz tsunamisi sağlık sektörünü fena vurdu: Ameliyat için anestezi maddesi yok Kocaeli Eczacı Odası Başkanı Bilal Arpacı, döviz kurlarında yaşanan dalgalanmanın eczacıları ve hastaları mağdur ettiğini ifade etti. Arpacı, “Döviz kurlarında yaşanan dalgalanmaların tsunami şeklinde yansımaları görülmüştür. Hastanelerde anestezik madde bulunamıyor. Bu durum hastaları da mağdur ediyor” dedi. Sözcü Gazetesi'nden Umut Enç'in haberine göre 14 Mayıs Eczacılık Günü nedeniyle Kocaeli Eczacı Odası Başkanı Bilal Arpacı oda binasında bir açıklama gerçekleştirdi. Arpacı döviz kurlarındaki dalgalanmaların hastaları ve eczacıları olumsuz etkilediğini ifade ederek şöyle konuştu; “Bizler sosyal bir devlet tarafından sağlığın herkese eşit ve parasız olarak sunulmasını savunuyoruz. Verdiğimiz ilaç hizmetinin de herkese ulaşılabilir olması için ülkemizin her köşesinde hizmet vermeye çalışıyoruz. Geride bıraktığımız yıl döviz kurlarında yaşanan dalgalanmaların maalesef mesleğimize ve hastalarımıza da tsunami şeklinde yansımaları görülmüştür. İlaç etken maddeleri yurtdışından döviz cinsinden alınmakta, ülkemizde kullanılabilir forma dönüştürülerek piyasaya sunulmaktadır. Sınırlı sayıdaki ilaçlar da yurtdışından ithal edilmektedir. İlaç fiyatlarını, Sağlık Bakanlığımız tarafından belirlenmekte olup ilaç fiyatlarının belirlenmesinde kullanılan Euro kuru güncel kurun yarısı bile değildir. GRİP İLACI BİLE YOK Firmalar bu nedenle ya ilaç üretmemiş ya da ürettiği ilaçları piyasaya sürümünü yavaşlatmıştır. Bu dönemde olmayan ilaçlara grip, soğuk algınlığı, tansiyon ilaçları, antibiyotikler, göz damlaları, kanser ilaçları örnek verilebileceği gibi hastanelerimizde kullanılan anestezik maddelerin de bulunamadığı gözlenmiştir. Bizim dahlimiz olmayan bu durum karşısında başta hastalarımız olmak üzere tüm meslektaşlarımız büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştır. Hastalarımızın ilaçlarını bulmak için büyük çaba sarf etmekteyiz. Bu sıkıntıların bir daha yaşanmaması için tecrübelerimizin de değerlendirilmesini ve paydaşlarımızla birlikte ortak bir akılda karara varılarak hastalarımıza derman olacağına inanıyoruz. MANTAR GİBİ AÇILDILAR Son 15 yılda mantar gibi eczacılık fakülteleri açılmıştır. Bunların birçoğunda fiziksel altyapıları uygun değildir. Birçoğunda eczacı kökenli öğretim görevlileri de bulunmamaktadır. Mesleğimizde görülmeyen işsizlik hastalığı birkaç yıl sonra görülmesi kaçınılmazdır. İhtiyaçlarımız ölçüsünde öğrenci alınması gerekmektedir. Tıp fakültesinde okuyabilmek için gerekli olan ilk 50 bin sınırlamasının bir benzerinin de eczacılık için uygulanması gerekmektedir. Mevcut üniversitelerimizin de AR-GE çalışmaları yaparak yeni ilaç moleküllerin bulunması ve geliştirilmesi sağlanmalıdır. EN BÜYÜK TEHLİKE İNTERNET En büyük tehlikeyi internetten satılan ürünler oluşturmaktadır. Nereden temin edildiği, içinde ne olduğu bilinmeyen, saklanma ve tedarik koşullarına uygun olmayan şekilde temin edilen ürünler insan sağlığını tehlikeye atmaktadır. İnternetten alınan ilaç değil zehir olmaktadır. Yıllar önce eczanelerimizden alınan kemoterapi ve günübirlik ilaçlarının da tekrar eczanelerden temin edilmesi gerekmekte bunun eczane ekonomilerine can suyu olacağı kanaatindeyiz.” http://aktifhaber.com/ekonomi/doviz-tsunamisi-saglik-sektorunu-fena-vurdu-ameliyat-icin-anestezi-maddesi-yok-h132486.html
Döviz tsunamisi sağlık sektörünü fena vurdu: Ameliyat için anestezi maddesi yok

Kocaeli Eczacı Odası Başkanı Bilal Arpacı, döviz kurlarında yaşanan dalgalanmanın eczacıları ve hastaları mağdur ettiğini ifade etti.

Arpacı, “Döviz kurlarında yaşanan dalgalanmaların tsunami şeklinde yansımaları görülmüştür. Hastanelerde anestezik madde bulunamıyor. Bu durum hastaları da mağdur ediyor” dedi.

Sözcü Gazetesi'nden Umut Enç'in haberine göre 14 Mayıs Eczacılık Günü nedeniyle Kocaeli Eczacı Odası Başkanı Bilal Arpacı oda binasında bir açıklama gerçekleştirdi. Arpacı döviz kurlarındaki dalgalanmaların hastaları ve eczacıları olumsuz etkilediğini ifade ederek şöyle konuştu; “Bizler sosyal bir devlet tarafından sağlığın herkese eşit ve parasız olarak sunulmasını savunuyoruz. Verdiğimiz ilaç hizmetinin de herkese ulaşılabilir olması için ülkemizin her köşesinde hizmet vermeye çalışıyoruz. Geride bıraktığımız yıl döviz kurlarında yaşanan dalgalanmaların maalesef mesleğimize ve hastalarımıza da tsunami şeklinde yansımaları görülmüştür. İlaç etken maddeleri yurtdışından döviz cinsinden alınmakta, ülkemizde kullanılabilir forma dönüştürülerek piyasaya sunulmaktadır. Sınırlı sayıdaki ilaçlar da yurtdışından ithal edilmektedir. İlaç fiyatlarını, Sağlık Bakanlığımız tarafından belirlenmekte olup ilaç fiyatlarının belirlenmesinde kullanılan Euro kuru güncel kurun yarısı bile değildir.

GRİP İLACI BİLE YOK

Firmalar bu nedenle ya ilaç üretmemiş ya da ürettiği ilaçları piyasaya sürümünü yavaşlatmıştır. Bu dönemde olmayan ilaçlara grip, soğuk algınlığı, tansiyon ilaçları, antibiyotikler, göz damlaları, kanser ilaçları örnek verilebileceği gibi hastanelerimizde kullanılan anestezik maddelerin de bulunamadığı gözlenmiştir. Bizim dahlimiz olmayan bu durum karşısında başta hastalarımız olmak üzere tüm meslektaşlarımız büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştır. Hastalarımızın ilaçlarını bulmak için büyük çaba sarf etmekteyiz. Bu sıkıntıların bir daha yaşanmaması için tecrübelerimizin de değerlendirilmesini ve paydaşlarımızla birlikte ortak bir akılda karara varılarak hastalarımıza derman olacağına inanıyoruz.

MANTAR GİBİ AÇILDILAR

Son 15 yılda mantar gibi eczacılık fakülteleri açılmıştır. Bunların birçoğunda fiziksel altyapıları uygun değildir. Birçoğunda eczacı kökenli öğretim görevlileri de bulunmamaktadır. Mesleğimizde görülmeyen işsizlik hastalığı birkaç yıl sonra görülmesi kaçınılmazdır. İhtiyaçlarımız ölçüsünde öğrenci alınması gerekmektedir. Tıp fakültesinde okuyabilmek için gerekli olan ilk 50 bin sınırlamasının bir benzerinin de eczacılık için uygulanması gerekmektedir. Mevcut üniversitelerimizin de AR-GE çalışmaları yaparak yeni ilaç moleküllerin bulunması ve geliştirilmesi sağlanmalıdır.

EN BÜYÜK TEHLİKE İNTERNET

En büyük tehlikeyi internetten satılan ürünler oluşturmaktadır. Nereden temin edildiği, içinde ne olduğu bilinmeyen, saklanma ve tedarik koşullarına uygun olmayan şekilde temin edilen ürünler insan sağlığını tehlikeye atmaktadır. İnternetten alınan ilaç değil zehir olmaktadır. Yıllar önce eczanelerimizden alınan kemoterapi ve günübirlik ilaçlarının da tekrar eczanelerden temin edilmesi gerekmekte bunun eczane ekonomilerine can suyu olacağı kanaatindeyiz.”

http://aktifhaber.com/ekonomi/doviz-tsunamisi-saglik-sektorunu-fena-vurdu-ameliyat-icin-anestezi-maddesi-yok-h132486.html
15 May 2019 16:55
Sanayici Albayrak'ı yalanladı: Yarısı konkordato mağduru

Konkordato, ekonomik krizle birlikte öğrendiğimiz terimlerden oldu.

Son dönemde artık çok fazla basında yer almasa da perde arkasında bilançonun ağırlığı düşündürücü boyutlarda.

Dünya gazetesinin haberine göre konkordatolar sanayicinin gündeminden düşmüyor.

Türkiye’nin önde gelen sanayi kentlerinden Denizli’de her iki sanayiciden birinin konkordato mağduru olduğu belirtiliyor.

Haberde aktarılana göre, sanayiciler konkordato süreçlerinde olan firmalardan ya alacaklı ya borçlu.

Bir süre önce Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “Yeni düzenleme ile konkordato gündemden kalkmıştır” iddiası da gerçeği yansıtmıyor.

Öyle ki sanayiciler, yüzde 66.82 ile konkordato uygulamasının borçlu ve alacaklı üzerinde bir uzlaşma getirdiğine inanmıyor.

Bu yıl 14’üncüsü açıklanan ‘Denizli Sanayisi Genel Görünüm Anketi’nin sonuçları, 2017’ye kıyasla 2018’in zor geçtiği, 2019 içinse kötümser bir havanın olduğunu ortaya koyuyor. Konkordato gerçeği ise bu ankette ortaya çıkmış…

Ankete katılan sanayicilerden 2019’da dış satışları ve yeni siparişlerinin azalacağını bekleyenlerin oranı yüzde 23 seviyelerinde. Dünya gazetesi, geçen sene bu oranın 2018 beklentileri için sadece tek haneli rakamlarda seyrettiğini söylüyor.

Ankete katılan sanayicilerin 2018’de hedeflediği satış miktarına erişme oranı ise yüzde 65,30. Bu oran son dört yıldır yüzde 73-yüzde 77 bandında yer alırken bu yıl ciddi bir düşüş gözlemleniyor. 2013, 2012 yılları ve öncesinde ise sanayicinin, satışlardaki hedeflerini yüzde 80’in üzerinde tutturabildiği kayıtlara geçmişti.

Ankete katılan sanayicilerin yüzde 52,86’sı, 2018’de yatırım yapmadığını açıklıyor. Yeni yatırıma gidenlerin oranı ise yüzde17,18. 2019’da için ise tablo daha da kötümser…

Öte yandan sanayide yaşanan kriz, bankaları da doğrudan etkiliyor.

Sanayicilerin yüzde 7,66’sı son bir yıl içinde kullandığı krediyi kısmen ya da tamamen kapatma konusunda uyarı aldığını belirtiyor. Bu görece düşük bir oran gibi görünse de, geçen sene yüzde 4, 2013 ve öncesi yıllarda sıfıra yakın, hatta sıfır düzeyinde seyrediyordu.

http://aktifhaber.com/ekonomi/sanayici-albayraki-yalanladi-yarisi-konkordato-magduru-h132482.html
15 May 2019 16:49 güncellendi
15 May 2019 16:49
Gasp edilen ve kapatılan 15 üniversitenin malları ne oldu? Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde çıkarılan ilk Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 15 vakıf üniversite kapatıldı. Bütün mal varlıklarına el konuldu. Bu üniversitelerin arazileri, binaları, eğitim materyalleri, mobilyaları, bilgisayarları, hastanelerinde bulunan paha biçilmez tıbbi cihazları ne oldu? Bu varlıkları kim, kimler, nasıl kullandı ve kullanmaya devam ediyor? Bunu araştırmaya başladığımızda gasp edilen üniversitelere ilişkin ilginç bilgiler karşımıza çıktı. 03 Ağustos 2016 tarihinde Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üniversitelere bir yazı göndererek, kapatılan vakıf üniversitelerinin tüm taşınmazlarının Maliye Bakanlığınca, YÖK tarafından bu kurumların öğrencilerinin nakledildiği üniversitelere ‘geçici tahsis edilmesine’ karar verildiği bildirildi. YÖK yetkililerinin açıklamalarında yer verilen “ev sahibi üniversitelerde eğitim gören öğrencilerin itirazlarına sebep olan mekan sıkıntısının önüne geçilmiş olduğu” iddia edildi. Gerçekte ise bu binaların çoğu yıllarca kullanılmadı. Binalardaki malzemeler okulları devralan üniversitelerce yağmalandı. BİR TEK DUVARLAR KALDI Gasp edilen üniversitelerin materyallerini paylaşamadığı için kavgaya tutuşanlar bile oldu. İhtilaf çıkınca yağma rezaletinin boyutları gözler önüne serildi. Bunlardan biri Samsun’da kapatılan Canik Başarı Üniversitesi’nin yerine kurulan Samsun Üniversitesi ile ortaya çıktı. 18 Mayıs 2018’de kurulan Samsun Üniversitesi için Başarı Üniversitesi’nin kampüsü tahsis edildi. El konulan üniversitenin tüm malları da 2019-2020 yılında öğrenci almaya başlayacak olan Samsun Üniversitesi tarafından kullanılması amacıyla devredildi. Fakat devlet tarafından gasp edilen üniversitenin kampüsüne yerleşen Samsun Üniversitesi’nin yetkilileri, kurumdaki tüm taşınır malların 19 Mayıs Üniversitesi (OMÜ) tarafından yağmalandığını gördü. Bomboş bir bina ile karşılaşan yetkililer, tüm eşyaların OMÜ yönetimi tarafından alındığını farketti. Yeni eğitim öğretim döneminde öğrenci alacak olan üniversiteye ait binada bulunan koltukları, büro malzemeleri, bilgisayarları, yazıcıları gibi elektronik eşyaların yanı sıra kütüphanedeki kitaplar, dersliklerde bulunan tahta ve sandalyeler hatta sinema salonundaki koltuklar, klimalar bile OMÜ tarafından sökülerek götürüldü. GEDİZ’İ ÇÜRÜTTÜLER İzmir’de gasp edilen Gediz Üniversitesi’nin yerine kurulan Bakırçay Üniversitesi’ne yeni atanan Rektörün ifadeleri ise hayırseverlerin emek ve fedakarlıklarıyla kurulan Gediz’in çürümeye terk edildiğini gösterdi. Rektör, binanın kapatma sonrası hiç kullanılmadığını şöyle anlattı: “İnşaat ihtiyacı olmaksızın hazır bir binayı eğitim öğretime hazırlıyoruz. Ancak iki yıldır herhangi bir şekilde içinde yaşanılmayan bir kampusun bir sürü sıkıntısı var. Biz 3-3,5 ay gibi bir sürede kampusun temel ihtiyacı olan tüm çevre düzenlemesi dahil elektrik su telefon internet bağlantılarını hızlıca düzelttik.” YAĞMA KESMEDİ, KARALAMA HABERLERİ Üniversite binalarına el konulup talan edilirken iktidar yanlısı basın da boş durmadı. Yalan haberlerle üniversitelere kara çalınmaya çalışıldı. Bu çarpıtma ve yalan haberlerden en dikkat çekeni Gaziantep’teki Zirve Üniversitesi’yle ilgiliydi. Zirve’nin devredildiği Gaziantep Üniversitesi’nin rektörü okulda gizli bir atış poligonu olduğunu medyaya servis etti. Oysa tamamen kanunlara uygun olarak uzun yıllardır hizmet veren bu poligon üniversitenin tanıtım kitapçıklarında da yer alıyordu. Rektörün rezaletini savcılık açıklama yaparak toparlamaya çalıştı. Gasp edilen üniversitelerdeki değerli evrakın nasıl muhafaza edildiğini de Zirve Üniversitesinde yaşanan bir olayla öğrendik. Okula çöken görevliler resmi evrakları ortalığa savurdukları için öğrenciler yeni okullarına kayıt olabilmek için gerekli belgelerini yerlerden toplamak zorunda kaldı. İPEK ÜNİVERSİTESİ BAŞLARINI DÖNDÜRDÜ Talan ve gaspın en çarpıcı örnekleri Ankara’daki İpek Üniversitesi’nde yaşandı. Gaspedilen üniversitenin yerine kurulan Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nin Rektörü olan Erol Parlak kendisiyle röportaj yapan Gülben Ergen’e “YÖK Başkanı’na talimat verildi ve bu üniversite kuruldu. İbrahim Kalın Hoca ile üniversitenin yapısal planlamasını, vizyonunu, misyonunu, akademik yapılanmasını çalıştık. Daha sonra da sayın Cumhurbaşkanımız rektör olarak beni atadı.” ifadelerini kullanıyordu. Oysa Üniversite zaten yıllar önce kurulmuş ve hizmet vermekteydi. Üniversitenin gerçek sahibi Akın İpek’in, Parlak’a sosyal medya üzerinden verdiği cevap yağma düzenini tüm çıplaklığıya ortaya koydu. Gülben Ergen’le okulun kırmızı kapısı önünde poz veren Parlak’a seslenen Akın İpek, “Bu dönem daha güzel anlatılamazdı… Bu şarkı kimin eseri diye sorulmamış… Hocamız hayallerini anlatmış. Resim çekilmiş. O kırmızı kapıyı boyamak yıllar sürdü. Dili yok konuşmaz sanılmasın. Konuşur… Fakat herkes anlamaz.” dedi. Aynı Üniversitenin Rektör Yardımcılığına ise dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un eşi Prof. Sevgi Kurtulmuş atandı. Prof. Kurtulmuş’un odasında gaspedilen mobilyalarla verdiği pozlar medyada tartışma konusu oldu. Kaynak: TR724 http://aktifhaber.com/15-temmuz/gasp-edilen-ve-kapatilan-15-universitenin-mallari-ne-oldu-h132481.html
Gasp edilen ve kapatılan 15 üniversitenin malları ne oldu?

Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde çıkarılan ilk Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 15 vakıf üniversite kapatıldı. Bütün mal varlıklarına el konuldu.

Bu üniversitelerin arazileri, binaları, eğitim materyalleri, mobilyaları, bilgisayarları, hastanelerinde bulunan paha biçilmez tıbbi cihazları ne oldu? Bu varlıkları kim, kimler, nasıl kullandı ve kullanmaya devam ediyor? Bunu araştırmaya başladığımızda gasp edilen üniversitelere ilişkin ilginç bilgiler karşımıza çıktı.

03 Ağustos 2016 tarihinde Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üniversitelere bir yazı göndererek, kapatılan vakıf üniversitelerinin tüm taşınmazlarının Maliye Bakanlığınca, YÖK tarafından bu kurumların öğrencilerinin nakledildiği üniversitelere ‘geçici tahsis edilmesine’ karar verildiği bildirildi.

YÖK yetkililerinin açıklamalarında yer verilen “ev sahibi üniversitelerde eğitim gören öğrencilerin itirazlarına sebep olan mekan sıkıntısının önüne geçilmiş olduğu” iddia edildi. Gerçekte ise bu binaların çoğu yıllarca kullanılmadı. Binalardaki malzemeler okulları devralan üniversitelerce yağmalandı.

BİR TEK DUVARLAR KALDI

Gasp edilen üniversitelerin materyallerini paylaşamadığı için kavgaya tutuşanlar bile oldu. İhtilaf çıkınca yağma rezaletinin boyutları gözler önüne serildi. Bunlardan biri Samsun’da kapatılan Canik Başarı Üniversitesi’nin yerine kurulan Samsun Üniversitesi ile ortaya çıktı. 18 Mayıs 2018’de kurulan Samsun Üniversitesi için Başarı Üniversitesi’nin kampüsü tahsis edildi. El konulan üniversitenin tüm malları da 2019-2020 yılında öğrenci almaya başlayacak olan Samsun Üniversitesi tarafından kullanılması amacıyla devredildi. Fakat devlet tarafından gasp edilen üniversitenin kampüsüne yerleşen Samsun Üniversitesi’nin yetkilileri, kurumdaki tüm taşınır malların 19 Mayıs Üniversitesi (OMÜ) tarafından yağmalandığını gördü.

Bomboş bir bina ile karşılaşan yetkililer, tüm eşyaların OMÜ yönetimi tarafından alındığını farketti. Yeni eğitim öğretim döneminde öğrenci alacak olan üniversiteye ait binada bulunan koltukları, büro malzemeleri, bilgisayarları, yazıcıları gibi elektronik eşyaların yanı sıra kütüphanedeki kitaplar, dersliklerde bulunan tahta ve sandalyeler hatta sinema salonundaki koltuklar, klimalar bile OMÜ tarafından sökülerek götürüldü.

GEDİZ’İ ÇÜRÜTTÜLER

İzmir’de gasp edilen Gediz Üniversitesi’nin yerine kurulan Bakırçay Üniversitesi’ne yeni atanan Rektörün ifadeleri ise hayırseverlerin emek ve fedakarlıklarıyla kurulan Gediz’in çürümeye terk edildiğini gösterdi.

Rektör, binanın kapatma sonrası hiç kullanılmadığını şöyle anlattı: “İnşaat ihtiyacı olmaksızın hazır bir binayı eğitim öğretime hazırlıyoruz. Ancak iki yıldır herhangi bir şekilde içinde yaşanılmayan bir kampusun bir sürü sıkıntısı var. Biz 3-3,5 ay gibi bir sürede kampusun temel ihtiyacı olan tüm çevre düzenlemesi dahil elektrik su telefon internet bağlantılarını hızlıca düzelttik.”

YAĞMA KESMEDİ, KARALAMA HABERLERİ

Üniversite binalarına el konulup talan edilirken iktidar yanlısı basın da boş durmadı. Yalan haberlerle üniversitelere kara çalınmaya çalışıldı. Bu çarpıtma ve yalan haberlerden en dikkat çekeni Gaziantep’teki Zirve Üniversitesi’yle ilgiliydi.

Zirve’nin devredildiği Gaziantep Üniversitesi’nin rektörü okulda gizli bir atış poligonu olduğunu medyaya servis etti. Oysa tamamen kanunlara uygun olarak uzun yıllardır hizmet veren bu poligon üniversitenin tanıtım kitapçıklarında da yer alıyordu. Rektörün rezaletini savcılık açıklama yaparak toparlamaya çalıştı.

Gasp edilen üniversitelerdeki değerli evrakın nasıl muhafaza edildiğini de Zirve Üniversitesinde yaşanan bir olayla öğrendik. Okula çöken görevliler resmi evrakları ortalığa savurdukları için öğrenciler yeni okullarına kayıt olabilmek için gerekli belgelerini yerlerden toplamak zorunda kaldı.

İPEK ÜNİVERSİTESİ BAŞLARINI DÖNDÜRDÜ

Talan ve gaspın en çarpıcı örnekleri Ankara’daki İpek Üniversitesi’nde yaşandı. Gaspedilen üniversitenin yerine kurulan Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nin Rektörü olan Erol Parlak kendisiyle röportaj yapan Gülben Ergen’e “YÖK Başkanı’na talimat verildi ve bu üniversite kuruldu. İbrahim Kalın Hoca ile üniversitenin yapısal planlamasını, vizyonunu, misyonunu, akademik yapılanmasını çalıştık. Daha sonra da sayın Cumhurbaşkanımız rektör olarak beni atadı.” ifadelerini kullanıyordu. Oysa Üniversite zaten yıllar önce kurulmuş ve hizmet vermekteydi.

Üniversitenin gerçek sahibi Akın İpek’in, Parlak’a sosyal medya üzerinden verdiği cevap yağma düzenini tüm çıplaklığıya ortaya koydu. Gülben Ergen’le okulun kırmızı kapısı önünde poz veren Parlak’a seslenen Akın İpek, “Bu dönem daha güzel anlatılamazdı… Bu şarkı kimin eseri diye sorulmamış… Hocamız hayallerini anlatmış. Resim çekilmiş. O kırmızı kapıyı boyamak yıllar sürdü. Dili yok konuşmaz sanılmasın. Konuşur… Fakat herkes anlamaz.” dedi.

Aynı Üniversitenin Rektör Yardımcılığına ise dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un eşi Prof. Sevgi Kurtulmuş atandı. Prof. Kurtulmuş’un odasında gaspedilen mobilyalarla verdiği pozlar medyada tartışma konusu oldu.

Kaynak: TR724

http://aktifhaber.com/15-temmuz/gasp-edilen-ve-kapatilan-15-universitenin-mallari-ne-oldu-h132481.html
15 May 2019 16:47
AKP’li belediyeden Ramazan’da kaçak içki üretimi Afyonkarahisar’a bağlı Sultandağı ilçesinde AKP’li belediyeye ait soğuk hava deposunda kaçak içki üretimi sağlayan düzenek ele geçirildi. Belediye olayla ilgili işlem yapmazken, skandalı ortaya çıkaran belediye işçisi ise sürgün edildi. CHP Afyonkarahisar Milletvekili Burcu Köksal, skandalı Meclis Genel Kurulu’na taşıdı. Köksal, “Seçim bölgem Afyonkarahisar’a bağlı Sultandağı ilçesinde AKP’li belediyeye ait soğuk hava deposunda geçtiğimiz günlerde kaçak içki üretimi sağlayan düzenek ele geçirilmiştir. Söz konusu kaçak içki üretimini belediye işçisi kamerayla tespit edip görüntüleri AKP’li Belediye Başkanına yolladığı ve AKP İlçe Başkanı ve Belediye Başkanıyla görüştüğü hâlde -bu konudaki Whatsapp yazışmaları da mevcutken- söz konusu soğuk hava deposunda kaçak içki üretimiyle ilgili AKP’li Belediye Başkanının hiçbir işlem yapmayarak ve hatta bu skandalı ortaya çıkaran belediye işçisini başka yere âdeta sürgüne göndererek bu olaya göz yumduğu ve destek verdiği aşikârdır.” dedi. Vekil Köksal, CHP’li belediyelerin sık sık teftişe maruz kaldığını hatırlatarak, “Şimdi, burada merak ettiğimiz konu şu, her fırsatta Cumhuriyet Halk Partili belediyelere görevden almak için müfettiş üstüne müfettiş gönderenler mübarek ramazan ayında kendi belediyesinde kaçak içki üretimine destek veren, göz yuman AKP’li Belediye Başkanıyla ilgili herhangi bir işlem yapacaklar mıdır?” diye sordu. http://aktifhaber.com/gundem/akpli-belediyeden-ramazanda-kacak-icki-uretimi-h132479.html
AKP’li belediyeden Ramazan’da kaçak içki üretimi

Afyonkarahisar’a bağlı Sultandağı ilçesinde AKP’li belediyeye ait soğuk hava deposunda kaçak içki üretimi sağlayan düzenek ele geçirildi. Belediye olayla ilgili işlem yapmazken, skandalı ortaya çıkaran belediye işçisi ise sürgün edildi.

CHP Afyonkarahisar Milletvekili Burcu Köksal, skandalı Meclis Genel Kurulu’na taşıdı. Köksal, “Seçim bölgem Afyonkarahisar’a bağlı Sultandağı ilçesinde AKP’li belediyeye ait soğuk hava deposunda geçtiğimiz günlerde kaçak içki üretimi sağlayan düzenek ele geçirilmiştir. Söz konusu kaçak içki üretimini belediye işçisi kamerayla tespit edip görüntüleri AKP’li Belediye Başkanına yolladığı ve AKP İlçe Başkanı ve Belediye Başkanıyla görüştüğü hâlde -bu konudaki Whatsapp yazışmaları da mevcutken- söz konusu soğuk hava deposunda kaçak içki üretimiyle ilgili AKP’li Belediye Başkanının hiçbir işlem yapmayarak ve hatta bu skandalı ortaya çıkaran belediye işçisini başka yere âdeta sürgüne göndererek bu olaya göz yumduğu ve destek verdiği aşikârdır.” dedi.

Vekil Köksal, CHP’li belediyelerin sık sık teftişe maruz kaldığını hatırlatarak, “Şimdi, burada merak ettiğimiz konu şu, her fırsatta Cumhuriyet Halk Partili belediyelere görevden almak için müfettiş üstüne müfettiş gönderenler mübarek ramazan ayında kendi belediyesinde kaçak içki üretimine destek veren, göz yuman AKP’li Belediye Başkanıyla ilgili herhangi bir işlem yapacaklar mıdır?” diye sordu.

http://aktifhaber.com/gundem/akpli-belediyeden-ramazanda-kacak-icki-uretimi-h132479.html
15 May 2019 16:45
İBB'ye 4.5 milyar lira borç veren İSKİ, yılı yarım milyar liralık borçla kapattı

İSKİ, yılı yaklaşık 465 milyon borçla kapattı.

AKP yönetimindeki İstanbul'un, 22 milyar lira borçlandırıldığı biliniyor. İBB’nin bütçesi geçen yılki açığı, 3.7 milyar lira...

İBB’nin kendisine bağlı olan kuruluşu İSKİ’ye de 4.5 milyar TL borcu olduğu belirtilmişti. Bugün yapılacak İSKİ Genel Kurulu öncesi İSKİ 2018 faaliyet raporu açıklandı.

Cumhuriyet haberinde, 2018 yılı bütçe gelirleri 6 milyar 262 milyon 405 bin 587 lira olan İSKİ’nin bütçe giderinin ise 6 milyar 762 milyon 775 bin lira olarak kayıtlara geçtiği belirtiliyor.

Buna göre İSKİ, 2018 yılında 500 milyon 369 bin lira açık vermiş. Faaliyet raporunda bu rakamın “idare banka mevcudundan” karşılandığı kaydediliyor.

İSKİ’nin 2018 yılı bilançosuna bakıldığında ise 464 milyon 490 bin lira faaliyet borcu görülüyor. Bu rakamın içinde 246 milyon 189 bini müteahhit firmalara olmak üzere çeşitli borçlar bulunuyor.

http://aktifhaber.com/gundem/ibbye-45-milyar-lira-borc-veren-iski-yili-yarim-milyar-liralik-borcla-kapatti-h132478.html
15 May 2019 16:42 güncellendi
15 May 2019 16:42
‘İtirafçı’ olmadı, 15 yıl daha istendi

Tutuklu gazeteci Ercan Gün’ün polis ifadesinde, etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak istemediğini, bir örgütle irtibatının olmadığını, Bylock kullanmadığını söyledi.

http://aktifhaber.com/medya/itirafci-olmadi-tutuklu-gazeteci-ercan-gune-15-yil-daha-istendi-h132477.html
15 May 2019 16:40 güncellendi
15 May 2019 16:40
17/25`te yolsuzluk operasyonlarıyla suç üstü yakalanan hırsız rejim kendi gibi suç üstü yakalanan derin devlet yılanıyla ittifak etti... Neticede derin devletin yeni sahibi AKP oldu Türkiye’nin 1980 ve 90’lı yıllarını bugünle karşılaştıran ve günümüzde daha ağır hak ihlallerinin yaşandığına dikkat çeken hukukçu milletvekili Sezgin Tanrıkulu, o günkü uygulamaların şimdi idari pratik olarak sürdürülmekte olduğunu dile getirdi. BU DÖNEMİN TABLOSU ÇOK DAHA AĞIR Tanrıkulu, “Yaşanan ihlaller artık sistematik bir hal aldı. 1980’li, 1990’lı yıllarda faili meçhul cinayetler, kayıplar, köy yakmaları, ifade ve düşünce özgürlüğü önündeki engeller gibi birçok ihlaller vardı. Şimdi de o ihlaller çok daha ağır bir biçimde devam ediyor. Çünkü bana göre eski derin devletin yeni sahibi AKP’dir. O zamanki uygulamalar şimdi de idari pratik olarak sürdürülmekte. Başta kayıplar olmak üzere ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, örgütleme özgürlüğü ve medya özgürlüğü üzerindeki baskılar çok daha şiddetli bir biçimde devam ediyor. Ben o dönemle bu dönemi karşılaştırdığımda bu dönemi daha ağır bir tablo olarak görüyorum” dedi. ANNELERE YAPILAN MUAMELE O DÖNEMDE OLMAMIŞTI Tanrıkulu, şunları kaydetti: “Cezaevlerinde oturma eylemi yapan annelere yapılan muamele, baskı, yerde sürüklenme, kol kırma, itme, vicdansızca gözaltına alınma hiçbir dönemde olmamıştı. Cumartesi Anneleri’ne yapılan muamele hiçbir zaman olmamıştı. Oğullarının ölmesini istemeyen anneler cezaevleri önlerinde seslerini duyurmak istiyorlar. Bunlara büyük bir tahammülsüzlük var. Gazetecilerle birlikte onlarca anne şu anda bile gözaltında. Evet, o dönemde faili meçhul cinayetler vardı ama şimdi de var. Son iki yılda 22 kayıp var.” DAHA ÇOĞULCU BİR MEDYA VARDI 1980 ve 90’lı yıllara göre beş temel konuda geriye gidişe dikkat çeken Tanrıkulu, bunun ilkinin medya olduğunu vurguladı. 1980’lerde her şeye rağmen daha çoğulcu bir medya ortamının olduğunu kaydeden Tanrıkulu, “Evet OHAL vardı. Ama medya insan hakları haberlerini haberleştirebiliyordu. Mesela Cizre’deki dışkı yedirme olayı gazetelere manşet olabilmişti. Hem de bir gazeteye değil, birden çok gazeteye. Ve o etkili kamuoyu nedeniyle Türkiye’nin gündemine, dünyanın gündemine oturmuştu. Bugün bir faili meçhul cinayeti, bir kaybı merkez medyada yapmak mümkün değil. Çünkü medyanın yüzde 95’i tek sesli hale geldi ve AKP’nin kontrolünde” ifadelerini kullandı. SİVİL TOPLUM ETKİSİZ HALE GETİRİLDİ Geriye giden ikinci konunun sivil toplum kuruluşları olduğuna dikkat çeken Tanrıkulu, “İnsan hakları ihlallerini önlemedeki mekanizma olarak o zaman daha güçlü bir sivil toplum kuruluşları vardı. Daha bağımsız ve daha etkili bir sivil toplum vardı. Şimdi OHAL döneminde kapatılan sivil toplum örgütleri var. Bu kurumları yöneticilerine yönelik büyük bir baskı var. Birçoğu cezalandırıldı. Cezaevine atıldı. Dernekler kapatıldı. Dolayısıyla sivil toplum daha da etkisiz hale getirildi. Sesini çıkarmaya çalışanlar da yani meslek örgütleri dâhil olmak üzere iktidarın baskısı altında” diye konuştu. HA KARAYOLLARI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ HA HSK Geriye giden üçüncü şeyin yargı olduğunu dile getiren Tanrıkulu, “O zaman da yargı tarafsız değildi. Ama yürütme organının özdeşleşmiş bir parçası gibi değildi. Şimdi bir parçası haline gelmiş. Ha Karayolları Genel Müdürlüğü ha Hakimler ve Savcılar Genel Kurulu Başkanlığı. Yani bir fark kalmamış aralarında. Doğrudan doğruya iktidardan talimat alan, onun isteklerine göre harekete geçen, onun isteklerine göre karar veren bir yargı ortamı var” ifadelerinde bulundu. İNSAN HAKLARI KOMİSYONU ETKİLİ ÇALIŞABİLİYORDU Dördüncüsünün ise parlamento olduğunun altını çizen Tanrıkulu, sözlerini şöyle sürdürdü: “O yıllarda daha çoğulcu bir parlamento yapısı vardı. Mesela faili cinayetleri önleme komisyonu, araştırma komisyonu. Yakılan köylerle ilgili komisyon, Susurluk komisyonu o dönemin etkili komisyonlarından birkaç taneydi. İnsan hakları araştırma komisyonu çok etkili çalışabiliyordu. Şimdi ise yazılı soru önergelerimiz bile geri çevriliyor.” AVRUPA DUYARLILIĞINI YİTİRDİ Beşinci konunun ise uluslararası mekanizmaları tanıma meselesi olduğunu anlatan Tanrıkulu şöyle devam etti: “O zamanlar uluslararası mekanizmalardan çekinen, o raporu geçmek istemeyen hükümetler vardı. Bundan etkilenen hükümetler var. Uluslararası mekanizmalar çok daha etkili raporlar hazırlıyorlar. Avrupa ve dünya kamuoyunun vicdanı Türkiye’deki insan hakları ihlalleriyle bir ortaklık yaratabiliyordu. Ama şimdi uluslararası mekanizmalardan çekinmeyen, onların raporunu ‘işte bizi çökertmeye çalışıyor. Zaten şunlar şöyledir, böyledir’ diyen bir hükümet var. Avrupa toplumu da Türkiye’deki hak ihlallerine karşı maalesef duyarlılığını yitirmiş durumda. Dolayısıyla bu beş etkeni karşılaştırdığımız zaman şimdi çok daha berbat bir durumda olduğumuzu söyleyebilirim.”
17/25`te yolsuzluk operasyonlarıyla suç üstü yakalanan hırsız rejim kendi gibi suç üstü yakalanan derin devlet
yılanıyla ittifak etti...

Neticede derin devletin yeni sahibi AKP oldu

Türkiye’nin 1980 ve 90’lı yıllarını bugünle karşılaştıran ve günümüzde daha ağır hak ihlallerinin yaşandığına dikkat çeken hukukçu milletvekili Sezgin Tanrıkulu, o günkü uygulamaların şimdi idari pratik olarak sürdürülmekte olduğunu dile getirdi.

BU DÖNEMİN TABLOSU ÇOK DAHA AĞIR

Tanrıkulu, “Yaşanan ihlaller artık sistematik bir hal aldı. 1980’li, 1990’lı yıllarda faili meçhul cinayetler, kayıplar, köy yakmaları, ifade ve düşünce özgürlüğü önündeki engeller gibi birçok ihlaller vardı. Şimdi de o ihlaller çok daha ağır bir biçimde devam ediyor. Çünkü bana göre eski derin devletin yeni sahibi AKP’dir. O zamanki uygulamalar şimdi de idari pratik olarak sürdürülmekte. Başta kayıplar olmak üzere ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, örgütleme özgürlüğü ve medya özgürlüğü üzerindeki baskılar çok daha şiddetli bir biçimde devam ediyor. Ben o dönemle bu dönemi karşılaştırdığımda bu dönemi daha ağır bir tablo olarak görüyorum” dedi.

ANNELERE YAPILAN MUAMELE O DÖNEMDE OLMAMIŞTI

Tanrıkulu, şunları kaydetti: “Cezaevlerinde oturma eylemi yapan annelere yapılan muamele, baskı, yerde sürüklenme, kol kırma, itme, vicdansızca gözaltına alınma hiçbir dönemde olmamıştı. Cumartesi Anneleri’ne yapılan muamele hiçbir zaman olmamıştı. Oğullarının ölmesini istemeyen anneler cezaevleri önlerinde seslerini duyurmak istiyorlar. Bunlara büyük bir tahammülsüzlük var. Gazetecilerle birlikte onlarca anne şu anda bile gözaltında. Evet, o dönemde faili meçhul cinayetler vardı ama şimdi de var. Son iki yılda 22 kayıp var.”

DAHA ÇOĞULCU BİR MEDYA VARDI

1980 ve 90’lı yıllara göre beş temel konuda geriye gidişe dikkat çeken Tanrıkulu, bunun ilkinin medya olduğunu vurguladı. 1980’lerde her şeye rağmen daha çoğulcu bir medya ortamının olduğunu kaydeden Tanrıkulu, “Evet OHAL vardı. Ama medya insan hakları haberlerini haberleştirebiliyordu. Mesela Cizre’deki dışkı yedirme olayı gazetelere manşet olabilmişti. Hem de bir gazeteye değil, birden çok gazeteye. Ve o etkili kamuoyu nedeniyle Türkiye’nin gündemine, dünyanın gündemine oturmuştu. Bugün bir faili meçhul cinayeti, bir kaybı merkez medyada yapmak mümkün değil. Çünkü medyanın yüzde 95’i tek sesli hale geldi ve AKP’nin kontrolünde” ifadelerini kullandı.

SİVİL TOPLUM ETKİSİZ HALE GETİRİLDİ

Geriye giden ikinci konunun sivil toplum kuruluşları olduğuna dikkat çeken Tanrıkulu, “İnsan hakları ihlallerini önlemedeki mekanizma olarak o zaman daha güçlü bir sivil toplum kuruluşları vardı. Daha bağımsız ve daha etkili bir sivil toplum vardı. Şimdi OHAL döneminde kapatılan sivil toplum örgütleri var. Bu kurumları yöneticilerine yönelik büyük bir baskı var. Birçoğu cezalandırıldı. Cezaevine atıldı. Dernekler kapatıldı. Dolayısıyla sivil toplum daha da etkisiz hale getirildi. Sesini çıkarmaya çalışanlar da yani meslek örgütleri dâhil olmak üzere iktidarın baskısı altında” diye konuştu.

HA KARAYOLLARI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ HA HSK

Geriye giden üçüncü şeyin yargı olduğunu dile getiren Tanrıkulu, “O zaman da yargı tarafsız değildi. Ama yürütme organının özdeşleşmiş bir parçası gibi değildi. Şimdi bir parçası haline gelmiş. Ha Karayolları Genel Müdürlüğü ha Hakimler ve Savcılar Genel Kurulu Başkanlığı. Yani bir fark kalmamış aralarında. Doğrudan doğruya iktidardan talimat alan, onun isteklerine göre harekete geçen, onun isteklerine göre karar veren bir yargı ortamı var” ifadelerinde bulundu.

İNSAN HAKLARI KOMİSYONU ETKİLİ ÇALIŞABİLİYORDU

Dördüncüsünün ise parlamento olduğunun altını çizen Tanrıkulu, sözlerini şöyle sürdürdü: “O yıllarda daha çoğulcu bir parlamento yapısı vardı. Mesela faili cinayetleri önleme komisyonu, araştırma komisyonu. Yakılan köylerle ilgili komisyon, Susurluk komisyonu o dönemin etkili komisyonlarından birkaç taneydi. İnsan hakları araştırma komisyonu çok etkili çalışabiliyordu. Şimdi ise yazılı soru önergelerimiz bile geri çevriliyor.”

AVRUPA DUYARLILIĞINI YİTİRDİ

Beşinci konunun ise uluslararası mekanizmaları tanıma meselesi olduğunu anlatan Tanrıkulu şöyle devam etti: “O zamanlar uluslararası mekanizmalardan çekinen, o raporu geçmek istemeyen hükümetler vardı. Bundan etkilenen hükümetler var. Uluslararası mekanizmalar çok daha etkili raporlar hazırlıyorlar. Avrupa ve dünya kamuoyunun vicdanı Türkiye’deki insan hakları ihlalleriyle bir ortaklık yaratabiliyordu. Ama şimdi uluslararası mekanizmalardan çekinmeyen, onların raporunu ‘işte bizi çökertmeye çalışıyor. Zaten şunlar şöyledir, böyledir’ diyen bir hükümet var. Avrupa toplumu da Türkiye’deki hak ihlallerine karşı maalesef duyarlılığını yitirmiş durumda. Dolayısıyla bu beş etkeni karşılaştırdığımız zaman şimdi çok daha berbat bir durumda olduğumuzu söyleyebilirim.”
15 May 2019 00:37
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
TÜRKİYE beden ise, HİZMET o bedenin ruhuydu...Ruh bedeni terkedince, beden çürümeye başladı...

Samet Yıldız
14 May 2019 21:39
YENİ Türkiye Gerçekleri
Hamile Tutuklu Hatice Şahnaz`ın ailesi
14 May 2019 20:11 güncellendi
14 May 2019 20:11
Türkiye zulüm düzeninden, Zalim’den ve O’nun yalakalarından nasıl kurtulur?
Her grup/kişi görüşünü benimsemediği insanların da haklarını savunmaya başlar, onun için de mücadele verirse kurtulur!
Herkes sadece kendi mahallesini gördüğü sürece Zalim ve zulüm düzeni devam eder!

https://twitter.com/mahmutakpinar1/status/1128133517907562497
14 May 2019 19:41 güncellendi
14 May 2019 19:41
Saray ne kadar büyükse soytarısı da o kadar çok olurmuş...
Saray ne kadar büyükse soytarısı da o kadar çok olurmuş...
14 May 2019 19:40
Bu gidişle dünyaya duvar örecekler.... Muz cumhuriyetinden beter hale getirdiğiniz o güzel ülkede bu yaptıklarınızla Enes’e kıl kadar zarar vermediğinizin,aksine büyüttüğünüzün ve sadece kendinizi dünyaya biraz daha rezil&maskara ettiğinizin farkında mısınız? S Sport spikeri Saraç: Enes Kanter oynadığı için NBA konfederasyon finalini yayınlayamayacağız, finale çıkarsa finali de veremeyiz https://bbc.in/2VF2Dgj
Bu gidişle dünyaya duvar örecekler....

Muz cumhuriyetinden beter hale getirdiğiniz o güzel ülkede bu yaptıklarınızla Enes’e kıl kadar zarar vermediğinizin,aksine büyüttüğünüzün ve sadece kendinizi dünyaya biraz daha rezil&maskara ettiğinizin farkında mısınız?

S Sport spikeri Saraç: Enes Kanter oynadığı için NBA konfederasyon finalini yayınlayamayacağız, finale çıkarsa finali de veremeyiz https://bbc.in/2VF2Dgj
14 May 2019 19:36
Ülkeyi şu an yöneten Erdoğan+derin devlet ortaklığının, muhalif herkesi suturmak için kullandığı f.tö yaftasını hala sorgusuz,tırnaksız ve keyifle kullanan böyle muhalefet ve böyle solcular oldukça bu bataktan çıkış çok zor. Aynı karanlık tipler,Furkan Vakfı Bşk Alparslan Kuytul’a da gidip “Bize bunu yapanlar f.töcüdür” dersen önün açılır” demişler;“Ben bunu yapacak kadar şerefsiz miyim” diye teklifi reddedince de hapse atmışlardı.Devletin mafyaya dönüştüğü ülkelerde sistem böyle çalışır.
Ülkeyi şu an yöneten Erdoğan+derin devlet ortaklığının, muhalif herkesi suturmak için kullandığı f.tö yaftasını hala sorgusuz,tırnaksız ve keyifle kullanan böyle muhalefet ve böyle solcular oldukça bu bataktan çıkış çok zor.

Aynı karanlık tipler,Furkan Vakfı Bşk Alparslan Kuytul’a da gidip “Bize bunu yapanlar f.töcüdür” dersen önün açılır” demişler;“Ben bunu yapacak kadar şerefsiz miyim” diye teklifi reddedince de hapse atmışlardı.Devletin mafyaya dönüştüğü ülkelerde sistem böyle çalışır.
14 May 2019 19:29
‘Çaldılar’ diyen Yıldırım’ın İBB geçmişi! İDO Genel Müdürü’yken bakın neden görevden alınmış

İstanbul seçimlerine ilişkin çaldılar iddiasında bulunan Binali Yıldırım’ın 1994 yılında İDO Genel Müdürüyken 1999 yılında dönemin belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna tarafından akrabalarına İDO’nun büfelerini dağıttığı için görevden alınmıştı.

YSK’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini iptal etmesinin ardından yeniden adaylık kampanyasını başlatan Binali Yıldırım’ın 1999 yılında akrabalarına İDO’nun büfelerini dağıttığı için görevden alındığı haberi dikkat çekti.2 Kasım 1999 tarihli Hürriyet gazetesinin haberine göre İDO Genel Müdürü Binali Yıldırım, deniz otobüslerindeki büfeleri akrabalarının şirketi Çağrı Temizlik ve Gıda Hizmetleri’ne verdi. Bu kárlı iş, sözleşme uzatılarak bugüne kadar devam etti. Yıldırım son sözleşmeyi imzalayacak genel müdür yardımcısı bile bulamadı.

1994’e kadar İDO’ya bağlı gemilerdeki büfeler, işletici firmaya gemilerin temizliği, hizmeti ve iç bakımı karşılığında tahsis ediliyordu.

1994’te İDO Genel Müdürü olan Binali Yıldırım, gemi büfelerinin hem temizlik karşılığı hem de üzerine para isteyerek firmalara kiralanmasını istedi. İhale yapıldı. Kazanan firma, temizlik ve kira bedeli karşılığı büfeleri aldı ama altından kalkamadı, kirayı ödeyemedi.

http://aktifhaber.com/upload/assets/0a99b71435721fee62e9e07fcd0cd726.jpg

Hürriyet’teki haber şöyle devam ediyor:

Dayısının gelini

İDO kiraları ödenmeyince işi kendi yapmaya başladı. Binali Yıldırım, işin başına dayısı Yılmaz Erence’yi geçirdi. Yılmaz Erence İDO’nun maaşlı elemanı olarak burayı işletmeye başladı.

Sonra Yıldırım burayı bir firmanın işletmesi gerektiğini söyleyip, işi Kasım 1996’da Çağrı Temizlik ve Gıda Hizmetleri adlı bir şirketi temsilen Yılmaz Erence’nin gelini Behice Erence’ye verdi.

Behice Erence ile yapılan sözleşme gereği şirket gemi büfelerini 15.11.1996-31.12.1997 arasında işletecekti. Sözleşmeye, İDO’nun büfelerde çalışanların maaşlarını ödemesini öngören bir madde eklendi. Ayrıca yolcunun yoğun olduğu mevsimlerde firma işçi sayısını artırabilecekti. Buna göre firma büfeleri işletiyor, ancak çalıştırdığı işçilerin maaşlarını İDO’ya ödettiriyordu.

Sözleşme hep uzatılıyor

İlk sözleşmenin süresi bittikten sonra şirketle 1.2.1998-31.1.2000 arasını kapsayan ikinci bir sözleşme yapıldı. Buna göre, İDO firmaya çalıştırdığı işçi başına birinci yıl 105 milyon, ikinci yıl günün koşullarına göre belirlenecek bir personel maaş gideri verecek, yoğun mevsimlerde işçi alımı yapılabilecek, firma İDO’ya birinci yıl 1 milyar 250 milyon, ikinci yıl 2 milyar aylık kira ödeyecekti.

17.9.1998’te ek bir sözleşme daha yapıldı ve personel maaşlarının 130 milyona çıkarılması, temizlik malzemelerinin İDO tarafından alınması ve çalışanların yemek giderinin İDO tarafından karşılanmasına karar verildi.

Yani demirbaşlar İDO’ya ait, gemiler İDO’ya ait, orada çalışanların maaşları hatta yemek masrafları bile İDO’ya aitti; ama yapılan işten bir başkası nemalanıyordu, şirket sadece İDO’ya kira ödüyordu.

Binali Yıldırım, 29.1.1999’da şirketle ikinci bir ek sözleşme yaptı. Buna göre 18 Nisan 1999 seçimlerinde Fazilet Partisi’nin Büyükşehir Belediyesi’ni kaybetmesi ihtimaline karşı sözleşmenin bitim tarihi 31.2.2001’e uzatıldı ve çalışanların maaş ödemeleri olarak İDO’nun firmaya 30 Haziran’a kadar kişi başına 205 milyon, 31.01.2000’e kadar da 247 milyon aktarmasına karar verildi.

Evrak sahteciliği

Ancak Binali Yıldırım, ikili imzayla yapması gereken bu sözleşmeyi imzalatacak bir genel müdür yardımcısı bulamadı. 3 genel müdür yardımcısından terminallerden sorumlu olan Adnan Çelik ve mali işlerden sorumlu olan Necmettin Erdil seçimlerde aday olmak için istifa etmişlerdi. Geriye sadece işletmeden sorumlu genel müdür yardımcısı olan Gökşin Türkmen kalmıştı; Türkmen ise İDO’nun yararına olmadığı gerekçesiyle sözleşmeyi imzalamayı reddetmişti.

Geçmiş tarihli sözleşme

Bunun üzerine Binali Yıldırım, geçmiş tarihli bir sözleşme hazırlattı. 15.1.1999 tarihinde yapılmış gibi gösterilen bu sözleşmede sürenin uzatılması dışında çalışanların ücret artışını gösteren diğer madde aynen kondu. Altına da o tarihte halen görev başındaymış gibi Necmettin Erdil’in imzası eklendi.

Ancak Binali Yıldırım bunu da eline yüzüne bulaştırdı, çünkü Fazilet Partisi’nden belediye başkan adayı olan Erdil’in, seçime katılmak isteyen diğer bürokratlar gibi 11.1.1999’a kadar görevinden ayrılması gerekiyordu. Erdil aday olduğuna göre 15.1.1999’da da görevinin başında olamazdı.

Bir ayda 15 milyar

İDO, Çağrı Temizlik ve Gıda Hizmetleri’ne her ay üç kalem ödeme yapıyor: Personel maaşı, temizlik malzemesi parası ve çalışanların yemek masrafı…

1999’un eylül ayı itibariyle İDO’nun firmanın çalıştırdığı 64 personele 247 milyondan yaptığı ödeme, 15 milyarın üzerinde. Bu çalışanların yemek masrafı olarak günde üç milyondan dağıtılan Sodexho fişleri de yine İDO’nun cebinden çıkıyor.

Personel ücret alamıyor

En büyük yolsuzluk İDO’nun firmaya personel maaşı olarak vermeyi taahhüt ettiği kalemde yaşanıyor. Personel, İDO’nun firmaya verdiği kişi başı personel giderlerinin hepsini maaş olarak almıyor. İDO ve firma arasında yapılan anlaşmalardan, İDO’nun personele 130 milyon vermeyi taahhüt ettiği 1.9.1998 ve 31.1.1999 tarihleri arasında; personele ödenen paranın sadece 94 milyon olduğu bordrolarla belgelenmiş durumda. Arada kişi başına 36 milyon kalıyor ki, bu 64 kişiden 2 milyar 300 milyon TL’nin her ay başı boş ortada dolaştığı, kimin cebine girdiğinin belli olmadığı anlamına geliyor.

Hem malzeme hem parası

Büfelerde çalışanların ifadelerine göre paralarını aldıklarını belirten bordrolar işçilere imzalatılırken, üst üste iki kağıt önlerine konuyor.

Üsttekinde kendilerinin aldığı miktarı gösteren sahte bordro duruyor, onun altında ise İDO’nun personel başına firmaya ödemeyi taahhüt ettiği miktarı gösteren ama meblağın gözükmediği gerçek bordro duruyor. İşçi ikisine de imza atıyor ve formalite yerine getirilmiş oluyor.

Ayrıca ayda 750 milyon olarak dağıtılan bir temizlik malzemesi masrafı var ki, bir iddiaya göre, İDO malzemeleri zaten firmaya gönderiyor. El altından gönderilen temizlik malzemeleri dışında firmaya temizlik malzemesi
gideri olarak ayrıca bir para ödeniyor ki, bu paranın da nereye gittiği belli değil.

İskelelerdeki büfeler

Büfe yolsuzluğu sadece deniz otobüsleriyle kalmıyor, iskelelerdeki büfeleri de kapsıyor.

Binali Yıldırım Kabataş İskelesi’ndeki büfeyi amcası Ali Rıza Yıldırım’a düşük fiyatla kiraladı. Büfenin içindeki bütün eşyalar İDO’ya ait olduğu halde, 1.4.1998-31.3.2001 arasında, ilk yıl 250 milyon, ikinci ve üçüncü yıllarda İTO toptan eşya fiyatlarındaki artış oranına göre yapılacak zamla belirlenmek üzere düşük bir kira bedeli tespit edildi.

Kartal İskelesi’ndeki büfeyi dayısının oğlunun karısı Behice Erence’ye kiraladı. 1.3.1999’dan başlayan dört yıllık bir sözleşme yaptı. Burada da her türlü demirbaş İDO’ya aitti. Kira ise mayıs ve yaz aylarında 200 milyon, diğer sekiz ayda 100 milyon olarak başladı. Her sene sonunda İTO’nun toptan eşya fiyat artışının üzerine yüzde on eklenecek şekilde kira artışı istendi.

Bostancı İskelesi’ndeki büfeyi 1991’den beri akraba olmayan biri işletiyor. Ama onun sözleşmesi akrabalarınkinden çok farklı. Mustafa Şimşek adındaki bu büfeci, büfeyi bomboş kiraladı, herşeyi kendi koydu. Ondan istenen kira, akrabalardan istenenin 6.5 katı: Kartal büfesi Eylül 99’da 100 milyon, Bostancı 650 milyon kira vermiş!

İSTANBUL DENİZ OTOBÜSLERİ (İDO)

İDO 1987’de Dalan tarafından kuruldu. O sırada 10 deniz otobüsü vardı. Sözen döneminde çivi bile çakılmadı. RP 1994 seçimlerini kazandıktan sonra, Binali Yıldırım genel müdür oldu ve 14 deniz otobüsü alındı. Birçok yeni iskele inşa edildi. Binali Yıldırım Avustralya’dan, Türkiye’deki Norveç yapımı araçlara uymayan değişik model deniz otobüslerini almasıyla şirkette büyük tepki yarattı. Tek tip deniz otobüsü, bakım-onarım ve yedek parça açısından İDO’yu büyük bir mali yükten kurtarırken, değişik tip deniz otobüsleri giderlerin artmasına neden oldu. Şirket aldığı deniz otobüslerinin ancak faizini kendi ödeyebiliyor.

KADROLU AKRABALARI

Binali Yıldırım’ın İDO’da çalışan tespit edilebilen akrabalarından bazıları şunlar:

Eniştesi Belgüzar Aksu, yakıt ikmal elemanı

Yeğeni Bekir Aksu, teknisyen

Baldızı Tülin Yıldırım, sekreter

Eniştesi Eftal Şahin, şoför

Eftal Şahin dışında hepsinin İDO’da işe başlama tarihi, Binali Yıldırım’ın genel müdür olduğu tarihten sonrasına rastlıyor.

http://aktifhaber.com/siyaset/caldilar-diyen-yildirimin-ibb-gecmisi-ido-genel-muduruyken-bakin-neden-gorevden-alinmis-h132455.html
14 May 2019 19:24 güncellendi
14 May 2019 19:24
AKP’nin İmamoğlu’nu ‘Cemaat’e bağlama kumpası mahkemede deşifre oldu

Gülen Cemaati soruşturması kapsamında yargılanan Erkan Karaaslan, AKP’nin Ekrem İmamoğlu’na yönelik kumpasını deşifre etti. Karaaslan’ın, anlattıkları mahkeme kayıtlarına girdi.

Aydın’da Hizmet Hareketi’ne yönelik açılan davaya devam edildi. Duruşmaya ‘belediyeler imamı’ olmakla suçlanan Erkan Karaaslan’ın açıklamaları damga vurdu.

Aydın Belediyesi dahil bazı belediyelere danışmanlık hizmeti verdiği belirtilen Karaarslan, 31 Mart seçimlerinden 2 hafta önce avukat görüşmesi adı altında bir görüşmeye çıkarılmış. Karaarslan burada kendisine “Özlem Çerçioğlu ve Ekrem İmamoğlu hakkında beyanda bulun, hemen tahliye ol dediler” dediğini anlattı.

Ekrem İmamoğlu, Ekran Karaaslan ile çektirdiği fotoğrafı 29 Ağustos 2014 tarihinde Twitter hesabından böyle paylaşmıştı.
http://aktifhaber.com/upload/assets/4f81a1070ecba9bee04add5c2d4956bd.jpg

Erkan Karaarslan’ın Aydın 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün verdiği, kayıtlarına giren ifadesi şöyle:
http://aktifhaber.com/upload/assets/916b8a0796c42c5645428636baa357bf.jpeg

“14.03.2019 tarihinde avukat görüşü adı altında cezaevinde beni görüşmeye çıkarttılar. Bu görüşmeye çıkartmadan önce psikoloğa götürdüler. Bir baskı olup olmadığını sordular, Bir baskı olmadığına dair beyanda bulundum. Avukat görüşüne girdiğimde cezaevine girmesi mümkün olmayan Aydın ilinde gazetecilik yapan Serhan Seyhan isimli gazeteciyi gördüm, bu kişi avukat değildir. 14.03.2019 tarihli kendisinin bana yaptığı görüşmede başta Özlem Çerçioğlu ve Ekrem İmamoğlu hakkında CHP başkanları hakkında beyanda bulunmam halinde o gün itibariyle tahliye olacağımı, bu duruşma dahil başka duruşmalarda da tahliye olacağımı, aksi takdirde hüküm giyeceğimi bana beyan etmiştir. Bu görüşmenin ardından yargılanmamın belediye başkanları ile ilgisinin olmadığı söyledi. Kendisine faks göndereceğini belirttim.”

Ankara Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan Karaarslan bir gün sonra bu defa Ankara Cumhuriyet Savcısı’nın kendisini çağırdığını söyledi.

EYÖNTEM Eğitim ve Danışmanlık adlı bir şirketi bulunan Erkan Karaaslan birçok CHP’li belediyeye danışmanlık yapıyordu.

İmamoğlu’na yönelik kumpas girişiminin ikincisi aşamasına savcılar ve bakanlarda da dahil olmuş.

ERKAN KARAASLAN: BEYANDA BULUNURSAM BERAAT EDECEĞİMİ VE TAHLİYE OLACAĞIMI SÖYLEDİLER

15.03.2019 tarihinde Ankara Cumhuriyet Savcısı beni odasına davet etti. Çektiğim faksın devlet kurumlarından çıkmasının mümkün olmadığını, istediğim kişi ile beni görüştürebileceğini söyledi. Tutanaklara ismini geçmesini istemediğim bakanlar bana ve aileme ulaşarak belediye başkanları aleyhinde beyanlarda bulunmamı istediler. Davalardan beraat etmemi ve tahliye olmamı da bu beyanlar ile ilişkili olacağını söylediler. Bu süreç devam etmiştir. 18-19-20-27 Mart’ta cezaevine talebim olmaksızın gelenler olmuştur. Bunlarla ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvuru yaptım.

Danışmanlık yaptığı belediyeler ve başkanlar arasında Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç, Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar, Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu bulunuyor.

17 Ocak’ta tutuklanan ve 25 Nisan’da ilk duruşmaya çıkan Erkan Karaarslan o gün de kendisine yalan ifade vermesi için baskı yapıldığını söylemişti. Ancak o gün İmamoğlu’nun adı geçmedi.

ERKAN KARAASLAN: AİLEMİ, AVUKATIMI BAKANLARLA GÖRÜŞTÜRDÜLER

“Ben 17 Ocak 2019 tarihinde tutuklandım. Yerel seçimler öncesinde cezaevine benimle görüşmeye Aydın’dan gelen kişiler oldu. Benim bu dosyalarla ilgili olarak başta Özlem Çerçioğlu ve bazı CHP’li belediye başkanları aleyhine olmak üzere ifadelerde bulunmam karşılığında tutuklu bulunduğum dosyadan beraat edeceğine dair söylem ve tehditlerde bulundular. Benim ailem benimle görüşemezken bu kişiler sürekli cezaevinde ziyaretime geldiler. Ailemi bakanlarla görüştürdüler. Avukatımı da bakanlarla görüştürdüler. Bunlarla ilgili yazılı beyanlarımın hepsini hazırladım ilgili mahkemelere tek tek göndereceğim, ayrıntıya girmek istemiyorum. Ben bütün bunlara direndim ve gerçekleri söylemeye devam ettiğim için halen cezaevinde tutuklu olarak bulunuyorum.”

Erkan Karaaslan, saat 09.30’da Aydın 1. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek duruşma için Aydın’a getirilerek özel bir hücreye konuldu. Sabah saatlerinde cezaevinden alınan Karaarslan, gazetecilerin görüntü alamaması için Aydın Adliyesi’nin yemekhanesinden duruşma salonuna alındı. Duruşma Eylül ayına ertelendi.

http://aktifhaber.com/gundem/akpnin-imamoglunu-cemaate-baglama-kumpasi-mahkemede-desifre-oldu-h132458.html
14 May 2019 19:23 güncellendi
14 May 2019 19:23
Tarımda yıllık üretici fiyat endeksi (ÜFE) nisan ayında yüzde 30,75’e çıkarak tarihi zirvesine ulaştı.

Ocak 2010’da 65,96 olan endeks, nisan ayında 162,35 puana yükselerek tarihindeki en yüksek seviyeye ulaştı.

Hükümet gıda fiyatlarındaki artışın önüne geçmek için tanzim satış noktalarını hayata geçirmeye başlamış ancak bu da gıda enflasyonunu durdurmaya yetmemişti.

http://aktifhaber.com/ekonomi/tarim-ufesi-tarihi-zirveyi-gordu-ureticilerin-maliyeti-yuzde-31-artti-h132462.html
14 May 2019 19:20 güncellendi
14 May 2019 19:20
Yüzlerce örnek var..feto terör örgütü , paralel yapı ve 15 temmuz meclis araştırma komisyonlarında araştırılması için verilen önergeleri akp tarafından red edildi. Ülke siyasetinde bahanelerin ardına sığınılacak bir can simidi olarak gördükleri olay ciddi ise neden araştırılmasına izin vermiyorsunuz.Saygılar. İbrahim Selçuk
Yüzlerce örnek var..feto terör örgütü , paralel yapı ve 15 temmuz meclis araştırma komisyonlarında araştırılması için verilen önergeleri akp tarafından red edildi.
Ülke siyasetinde bahanelerin ardına sığınılacak bir can simidi olarak gördükleri olay ciddi ise neden araştırılmasına izin vermiyorsunuz.Saygılar.

İbrahim Selçuk
14 May 2019 19:15
14 May 2019 14:16
Erdoğan'ın kapıyı gösterdiği AKP'li vekil, istifayı verdi

Son dönemde parti içi eleştirileri ile gündem olan AKP İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu'nun, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın eleştirileri sonrası partideki tüm görevlerinden istifa ettiğine dair yazıyı yetkililere verdiği belirtiliyor.

Hürriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Hande Fırat'ın yazdığına göre, Erdoğan'ın "Partimizin içinden arkadaşlarımızın, hele ki parti yönetiminden arkadaşlarımızın yaptığı paylaşımları anlayamıyorum. Madem böyle düşünüyorlarsa arzu eden isterse gidebilir" sözleri sonrası bu kararı aldığı kaydediliyor.

MKYK toplantısında Erdoğan'ı dinleyenler arasında Yeneroğlu'nun da olduğunu söyleyen Fırat, MKYK toplantısının ardından moralinin bozuk olduğunu ve toplantı sonrası yapılan iftara da katılmadığını aktarıyor.

Fırat, Erdoğan'ın, "Arkamdan iş çevirenler var" diyerek bazı parti yöneticilerinin aleyhinde çalıştığını söylemesi üzerine Yeneroğlu'nun partideki tüm görevlerinden istifa ettiğini içeren yazıyı Cumhurbaşkanı Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan ile AK Parti Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Erkan Kandemir’e verdiğini ifade ediyor.

Yeneroğlu dilekçeyi verirken "Sayın Cumhurbaşkanı benimle görüşmek istemeyebilir. İstediği zaman bu dilekçeyi işleme koyabilir. İsterse milletvekilliğinden de istifa ederim" demiş.

Mustafa Yeneroğlu’nu da aradığını söyleyen Hande Fırat, şu cevabı aldığını aktarıyor:

"Keyfim yerinde değil, hiçbir siyasi hesap içinde değilim. Ben bugüne kadar eleştiri ve endişelerimi Cumhurbaşkanı Erdoğan ile hep paylaştım. Ancak toplum gün geçtikçe kutuplaşıyor. Benim gibi düşünmeyen, yaşamayan, bakmayan insanların da huzurlu olmasını istiyorum çünkü onların huzuru da benim huzurum. Ben kimse ile beraber hareket etmiyorum. Çocuklarımızın yüzüne bakabilmek istiyorum."

http://aktifhaber.com/siyaset/erdoganin-kapiyi-gosterdigi-akpli-vekil-istifayi-verdi-h132422.html
14 May 2019 14:09 güncellendi
14 May 2019 14:09
Almanya’da Gülen Hareketi mensubuna yönelik nefret suçuna 9 ay hapis cezası

Almanya Nürnberg’te Hizmet Hareketi gönüllülerine hakaret ve tehdit eden Hakan Koçak’a mahkeme 9 ay hapis cezası verdi. Hakim ayrıca Koçak’a uzun uzun nasihat edip Almanya’nın bir hukuk devleti olduğunu anlattı.

Almanya’da Hizmet Hareketi üyelerine sokak ortasında küfür, hakaret ve tehdit eden Hakan Koçak’a (38) Nürnberg Mahkemesi, 9 ay hapis, 50 saat sosyal hizmet cezası verdi. Bugüne kadar yaklaşık 10 adi suçla yargılanan, bu suçlar mahkemede hakim tarafından yüzüne karşı bir kez daha okunan ve hepsini kabul eden Koçak, eğer 3 yıl içinde bir suç işlerse cezasını çekmek üzere hapse girecek.

Olay 22 Aralık 2017’de Nürnberg’de meydana geldi. Hizmet Hareketi üyesi 9 gönüllü aktivist CityPoint Nürnberg meydanında, Türkiye’deki tutuklu anneler ve 666 (o zaman 666 bebek hapisteydi) bebek için bir stant açtı. Amaçları yoldan geçenleri bilgilendirmek ve bu duruma dikkat çekmekti.

Bir süre standa Hakan Koçak yanaştı ve fotoğraf çekip gitti. Koçak’ın Alman eşi “Lütfen devam etme” diyerek onu uyardı ve stanttan uzaklaştılar. 10-15 dakika sonra ise Koçak geri döndü ve bu kez aktivistler arasında bulunan ve broşür dağıtan Elektronik Mühendisi Sezgin Ç. (39), eşi Seher Ç., öğrenciler Mustafa M., Aysan A., Uğur A.’ya sorular sormaya başladı.

Olayın nasıl devam ettiğini Sezgin Ç. şöyle anlattı: “Bize önce ‘cemaatçi misiniz’ diye sordu. Ben de kim olduğunu ve kimliğini gösterirse bilgi vereceğimi söyledim. Politik nedenlerden dolayı orada olmadığımızı belirttim. Küfretmeye başlayınca buradan ayrılması gerektiğini, yoksa polisi arayacağımızı belirttim. Öfkelendi ve sözlü olarak saldırdı, hakaret, küfür tehditlere başladı. Kabini yıkacağını, çektiği fotoğrafları Nürnberg’teki Türk Konsolosluğu’na vereceğini söyledi. Ayrıca beni arka sokağa çağırdı. ‘Hesabını orada göreceğim’ diye öldürmekle tehdit etti.”

Seher Ç., Hakan Koçak ikinci kez geldiğinde telefonunun kamerasını açıp Koçak’ın o anlarını kaydetti. O dönemde sosyal medyada gündem olan videoda Koçak ağzı alınmayacak küfürler, ağır hakaretler ediyor.

Biplemek zorunda kaldığımız küfürleri Sezgin Ç., mahkemeye sunduğu dilekçede Koçak’ın söylediği sıraya göre şöyle yazmış.

1. Siz f… şerefsizler misiniz
2. Şerefsiz ahlaksızlar
3. Vatan hainleri
4. Vatan haini p…
5. Hepiniz şerefsizsiniz
6. F… şerefsizler
7. Pislikler
8. Kanı bozuk şerefsizler
9. Hepiniz o…. ç…
10. Senin a… s…
11. A… k… fe…
12. A… k… çocukları
13. Ecdadınızı s…
14. P.çler
15. A… k… vatan hainleri
16. Hepiniz o… ç…
17. Senin a… s…
18. Seni tek yakalayacam
19. Senin a… a… k…
20. Polisin a… k…
21. Türkiye’de k… s…
22. P.ç kuruları
23. Hepinizin a… k…
24. Gel ananı s…

https://www.youtube.com/watch?v=BSfJBn8TouM

Uluslararası bir şirkette mühendis olarak çalışan Sezgin Ç. ve 9 aktivist olaydan sonra Nürnberg Adliyesi’ne suç duyurusunda bulundu. 9 Mayıs 2019 Perşembe günü görülen ilk ve son mahkemede Sezgin Ç.’nin belirttiğine göre Hakan Koçak’a ‘adam yaralama suçu’ndan 9 ay hapis, 50 saat sosyal hizmetlerde çalışma cezası verildi.

Bugüne kadar yaklaşık 10 adi suçla yargılanan ve bu suçları mahkemede hakim tarafından yüzüne karşı bir kez daha okunan Koçak, eğer 3 yıl içinde bir suç işlerse cezasını çekmek üzere hapse girecek. Özel bir şirkette kargo taşımacılığı yapan Koçak, bir Alman ile evli ve üç çocuk sahibi.

HAKİM UZUN UZUN NASİHAT ETTİ: BURASI HUKUK DEVLETİ

Nürnberg Mahkemesi hakiminin, Koçak’a uzun uzun nasihatta bulunduğunu söyleyen Sezgin Ç., ‘burasının Almanya olduğunu, hukuk devletinin işlediğini, farklı düşüncedeki hiç kimseye videodaki yaptığı gibi hakaret edemeyeceğini, insanları proveke edip tehdit edemeyeceğini, bunları öğrenmesi gerektiğini tek tek anlattığını ifade etti.

SEZGİN Ç.: AMACIMIZ TUTUKLU BEBEKLERİ DUYURMAKTI

Biz bir çadır kurmuştuk. Tutuklu bebeklerle alakalı soru soranları bilgilendirirken bu şahıs geldi. Önümüzden geçti gitti. Eşim onu gördü ve beni uyardı. Fotoğrafımızı çektiğini söyledi. 10-15 dakika sonra tekrar geldi, telefonun kamerası açıktı bu kez. Stantta iki bayan arkadaşımız vardı. Önce onlara sataştı. Hakaretvari cümleler kurmaya başladı. Kızlar ‘biz sizin muhatabınız değiliz’ deyince bu sefer bana doğru geldi. Ben önce konsolosluktan biri sandım. Baktım küfrün dozu artıyor. Kim olduğunu sordum. Kimliğini göstermesini istedim. Göstermedi tabi ki. Söylediği küfürleri kendisine iade ettim. Bizim ona karşılık vermeyeceğimizi anlayınca ceketini çıkardı, bağırdı, çağırdı, videoda duyulan ağır hakaretleri etti. Biz de şikayette bulunduk. Yaklaşık 10 suça adının karışmış olduğunu biz de mahkemede öğrendik. Hepsinden şartlı tahliye almış biri.

BİR ARKADAŞIMIZIN BOĞAZINA SARILDI

Savcılık hakkında ‘adam yaralama suçu’ndan 9 ay hapis cezası istedi. Çünkü o gün bizim bir arkadaşımızı boğazından tutarak saldırdı. İtmeye çalıştı. Daha önce bu tarz vukuatları olduğu için savcı bundan dolayı mahkeme açmış. Biz mahkeme de tanık olarak dinlendik. Ben, eşim, iki bayan arkadaş ve boğazına vurmaya çalıştığı arkadaş. Taraf değildik orada, kamu davası olduğu için. Hakim suçlarını yüzüne karşı okudu.

NÜRNBERG TÜRK KONSOLOSLUĞU’NUN AVUKATI DA ORADAYDI

Koçak’ın eski avukatı Cüneyt Gencer de oradaydı. Gencer, aynı zamanda Nürnberg’teki Türk Konsolosluğu’nun da avukatıydı. Hala devam ediyor mu bilmiyorum. Bir saat sürdü mahkeme. Şahıs bütün suçlamaları kabul etti. Dosyayı savcı okudu. Savcı daha fazla ceza istiyordu ama pazarlık denilen bir olay var. Avukat, savcı, hakim kendi aralarında anlaşıyor. 20 dakika pazarlık sürdü. Kararı açıkladılar. Biz bundan sonra tazminat davası açacağız.

AVRUPA SABAH’A VERDİĞİ RÖPORTAJI MAHKEME YALANLADI

Hakan Koçak, 27 Şubat 2018’de Avrupa Sabah’a röportaj vererek “Ben kimseyi yaralamadım ve darp etmedim. Onlar üzerime yürüdü” demişti. Mahkemede Koçak’ın bu sözlerinin doğru olmadığı da ortaya çıkmış oldu. Hizmet Hareketiyle ilgili sürekli nefret söylemini tetikleyen haberler yapan Avrupa Sabah, Hakan Koçak’ı, tamamen trol üslubuyla yazılmış aşağıdaki yalan haberle savunmuş, Almanya’da yaşadıklarını unutup insanları damgalamanın, hakaret ve küfür etmenin suç olduğunu bilmeden “Yemeyip içmeyip şikayete koşuyorlar” diye yazmıştı.

http://aktifhaber.com/dunya/almanyada-gulen-hareketi-mensubuna-yonelik-nefret-sucuna-9-ay-hapis-cezasi-h132452.html
14 May 2019 14:05 güncellendi
14 May 2019 14:05
9 ayı kaldı: KHK’li kanser hastası Prof. Savaş’a pasaport engeli

KHK ile ihraç edilen ve kanser tedavisi için yurt dışına gitmek isteyen Prof. Dr. Haluk Savaş, beraat etmesine rağmen kendisine pasaport verilmediğini söyledi. Savaş "KHK bizi yurt içinde ölmeye mahkum ediyor" dedi.

KHK ile ihraç edilip yargılandığı davada beraat eden Prof. Dr. Haluk Savaş’ın tekrar eden kanser hastalığı nedeni ile yurt dışında tedavi olmak için yeniden pasaport çıkartma talebi mahkeme kararına rağmen reddedildi.

Savaş, pasaport görevlisine mahkemenin yurt dışı çıkış yasağını kaldırdığını belirtmesi üzerine kendisine “Kanser raporlarınızla birlikte CİMER’e yazın” cevabının verildiğini aktardı.

Haluk Savaş’ın konuya ilişkin Twitter üzerinden yaptığı paylaşım şöyle:

“Az önce TC Adana Valiliği’ndeydim; pasaport için önce tahditlerin sorgulandığı odaya girdim. Memura KHK’lı olduğumu, yargılanıp beraat ettiğimi, mahkemenin yurt dışı yasağımı kaldırdığını, iki kez tekrar etmiş kanser hastası olup yurt dışında tedavi olmak istediğimi belirttim.

Memur bilgisayardan baktı KHK ile kamudan ihraç olduğumdan KHK ile pasaportumun iptal olduğunu bu nedenle pasaport çıkaramayacaklarını belirtti. Yani mahkemenin benim yurt dışına çıkış yasağımı kaldırması hiç bir anlam ifade etmiyor. KHK bizi yurt içinde ölmeye” mahkum ediyor.

“Bu KHK’ya karşı ne yapabiliriz?” diye sordum. “Kanser raporlarınızla birlikte CİMER’e yazın” denildi. Benim ortalama beklenen ömrüm 39 ay, bunun 30 ayı geçti “geri kalan” 9 ayı devletin çeşitli birimleri ile “yazışarak” geçireceğiz anlaşılan. Oysa Japonya, Kore, Küba, ABD’de tedavi olabilmem için yeni geliştirilmiş önemli tedavi teknikleri var. Mesela biri 2018’de Nobel Tıp Ödülü’nü alan Prof. Allison’un immunoterapisi. Şimdi bu tedavilere bir an önce kavuşmak ve hayatta kalabilmeyi denemek yerine devletin bana ördüğü “ölüm duvarı”yla karşılaşıyorum.

Sağ kalırsam, önce CİMER’e, başarılı olamazsam idari mahkemeye, başarılı olamazsam bölge idare mahkemesine, başarılı olamazsam Danıştay’a, başarılı olamazsam, AYM’ye, başarılı olamazsam AİHM’e başvuracağım. TR’de ceberrut devletle uğraşmak mı daha zor yoksa azraille mi bilemedim?”

AKP YENEROĞLU’NDAN DESTEK

Haluk Savaş’ın paylaşımları sosyal medyada gündeme oturunca AKP İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu da bir paylaşım yaptı.

Yeneroğlu, “Kendisini tanımıyorum. Bahsettiği konuyu araştırmadım ancak şahit olduğum benzer örnekler bana azap veriyor ve aynı zamanda terör örgütlerine karşı mücadelemizi de zaafa uğratıyor. İlgili idari birimlerin mahkeme kararının gereğini hemen yapacaklarına inanıyorum. Adalet gecikmemeli” ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Haluk Savaş Kimdir?

1966 Adana doğumlu, Adana Anadolu Lisesi, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu.

1991-1992 Kahramanmaraş Pazarcık’ta mecburi hizmetini yaptı.

1997’de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde “Türkiye’de Psikiyatristler ve Etik” isimli tezi ile uzman oldu.

1999’da Marmara Üniversitesi’nde, Sosyoloji-Antropoloji alanında “Kültür-Psikiyatri İlişkisi” teziyle yüksek lisans derecesi aldı.

2000-2016 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 
2011’den bu yana Gaziantep’de özel muayenehanesindeçalışıyor.

2005-2008 arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Etik Kurul Üyeliği ve Tıp Fakülte Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı.

2005-2011 arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD Başkanlığı görevini yürüttü.

2000-2016arasında Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD Duygudurum Bozuklukları Birimi Yöneticisi ve Ruh Sağlığını Destekleme ve Koruma Birimi Yöneticisiydi.

2004-2007 döneminde Türkiye Psikiyatri Derneği Gaziantep Şubesi Kurucu Başkanı’ydı.

2012-2016 döneminde Psikofarmakoloji Derneği Mizaç Bozuklukları Çalışma Birimi Koordinatörüydü.

2011-2016 yıllarında “Journal of MoodDisorders”kurucu editörüydü.

Halen World Journal of Psychiatry Yayın Kurulu Üyesi’dir.

Türkiye Psikiyatri Derneği Gaziantep Şube Başkanı 2016- (yeniden)

7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’nde Gaziantep CHP aday adayı oldu…

Kaynak: KRONOS

http://aktifhaber.com/15-temmuz/9-ayi-kaldi-khkli-kanser-hastasi-prof-savasa-pasaport-engeli-h132426.html
14 May 2019 14:00 güncellendi
14 May 2019 14:00
Alman uzman: Türkiye büyük bir hızla otokrasiye ilerliyor

‘Türkiye'de hayranlık uyandıran anlar yaşanabildiğini, özgürlüklerin ciddi bir şekilde kısıtlanmasına rağmen halkın neredeyse yarısının "hayır" diyebildiğini gördük.’

Almanya’nın ve dünyanın en saygın üniversitelerinden biri olan Humboldt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Silvia von Steinsdorff, demokrasiden uzaklaşan Türkiye'nin büyük bir hızla otokrasi olma yolunda ilerlediğini kaydetti. Doğu Avrupa ülkeleri ve Türkiye'de demokratikleşme, anayasalar ve siyasi partiler konularında çalışmalarıyla tanınan ünlü Alman uzman, yaşanan son gelişmeleri değerlendirdi.

‘HÜKÜMETE RAĞMEN MUHALEFETİN KARARI AKILLICA’

Prof. Dr. Silvia von Steinsdorff, sonucunu kabul etmediği seçimi iptal ettiren AKP'nin, halkın seçimler yoluyla yöneticilerin değiştirebileceğine olan güvenini sarstığını söyledi. Muhalefetin buna rağmen 23 Haziran'a ertelenen İstanbul seçimine katılma kararı almasını "akıllıca" olarak nitelendiren von Steinsdorff, "Türkiye'de hayranlık uyandıran anlar yaşanabildiğini, çoğulculuğun ve özgürlüklerin çok ciddi bir şekilde kısıtlanmasına rağmen halkın neredeyse yarısının ‘hayır' diyebildiğini gördük" diye konuştu.

DW Türkçe’ye konuşan Prof. Dr. Silvia von Steinsdorff'ın gelişmelere ilişkin sorulan sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline ve yenilenmesine karar vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İstanbul'a ilişkin kısmi iptal kararı bize YSK'nın çok yoğun baskı altında karar almak zorunda kalmış olduğunu gösteriyor. Makul herhangi bir kriter, gerekçe yok. Karar da zaten kurulda oybirliği ile değil, 4'e karşı 7 oyla alındı, bu da bu karara karşı olanların olduğunu gösteriyor. Baskı uygulandığının en önemli göstergesi ve gerçekten olağandışı olan, sadece büyükşehir belediye başkanlığı seçiminin iptal edilmiş olması, ancak, aynı sandıklarda, aynı seçim kurullarıyla yapılan ilçe belediye başkanları ve belediye meclisi seçimlerinin iptal edilmemesi. Bu gelişmelerden çıkan sonuç açık: Anayasa uyarınca bağımsız olması gereken bir kurulun kararına müdahale edildi.

AKP hükümeti seçimler öncesinde, Türkiye'nin dünyanın en güvenli seçim sistemine sahip olduğunu söylemişti. Ancak İstanbul'daki seçim kaybedilince, AKP'li yetkililer birçok usulsüzlük iddiasını gündeme getirerek, oylar çalındığı için kaybettiklerini iddia etti. Öne sürülen gerekçelerle seçimin iptali mümkün mü?

Aslında Türkiye'de son yıllarda 'bu nasıl mümkün olabiliyor?' sorusunu sorduran birçok gelişme yaşandı. Örneğin birbirinden tutarsız anayasa değişikliklerini referanduma sunmak ya da terör şüphesini öne sürerek milletvekillerinin kolektif olarak dokunulmazlıklarının gasp edilmesi mümkün olabilir mi? Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yüzbinlerce kamu çalışanını görevlerinden almak, darbeyi destekledikleri iddiasıyla hapse atmak mümkün olabilir mi? Veya hükümete karşı fikir beyan ettikleri için akademisyenleri yargılamak mümkün olabilir mi? Ve şimdi tanık olduğumuz gibi manipülasyon yoluyla seçimlerin iptali mümkün mü? Bunlar anayasa ve yasa ihlalleridir, kurumlara manipülasyondur. Ama eğer bir kişi, sistematik olarak Anayasa'yı ihlal eder, güçler ayrılığını tasfiye etmek ister ve diğer siyasi aktörler ve halkın çoğunluğu buna engel olmazsa evet Türkiye'de görülebileceği üzere bunlar mümkün…

Özgür ve adil seçimler, seçmen idaresine saygı demokrasinin temel ilkeleri… Türkiye'de yaşanan son gelişmeler sonrasında, hala işleyen bir demokrasiden söz edebilir miyiz?

‘TÜRKİYE BÜYÜK BİR HIZLA OTOKRASİ OLMA YOLUNDA İLERLİYOR’

Türkiye'nin geçmişine baktığımız zaman, tam anlamıyla liberal, anayasal bir demokrasiden söz etmek zor, buna en çok yakınlaştığı yıllar 2000'li yılların başlarıydı. Ancak öyle ciddi bir gerileme oldu ki bugün gelinen nokta, 90'lı yılların da çok daha gerisinde. Üzücü olan edinilen demokratik kazanımlarda çok büyük bir hızla gerileme yaşanması. Türkiye'deki mevcut sistemi şu an için yerleşmiş bir otokrasi olarak tanımlayamayız ama büyük bir hızla o istikamette yol alındığı açık.

Türkiye'de yargı bağımsızlığından söz etmek de artık giderek zorlaşıyor. Bazı uzmanlar, anayasal bir kriz yaşandığı yorumunu yapıyor, buna katılıyor musunuz?

Aslında modern Türkiye tarihinde hiç bir zaman yargı gerçek anlamda bağımsız olmadı. 2013 yılından itibaren ise Türkiye'de yargı bağımsızlığının sistematik olarak zayıflatıldığına tanık olduk. 2016 yılındaki darbe girişimini izleyen OHAL döneminde de aleni ve bilinçli bir şekilde bazı mekanizmalar devre dışı bırakıldı. OHAL kalktı ama aynı kurallar devşirilerek fiilen yasalara dönüştürüldü. Oyunun bu 'yeni kuralları' açık bir şekilde yargı bağımsızlığını ihlal ediyor. Darbe girişimi sonrasında yapılanlar da anayasal olmaktan çok uzaktı o dönemde de açık anayasal ihlalleri söz konusuydu. Evet, şu anda yaşanmakta olan da anayasal bir kriz. Ama sorun şu ki hangi anayasayı korumaya çalışıyoruz? Geçmişte yalnızca AKP'nin değil, birçoklarının değiştirilmesi gerektiğini savunduğu 1982 Anayasası'nı mı? Bu anayasada yapılan değişiklikler sonrası ortaya çıkan anayasayı mı? İdeal olanı nedir? Çünkü her şey mevcut anayasaya uygun olsa dahi, sorunlar çözümlenmiş olmayacak.

‘TÜRKİYE’DE HAYRANLIK UYANDIRAN ANLAR YAŞANIYOR’

23 Haziran'da yapılacak İstanbul seçimiyle ilgili endişeler dile getiriliyor. Halkın sandığa, demokratik seçimler yoluyla iktidar değişikliğine güveninin sarsılması tehlikeli değil mi?

Halkın, seçimler yoluyla yöneticileri değiştirebileceğine güven duyması büyük önem taşıyor. Bu güveni sarsan AKP'nin kaybettiği seçimin sonucunu kabul etmeyip iptal ettirmesi. 23 Hazıran seçimlerine dair, ilkesel olarak, öngörülebilir olan prosedüre odaklanmalıyız. 31 Mart'ta daha fazla oy aldığını bildiğimiz muhalefetin, 23 Haziran seçimleri için 'bu işte varım' demesini de akıllıca buluyorum. Şimdi gerçekten de Erdoğan'ın arzu ettiği sonucun ortaya çıkıp çıkmayacağını görmek gerekiyor. Kaybeden taraf için çok önemli sonuçları olacağı açık. Çünkü bu sonuç, Türkiye'deki seçmenlerin dörtte birinin kararını yansıtacak. Ayrıca şunu da unutmayalım. Türkiye'de hayranlık uyandıran anlar yaşanabildiğini, çoğulculuğun ve özgürlüklerin çok ciddi bir şekilde kısıtlanmasına rağmen halkın neredeyse yarısının "hayır" diyebildiğini gördük.

http://aktifhaber.com/genel/alman-uzman-turkiye-buyuk-bir-hizla-otokrasiye-ilerliyor-h132425.html
14 May 2019 13:57 güncellendi
14 May 2019 13:57
Ahmet Takan: Şampiyonluk garantisiyle Başakşehir için Katar'la söz kesilmiş

Futbolda artık Süper Lig’in son iki haftasına girildi. Şampiyonluk yarışına bu yıl, hakem kararları damgasını vurmaya devam ediyor.

Son olarak Rizespor-Galatasaray maçında verilen penaltılar büyük tartışma yarattı.

Şampiyonluk düğümünü Galatasaray-Başakşehir maçı çözecek.

Siyasi yazıları ile bilinen Yeniçağ yazarı Ahmet Takan, bu kez spor kulislerinden yazdı.

“Final niteliğindeki Galatasaray-Başakşehir maçı öncesinde futbol kulislerinde gergin bir hava var” diyen Takan, “Galatasaray'a Beşiktaş maçında ‘kötü tezahürat’ yüzünden bir maç ceza verilebileceği konuşuluyor. İnşallah, TFF, YSK gibi, şampiyonluk düğümünü çözecek maç öncesi şaibeli ve çok tartışılacak bir karara imza atmaz” ifadesini kullanıyor.

“Mazbatayı aldıktan sonra yandaşların para musluklarını kapatan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun Başakşehir'in duraklamasında etkisi var mı?” sorusuna cevap arayan Takan, “Onu bilemem ama futbol kulislerinde bomba niteliğinde bir iddia konuşuluyor” diyerek “Başakşehir'in, Katarlılara satılacağını ve buna ilişkin görüşmelerin son aşamaya geldiğinin konuşulduğunu” söylüyor ve ekliyor:

“Hem de ‘Başakşehir'e şampiyonluk garantisi’ ile... Süper Lig'de şampiyon olacak takımın kasasına astronomik miktarda para girecek. Bunun sonrası var; Şampiyonlar Lig'i... Ayak bastı parası, puan başı para, galibiyet parası, reklam gelirleri parası, UEFA yayın havuzundan para... Yani, Avrupa Şampiyonlar Lig'ini kısaca özetlersek; Para.. Para.. Para... Hal böyle olunca da Başakşehir'in marka değerinin yükselmesi için mutlaka şampiyonluğa ihtiyacı var. Futbol kulislerinde konuşulanlara göre, kulübün Katar'lılara satılması için görüşmeler yapıldı. Katar'dan bir de niyet mektubu alındı.”

“Bilgilerine güvendiğim kaynağım, satış ile ilgili olarak, ‘Katarlılar, niyet mektubuna, 'Eğer Başakşehir şampiyon olursa bu niyet mektubumuz kesin taahhüttür' ibaresini de koymuşlar" diyen Takan, “Kulislerde, Katarlılarla satış için -şampiyonluk garantili- 120 milyon avroya anlaşıldığı iddia ediliyor” ifadesini kullanıyor.

http://aktifhaber.com/analiz/ahmet-takan-sampiyonluk-garantisiyle-basaksehir-icin-katarla-soz-kesilmis-h132431.html
14 May 2019 13:56 güncellendi
14 May 2019 13:56
Erdoğan ‘gereğini yapacağız ‘demişti, Valilik yaptı: ‘Her şey çok güzel olacak’ artık yasak

Kadıköy’de toplana grubun taşıdığı ‘Her şey çok güzel olacak’yazılı pankart valilik talimatıyla kaldırtıldı.

Pankartı kaldıran polis valiliğin talimatı var artık bu slogan yasak dedi. Erdoğan da daha önce sloganla ilgili gereğini yapacağız demişti.

Üçüncü havalimanı İşçileriyle Dayanışma Platformu ve Çağdaş Hukukçular Derneği’nin çağrısıyla toplanan kalabalık 5 yıl önce Soma’da meydana gelen maden faciasında yaşamını yitiren 301 işçi anmak için dün akşam Kadıköy Bahariye Caddesi’nde buluştu. Yürüyüş gerçekleştirmek isteyen grubu polis durdurdu. Grubu durduran polis, İstanbul Valiliği’nin kararıyla ‘Her şey çok güzel olacak’ pankartının yasaklandığını söyledi. Pankartı indirip yürüyüşe devam edebileceklerini söyleyen polis ile bazı eylemciler arasında pankart tartışması yaşandı. Eylemciler polise yazılı emir olup olmadığını sordular. Polis yazılı emir olmadığını valilikten talimat aldıklarını söyledi.

‘Her şey çok güzel olacak’ sloganı YSK’nın mazbatasını iptal ettiği Ekrem İmamoğlu’nu İstanbul seçimlerinde destekleyenlerin kullandığı bir slogan. Slogana ilk tepki de Cumhurbaşkanı Erdoğan vermişti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 12 Mayıs’ta İstanbul Beyoğlu’nda katıldığı iftar programında yaptığı konuşmada, Fenerbahçe stadında bulunan “Her şey çok güzel olacak” pankartıyla ilgili olarak, “Ya bu statları biz yaptık, biz. Bunlar yanlış yolda. Ama biz düzelteceğiz. Hepsi kayda giriyor. Gereğini biz de yapacağız” demişti.

http://aktifhaber.com/gundem/erdogan-geregini-yapacagiz-demisti-valilik-yapti-her-sey-cok-guzel-olacak-artik-yasak-h132438.html
14 May 2019 13:55 güncellendi
14 May 2019 13:55
TSK’ya operasyon üstüne operasyon: Çok sayıda kişi gözaltında

Ankara ve Kocaeli başta olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yönelik operasyonlarda Gülen Cemaati ile irtibatları olduğu iddiasıyla onlarca asker ve sivile gözaltı kararı verildi.

Ankara’da, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Kara Havacılık Komutanlığı bünyesinde görev yapan 33’ü asker, 1’i sivil, toplam 34 şüpheli hakkında, Gülen Cemaati soruşturması kapsamında gözaltı kararı verildi. Öte yandan Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Gülen Cemaati’nin Türk Silahları Kuvvetleri’ndeki yapılanmasına yönelik olduğu iddiasıyla yürüttüğü soruşturma kapsamında Kocaeli merkezli 7 ilde 14 kişinin gözaltına alınması için operasyon düzenlendi.

ANKARA’DA SORUŞTURMASINDA 34 GÖZALTI KARARI

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında, Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağıl Kara Havacılık Komutanlığı bünyesinde görev yapan kişilerin kullandığı, ankesörlü, kontörlü büfe telefonlarından periyodik arama sistemiyle haberleştikleri öne sürüldü. Gülen Cemaati ile irtibatları olduğu iddia edilen ve hala aktif görevde olan 2 yüzbaşı, 1 üsteğmen, 30 astsubay olmak üzere 33 asker ve bu askerleri yönetip yönlendirdiği iddia edilen 1 sivil hakkında gözaltı kararı verildi. Başsavcılıktan yapılan açıklamada şüphelilerden bazılarının gözaltına alındığı, 3 subayın helikopter pilotu, 30 astsubayın ise helikopterlerin bakımından sorumlu teknik personel olarak görev Ankara’da, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Kara Havacılık Komutanlığı bünyesinde görev yapan 33’ü asker, 1’i sivil, toplam 34 şüpheli hakkında, Gülen Cemaati soruşturması kapsamında gözaltı kararı verildi. Öte yandan Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Gülen Cemaati’nin Türk Silahları Kuvvetleri’ndeki yapılanmasına yönelik olduğunu iddiasıyla yürüttüğü soruşturma kapsamında Kocaeli merkezli 7 ilde 14 kişinin gözaltına alınması için operasyon düzenlendi.

KOCAELİ’DE DE OPERASYON

Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı Gülen Cemaati’nin TSK yapılanmasına yönelik olduğunu öne sürdüğü soruşturma kapsamında 5’i aktif görevde, 1 emekli, 3’ü açığa alınan, 4 eski askeri öğrenci ve 1 askerlerden sorumlu olduğu gerekçesiyle 14 kişi için gözaltı kararı verdi. Kocaeli Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekipleri, 3 üsteğmen, 6 astsubay, 4 eski askeri öğrenci ve bir sivili yakalamak için bu sabah saatlerinde operasyon düzenledi. Kocaeli, İstanbul, Ankara, Manisa, Hatay, Konya ve Van’da düzenlenen eş zamanlı operasyonlar devam ediyor. yaptığı belirtildi. Gözaltı işlemlerinin, Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesince devam ettiği bildirildi. ​​​​​​​

http://aktifhaber.com/gundem/tskya-operasyon-ustune-operasyon-cok-sayida-kisi-gozaltinda-h132440.html
14 May 2019 13:53 güncellendi
14 May 2019 13:53
Yeni bir 'Allah'ın lütfu' meselesi...

Erdoğan'dan tartışılacak bir açıklama daha: Sandık kurullarındaki yanlış, bizim için fırsat oldu

http://aktifhaber.com/siyaset/erdogandan-tartisilacak-bir-aciklama-daha-sandik-kurullarindaki-yanlis-bizim-icin-firsat-oldu-h132445.html
14 May 2019 13:51 güncellendi
14 May 2019 13:51
Derin devletin yeni sahibi AKP

İstanbul milletvekili Sezgin Tanrıkulu, 1980, 90’lı yıllarda yaşanan hak ihlallerinin faili olan derin devletin yeni sahibinin AKP olduğunu söyledi.

Türkiye’nin 1980 ve 90’lı yıllarını bugünle karşılaştıran ve günümüzde daha ağır hak ihlallerinin yaşandığına dikkat çeken hukukçu milletvekili Sezgin Tanrıkulu, o günkü uygulamaların şimdi idari pratik olarak sürdürülmekte olduğunu dile getirdi.

BU DÖNEMİN TABLOSU ÇOK DAHA AĞIR

Tanrıkulu, “Yaşanan ihlaller artık sistematik bir hal aldı. 1980’li, 1990’lı yıllarda faili meçhul cinayetler, kayıplar, köy yakmaları, ifade ve düşünce özgürlüğü önündeki engeller gibi birçok ihlaller vardı. Şimdi de o ihlaller çok daha ağır bir biçimde devam ediyor. Çünkü bana göre eski derin devletin yeni sahibi AKP’dir. O zamanki uygulamalar şimdi de idari pratik olarak sürdürülmekte. Başta kayıplar olmak üzere ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, örgütleme özgürlüğü ve medya özgürlüğü üzerindeki baskılar çok daha şiddetli bir biçimde devam ediyor. Ben o dönemle bu dönemi karşılaştırdığımda bu dönemi daha ağır bir tablo olarak görüyorum” dedi.

ANNELERE YAPILAN MUAMELE O DÖNEMDE OLMAMIŞTI

Tanrıkulu, şunları kaydetti: “Cezaevlerinde oturma eylemi yapan annelere yapılan muamele, baskı, yerde sürüklenme, kol kırma, itme, vicdansızca gözaltına alınma hiçbir dönemde olmamıştı. Cumartesi Anneleri’ne yapılan muamele hiçbir zaman olmamıştı. Oğullarının ölmesini istemeyen anneler cezaevleri önlerinde seslerini duyurmak istiyorlar. Bunlara büyük bir tahammülsüzlük var. Gazetecilerle birlikte onlarca anne şu anda bile gözaltında. Evet, o dönemde faili meçhul cinayetler vardı ama şimdi de var. Son iki yılda 22 kayıp var.”

DAHA ÇOĞULCU BİR MEDYA VARDI

1980 ve 90’lı yıllara göre beş temel konuda geriye gidişe dikkat çeken Tanrıkulu, bunun ilkinin medya olduğunu vurguladı. 1980’lerde her şeye rağmen daha çoğulcu bir medya ortamının olduğunu kaydeden Tanrıkulu, “Evet OHAL vardı. Ama medya insan hakları haberlerini haberleştirebiliyordu. Mesela Cizre’deki dışkı yedirme olayı gazetelere manşet olabilmişti. Hem de bir gazeteye değil, birden çok gazeteye. Ve o etkili kamuoyu nedeniyle Türkiye’nin gündemine, dünyanın gündemine oturmuştu. Bugün bir faili meçhul cinayeti, bir kaybı merkez medyada yapmak mümkün değil. Çünkü medyanın yüzde 95’i tek sesli hale geldi ve AKP’nin kontrolünde” ifadelerini kullandı.

SİVİL TOPLUM ETKİSİZ HALE GETİRİLDİ

Geriye giden ikinci konunun sivil toplum kuruluşları olduğuna dikkat çeken Tanrıkulu, “İnsan hakları ihlallerini önlemedeki mekanizma olarak o zaman daha güçlü bir sivil toplum kuruluşları vardı. Daha bağımsız ve daha etkili bir sivil toplum vardı. Şimdi OHAL döneminde kapatılan sivil toplum örgütleri var. Bu kurumları yöneticilerine yönelik büyük bir baskı var. Birçoğu cezalandırıldı. Cezaevine atıldı. Dernekler kapatıldı. Dolayısıyla sivil toplum daha da etkisiz hale getirildi. Sesini çıkarmaya çalışanlar da yani meslek örgütleri dâhil olmak üzere iktidarın baskısı altında” diye konuştu.

HA KARAYOLLARI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ HA HSK

Geriye giden üçüncü şeyin yargı olduğunu dile getiren Tanrıkulu, “O zaman da yargı tarafsız değildi. Ama yürütme organının özdeşleşmiş bir parçası gibi değildi. Şimdi bir parçası haline gelmiş. Ha Karayolları Genel Müdürlüğü ha Hakimler ve Savcılar Genel Kurulu Başkanlığı. Yani bir fark kalmamış aralarında. Doğrudan doğruya iktidardan talimat alan, onun isteklerine göre harekete geçen, onun isteklerine göre karar veren bir yargı ortamı var” ifadelerinde bulundu.

İNSAN HAKLARI KOMİSYONU ETKİLİ ÇALIŞABİLİYORDU

Dördüncüsünün ise parlamento olduğunun altını çizen Tanrıkulu, sözlerini şöyle sürdürdü: “O yıllarda daha çoğulcu bir parlamento yapısı vardı. Mesela faili cinayetleri önleme komisyonu, araştırma komisyonu. Yakılan köylerle ilgili komisyon, Susurluk komisyonu o dönemin etkili komisyonlarından birkaç taneydi. İnsan hakları araştırma komisyonu çok etkili çalışabiliyordu. Şimdi ise yazılı soru önergelerimiz bile geri çevriliyor.”

AVRUPA DUYARLILIĞINI YİTİRDİ

Beşinci konunun ise uluslararası mekanizmaları tanıma meselesi olduğunu anlatan Tanrıkulu şöyle devam etti: “O zamanlar uluslararası mekanizmalardan çekinen, o raporu geçmek istemeyen hükümetler vardı. Bundan etkilenen hükümetler var. Uluslararası mekanizmalar çok daha etkili raporlar hazırlıyorlar. Avrupa ve dünya kamuoyunun vicdanı Türkiye’deki insan hakları ihlalleriyle bir ortaklık yaratabiliyordu. Ama şimdi uluslararası mekanizmalardan çekinmeyen, onların raporunu ‘işte bizi çökertmeye çalışıyor. Zaten şunlar şöyledir, böyledir’ diyen bir hükümet var. Avrupa toplumu da Türkiye’deki hak ihlallerine karşı maalesef duyarlılığını yitirmiş durumda. Dolayısıyla bu beş etkeni karşılaştırdığımız zaman şimdi çok daha berbat bir durumda olduğumuzu söyleyebilirim.”

http://aktifhaber.com/gundem/sezgin-tanrikulu-derin-devletin-yeni-sahibi-akp-h132448.html
14 May 2019 13:49 güncellendi
14 May 2019 13:49
Kahveci: Toplumun önemli bir kesimi açlık ve sefalet istiyor

Ekonomideki kriz hâli iktidarın seçim politikası ile daha da içinden çıkılmaz bir hâl almaya devam ediyor.

İstanbul seçiminin tekrarı yönünde alınan karar ile bir sert gerileme daha yaşanmaya başladı.

Karar yazarı İbrahim Kahveci, son durum analizi yaparken, "Daha bunlar bir şey değil. Toplumun önemli bir kesimi açlık ve sefalet istiyor" diyen yazar, "Maalesef bilmeden bu yönde tercihlerde bulunuyor. Yapacak bir şey yok. Açlık ve sefaleti bekleyelim" ifadesini kullanıyor.

Kahveci, "Her geçen ay sonrası ‘Her şey çok güzel olacak’ diyen sn Berat Albayrak’ın maalesef dediği şekilde olaylar gerçekleşmedi. Yeniden her ay öncekini aratır niteliğe büründü işler" yorumunu yapıyor ve ekliyor:

"Seçimler bitsin, siyasi istikrar sayesinde her şey güzel olacak’ beklentisinde bulunanlar da maalesef son 3 seçimde hüsrana uğradı. 2017 referandum sonrası kredi garanti fonu ile yıkımı zar zor önledik. Ardından 24 Haziran cumhurbaşkanlığı seçim sonrası zaten mayıs 2016’dan beri süren finansal kriz reel krize dönüştü. Ve 31 Mart yerel seçimleri... Seçime giderken kamu eliyle bütçenin ağzını açtık. 33,7 milyar lira Merkez Bankasından öncü avansa almamıza rağmen ilk 4 ayda nakit açığı 52 milyar 082 milyon lira oldu. Merkez Bankası kaynakları olmasaydı açık 95 milyar lirayı aşıyordu. Parasal genişleme sadece bütçe eliyle yapılmadı. Aynı zamanda kamu bankaları da 60 milyar lira civarı para verdi. Ve olan bu kadar."

Gelinen noktanın, sadece kriz aşamasında kısa bir mola olduğunu söyleyen ekonomist, para bitince Merkez Bankasının ihtiyat akçesi denilen bu 40 milyar liralık kalemini bütçeye aktarma planının devreye sokulduğunu belirtiyor.

"Kağıt üzerinde kurulan planlar hep güzel oluyor ama sahada işler karışıyor" diyen Kahveci, "Bir türlü tutmuyor. İstenen sonuçlar alınamıyor. İşler bir türlü toparlanmıyor. Hatta toparlanacağına dağıldıkça dağılıyor" görüşünü dile getiriyor.

http://aktifhaber.com/ekonomi/kahveci-toplumun-onemli-bir-kesimi-aclik-ve-sefalet-istiyor-h132447.html
14 May 2019 13:48 güncellendi
14 May 2019 13:48
Ekonomist Zelyut: Merkez Bankası rezervleri eksiye düştü

Ekonomist Evren Devrim Zelyut, haftaya deprem etkisi yaratan veri akışıyla başlandığını, sıkıntılı haberler geldiğini ve kurdaki geçici gerilemenin biterek doların altı seviyesi üzerine çıktığını belirtti.

Sosyal medya hesabından paylaştığı video ile, Zelyut, Merkez Bankası'nın 40 milyar liralık 'ihtiyat akçesi'ni merkezi yönetim bütçesine devredeceğini ve bunun da basılan para miktarını arttırarak enflasyonun artmasına neden olacağını söyledi:

"Zaten Türkiye'nin en büyük sorunu enflasyon. Enflasyon artınca kur yukarıya doğru gidiyor, faizler artıyor.

Buna bağlı olarak da imalat sanayi ticari kredilerin faiz oranı yüksek olduğu için bunu kullanamıyor ve felç durumda kalıyor.

Tekrardan 40 milyarlık emisyonla biz enflasyonu daha da azdırmış olacağız. Bütçeye daha önce de MB'den 40 milyar temeddü alınmıştı. Bu da bütçenin verimli bir şekilde yönetilemediğini gösteriyor. Bütçeden harcanan para ölmüş şirketlere, durmuş, felç olmuş bir sistemi umutsuzca yüzdürmek için dağıtılıyor.

Zaten Berat Bey kredi vereceklerini söylemişti. Bakın bir 40 milyar daha gidiyor. Bu enflasyonu arttırmaktan başka bir şeye yaramayacak. Bütün bu paralar heba oluyor.

İkinci haberse, bundan çok daha can sıkıcı. MB'nin rezervleri ile ilgili konuşmuştur. FT'nin iddiasına göre, rezervlerin çok daha az olduğunu söylemişti ki, yeni hesaplamalar işlerin daha da sarpa sardığını göstermişti.

Kamu ve altın haricinde MB'nin rezervlerinin 10.8 milyar dolara indiğini görüyoruz. 8 Mayıs'ta 12.5 milyar dolardan 9 Mayıs'ta 10.8 milyar dolara inmesi konusunda zaten Reuters yazmıştı. MB, kamu bankaları eliyle dolar sattığını duyurmuştu. Eğer rezerv varsa satabilir. Merkez'in 9 Mayıs'ta 10.5 milyar dolar olan dövizi, swap yoluyla elde edilen döviz düşüldüğü zaman eksiye indiğini görüyoruz.

Merkez Bankası kur artmasın derken, kendisine emin edilen zorunlu karşılık ve borçla alınmış dövizleri kullanabiliyor. Vatandaş bankasını paraya yatırdığı zaman bunun belirli bir kısmını MB'ye yatırıyor. İşte MB'nin bu zorunlu karşılıkları ve swapla aldığı dövizi kullanması ne yazık ki pek sağlıklı değil.

Ekside olmak iyi bir durum değil. Kasada para yok. Olağanüstü bir siyasi ya da ekonomik gelişme olduğunda onu karşılayabilecek gücünüzün tamamen kırıldığını gösteriyor."

http://aktifhaber.com/ekonomi/ekonomist-zelyut-merkez-bankasi-rezervleri-eksiye-dustu-h132421.html
14 May 2019 13:47 güncellendi
14 May 2019 13:47
Eski müsteşar: ‘Bayram ikramiyesini ödeyecek para yok’ deniyor

Merkez Bankası’nın (MB) 40 milyar liralık ihtiyat akçesini merkezi yönetim bütçesine aktarmasını yorumlayan eski Hazine Müsteşarı, iktisatçı Mahfi Eğilmez, “’Bayram ikramiyesini ödeyecek para yok’ deniyor” diye konuştu.

İhtiyat akçesi öngörülemeyen durumlara karşılık kârdan ayrılan para niteliği taşıyor.

Patronlar Dünyası’nın aktardığına göre, Reuters haber ajansı üst düzey kaynaklara dayandırdığı bir haberde merkezi yönetim bütçesinde açığın şu anda öngörülenden daha fazla olduğu ve bütçenin desteklenmesi için böyle bir adımın atılmasının planlandığını belirtmişti.

İhtiyat akçesi daha önce hiçbir dönem Hazine tarafından kullanılmamıştı.

Eğilmez’in bu konudaki yorumu şöyle oldu: “Reuters’in, TCMB’nin ihtiyat akçelerinin bütçeye devredileceği yolundaki haberi umarım doğru değildir. Bu para basmak demektir. Kısa vadeli avans uygulaması çok daha namuslu bir uygulamaydı.”

Deneyimli iktisatçı bir takipçisinin “Bir yandan kur baskılanmaya çalışılırken bu niye yapılıyor” sorusuna, “Bayram ikramiyesini ödeyecek para yok deniyor” diye cevap verdi.

http://www.tr724.com/eski-mustesar-bayram-ikramiyesini-odeyecek-para-yok-deniyor/
14 May 2019 13:46 güncellendi
14 May 2019 13:46
Türkiye’nin hapisteki çocukları… 700 çocuk neden cezaevinde, nasıl bir hayatları var?

Independent Türkçe cezaevlerindeki durumu, mevzuatı, yasayı araştırdı. Ali Dağlar imzasıyla yayınlanan araştırmaya göre, bebekli annelere dahi hücre cezaları veriliyor.

Independent Türkçe’nin haber metni şöyle;

Tekirdağ Cezaevi’nin kadınlar koğuşundaki tutuklulardan A.G. koğuş kapısına vurup infaz memurunu çağırdı.

Kadın gardiyan, koğuşun kapısına gelip, “Ne istiyorsun” diye sordu.

Anne, bebek maması istediğini söyledi. Gardiyan kantine gitti bir mamayla döndü ama yanlış mama getirmişti.

Anne, “Bu mama yaşına uygun değil, büyük çocuklar için” dedi. Gardiyan sinirlendi, “Çok dır dır ediyorsun” deyip mamayı annenin kucağına fırlattı. Anne gardiyana “Terbiyesizlik yapma” dedi.

Cezaevi yönetimi bu sözleri “memura fiili saldırı ve tehdit” olarak gördü. Anne 10 günlük hücre cezasına çarptırıldı.

Cezaevlerindeki sorunları yakından izleyen TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyesi ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Furkan ve annesinin yaşadıklarını böyle anlattı.

Gergerlioğlu, hücre cezası haberini alır almaz harekete geçmiş, “Bunu duyunca dehşete düştük. Nasıl olur, bebekli bir anne ve hücrede 10 gün” diyor.

Gergerlioğlu cezaevi müdürünü aramış, konuyu ısrarla takip etmiş ve hücre cezası mahkeme kararıyla iptal edilmiş.

Çoğunluğu F..ö’den, örgüt de var, adli suç da

Cezaevlerinde bugün itibariyle, F.’nin annesi gibi kaç tutuklu ve hükümlü anne olduğu bilinmiyor. Son sayı 31 Ekim 2018 tarihine ait. O gün itibariyle cezaevlerinde 0-6 yaş arası 743, 0-3 yaş arası 343 çocuk vardı.

Sayıyı 14 Kasım 2018 tarihinde TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyelerinin sorularını yanıtlayan Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Şaban Yılmaz verdi.

743 çocuk, 743 anne demek. O annelerden 519’u hükümlü, 224’ü de tutuklu. İlk sırada F..ö soruşturmalarında tutuklanan ya da hüküm giyen anneler var. İkinci sırada PKK davaları, 3. sırada ise adli tutuklu ve hükümlüler var.

O tarih itibariyle cezaevlerinde hamile kadınlar da vardı. Şaban Yılmaz sayılarının 35 olduğunu söyledi.

13’ü “yasaların kendilerine tanıdığı hakla” cezaevinde hamile kalmışlardı. Yılmaz, komisyon üyelerine çocukların büyüklerle aynı ortamı paylaşmadıklarını söyledi.

“0-6 yaş arası çocuklar için anaokulu kreş ve oyun salonu gibi hizmetlerimiz de var” dedi. Ama tablo Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü’nün çizdiğinden farklı.

“Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu” 21 Ocak 2019’da cezaevlerindeki duruma ilişkin 993 sayfalık bir rapor hazırladı. Sadece cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerle değil, onların yakınlarının da aralarında olduğu toplam 3776 katılımcı ile görüşüldü. Bebekleriyle cezaevinde kalan, tutuklu ve hükümlü annelerin aktardığı sorunlar, rapora girdiği haliyle şöyle:

-Koğuşlara kapasitesinin 3 katı yurttaş konulmaktadır. Katılımcıların yüzde 86’sı bunu doğrulamaktadır.

-Kasıtlı psikolojik baskı aracı olarak çok sık ve düzensiz koğuş aramaları yapılmaktadır. Katılımcıların yüzde 63’ü bunu doğrulamaktadır.

-Katılımcıların yüzde 46’sı kışın ısınma problemi olduğunu, yüzde 83’ü ise yazın serinleme problemi olduğunu belirtmiştir.

-Yüzde 55’i düzenli ve yüzde 52’si ise temiz su sağlanmadığını söylemektedir.

-Yüzde 65’i sıcak su temininde sorunlar olduğunu belirtmiştir.

-Yüzde 54’ü ortak alanlara yeterince çıkarılmadıklarını söylemektedir,

-Yüzde 92’si vakit geçirecek hobi faaliyetleri için imkan sağlanmadığını söylemektedir,

-Yüzde 57,5’u sağlığa erişim haklarının düzenli olarak sağlanmadığını belirtmiş, yüzde 73’ü revirlerde yeterli hekim olmadığını ifade etmiştir.

-Yüzde 80,4’ü doktor muayenelerinde kelepçe takılı bir şekilde muayene edilmek zorunda bırakıldıklarını belirtmiştir.

-Yüzde 68’i acil durumlara zamanında müdahale edilmediğini ifade etmiştir.

-Katılımcıların yüzde 84’ü hapishanelerin fiziki koşullarını insan yaşamına uygun bulmadıklarını, yüzde 67,8’i ise hapishane personelinin mahpuslara insani muamele yapmadığını düşündüğünü söylemiştir.

HDP’li Gergerlioğlu bugüne dek cezaevinde bebekleriyle kalan annelerle ilgili Meclis’te 18 soru önergesi verdi ama hiçbirine yanıt alamadı. Gergerlioğlu, Independent Türkçe’ye cezaevlerindeki anneler ve bebeklerinin yaşadıklarına ilişkin örnekler de verdi.

En trajik vakalardan birini Nurhayat Yıldız yaşadı. Yıldız, uzun yıllar uğraştıktan sonra, tüp bebek yöntemiyle hamile kalmıştı. Hamileğinin 4. ayındayken cezaevinde düşük yaptı. Sonrasında da hayatını kaybetti.

Emine Ay bebeğini henüz 6 aylıkken doğurdu. Bebek cezaevinde yaşama tutunmaya çalışıyor. Ayşe Şeyma Taş’ın bebeği cezaeviyle 25 günlükken tanıştı. Hala, Sakarya Ferizli Cezaevi’nde. Gergerlioğlu, erkek görevliler arasında doğum yapanlar kadınlar olduğunu söylüyor. “Hastanede 1 gece geçirmeden cezaevine geri götürüldüler” diyor.

Gergerlioğlu’nun aktardığına göre; Yasemin Baltacı doğum sancıları başlayınca Tarsus Cezaevi’nden hastaneye götürülmüş. Doğum yaptıktan 2-3 saat sonra da geri getirilmiş. Polisler kimi zaman doğumhane kapılarında doğumun sona ermesi için beklemiş. Bebeklerini kucağına alan anneler cezaevine geri götürülürken yanlarına refakatçi de verilmemiş.

Kanun hükmü “infaz ertelenir” diyor

Yasaların istisnasız herkese uygulanması gerektiği hukukun en temel ilkelerinden biri. Ama bu prensibin cezaevlerindeki kimi anneler ve bebekleri için bir karşılığı yok.

5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 16/4. maddesi şöyle diyor: Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren 6 ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır…

Yani yasaya göre bebek altı aylık oluncaya kadar anne cezaevine konulamaz. Yasa hükmünü uygulayan mahkemeler de var. İnfaz erteleme talepleri kimi zaman bazı mahkemelerce kabul ediliyor. Gergerlioğlu bunun sadece bir hukuk konusu olmadığını söylüyor:

“Binlerce yıldır gelenekler, dini anlayışlar, insanlık söylüyor. Hamile kadınlara dokunulmaz. İki canlıdır, zor durumdadır, ne olursa olsun müsaade edilmelidir. Bu devirde, OHAL döneminde bu çiğnendi, hem de hoyratça. Tarihin en önemli cezaevi ihlallerini yaşıyoruz. Toplum duymuyor ama ben duyuyorum.”

Gergerlioğlu, yasaya aykırı karar veren hakim ve savcıları HSK’ya şikayet etmiş. “Bir imza kampanyası başlatıp, 5 bin imza topladık ama halen tutuklama kararı verip uyguluyorlar” diyor.

Gergerlioğlu’na göre annelerin elektronik kelepçe takılarak tahliye edilmesi bir yöntem ama hakimler bunu uygulamak istemiyor. Gergerlioğlu, tutukluluğun annelerin itirafçı olması için bir baskı aracı olarak kullanıldığını düşünüyor.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) de cezaevlerindeki durumu yakından izliyor. Hapiste Çocuk Ağı temsilcisi Av. Cansu Şekerci ile Hapiste Kadın Ağı temsilcisi Av. Mine Akarsu, Adalet Bakanlığı’nın konunun uzmanlarını bir araya getirerek bir çözüm bulması gerektiğini söylüyor:

0-6 yaş arasında anneleriyle tutulan çocuklar için bulundukları ortam kesinlikle yeterli değil. BM Bangkok Kuralları, (48. ve 52. Maddeler arası, hamile, emziren ve çocuğuyla birlikte hapishanede kalan kadınlara ilişkin düzenlemeler içeriyor) tutuklu ve hükümlü kadınların hapishane şartlarıyla ilgili ayrıntılı düzenlemelere yer veriyor. Bu metinlerde hamile/yeni doğum yapmış/emzirme döneminde/çocuklarıyla kalan mahpuslara, ihtiyaçlarına göre yaklaşımlarda bulunulmalı; çocuklar, uzmanlar tarafından takip edilmelidir. Annesiyle birlikte tutulan çocuk, asla bir mahpus muamelesi görmemelidir.

İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) de tutuklu ya da hükümlü anneler için ceza infazının ertelenmesini istiyor. Genel Başkan Ramazan Beyhan, “güzel haberler alıyoruz” diyerek bir çözüm üzerinde çalışıldığını ima ediyor:

Biz bu konuda başından beri çaba sarf ediyoruz, en azından ceza infazının ertelenmesini istiyoruz. Çocuğun geleceği, psikolojisi açısından infazın ertelenmesi gerekiyor. Bebek doğar, büyür, sütten kesilir, bu süreçte infaz ertelenme lazım. Bir masum var ortada. Çocuk hakları komisyonumuz bu anne ve çocukların durumunu yakından takip ediyor. Sosyal medyadan ve basın açıklamalarımızla bu konuyu takip ediyor, hamile ve bebekli annelerin ceza infazlarının ertelenmesi gerektiğini söylüyoruz. Bazı güzel haberler alıyoruz ama içeride bu durumda bir kişi de olsa, bu kişinin mağduriyetinin önlenmesi gerekiyor.

İHD İstanbul Şube Başkanı Av. Yoleri: 0-6 ay değil, 0-6 yıl infaz ertelemesi şart

İnsan Hakları Derneği’ne (İHD) göreyse 0-6 ay için infaz ertelemesi yeterli değil. İHD İstanbul Şube Başkanı Av. Gülseren Yoleri sınırın 6 yaşa kadar çıkarılması gerektiğini söylüyor:

Mevzuatta cezanın infazının ertelenmesiyle ilgili yasa düzenlenirken, geniş bir takdir yetkisi tanınmış durumda ve bu takdir yetkisi çerçevesinde bu haklar kullanılabiliyor. Eğer gerekçeniz kabul edilirse infazın ertelenmesi söz konusu oluyor, aksi halde anne ve çocuk, bu tutukluluk koşullarını yaşamak zorunda kalabiliyor. Çocukların ilk 5 yaşta kişiliklerinin geliştiğini biliyoruz; bu süreyi hapishane koşullarında, yasaklar çerçevesinde, dört duvar arasında geçiriyorlar. Bizim tek bir çözüm önerimiz var. Çocuğun yüksek yararı diye bir şeye inanıyorsa eğer devlet, 0-6 yaş grubu çocukların annelerinin ceza infazlarının ertelenmesi lazım. Bu yaş aralığı çocuk sağlığı ve gelişimi açısından kritik bir dönem. Hamile anneler için de bu çözüm şart. Hamilelik döneminde annelerin psikolojilerinin çocuğa yansıdığı biliniyor.

Af Örgütü Temsilcisi Gardner: Türkiye’de keyfi tutuklamalar, kemikleşmiş bir sorun

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Temsilcisi Andrew Gardner manzaraya daha geniş bir perspektiften bakıyor, cezaevlerindeki yaygın problemlere dikkat çekiyor:

İki konuda araştırma yaptık biz; cezaevlerinin genel koşulları ve keyfi tutuklamalar. Onursal başkanımız Taner Kılıç 14 ay tutuklu kaldı. Keyfi tutuklama, Türkiye’de kemikleşmiş, sistematik bir sorun. 2013-2015 arası bazı yasal düzenlemeler oldu, koşullar kısmen iyileştirildi, tutuklu sayısı düştü. Arada siyasi konjonktürler değişti. Özellikle OHAL döneminde, darbe girişiminden sonra tutuklu sayısı çok arttı, sulh ceza hakimlikleri gibi yeni bir sistem getirildi. İstanbul gibi şehirlerde, tutuklamalar konusunda sadece 10 hakim karar veriyor. Af örgütü olarak incelediğimiz dosyalarda hiçbir delil yok, binlerce insan tutuklanmış. Koğuşlar 4-5 kişiyle sınırlı olmalı ama 15 kişi kalıyor. 3 kat daha fazla kalabalık var. Tutuklanan insanlar için kötü muamele, fevri uygulama, işkence soruları geliyor. Bana kalırsa çok sistematik değil ama bazı cezaevlerinden çok fazla sorular geliyor.

Cezaevlerindeki bebekli anneler

Türkiye’nin çeşitli bölgelerindeki cezaevlerinde bebekleriyle beraber hapis yatan tutuklu ya da kadın hükümlülerden bazıları:

F.K.: 6 aylık ikiz çocuk annesi, 2015’te canlı kalkan eylemlerine katıldığı gerekçesiyle 4 yıl 2 ay ceza aldı. İkiz çocukları ile birlikte cezaevine gönderildi.

D.K. (Hatay T tipi cezaevi): 5 yaşındaki kızı D. ile beraber hapis yatıyor. Baba A. A.K. da, Sivas E tipi cezaevinde tutuklu.

Z.E. (25): Doğumuna 3 hafta kala Samsun’da tutuklandı.

E.S.: Bursa Yenişehir cezaevinde tutuklu. Eşi daha önce tutuklanmıştı. Çocukları F. (2,5) annesi ile cezaevinde kalıyor.

Av. B.C.: Ardahan cezaevinde tutuklu. Bir yaşındaki M. bebek cezaevinde annesiyle kalıyor.

G.D.A.: Bebek M. 6,5 aylıkken annesiyle cezaevine girdi, ilk adımlarını cezaevinde attı. 2 yıldır Gebze kadın cezaevindeler.

H.A.: 10 aylık bebeğiyle Mardin cezaevinde, iki çocuğu daha var.

H.S.: 26 Mayıs 2018 tarihinde Bylock iddiasıyla tutuklandı, 8 yıl 9 ay ceza aldı. 3,5 yaşındaki oğlu ile Şakran Cezaevinde.

H.K.: Bebeği S. ile Kayseri Bünyan Cezaevinde.

E.A.: 10 yıl hüküm giydi, 1,5 yaşındaki kızı Cemile ile Kayseri Cezaevinde yatıyor.

A.A.: 2 yaşındaki bebeği Ömer Ferhat ile Hilvan cezaevinde. 8 ve 10 yaşında 2 çocuğu daha var.

H.U.: 6 yıl 7 ay ceza aldı. Bir yaşındaki bebeği A. ile Mardin E tipi cezaevinde. A.’nın kafasında tümör, yüzünde lekelenme ve şişlik var.

M.P.: Beş yaşındaki oğlu M.E. ile 2,5 yıldır Tarsus Cezaevi’nde. Hükümlü baba M.P. de aynı cezaevinde.

E.Y.: 2 yaşındaki astım hastası bebeği A. ile Urfa Cezaevi’nde.

Z.K.: 26 Ekim 2018 tarihinde tutuklandı, 3 aylık bebeği E. ile birlikte Manisa E tipi kapalı cezaevine konuldu. Kansızlık teşhisi konulan E. bebek altı aylık oldu.

R.K.: 6 Kasım 2018’de tutuklandı, 1,5 yaşındaki bebeği O.A. ile cezaevinde.

M.Ş.: 10 Temmuz 2018’de tutuklandı, 2 yaşındaki oğlu B. ile cezaevinde kalıyor.

E.A.: 6 yıl 10 ay hapis cezası aldı, 2 çocuk annesi, 2 yaşındaki çocuğuyla beraber hapis yatıyor, 7 yaşında bir oğlu daha var.

S.Ö.: 11 aydır Bakırköy Kadın Cezaevi’nde tutuklu. Bebeği Z. 50 günlükken hapse girdi.

H.G.: Manisa’da tutuklandı, 11 aylık bebeğiyle cezaevinde. 5 yaşındaki kızının ağır akciğer hastası olduğu bildiriliyor.

Ş.A.: 3 yaşındaki bebeğiyle tutuklanıp Antalya cezaevine konuldu. Baba da tutukluydu.

F.C.: Bebeğiyle Gebze Cezaevi’nde yatıyor, yumurtalık kanseri ve 10 aydır ameliyat olmayı beklediği bildiriliyor.

http://www.tr724.com/turkiyenin-hapisteki-cocuklari-700-cocuk-neden-cezaevinde-nasil-bir-hayatlari-var/
14 May 2019 13:45 güncellendi
14 May 2019 13:45
Suriye üzerinden Türkiye’yi okumak

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’nin NATO ve ABD’yi (Batı’yı) yeni “öteki” olarak algılamaya başlamasını değerlendirdiğim yazıda, konuya genel hatlarıyla yaklaşmıştım. Ancak sanırım Suriye vakası ve burada izlenen politikalar ışığında konunun ayrıntıları daha somut olarak ortaya konulabilir. Bu yazıda Türkiye’de etkisi belirleyici hale gelen Avrasyacı yönelimin Suriye vakası üzerinden nasıl pozisyonlarını güçlendirdiklerini ele alacağım.

Tıpkı yağan yağmurun meteorolojik bazı koşulları olması gibi, devletlerin dış ve güvenlik politikası yönelimlerinin değişmesinin de bazı koşulları vardır. İktidarlar değişir, ama devletlerin dış ve güvenlik politikaları, diğer politika alanlarına göre çok daha yavaş değişir. Çünkü dış ve güvenlik politikaları iç belirleyicilerden ve dinamiklerden çok daha fazla dış belirleyiciler ve koşullarla ilintilidir. Ayrıca dış ve güvenlik politikaları, ideolojilerden en fazla arındırılmış politika sahalarıdır. Realist bir okumayla, bir devletin kendisini tehdit altında hissetmesi, bu tehdidin nötralize edilmesi ya da ortadan kaldırılması yönünde adımlar atılmasını gerektirir. Türkiye için Suriye’deki iç savaş böyle bir tehdit algısının yerleşmesine neden oldu ve Türk dış ve güvenlik politikasını dönüştürdü. Krizin başında Türkiye krizi kendi lehine bir gelişim dinamiği olarak algıladı. Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılmak coşkusundaki bilinçaltı sembolik, bu dönemde Türk siyasi elitlerindeki ve dış politika yapımcılarındaki zihin haritasını anlamak adına önemlidir.

İslamcı Müslüman Kardeşler tipi bir gelenekten gelen Milli Görüş çizgisi, Suriye’de “Nusayri” seküler düzenin değişmesi ve onun yerine İslamcı-Sünni bir rejim kurulması konusunu öncelikler sıralamasında en üste koydular ve bu uğurda çalıştılar. Gayet iyi bildikleri üzere, Suriye’deki muhalefetin adı her ne kadar “demokratik” sıfatını da taşıyor olsa, bu cihatçı fanatik grupların demokrasi ve insan haklarıyla alakaları yoktu. Fakat Ankara’da, ideolojik ve dünya görüşü benzerliği nedeniyle Suriye’deki Esad karşıtı bu cihatçılara “bizim çocuklar” olarak bakan bir kadro işbaşındaydı.

Bu dönemde devlet eliyle Suriye’deki cihatçılara silah, mühimmat ve lojistik destek sağlandı, bunlarla istihbari paylaşımlarda bulunuldu, Suriye’den gasp ettikleri petrolün piyasalara nakli – elbet belli bir komisyon karşılığında – sağlandı. Dahası, cihatçıların yaralıları Türkiye’deki devlete ait sağlık kurumlarında tedavi edildi. IŞİD ve El-Nusra gibi barbar çetelere katılmak isteyen cihatçı fanatiklere Türk topraklarını transit geçiş güzergâhı olarak kullanmaları izni verildi. Bu dönemde Ankara bir NATO üyesi olarak ABD ve NATO güçleriyle işbirliği ve koordinasyon içinde hareket ediyor görünüyor, cihatçılara yönelik desteğini el altından yapıyordu. MİT Tırları haberinin ardından foya meydana çıktı, takke düştü ve kel göründü! Bunun üzerine ABD sahada PYD’ye verdiği desteği maksimum seviyeye çıkardı. Bu döneme kadar Ankara zaten PYD ile olağan ilişkiler içindeydi. PYD’nin üst yöneticileriyle görüşmekte, hatta PYD ve Irak Kürdistan Yönetimi arasındaki Kobani’nin işgali sonrası gerçekleşen askeri işbirliğini desteklemekteydi. Bu uğurda Türk sınırları Peşmerge güçlerine açıldı ve Irak’tan Suriye topraklarına Türkiye üzerinden giriş yapmaları sağlandı. ABD Suriye Kürtleriyle işbirliğini arttırdığında Ankara’daki hava buydu.

Tüm bunlar olurken, Suriye’de sahada Rusya, Esad rejimi ile işbirliği içinde, Fırat’ın batısını tümüyle kontrol etmeye başlamıştı. Moskova Ankara’nın sahada cihatçılara destek olmasından en az Washington kadar rahatsızdı. Ruslar, Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadele etmesi, Esad gibi seküler bir Suriye talep etmesi, bölgede Türkiye ile arada tampon oluşturması gibi konularda ABD ile paralel düşünüyorlardı.

Türkiye’de Avrasyacı ekip ABD’den ziyade Rusya ile bu bölgede daha rahat işbirliği yapılabileceğine inanıyordu. Türkiye’de kendi Kürt politikalarını 17 Aralık sonrasında Erdoğan’a dayatan Ergenekoncu Avrasyacı dinamik, iç politikada Kürt açılımı ya da Çözüm Süreci gibi siyasi çözüm odaklı yaklaşımları sonlandırmış, 1990’ların askeri ve şahin politikalarını Güneydoğu’da uygulamaya başlamıştı. PKK ile organik olmasa da ideolojik ve stratejik yakınlığa sahip Suriye Kürtlerinin Suriye’nin kuzeyinde, Türk sınırına bitişik bir fiili otonom bölgede kontrol sahibi olmasını Türkiye’nin güvenliği için çok ciddi bir tehdit olarak görüyorlardı. Bu nedenle, Suriye Kürtlerini destekleyen ABD’ye karşı tezleri güçlenmişti. Özellikle 15 Temmuz sonrasında, Avrasyacı derin yapı Erdoğan üzerinde daha da etkin olmuş, hem içerde hem de dışarıda Kürt karşıtı pozisyonda, AKP ve MHP’yi birleştirmiş, hâkim söylemini muhalefete de benimsetmişti. CHP ve İYİ Parti’deki nasyonalist kanatlar Erdoğan’a karşı da olsalar, içerde ve dışarıda şahinleşen Kürt politikalarını memnuniyetle desteklemekteydiler.

ABD Kürtlere destek olan, hatta 15 Temmuz’un arkasında olan “kötü” olarak takdim edildiğinde ve bu algı Türkiye’de havuz tarafından halka pompalanmaya başladığında, bu algı dönüşümünün sahaya yansıması, ABD’den Rusya’ya doğru bir askeri-istihbari yönelim değişimi şeklinde oldu. Başlarda Esad karşıtlığı üzerine kurulu olan Suriye politikaları, giderek Esad’a rağmen Rusyacı bir mahiyete büründü. Sonra da Moskova’nın Astana sürecinde ve Erdoğan’la kurduğu özel ilişkilerde Esad’ı tümüyle gündemden çıkartan ve ilişkileri rasyonelleştiren bir hal aldı. Böylece, Türkiye 15 Temmuz sonrasında Suriye’de sahada tümüyle eski politikalarından ricat etmiş, savunmaya çekilmişti. Hem ABD ile hem de Rusya ile ilişkilerde Kürt kartı her iki büyük gücün de elinde birer asa dönüşmüştü. Türkiye Suriye’de hedef küçültmüş, Emevi Camii’nde namazdan Suriye’de ne pahasına olursa olsun Kürtlerin statü elde etmesini engellemeye yönelik bir savunma pozisyonuna çekilmişti.

“Stratejik derinlik”

15 Temmuz öncesinde Rus uçağını düşürecek kadar gemi azıya alan ve NATO’nun şımarık İslamcı çocuğu rolünde bir süre hayalden hayale koşan “stratejik derinlik” dış politikası fiyaskoyla sonuçlanmış, bir zamanlar Türk dış politikasının mimarı diye yere göğe sığdıramadıkları Ahmet Davutoğlu Pelikan müdahalesiyle azledildikten sonra, ustaca bir manevrayla dış politikanın da iç politikanın da kontrolü tümüyle Avrasyacı Ergenekoncu yapıya geçmişti! Daha önce işaret ettiğim “Batı altımızı oyuyor”, “Sevr’den beri bizi bölmek ve parçalamak istiyorlar” türü söylemler üzerinden Batı karşıtlığı topluma kodlanmış ve toplum endoktrine edilmişti. 15 Temmuz’da “Türkiye’yi yıkmak isteyen ABD” söylemi üzerinden oluşturulan yeni algı, Suriye’de “kahramanca mücadele eden ordu” güzellemesiyle beraber, ülke içerde de dışarıda da savaşkan bir atmosfere sokulmuştu. İçeride HDP’ye karşı kullanılan bu yeni algı, böylece hem Erdoğan’ın Avrasyacı güçle beraber hareket etmesinin garantisini oluşturuyor, hem de CHP üzerinden nasyonalistlere (ulusalcılara) güç devşiriyordu. MHP de Çözüm sürecinin bitirilmesinden memnundu. Türkiye iç politikasında ABD algısı dibe vururken Rusya “güvenilir ortak” olarak ön plana çıkıyordu. İktidar da muhalefet de NATO’dan uzaklaşan ve Moskova yörüngesine kayan Türkiye’den şikâyetçi değildi.

Bu durumda Rusya gayet akıllı bir politikayla bir taşta birkaç kuşu vuruyor, hatta belki de yakın tarihindeki en ciddi stratejik-jeopolitik kazanımları elde ediyordu. Tartus’ta Akdeniz’e açılan limanını askeri olarak işlevselleştiren Rusya, Akdeniz kıyı hattında hava sahasını kontrol ederek ve karada da Türkiye’yi çevreleyerek Ortadoğu’da çok stratejik bir güç haline geliyordu. Dahası Türkiye’yi kendisine bağlayarak NATO’yu (Atlantik gücünü) zayıflatıyor, dahası kendi nükleer teknolojisine, silah sistemlerine, fosil enerji kaynaklarına çok iyi bir müşteri buluyordu. Ukrayna-Gürcistan-Suriye hattında eksik olan güzergâh olarak Türkiye’yi yanına alarak Soğuk Savaş sonrasındaki en üst güç seviyesine tırmanıyordu.

http://www.tr724.com/suriye-uzerinden-turkiyeyi-okumak/
14 May 2019 13:39 güncellendi
14 May 2019 13:39
Yakında Merkez Bankası’nı da satacaklar

Kayınpeder-damat elele…

HABER-YORUM | SEMİH ARDIÇ

Hazine’nin anahtarı en azılı devlet düşmanına teslim edilse memlekete ancak bu kadar zarar verilebilirdi. O anahtar 10 aydır Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ta.

Hazine’nin başına geçtiği günden beri Albayrak’ın, “Burası çok önemli.” cümlesinin haricinde dişe dokunur tek bir icraatı yok.

EN KOMİK VİDEOLAR ALBAYRAK’IN

O cümle de ne kadar isabetsiz tahminlerde bulunduğunu ispat etmek isteyenlerin elindeki en büyük koz olduğu için bu kadar meşhur.

Sosyal medyanın en komik videolarında başrolde Hazine Bakanı Berat Albayrak var. Piyasanın Albayrak’ı ne kadar ciddiye aldığı o videolardan anlaşılıyor.

Hazine’ye, Ziraat Bankası’na, Vakıfbank’a ve Halkbank’a zararına döviz sattıracak kadar aklını peynir ekmekle yemiş bir damadın iş bilmezliğinin bedelini 82 milyon ödüyor.

Kendince doları 5,50 TL’nin altına indireceğini zannederek şubatta yabancı bankalara Türk Lirası kapısını kapatmıştı. Londra’dakiler o muameleyi kenara not etmişlerdi. Fırsatını buldukça soğuk soğuk yiyorlar intikam yemeğini.

PİYASA İÇİN EN BÜYÜK RİSK: KAYINPEDER-DAMAT İKİLİSİ

Damat Berat, kayınpederi Erdoğan’ın talimatı ile Merkez Bankası Kanununu hiçe sayarak Bank Meclisi’ne kendisine yakın üç üyeyi tayin etti.

Diğer taraftan kayınpederi ile kurdukları rüşvet havuzunun menbaı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni cebren ve hile ile geri almak için mesaisinin yarıdan fazlasını İstanbul’da AKP binasında geçiriyor.

Kayınpeder-damat ikilisi, sandıkta kaybettikleri seçimi masada kazanmak için Yüksek Seçim Kurulu’nu (YSK) taşeron olarak kullandı.

Piyasanın hassasiyetlerini en fazla dikkate alması icap eden Hazine Bakanı Albayrak yatırımcının yüreğini ağzına getirecek icraatta ön saflarda.

İSTANBUL SEÇİMİNİ İPTAL ETMENİN FATURASI

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilen Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını 6 Mayıs’ta iptal etmesi ile piyasa allak bullak oldu.

Dolar ve euro 40 kuruşa yakın arttı. Özel sektörün borcunu sadece döviz artışından mütevellit 140 milyar TL arttı.

Borsa İstanbul (BİST) 95 binden paraşütsüz atlayış yaptı. 88 bin destek noktasından da aşağı düştü ve 13 Mayıs’ta yüzde 2,5 değer kaybetti. Böyle giderse 81 bine kadar gerileyebilir BİST 100 endeksi.

Koç ve Ülker gibi Türkiye’nin en büyük şirketleri dahil 500 civarında şirketin hisseleri geçen seneye göre yüzde 20 ila yüzde 60 arasında değişen oranlarda değer kaybetti. Buna daha ne kadar mukavemet edebilecekleri tam bir muamma.

İHTİYAT AKÇESİNİ DE HARCAYACAKLAR

Ufukta işlerin yoluna gireceğine dair zerre kadar umut ışığı belirmiyor. Bilakis her gün yeni bir felaket haberi ile sarsılıyor piyasa.

13 Mayıs Pazartesi gününe zaten geçen hafta kamu bankalarının zararına sattığı 4,5 milyar doların gürültüsü ile başlanmıştı.

Öğle saatlerinde en az zararına dolar satmak kadar endişe verici bir iddia ortaya atıldı. Merkez Bankası’nın “kara gün” için biriktirdiği 40 milyar TL bütçe açığını kapatmak için kullanılacakmış.

Oysa “İhtiyat akçesi” daha evvel hiçbir dönem Hazine tarafından kullanılmamıştı. Ocak ayında 38 milyar TL temettüyü yiyip bitiren hükûmet piranalardan farksız.

MERKEZ BANKASI’NA ARKA KAPIDAN DALMAK

Kamuda lüks harcamaları ve israfı durdurmak yerine, “İtibardan tasarruf olunmaz.” diyorlar.

Cumhuriyet tarihinde açık rekorunu elinde bulunduran bütçesine para temin etmeye sıra gelince Merkez Bankası’na arka kapıdan giriyorlar.

Merkez Bankası’nın hükûmetin arkasını toplama gibi bir vazifesi yok ki!

AKP’nin devr-i iktidarında kanun, içtihat ya da teamülün hükmü kalmadığı için Albayrak talimatı vermiş bile. Mamafih mevzuat müsaade etmediği için para Hazine’nin hesaplarına aktarılamamış.

Albayrak’a kayınpederinin talimatı gayet açıkmış. Erdoğan, “Bu işi Ramazan Bayramı’na kadar bitirin!” talimatını vermiş. Onun için mevzuatı değiştirmeye matuf çalışma Albayrak’ın başkanlığında son sürat devam ediyormuş.

Ha karşılıksız para basmışsınız ha ihtiyat akçesini harcamışsınız.

ESKİ HÜKÛMETLERE RAHMET OKUTTULAR

Eski Hazine müsteşarı Mahfi Eğilmez, Reuters’in haberinin doğru olmamasını ümit ettiğini belirterek, “Kısa vadeli avans uygulaması çok daha namuslu bir uygulamaydı.” ifadelerini kullandı.

Eğilmez, “Niçin Ramazan Bayramı’na kadar yetişmesi lâzım?” suâline de cevap verdi: “Bayram ikramiyesini ödeyecek para yok deniyor.”

12,5 milyon emekliye Ramazan Bayramı’ndan evvel 12,5 milyar TL ikramiye ödenecek. Hazine zaten kamu bankalarını kurtarmak için geçen ay 28 milyar TL ilave borçlandı.

Hazine, 2019 yılının ilk 4 ayında 52,5 milyar TL açık vermişti. Ocak ayında TCMB’den 38 milyar TL tutarında temettü (kâr payı) aktarıldığı halde 4 aylık açık geçen yıla göre iki kat arttı.

11 MİLYAR TL DE BUHARLAŞTI

Günü kurtaracak kadar bile mühimmatı kalmamış bir baş kumandan var ordunun başında. İşsizlik Fonu’ndan kamu bankalarına aktardığı 11 milyar TL arada unutuldu.

Hükümet “iflas fark edilmesin” diye arka kapı formülleri ile vaziyeti kurtarmaya çalışsa da nafile.

İnternet sayesinde böylesine vahim iddialar anında yayılıyor. Piyasada hassasiyet zaten had safhada. Vahim iddialar tekzip edilmeyince de “sükût ikrardan gelir” deniliyor ve piyasada kasırga kopuyor.

Yatırımcıların akıl hocası Moody’s son raporunda, Türkiye’de şartların 2019, hatta 2020 senesinde de zorlu olmaya devam edeceğine işaret etti.

Aynı gün Goldman Sachs Türkiye’nin yüzde 2,5 küçüleceğini ilan etti. Türkiye’ye dair bir evvelki tahmin yüzde 1,5 küçülme” şeklindeydi. Bu tahminler bile mütevazı kalacak maalesef.

Müflis tüccar evde kalan gümüşleri satılığa çıkarırmış. Erdoğan ve damadı müflis tüccardan da beter.

Yakında evi de haraç-mezat satacaklar.

http://www.tr724.com/yakinda-merkez-bankasini-da-satacaklar/
14 May 2019 13:36 güncellendi
14 May 2019 13:36
Şimdi en rahat olması gereken aday İmamoğlu Bir çok kişinin adını bile duymadığı bir adaydı. Başbakanlık yapmış epeydir göz önünde bulunan Binali Yıldırım karşısında tüy siklet yorumları yapılmıştı. Alttan alışı, rejimle, sistemle daha doğrusu Erdoğan ile kavga etmeyeceği mesajları tepki çekmişti. Bütün tahriklere rağmen, hatta bu tahrikler zaman zaman ilginçtir HDP’den gelmesine rağmen kazanması için ihtiyaç duyduğu en önemli şeye, Kürt oylarına zarar verecek bir hamlede bulunmadı. Kazanacağına az ihtimal verildiği için havuz tarafından ve hükümet tarafından Mansur Yavaş gibi nefret objesi yapılmadı. Bir kere katıldığı yandaş programında altın vuruş yaptı. Aklı sıra kendisini rezil etmek için pusu kurmuş televizyoncu kendi mahallesinde bile dayak yedi. CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu, Ülke TV’de Turgay Güler’in sorularını cevapladı. Yıldırım’ın İstanbul seçimleri için söylediği doğru bir tek şey var: Seçimlerde adaylar yarışmadı. Haklı. Erdoğan yarıştı. Ekonomik göstergeler yarıştı. Referandumda İstanbul’da hayır oyları kazanmıştı bir kez daha muhalif oylar birleştiğinde adaydan bağımsız aynı şeyin gerçekleşmesi ihtimali vardı. Seçim akşamı, Anadolu Ajansı’nın manipülasyonularına ve provakasyonlarına hazırlıklı bir başkan adayı vardı. Defalarca kamuoyunun önüne çıktı. Bir çok insan ilk kez kendisini o zaman tanıdı. Önceki adayların yapamadığı şeyi yaptı, “Elimde tutanaklar var, kimin ne oy aldığını biliyorum” dedi. Üslubu, pozitif enerjisi ve konuşması ile takdir topladı. Seçimin zayıf adayı o gece lider olmuştu. Kendisine oy vermeyenlerin dahi bir gıcıklık kapmadığı, oy verenlerin mutluluk duyduğu bir lider doğmuştu. Mazbatası verilmediğinde de meclisteki oturumlarda da iyi sınav verdi. Ve nihayet beklenen oldu, İmamoğlu’nun kazandığı seçimi Erdoğan talimatlı YSK darbesi ile iptal ettiler. Şimdi bir önceki seçimden bambaşka bir kampanya izleyeceğiz. Erdoğan’dan bütün AKP’lilere siyasetin en çirkin örneklerini göreceğiz, iktidar medyasının bu kadar da alçalmaz insan diyeceğimiz yayınlarını. Belaltı belki de tek stratejileri olacak. Baksanıza seçimin iptali için başlattıkları kampanyayı çünkü seçimi çaldılar diye duyuruyorlar. Halbuki seçim iptalinin oy çalma ile falan bir ilgisi yok. Hem de hiç yok. Neymiş sandık başkanları kamu görevlisi değilmiş. Bu gerekçe ile Yıldırım kazansa dahi seçimlerin iptal olması gerekirdi değil mi? Ama olmayacağını hepimiz biliyoruz. Şimdi en rahat olması gereken aday İmamoğlu Kazanırsa, kendisi kazanamasın diye devletin bütün imkanları ile 39 ilçenin hepsinde miting yapmış Cumhurbaşkanını, son başbakanı, TBMM başkanını, Bahçeli’yi, bütün medyayı, YSK’yı tabiri diğerle alayını bir daha yenmiş olacak. Artık İstanbul belediye başkanlığının dahi pek kesmeyeceği bir sükse ile koltuğa oturacak. Kaybederse, kimse onun kaybettiğini düşünmeyecek. O her zaman hakkı yenmiş koltuğu elinden alınmış seçilmiş bir belediye başkanı olacak. Bir nevi seçilmiş bir belediye başkanının şiir okuduğu için başkanlıktan atılması hapse yollanması gibi. Ve CHP’de lider arayışlarında bir numaralı favori olacak. Çelik gibi sinirlere sahip olması gerekiyor. Çünkü bu kez hiç görmediği bir kampanya ile karşı karşıya kalacak. Erdoğan’ın hileyle hurdayla iptal ettirdikten sonra İstanbul’u bir kez daha kaybetme lüksü yok. Bu kez tamamen kendisini koydu ortaya. Kaybederse her şey çok güzel olmayacak. Ülkeye demokrasi gelmeyecek, ekonomi düzelmeyecek ama İstanbul’u bu şekilde bir daha kaybedenin uzun süre götürme şansı da yok. LEVENT KENEZ http://www.tr724.com/bir-anda-degisir-her-sey/
Şimdi en rahat olması gereken aday İmamoğlu

Bir çok kişinin adını bile duymadığı bir adaydı.

Başbakanlık yapmış epeydir göz önünde bulunan Binali Yıldırım karşısında tüy siklet yorumları yapılmıştı.

Alttan alışı, rejimle, sistemle daha doğrusu Erdoğan ile kavga etmeyeceği mesajları tepki çekmişti.

Bütün tahriklere rağmen, hatta bu tahrikler zaman zaman ilginçtir HDP’den gelmesine rağmen kazanması için ihtiyaç duyduğu en önemli şeye, Kürt oylarına zarar verecek bir hamlede bulunmadı.

Kazanacağına az ihtimal verildiği için havuz tarafından ve hükümet tarafından Mansur Yavaş gibi nefret objesi yapılmadı.

Bir kere katıldığı yandaş programında altın vuruş yaptı. Aklı sıra kendisini rezil etmek için pusu kurmuş televizyoncu kendi mahallesinde bile dayak yedi.
CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu, Ülke TV’de Turgay Güler’in sorularını cevapladı.

Yıldırım’ın İstanbul seçimleri için söylediği doğru bir tek şey var: Seçimlerde adaylar yarışmadı. Haklı. Erdoğan yarıştı. Ekonomik göstergeler yarıştı.

Referandumda İstanbul’da hayır oyları kazanmıştı bir kez daha muhalif oylar birleştiğinde adaydan bağımsız aynı şeyin gerçekleşmesi ihtimali vardı.

Seçim akşamı, Anadolu Ajansı’nın manipülasyonularına ve provakasyonlarına hazırlıklı bir başkan adayı vardı. Defalarca kamuoyunun önüne çıktı. Bir çok insan ilk kez kendisini o zaman tanıdı. Önceki adayların yapamadığı şeyi yaptı, “Elimde tutanaklar var, kimin ne oy aldığını biliyorum” dedi. Üslubu, pozitif enerjisi ve konuşması ile takdir topladı.

Seçimin zayıf adayı o gece lider olmuştu. Kendisine oy vermeyenlerin dahi bir gıcıklık kapmadığı, oy verenlerin mutluluk duyduğu bir lider doğmuştu.

Mazbatası verilmediğinde de meclisteki oturumlarda da iyi sınav verdi.

Ve nihayet beklenen oldu, İmamoğlu’nun kazandığı seçimi Erdoğan talimatlı YSK darbesi ile iptal ettiler.

Şimdi bir önceki seçimden bambaşka bir kampanya izleyeceğiz. Erdoğan’dan bütün AKP’lilere siyasetin en çirkin örneklerini göreceğiz, iktidar medyasının bu kadar da alçalmaz insan diyeceğimiz yayınlarını. Belaltı belki de tek stratejileri olacak.

Baksanıza seçimin iptali için başlattıkları kampanyayı çünkü seçimi çaldılar diye duyuruyorlar. Halbuki seçim iptalinin oy çalma ile falan bir ilgisi yok. Hem de hiç yok. Neymiş sandık başkanları kamu görevlisi değilmiş. Bu gerekçe ile Yıldırım kazansa dahi seçimlerin iptal olması gerekirdi değil mi? Ama olmayacağını hepimiz biliyoruz.

Şimdi en rahat olması gereken aday İmamoğlu

Kazanırsa, kendisi kazanamasın diye devletin bütün imkanları ile 39 ilçenin hepsinde miting yapmış Cumhurbaşkanını, son başbakanı, TBMM başkanını, Bahçeli’yi, bütün medyayı, YSK’yı tabiri diğerle alayını bir daha yenmiş olacak. Artık İstanbul belediye başkanlığının dahi pek kesmeyeceği bir sükse ile koltuğa oturacak.

Kaybederse, kimse onun kaybettiğini düşünmeyecek. O her zaman hakkı yenmiş koltuğu elinden alınmış seçilmiş bir belediye başkanı olacak. Bir nevi seçilmiş bir belediye başkanının şiir okuduğu için başkanlıktan atılması hapse yollanması gibi. Ve CHP’de lider arayışlarında bir numaralı favori olacak.

Çelik gibi sinirlere sahip olması gerekiyor. Çünkü bu kez hiç görmediği bir kampanya ile karşı karşıya kalacak.

Erdoğan’ın hileyle hurdayla iptal ettirdikten sonra İstanbul’u bir kez daha kaybetme lüksü yok. Bu kez tamamen kendisini koydu ortaya. Kaybederse her şey çok güzel olmayacak. Ülkeye demokrasi gelmeyecek, ekonomi düzelmeyecek ama İstanbul’u bu şekilde bir daha kaybedenin uzun süre götürme şansı da yok.

LEVENT KENEZ

http://www.tr724.com/bir-anda-degisir-her-sey/
14 May 2019 13:35
“Cami rüşveti” itirafı

Türk büyükelçiden Kırgızları küçümseyen şov

HABER-YORUM | HASAN CÜCÜK

Türkiye’nin Kırgızistan büyükelçisi Cengiz Kamil Fırat’ın Kırgızistan müftülüğünün geleneksel iftar davetinde çıkardığı rezalet kadar, bulunduğu ülkeyi aşağılayan tavırları da tepki çekti. Hizmet mensuplarıyla aynı iftarda yer almayı reddeden Fırat, salonu terk ederken ise skandal bir ifşaatta bulundu: ‘Biz size 35 milyon dolara cami yaptıralım, siz bizi teröristlerle aynı masaya oturtun.’

Son 5 yıla baktığımızda Erdoğan ve partisinin varlık gayesinin; Hizmet Hareketi’ni bitirmek olarak görmek mümkün. Her gün yeni bir operasyon, insan hakları ihlalleri, işkence haberlerinin ardı arkası kesilmiyor… Tehdit ve zulümler Türkiye ile sınırlı da kalmıyor. 17/25 Aralık öncesi gittikleri her ülkede bulunan Türk Okulları’nı mutlaka ziyaret eden AKP’liler, şimdilerde bu okulların kapısına kilit vurulması veya kurdukları Maarif Vakfı’na devredilmesi için her yolu deniyor. Her yol derken anladıkları dil; rüşvet ve şantaj. Başarılı oldukları yerler genelde demokrasinin yerleşmediği Afrika ülkeleri oldu. İkili ilişkilerde masaya mutlaka okulların devri veya kapatılması konusu geliyor.

Sovyetlerin yıkılıp, Türki Cumhuriyetlerin bağımsızlığına kavuşmasıyla bu ülkelerin sınırlarından içeriye ilk Hizmet mensupları girdi. Bir valizle yola çıkan Hizmet erleri bu ülkelerde peş peşe eğitim kurumları açtı. Kısa sürede bu okullar ülkenin en kaliteli kurumları oldu. Hizmet’in tutunmasını sağlayan, okulların kalitesi kadar insan kalitesiydi. O yıllarda Türkiye’nin ‘büyük abi’ rolünü oynayıp, Orta Asya Cumhuriyetleri’ni ‘yardıma muhtaç’ biri gibi görmesi bu ülke insanının gururuna dokunuyordu. Hizmet ise, 70 yıllık hasret bitti, kucaklaşmaya geldik diyordu. Yapılanlar bir lütuf olarak sunulmuyordu. Üstenci bir tavır yoktu. Aynı sofraya oturuyorlar, birlikte gülüp, birlikte gözyaşı döküyorlardı. Bu samimi ve içten tavır Hizmet’in kısa sürede gönüllere girmesinin yolunu açıyordu.

CAMİ RÜŞVETİ!

Kırgızlar, 15 Temmuz sonrası tüm baskılara rağmen kendilerinin bir parçası olarak gördükleri Hizmet mensuplarına sahip çıktı. Okulların adı değişti ama Maarif Vakfı’na devretmeyi reddettiler. Kırgızistan’da okul açmak serbest, buyurun gelin siz de açın dediler. Kırgızların bu tavrı, demokrasi ve yargıyı paspas yapan Erdoğan ve tayfasının doğal olarak tepkisini çekti. Ortaya tek delil koymadan, Hizmet mensuplarının terörist ilan edilmelerini istemeleri yargı duvarına çarpıp geri döndü. Baskıyla yol alamayınca, bu kez rüşvet yolunu seçtiler. Para herkesi satın alamıyordu. Buldukları yeni yol yatırım yapmaktı. Müslüman ülkelere yatırımın adı genelde cami oldu.

Kırgızitan’da yaşanan skandalda, Büyükelçi Cengiz Kamil Fırat iftarı terk edip giderken Türiye’deki insanların vergileriyle yapılan caminin bir iyilik değil, baskı aracı olduğunu da itiraf etti: ‘Biz sana 35 milyon dolarlık cami yapalım.’ Allah rızası için yapılan bir cami değil yani. Kendisine göre, okulların kapatılması ve Hizmet mensuplarının teslim edilmesi karşılığında bir lütuf!. Yapılan iyiliği sürekli başlarına kakma hastalığı bu. Ömer Seyfettin’in ünlü eseri Diyet’te olduğu gibi Kırgızların, kendini üstün gören büyükelçiye tavrı; ‘Al camini de git’ şeklinde oluyor. Pervasızlığına devam eden büyükelçi, ‘Bu insan müslüman değil’ deme küstahlığını da gösteriyor. Sanki kalpleri açıp içine bakıyor! Sonra şımarık bir çocuk edasıyla ‘Bunu şimdi cumhurbaşkanına söyleyeceğim’ diyor. Biyografisine girince bir zamanlar Erdoğan’ın ‘monşer’ diye aşağıladığı tayfadan olduğunu görüyorsunuz. Babası da kendi gibi büyükelçi Fırat’ın. Göze girmek için bu denli seviyesizleştiğini tahmin etmek zor değil.

TERÖRİST DEDİĞİ İNSANLARIN KIRGIZ PASAPORTU VAR

İftar davetinde onlarca ülkenin büyükelçisi var. Dahası büyükelçi Fırat’ın ‘Bunlar terörist’ dediği okullarda davetin sahibi müftünün kızı da okuyor. Terörist dediği kişilerin tamamı Kırgızistan pasaportu taşıyor. Büyükelçi Fırat önce Hizmet mensubu kişilerin dışarı çıkarılmasını talep ediyor. İftarı düzenleyen ulema heyeti, ‘Hiçbir davetliyi kovmak bizim kültürmüzde yok. Hele Ramazan’da hiç yok’ cevabını verip, Türk büyükelçiyi kendi haline bırakıyor. İstediği olmayan büyükelçi ise şov yaparak ve ortamın huzurunu bozarak salondan ayrılıyor.

Olayı Kırgız medyasına yorumlayan iftar davetinde bulunan bir diplomat, Türk büyükelçinin tavrının olgunluk ve diplomasiden uzak olduğunu belirtip, ‘Eğer ortam siyasi görüşünüze uymuyorsa, ‘İngiliz usulü’ kalkar sessizce orayı terk edersin.’ yorumunu yaptı. Bu görüşün sahibi diplomat nereden bilsin Türk dışişlerinin trollere teslim edildiğini!

Büyükelçi Fırat’ın bu tavrını Kırgızları çok kızdırdığı gelen haberler arasında. Yapılan bir iyiliğin yüzlerine vurulmasına tepki var. Bazı milletvekillerinin konuyu meclis gündemine getirmeye hazırlandığı ifade ediliyor. Kırgız medyası, olayı, ‘misafirin ev sahibine hakareti’ olarak gördü. Sokaktaki vatandaşlar tavrı ise; büyükelçinin kendinden yaşça büyük din adamlarına hakaret ettiği yönünde oldu. Zira, Kırgız halkı yaşlı aksakallara (ulema) çok büyük saygı gösteriyor.

ARNAVUTLUK REST ÇEKMİŞTİ: ERDOĞAN KİM?

Büyükelçi Fırat’ın kılavuzunun kim olduğunu görmek için biraz geriye 2015’e gidelim. Erdoğan cumhurbaşkanı sıfatıyla Arnavutluk’u ziyaret ediyor. Ziyaretin bir gerekçesi de Türkiye’nin Tiran’a bağlı Preza’da köyünde restore ettirdiği Tarihi Kaleiçi Camisinin açılışı. Erdoğan’ın ziyarette cami karşılığında okulların kapatılmasını istediğinin ortaya çıkması ‘gurularına düşkün’ Arnavutların tepkisini çekiyordu. Sosyalist Parti’nin Tiran Milletvekili Ben Blushi, Meclis kürsüsünden ’Böyle kardeşlik olur mu’ diyerek tarihe geçen şu cümleleri kuruyordu: ’ Şimdiye kadar insan öldürmeyen bir terör örgütü görmedim. Gülen Hareketi’nin de kimseyi öldürdüğünü görmedim. Erdoğan’ın kapatmak istediği bu okullar, Arnavutluk’ta binlerce öğrenciye yardımcı oldu.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu talebi bir dost mu yoksa bir baba edasıyla mı yaptığını sorgulayan milletvekili, “Böyle bir talepte bulunan kardeş veya dost gördünüz mü? Bir baba gibi mi söyledi? Bizim babamız o değil, İsmail Kemal’dir. Terör örgütleri BM Güvenlik Konseyi kararıyla ilan edilir. Hiçbir ülkenin cumhurbaşkanı başka bir ülkeye gidip de böyle bir şey isteyemez.” diyordu.

AKP ve Erdoğan, Çanakkale’den sonra bu ülkenin başına gelen en büyük bela olmaya devam ediyor. Ülkenin itibarını ayaklar altına alıyor. Ortaya attıkları safsatanın Edirne dışında alıcısı olmadığını görünce, her türlü rezalete başvurmaya devam ediyorlar. Bunun son örneği Kırgızistan’da yaşandı.

https://twitter.com/tr724com/status/1128102759843160064?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1128102759843160064&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Fcami-rusveti-itirafi%2F

http://www.tr724.com/cami-rusveti-itirafi/
14 May 2019 13:28 güncellendi
14 May 2019 13:28
Bişkek Büyükelçisi şov yaparken itirafta bulundu: 35 milyon dolara camii yaptık

Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te, Bişkek Müftülüğü’nün düzenlediği iftar programına katılan Türkiye Bişkek Büyükelçisi Cengiz Kamil Fırat, Hizmet Hareketi’ne mensup eğitim gönüllülerinin de iftara davet edildiğini görünce şov yapmaya başladı.

Hizmet Hareketi mensuplarının iftar programında olmasından rahatsız olan Büyükelçi Fırat, salonu terk etti. Salondan ayrılırken şov yapan Büyükelçi Fırat, itirafta bulundu. Büyükelçi Fırat, görevlilere tepki gösterirken çekilen video da “Ben sana geleceğim 35 milyon dolara camii yapacağım. Sen beni teröristlerle aynı yere koyacaksın” itirafında bulundu.

İftar öncesi yaptığı şov ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a güzelleme yapan Büyükelçi Cengiz Kamil Fırat, Bişkek’e yapılan camiinin bir rüşvet olduğunu itiraf etmiş oldu. İftara davetli kişilerden haberdar değilmiş gibi giden Büyükelçi Fırat, yaptığı şov ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gözüne girmeyi başarmış olabilir. Fakat “35 milyon dolara camii yaptık” ifadesi Erdoğan iktidarının, devlet imkanlarını kullanarak siyasi amaçları doğrultusunda rüşvet amaçlı yatırım yaptıklarının deşifresi oldu.

https://twitter.com/LeventKenez/status/1127708316405313536?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1127708316405313536&ref_url=http%3A%2F%2Faktifhaber.com%2Fgundem%2Fbiskek-buyukelcisi-sov-yaparken-itirafta-bulundu-35-milyon-dolara-camii-yaptik-2-h132429.html

http://aktifhaber.com/gundem/biskek-buyukelcisi-sov-yaparken-itirafta-bulundu-35-milyon-dolara-camii-yaptik-2-h132429.html
14 May 2019 12:21 güncellendi
14 May 2019 12:21
Yeni Türkiye`de Avrasyacılık ve Batı YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN Avrasyacılığa konjonktürel yaklaşarak, onu günlük siyaset çerçevesinde anlamaya ve analiz etmeye çalışıyoruz. Bu Avrasyacılık stratejisinin yanlış anlaşılmasına ve salt reaksiyoner (tepkisel) bir strateji olarak algılanmasına neden oluyor. Türkiye siyasetinde bugün başat dış ve güvenlik politikaları belirleyicisi olan bu stratejinin sadece üçüncü ülkelerin aldıkları pozisyonlara ve bu pozisyonların sonuçlarına endekslemek ve Ankara’nın bir savunma refleksi olarak Avrasyacılık stratejisine yöneldiğini varsaymak bizi yanlış sonuçlara götürebilir. Dahası, Avrasyacılık stratejisini yalnızca TSK ve devlet bürokrasisindeki Avrasyacı Ergenekoncu ekiple bağlantılı olarak, yanı 15 Temmuz sonrasındaki iç siyaset iklimi çerçevesinde okumak da doğru olmaz. Çünkü her ne kadar her türlü stratejik yönelim o yönelime karar veren veya ona etkide bulunan karar alıcı elitlerle ilintili olsa da, ülkelerin içinde bulundukları bölgesel ve küresel koşullar, yeni politika değerlendirmelerinde bulunma zorunluluğunu beraberinde getirebilir. Bu yazıda Avrasyacılık stratejisine bu bakımlardan yaklaşmaya ve yeni bir okuma girişiminde bulunmaya çalışacağım. Türkiye, Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1989-1991 yılları arasındaki jeopolitik kaymayla beraber, klasik Batı yönelimli politikalarını sorgulamaya başladı aslında. Çünkü 1945-1989 yılları arasında hâkim olan paradigmada, güvenlik merkezli yaklaşım Ankara’ya Batılı bir aidiyet ve kimlik garantiliyordu. Daha başka türlü formüle edersek, Türkiye NATO’nun güneydoğu kanadında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile olan ortak sınırı ve o sınırın – ve dolayısıyla güneydoğu Avrupa ve doğu Akdeniz’in – güvenliği ile aynı bağlamda değerli bir işlevi yerine getiriyordu. Türkiye’nin Batı kulübü için önemi ve değeri tartışmasızdı. Ankara’nın kronik hastalığı olan insan hakları sorunları ve demokratikleşmede yaşadığı sorunlar, bu çerçevede görmezden geliniyor, stratejik önemi nedeniyle bazı yapısal sorunlarının üzerine gidilmiyordu. 1991 öncesinde her ne kadar AET/AT/AB (bundan böyle AB olarak yazılacak) bütünleşmesinde tam üyelik elde edemese de, AB ile özel bir tür ilişki kurmuş olan Ankara, durumundan memnun görünüyordu. Batı’nın askeri ve ekonomik bütünleşmesinde kurumsal yer alıyor, karar alma mekanizmalarında temsil ediliyordu. NATO üyeliği sayesinde askeriyesini modernize ediyor, en donanımlı ve sofistike teknolojileri edinebiliyor, personelini yüksek standartlarda eğitebiliyordu. Ekonomik bakımdan Batılı aktörlerin ve kurumların desteğini rahatlıkla buluyor, efektif işlemeyen ekonomisine karşın Batılı piyasalara (özellikle AB piyasasına) rahat giriş yaparak ciddi avantajlar sağlıyordu. 1991’den sonra bu durum değişmeye başladı. Her şeyden önce, Soğuk Savaş süresinde görmezden gelinen insan hakları ve demokrasi karnesi, Ankara’nın ikili ve çoklu ilişkilerine damga vurmaya başladı. Bunda uluslararası ilişkilerde iç işlerine karışmama doktrininin giderek geçerliliğini kaybetmesi ve insan hakları konusunun devletlerin iç meselesi olarak kabul edilmesi yaklaşımının terk edilmesi önemli bir rol oynadı. Artık Türkiye’nin demokratikleşme ve insan hakları – özellikle de azınlık hakları – üzerinden doğrudan eleştirildiği bir dönem başlamıştı. Elbette doğu bloğunun yıkılması, SSCB’nin son bulması, doğu Avrupalı devletlerin piyasa ekonomisine ve liberal demokrasiye geçiş kararıyla birlikte, AB projesinin ekonomik alan dışına taşarak politik bütünleşmeye girişmesi, bu sürece katkıda bulundu. Eski komünist devletler AB projesi dâhilinde demokratikleşiyor ve sistem dönüşümü gerçekleştiriyorlardı. O halde Ankara’dan da aynı beklentide bulunmak gerekmez miydi? Avrupa ve genel olarak Batı’da hava bu yöndeydi. Sevr sendromu Oysa Ankara’daki siyasi elitler, Sevr sendromu ve kemikleşmiş devlet doktrini nedeniyle bu sürece uyum sağlamakta zorlandılar. Avrupa’nın beklentilerini, Türkiye’nin istikrarını bozucu bir etki olarak okudular. Özellikle de Kürt sorununa siyasi çözüm bulma konusundaki AB beklentilerini, AB’yi Türkiye’nin üniter yapısına kast etmekle suçlayarak yanıt verdiler. İçe kapandılar ve Kopenhag ölçütlerinden öcü gibi kaçmaya giriştiler. AB “Müslüman mahallesinde salyangoz satmakta”, Türkiye’nin “özel koşullarını” anlamamaktaydı. Ankara’da hâkim algı buydu! NATO’lu ve AB’li ülkelerdeki zihniyetle Ankara’daki devletlû kesim arasındaki zihniyet birbiriyle uyuşmuyordu. Bu atmosferde AB’deki Hristiyan Demokratlar ve diğer Türkiye’ye şüpheyle yaklaşan kesimler, AB ile Türklerin değerlerinin birbirine uyuşmadığı tezini dillendirmeye başladılar. Bu tezin en önemli savunucusu dönemin Almanya şansölyesi Helmut Kohl’dü. Onun yanından Fransa ve bazı diğer kilit ülkeler de giderek bu görüşü benimsediler. Doğrusu Ankara’nın demokratikleşme ve insan hakları konularındaki ayak sürter tavrı, kültürel temelli iddiaları güçlendiriyor, hatta coğrafi aidiyetle alakalı AB tezlerini de kuvvetlendiriyordu. Bu ortamda AB hızla demokratikleşen ve ekonomi oyununu piyasa kurallarına göre oynamaya başlayan doğu Avrupalı eski komünist ülkelere tam üyelik perspektifi veriyordu. Aynı AB, Türkiye söz konusu olunca, tam üyelikle ilgili söz vermekten kaçınıyordu. Bu hava içinde 1998 Lüksemburg zirvesine gelindi. AB, yukarıda bahsettiğim tutumu bu kez kâğıda dökerek, Türkiye’yi ileride üye olacak aday ülkeler arasında saymadı. Bu durum Ankara’da bir depreme neden oldu. Zaten 1991-1998 yılları arasında Ankara “Türk dünyası” ile bütünleşme sevdasına düşmüş, hiçbir fizibilite ve altyapı çalışmasında bulunmadan, saçma sapan zirvelerde zırvalayarak, “Türk cumhuriyetleri” denen SSCB ardılı ülkelerle ortak para, ortak Pazar vs. hayalleri kurmaya başlamıştı. Türkiye AB’ye mesaj veriyor, “alternatifimiz var” diyordu. Ama esasında alternatif falan yoktu. Türkî devletlerde Rusya başat aktördü. Her ne kadar bocalama döneminde de olsa, Rusya’nın SSCB’den ve daha önceki Çarlık etkisinden kalan kültürel, ekonomik, askeri ve stratejik gücü, Kafkasya ve Orta Asya’da çok belirgindi. Putin sonrası konsolide olan Rusya, Avrasyacılık doktrini sayesinde bu bölgelerde giderek daha belirleyici oldu. Oyun kurucu oldu ve oyunu kabul etmeyen Gürcistan ve Ukrayna gibi “yakın komşuluk” çerçevesinde arka bahçesi olarak gördüğü ülkeleri hizaya soktu. Sonra Suriye kriziyle beraber tarihlerinde ilk defa Akdenizli bir güç oldular. Rusya artık bildiğimiz Rusya değildi. Rusya, tarihi boyunca ana stratejisini sıcak denizlere inmek olarak belirlemişti. Bu stratejinin en önemli nedeni, Rusya’nın özünde bir kara gücü olmasıydı. Rusya deniz güçlerinin (eskiden İngiltere’ydi, sonradan 1954’in ardından ABD oldu) etkisini dengelemek ve dünya egemenliği için mümkün olduğunca deniz güçlerini – mesela Türkiye’yi – Atlantikçi kanattan kopartmak stratejisini, Avrasyacılık doktrininin temeline oturttu. Fakat Türkiye NATO üyesiydi. Rusya’nın bu stratejisi Pentagon dâhil tüm NATO içinde çok ciddiye alınmadı. NATO Türkiye’de belli bir NATO karşıtı ve Rusya yanlısı subay potansiyeli olduğunu biliyordu. Ama bunları marjinal olarak değerlendiriyordu. Hâlbuki AB sürecinde gerçekleşen demokratikleşme esnasında gücünü kaybeden birçok mülayim TSK subayı da Batı etkisinden alerji kapmaya başlamıştı. İslamcı birileri tüm cihatçı manyakları “bizim çocuklar” olarak gördü TSK’da artık Batıya ve NATO’ya ihtiyaç olmadığı, hatta NATO’nun ve ABD’nin Türkiye’nin çıkarlarını dikkate almadığı, dahası Kürtlerin bağımsızlığını alttan destekledikleri yönünde bir algı ortaya çıktı ve giderek yaygınlaştı. Tezkere krizini müteakip çuval krizi sonrasında bu kopuş için iyi bir duygusal-nasyonalist malzeme üretildi. AKP iktidarının İslamcı formatı da toplumda bir tür “Batılıların uzaylılaştırılması” sonucunu beraberinde getirdi. Buna göre Türkler zaten Batılı değildi! Biz Osmanlıydık. Batıya karşı durmuş, ona karşı olmak üzerine kimlik inşa etmiştik. Bu İslamcı tarih okuyuşu, 1945-1991 arasındaki işbirliği ve müttefiklik dönemini toplumsal hafızalardan çıkardı. Bunun yerine, bizim altımızı oyan, bize tuzaklar kuran, bizi bölmeye ve parçalamaya gayret eden bir Batı imajı, hem Türk muhafazakârlarına hem de solcularına yerleştirildi. Sağ ve sol, Batı karşıtlığında birleşti. Bunun bir adım sonrası toplumun AB’den kopuşa “bana ne!” tutumuna geçişi, NATO’dan uzaklaşmaya meşruiyet dayanağı ise özellikle “Irak’taki Kürt oluşumunu başımıza dert eden ABD ve İngiltere” algısı oldu. Çekiç Güç’e dâhil olan Türkiye konusu sadece uzmanların masa üstü bilgisi olarak kaldı. Dahası, Suriye kriziyle beraber, ABD IŞİD’e karşı Ankara’yı yanına çekemedi, çünkü İslamcı birileri tüm cihatçı manyakları “bizim çocuklar” olarak görmekteydiler. Bu stratejik derinlik sarhoşluğu esnasında Washington Suriye Kürtlerinde güvenilir bir müttefik buldu. Üstelik Türkiye’nin son yıllardaki profilinin aksine, bu müttefik seküler ve pro-Amerikandı. Ankara’daki Batı karşıtı santrifüj etkisi böylece artarak devam etti. Özellikle AB demokratikleşme reformları döneminde tasfiye edilen vesayet sistemi ve bu sistemden vazgeçmek istemeyen Ergenekon’cu, Balyoz’cu, Sarıkız’cı, vs. odaklar, Batıdan kopup artık daha “reel politik” müttefiklere yönelme eğilimine girdiler. 28 Şubat’tan beri hâkim görüşlerden biri olan “Batı’nın altımızı oyduğu” görüşü, bu cuntalarca ciddi şekilde benimsenmişti. Ankara’ya silah ve teknoloji aktarımında devamlı sorun çıkartan NATO yerine Rusya ve Çin, hatta İran, çok daha mantıklı stratejik ortaklar olarak lanse ediliyordu. Türk komünistleri arasındaki ABD karşıtlığı sol nasyonalistlere, İslamcılardaki Batı düşmanlığı da sağ nasyonalistlere ciddi bir meşruiyet zemini oluşturuyordu. Böylece sol ve sağ nasyonalistler birleşti. Üstüne üstlük, ABD menşeli genişletilmiş Ortadoğu projesi (BOP) ve ılımlı İslam gibi esasında bizde fazla abartılmış olan yaklaşımlar, bu meşruiyet zeminlerinde meze olarak topluma servis edildi. Oh, artık her şey yolundaydı. Batı’nın ötekileştirilmesi (esas genetik kodlarımızı!) yeniden aktif hale gelmiş, toplum yaşanan yörünge değişikliğine hiçbir tepki vermemeye başlamıştı. Rusya’nın başını çektiği Avrasyacı kamp, Türkiye’yi açık kollarla, sarılmaya hazır bir ahtapot gibi bekliyordu. Nükleer enerji santrali ihaleleri, Mavi Akım, Türk Akımı, S-400’ler, daha önce Çin’den alınması düşünülen balistik füze teknolojisi gibi adımlar, bu bağlamda dikkate alınması gereken politika değişikliği göstergeleri. Dahası 15 Temmuz esnasında Moskova istihbaratının bu operasyondaki rolü, sonrasında Cemaat’in ABD ajanı gibi lanse edilmesi, yine ciddi önemde göstergeler arasında. 15 Temmuz sonrasında tutuklanan TSK personelinin NATO ile çalışmaya devam etme yanlısı subaylar olduğu bir sır değil. Zaten Perinçek gibi Ergenekon sözcüleri, bu konuda hiç de şifreli olmayan, gayet açık beyanlarda bulundular. Avrasyacılık stratejisi a- düşmanları etkisiz hale getirme ve b- yeni fırsatlar oluşturma bakımından Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikalarını, sonuç olarak da dış politika yönelimini dönüştüren bir vaka. Yeni Türkiye’nin ötekisi Batı! http://www.tr724.com/yeni-turkiyenin-otekisi-bati/
Yeni Türkiye`de Avrasyacılık ve Batı

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Avrasyacılığa konjonktürel yaklaşarak, onu günlük siyaset çerçevesinde anlamaya ve analiz etmeye çalışıyoruz. Bu Avrasyacılık stratejisinin yanlış anlaşılmasına ve salt reaksiyoner (tepkisel) bir strateji olarak algılanmasına neden oluyor. Türkiye siyasetinde bugün başat dış ve güvenlik politikaları belirleyicisi olan bu stratejinin sadece üçüncü ülkelerin aldıkları pozisyonlara ve bu pozisyonların sonuçlarına endekslemek ve Ankara’nın bir savunma refleksi olarak Avrasyacılık stratejisine yöneldiğini varsaymak bizi yanlış sonuçlara götürebilir. Dahası, Avrasyacılık stratejisini yalnızca TSK ve devlet bürokrasisindeki Avrasyacı Ergenekoncu ekiple bağlantılı olarak, yanı 15 Temmuz sonrasındaki iç siyaset iklimi çerçevesinde okumak da doğru olmaz. Çünkü her ne kadar her türlü stratejik yönelim o yönelime karar veren veya ona etkide bulunan karar alıcı elitlerle ilintili olsa da, ülkelerin içinde bulundukları bölgesel ve küresel koşullar, yeni politika değerlendirmelerinde bulunma zorunluluğunu beraberinde getirebilir. Bu yazıda Avrasyacılık stratejisine bu bakımlardan yaklaşmaya ve yeni bir okuma girişiminde bulunmaya çalışacağım.

Türkiye, Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1989-1991 yılları arasındaki jeopolitik kaymayla beraber, klasik Batı yönelimli politikalarını sorgulamaya başladı aslında. Çünkü 1945-1989 yılları arasında hâkim olan paradigmada, güvenlik merkezli yaklaşım Ankara’ya Batılı bir aidiyet ve kimlik garantiliyordu. Daha başka türlü formüle edersek, Türkiye NATO’nun güneydoğu kanadında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile olan ortak sınırı ve o sınırın – ve dolayısıyla güneydoğu Avrupa ve doğu Akdeniz’in – güvenliği ile aynı bağlamda değerli bir işlevi yerine getiriyordu. Türkiye’nin Batı kulübü için önemi ve değeri tartışmasızdı. Ankara’nın kronik hastalığı olan insan hakları sorunları ve demokratikleşmede yaşadığı sorunlar, bu çerçevede görmezden geliniyor, stratejik önemi nedeniyle bazı yapısal sorunlarının üzerine gidilmiyordu.

1991 öncesinde her ne kadar AET/AT/AB (bundan böyle AB olarak yazılacak) bütünleşmesinde tam üyelik elde edemese de, AB ile özel bir tür ilişki kurmuş olan Ankara, durumundan memnun görünüyordu. Batı’nın askeri ve ekonomik bütünleşmesinde kurumsal yer alıyor, karar alma mekanizmalarında temsil ediliyordu. NATO üyeliği sayesinde askeriyesini modernize ediyor, en donanımlı ve sofistike teknolojileri edinebiliyor, personelini yüksek standartlarda eğitebiliyordu. Ekonomik bakımdan Batılı aktörlerin ve kurumların desteğini rahatlıkla buluyor, efektif işlemeyen ekonomisine karşın Batılı piyasalara (özellikle AB piyasasına) rahat giriş yaparak ciddi avantajlar sağlıyordu.

1991’den sonra bu durum değişmeye başladı. Her şeyden önce, Soğuk Savaş süresinde görmezden gelinen insan hakları ve demokrasi karnesi, Ankara’nın ikili ve çoklu ilişkilerine damga vurmaya başladı. Bunda uluslararası ilişkilerde iç işlerine karışmama doktrininin giderek geçerliliğini kaybetmesi ve insan hakları konusunun devletlerin iç meselesi olarak kabul edilmesi yaklaşımının terk edilmesi önemli bir rol oynadı. Artık Türkiye’nin demokratikleşme ve insan hakları – özellikle de azınlık hakları – üzerinden doğrudan eleştirildiği bir dönem başlamıştı. Elbette doğu bloğunun yıkılması, SSCB’nin son bulması, doğu Avrupalı devletlerin piyasa ekonomisine ve liberal demokrasiye geçiş kararıyla birlikte, AB projesinin ekonomik alan dışına taşarak politik bütünleşmeye girişmesi, bu sürece katkıda bulundu. Eski komünist devletler AB projesi dâhilinde demokratikleşiyor ve sistem dönüşümü gerçekleştiriyorlardı. O halde Ankara’dan da aynı beklentide bulunmak gerekmez miydi? Avrupa ve genel olarak Batı’da hava bu yöndeydi.

Sevr sendromu

Oysa Ankara’daki siyasi elitler, Sevr sendromu ve kemikleşmiş devlet doktrini nedeniyle bu sürece uyum sağlamakta zorlandılar. Avrupa’nın beklentilerini, Türkiye’nin istikrarını bozucu bir etki olarak okudular. Özellikle de Kürt sorununa siyasi çözüm bulma konusundaki AB beklentilerini, AB’yi Türkiye’nin üniter yapısına kast etmekle suçlayarak yanıt verdiler. İçe kapandılar ve Kopenhag ölçütlerinden öcü gibi kaçmaya giriştiler. AB “Müslüman mahallesinde salyangoz satmakta”, Türkiye’nin “özel koşullarını” anlamamaktaydı. Ankara’da hâkim algı buydu!

NATO’lu ve AB’li ülkelerdeki zihniyetle Ankara’daki devletlû kesim arasındaki zihniyet birbiriyle uyuşmuyordu. Bu atmosferde AB’deki Hristiyan Demokratlar ve diğer Türkiye’ye şüpheyle yaklaşan kesimler, AB ile Türklerin değerlerinin birbirine uyuşmadığı tezini dillendirmeye başladılar. Bu tezin en önemli savunucusu dönemin Almanya şansölyesi Helmut Kohl’dü. Onun yanından Fransa ve bazı diğer kilit ülkeler de giderek bu görüşü benimsediler. Doğrusu Ankara’nın demokratikleşme ve insan hakları konularındaki ayak sürter tavrı, kültürel temelli iddiaları güçlendiriyor, hatta coğrafi aidiyetle alakalı AB tezlerini de kuvvetlendiriyordu.

Bu ortamda AB hızla demokratikleşen ve ekonomi oyununu piyasa kurallarına göre oynamaya başlayan doğu Avrupalı eski komünist ülkelere tam üyelik perspektifi veriyordu. Aynı AB, Türkiye söz konusu olunca, tam üyelikle ilgili söz vermekten kaçınıyordu. Bu hava içinde 1998 Lüksemburg zirvesine gelindi. AB, yukarıda bahsettiğim tutumu bu kez kâğıda dökerek, Türkiye’yi ileride üye olacak aday ülkeler arasında saymadı. Bu durum Ankara’da bir depreme neden oldu. Zaten 1991-1998 yılları arasında Ankara “Türk dünyası” ile bütünleşme sevdasına düşmüş, hiçbir fizibilite ve altyapı çalışmasında bulunmadan, saçma sapan zirvelerde zırvalayarak, “Türk cumhuriyetleri” denen SSCB ardılı ülkelerle ortak para, ortak Pazar vs. hayalleri kurmaya başlamıştı. Türkiye AB’ye mesaj veriyor, “alternatifimiz var” diyordu. Ama esasında alternatif falan yoktu. Türkî devletlerde Rusya başat aktördü. Her ne kadar bocalama döneminde de olsa, Rusya’nın SSCB’den ve daha önceki Çarlık etkisinden kalan kültürel, ekonomik, askeri ve stratejik gücü, Kafkasya ve Orta Asya’da çok belirgindi. Putin sonrası konsolide olan Rusya, Avrasyacılık doktrini sayesinde bu bölgelerde giderek daha belirleyici oldu. Oyun kurucu oldu ve oyunu kabul etmeyen Gürcistan ve Ukrayna gibi “yakın komşuluk” çerçevesinde arka bahçesi olarak gördüğü ülkeleri hizaya soktu. Sonra Suriye kriziyle beraber tarihlerinde ilk defa Akdenizli bir güç oldular. Rusya artık bildiğimiz Rusya değildi.

Rusya, tarihi boyunca ana stratejisini sıcak denizlere inmek olarak belirlemişti. Bu stratejinin en önemli nedeni, Rusya’nın özünde bir kara gücü olmasıydı. Rusya deniz güçlerinin (eskiden İngiltere’ydi, sonradan 1954’in ardından ABD oldu) etkisini dengelemek ve dünya egemenliği için mümkün olduğunca deniz güçlerini – mesela Türkiye’yi – Atlantikçi kanattan kopartmak stratejisini, Avrasyacılık doktrininin temeline oturttu. Fakat Türkiye NATO üyesiydi. Rusya’nın bu stratejisi Pentagon dâhil tüm NATO içinde çok ciddiye alınmadı. NATO Türkiye’de belli bir NATO karşıtı ve Rusya yanlısı subay potansiyeli olduğunu biliyordu. Ama bunları marjinal olarak değerlendiriyordu. Hâlbuki AB sürecinde gerçekleşen demokratikleşme esnasında gücünü kaybeden birçok mülayim TSK subayı da Batı etkisinden alerji kapmaya başlamıştı.

İslamcı birileri tüm cihatçı manyakları “bizim çocuklar” olarak gördü

TSK’da artık Batıya ve NATO’ya ihtiyaç olmadığı, hatta NATO’nun ve ABD’nin Türkiye’nin çıkarlarını dikkate almadığı, dahası Kürtlerin bağımsızlığını alttan destekledikleri yönünde bir algı ortaya çıktı ve giderek yaygınlaştı. Tezkere krizini müteakip çuval krizi sonrasında bu kopuş için iyi bir duygusal-nasyonalist malzeme üretildi. AKP iktidarının İslamcı formatı da toplumda bir tür “Batılıların uzaylılaştırılması” sonucunu beraberinde getirdi. Buna göre Türkler zaten Batılı değildi! Biz Osmanlıydık. Batıya karşı durmuş, ona karşı olmak üzerine kimlik inşa etmiştik. Bu İslamcı tarih okuyuşu, 1945-1991 arasındaki işbirliği ve müttefiklik dönemini toplumsal hafızalardan çıkardı. Bunun yerine, bizim altımızı oyan, bize tuzaklar kuran, bizi bölmeye ve parçalamaya gayret eden bir Batı imajı, hem Türk muhafazakârlarına hem de solcularına yerleştirildi. Sağ ve sol, Batı karşıtlığında birleşti. Bunun bir adım sonrası toplumun AB’den kopuşa “bana ne!” tutumuna geçişi, NATO’dan uzaklaşmaya meşruiyet dayanağı ise özellikle “Irak’taki Kürt oluşumunu başımıza dert eden ABD ve İngiltere” algısı oldu. Çekiç Güç’e dâhil olan Türkiye konusu sadece uzmanların masa üstü bilgisi olarak kaldı. Dahası, Suriye kriziyle beraber, ABD IŞİD’e karşı Ankara’yı yanına çekemedi, çünkü İslamcı birileri tüm cihatçı manyakları “bizim çocuklar” olarak görmekteydiler. Bu stratejik derinlik sarhoşluğu esnasında Washington Suriye Kürtlerinde güvenilir bir müttefik buldu. Üstelik Türkiye’nin son yıllardaki profilinin aksine, bu müttefik seküler ve pro-Amerikandı.

Ankara’daki Batı karşıtı santrifüj etkisi böylece artarak devam etti. Özellikle AB demokratikleşme reformları döneminde tasfiye edilen vesayet sistemi ve bu sistemden vazgeçmek istemeyen Ergenekon’cu, Balyoz’cu, Sarıkız’cı, vs. odaklar, Batıdan kopup artık daha “reel politik” müttefiklere yönelme eğilimine girdiler. 28 Şubat’tan beri hâkim görüşlerden biri olan “Batı’nın altımızı oyduğu” görüşü, bu cuntalarca ciddi şekilde benimsenmişti. Ankara’ya silah ve teknoloji aktarımında devamlı sorun çıkartan NATO yerine Rusya ve Çin, hatta İran, çok daha mantıklı stratejik ortaklar olarak lanse ediliyordu. Türk komünistleri arasındaki ABD karşıtlığı sol nasyonalistlere, İslamcılardaki Batı düşmanlığı da sağ nasyonalistlere ciddi bir meşruiyet zemini oluşturuyordu. Böylece sol ve sağ nasyonalistler birleşti. Üstüne üstlük, ABD menşeli genişletilmiş Ortadoğu projesi (BOP) ve ılımlı İslam gibi esasında bizde fazla abartılmış olan yaklaşımlar, bu meşruiyet zeminlerinde meze olarak topluma servis edildi. Oh, artık her şey yolundaydı. Batı’nın ötekileştirilmesi (esas genetik kodlarımızı!) yeniden aktif hale gelmiş, toplum yaşanan yörünge değişikliğine hiçbir tepki vermemeye başlamıştı.

Rusya’nın başını çektiği Avrasyacı kamp, Türkiye’yi açık kollarla, sarılmaya hazır bir ahtapot gibi bekliyordu. Nükleer enerji santrali ihaleleri, Mavi Akım, Türk Akımı, S-400’ler, daha önce Çin’den alınması düşünülen balistik füze teknolojisi gibi adımlar, bu bağlamda dikkate alınması gereken politika değişikliği göstergeleri. Dahası 15 Temmuz esnasında Moskova istihbaratının bu operasyondaki rolü, sonrasında Cemaat’in ABD ajanı gibi lanse edilmesi, yine ciddi önemde göstergeler arasında. 15 Temmuz sonrasında tutuklanan TSK personelinin NATO ile çalışmaya devam etme yanlısı subaylar olduğu bir sır değil. Zaten Perinçek gibi Ergenekon sözcüleri, bu konuda hiç de şifreli olmayan, gayet açık beyanlarda bulundular.

Avrasyacılık stratejisi a- düşmanları etkisiz hale getirme ve b- yeni fırsatlar oluşturma bakımından Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikalarını, sonuç olarak da dış politika yönelimini dönüştüren bir vaka. Yeni Türkiye’nin ötekisi Batı!

http://www.tr724.com/yeni-turkiyenin-otekisi-bati/
14 May 2019 04:21
14 May 2019 02:39
14 May 2019 02:39
İstanbul'da seçimi kim çaldı? Adem Yavuz Arslan değerlendiriyor... Ankara ile Washington arasında yeni kriz nereden çıkacak ?, Öcalan'ın mektubu ne anlama geliyor, KCK'nin AKP'ye desteği ne demek? Erdoğan seçimi nasıl alacak ? ve diğer gündemler. İzleyin haberiniz olsun.. https://www.youtube.com/watch?v=W--I1loFbOo
İstanbul'da seçimi kim çaldı?
Adem Yavuz Arslan değerlendiriyor...

Ankara ile Washington arasında yeni kriz nereden çıkacak ?, Öcalan'ın mektubu ne anlama geliyor, KCK'nin AKP'ye desteği ne demek? Erdoğan seçimi nasıl alacak ? ve diğer gündemler. İzleyin haberiniz olsun..

https://www.youtube.com/watch?v=W--I1loFbOo
14 May 2019 01:34
Reuters, "MB'nin ihtiyat akçesi bütçeye aktarılacak" dedi; ekonomistlerden tepki geldi: Bu para basmak demektir

Ekonomi yazarı Uğur Gürses:
İhtiyat akçesinin bütçeye aktarılması girişimi varmış. Bu para basmaktan farklı değil. Getireceği sonuç enflasyon ve kur artışına yakıt olmak; Merkez Bankası'na el atıp para bastırıp seçim kazanan bir iktidar görmedim..

https://t24.com.tr/haber/reuters-mb-nin-ihtiyat-akcesi-butceye-aktarilacak-dedi-ekonomistlerden-tepki-geldi-bu-para-basmak-demektir,821052
14 May 2019 01:29 güncellendi
14 May 2019 01:29
Yeni Şafak gazetesi eski yazarı Cemile Bayraktar zamanında FETÖ iftirasını dilinden düsürmezdi, bugünlerde kendide FETÖ magduru olmus anlasıan, yeter artık diyor... Bu kadar kolay mı, insanları “iftira” ile görevden ihraç ettirip sonra da en ağır FETÖ ithamında bulunmak? YÖK ve adaletin gereğini yapmasını bekliyoruz. https://twitter.com/cemilebayraktr/status/1127643551511326721
Yeni Şafak gazetesi eski yazarı Cemile Bayraktar zamanında FETÖ iftirasını dilinden düsürmezdi, bugünlerde kendide FETÖ magduru olmus anlasıan, yeter artık diyor...

Bu kadar kolay mı, insanları “iftira” ile görevden ihraç ettirip sonra da en ağır FETÖ ithamında bulunmak? YÖK ve adaletin gereğini yapmasını bekliyoruz.

https://twitter.com/cemilebayraktr/status/1127643551511326721
14 May 2019 01:28
İdlib ateş altında!

Rusya ve Esed rejimi İdlib’i bombalıyor.

300 binden fazla insan İdlib’den göç etmek zorunda kaldı.

Nisan’dan beri 300 kişi saldırılarda hayatını kaybetti.

@trtworld’un özel haberi..

https://twitter.com/TRTWorldNow/status/1128016518787338243
14 May 2019 01:18 güncellendi
14 May 2019 01:18
ABD’nin talebi üzerine Türkiye S-400 teslimatını erteleme seçeneğini değerlendiriyor

ABD ile gerginliğe neden olan S-400'lerde erteleme seçeneğinin Ankara tarafından değerlendirildiği öne sürüldü. Reuters, ABD'nin talebi üzerine konuyu Ankara'nın ele aldığını duyurdu.

https://www.dw.com/tr/s-400-iddiası-türkiye-ertelemeyi-değerlendiriyor/a-48724551
14 May 2019 01:09 güncellendi
14 May 2019 01:09
Ahmet Davutoğlu için çok şey söyleyebilir, eleştirebilirsiniz. Ancak 17-25 sonrası para pul rüşvet işlerine bulaşmayan 'tek başbakan adayı' olduğunu unutmayın. Tepeden tırnağa pisliğe bulaşmış bir rejimde bu kapsamda temiz kalabilmek takdir edilmelidir.

Adem Yavuz Arslan

Erdoğan: Partimizi zayıf düşürme pahasına kendi ajandalarını öne çıkaranlara izin vermeyeceğiz

http://aktifhaber.com/siyaset/erdogan-partimizi-zayif-dusurme-pahasina-kendi-ajandalarini-one-cikaranlara-izin-vermeyecegiz-h132417.html
14 May 2019 01:08 güncellendi
14 May 2019 01:08
Bu sene ekonominin iyice çökeceği anlaşılıyor. Ülkelerin zor zamanlar için rezervde tuttuğu ihtiyat akçelerini bile kullanıyorlar. Yoksa bayramda memura maaş verilemeyecek!
Erdoğan yiyicileri besleyemeyince, onlar Erdoğan’ı yemeye başlar!
Olan yine fakire, alt tabakaya olur!

https://twitter.com/mahmutakpinar1/status/1127947931686985729
14 May 2019 01:04 güncellendi
14 May 2019 01:04
'1 hafta kaldı... 8.5 aydır tutuklu hamile eşim haftaya doğum yapacak...'

Hüseyin Şahnaz baba olmak için gün sayıyor. Doğuma 1 hafta var... Eşi Hatice hanım tutuklu. Bebek cezaevinde dünyaya gelecek... İlk patiklerini, ilk battaniyesini, ilk biberonunu ve ilk kıyafetlerini almış, yıkamış, ütülemiş, cezaevine götürmüş... Yasak demişler...

Baba adayı Hüseyin Şahnaz gün sayıyor. Hamileliği boyunca Antalya Döşemealtı L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olan eşi Hatice Şahnaz’ın doğumuna sadece bir hafta kaldı. Elinden bir şey gelmiyor. Kendi tabiriyle, çaresizlik bu olsa gerek!

15 ay cezaevinde yatan Hüseyin Şahnaz, 16 Temmuz 2016’da nişanlandığı Hatice Şahnaz ile Temmuz 2018’de dünya evine girdi. Umutla gelecek planları yapıyorken Şahnaz ailesinin kapısını polis ikinci kez çaldı. Bu sefer Hatice Şahnaz, daha önce özel bir kreşte yöneticilik yaptığı için tutuklandı. Yeni evli çift için esas zor süreç bundan sonra başladı. Çünkü genç kadın üç haftalık hamile olduğunu dört duvar arasına girdiğinde öğrendi.

Her anne adayı gibi bebeğine ilk patiklerini, ilk battaniyesini, ilk biberonunu ve ilk kıyafetlerini kendisi alamayan Hatice Şahnaz’ın tek yapabildiği, bebeğin tüm bu ihtiyaçlarını dışarıdaki eşinden istemek oldu. Baba adayı Şahnaz aldığı eşyaları özenle seçip, yıkadı, ütüledi ve tutuklu eşine vermek istedi. Cezaevi yönetimi mümkün olmadığını söyledi. Mümkün değildi…

“Parayı verin biz alıp eşine veririz, diyorlar. Üstelik ben o giysileri, battaniyeleri yıkayıp ütülemiştim. Tertemiz verecektim. Onlar alsa bile çöp poşetiyle veriyorlar, fabrika tozlarıyla bebeği saracaklar. Giysiye bile tahammül edemiyorlar. Alın arayın, detektör tutun, nasıl kontrol edecekseniz edin. Kalitesiz şeyleri neden iki üç kat parayla insanlara satmaya çalışıyorsunuz? Giysi, biberon sonuçta…”

Ve ekliyor “İnanabiliyor musunuz? Eşimin cezaevinden sipariş verdiği, benden istediği birkaç parça giysi, biberon bile sorun oldu. Almadılar…

15 TEMMUZ: EN MUTLU GÜNLERİ KABUSLARIN BAŞLANGICI OLDU

Kadere bakın ki, Hatice (28) ve Hüseyin Şahnaz (29) çiftinin Antalya’da yeni bir hayat için nişan yüzükleri taktıkları tarih 16 Temmuz 2016… Türkiye için karanlık bir dönemin başlangıcı. Bir gece önce, 15 Temmuz akşamı bütün Türkiye’nin darbe girişimi haberleriyle sarsıldığı saatlerde her iki ailenin de gündemi bambaşka. Aileler kız isteme töreni için bir arada…

Artık hiçbir şey planladıkları gibi gitmeyecekti.

Ama zorluklar daha önce başlamıştı. Bilecik Üniversitesi Kamu Yönetimi mezunu olan Hüseyin Şahnaz, evlenmeden önce ‘aradan çıkarmak’ için olduğu Sivas Temeltepe’deki asker ocağında teslim oldu… Ama 20 günlük askerken tutuklandı. Suçlama ByLock kullandığı iddiasıydı. 1 Şubat 2018’de tahliye edilene kadar tam 15 ay boyunca Çorum ve Bursa cezaevlerinde hapis yattı.

Çıktığında ne yapacağını bilmiyordu, Kayseri’deki köyüne döndü.

15 Temmuz’dan önce bir yandan lastikçide çalışıyor bir yandan da KPSS’ye hazırlanıyordu. Mesleğini yapmasının mümkün olmayacağını anlayınca bir kuyumcuda iş buldu. Borç-harç denkleştirip 20 Temmuz 2018’de evlendiler.

HAMİLE OLDUĞUNU CEZAEVİNDE ÖĞRENDİ

Aradan bir aydan biraz fazla bir zaman geçmişti ki Antalya’da, 4 Eylül 2018’de bu sefer eşi Hatice Şahnaz gözaltına alınarak tutuklandı. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi mezunu olan Hatice Şahnaz’a yapılan suçlama da Kemalpaşa’da bir kolejde yaptığı yöneticilik göreviydi. Fakat, esas zor süreç şimdi başlıyordu. Yeni evli genç kadın üç haftalık hamileydi ve dört duvar arasına girdiğinde öğrenmişti hamile olduğunu.

9 ay boyunca CİMER dahil çalmadığı kapı kalmadı Hüseyin Şahnaz’ın… “Eşim içeriden Sağlık Bakanlığı’na yazdı, ben dışarıda sesimi duyurmaya çalıştım ama sonuç alamadık.” diyor. Dilekçelerin hepsi tek bir dilekçe gibi değerlendiriliyor, diye karşılık verilmiyordu. Her seferinde “Sağlık durumu iyi, hastaneye götürülüyor.” cevabı veriliyordu. Kimse psikolojik durumunu ve cezaevi şartlarında hamile olarak yaşadığı sıkıntıları dikkate almıyordu.

Yaptığı çağrıların yanıtsız kalmasına rağmen umudunu kesmemiş Hüseyin Şahnaz…”Görüş günlerinde ve her ay buluştuğumuz açık görüşlerde eşim güçlü görünmeye çalışsa da yüzünden, ifadelerinden anlıyorum. Ben de bir buçuk sene hapiste kaldım. Psikolojimiz ne kadar kötü olsa da ziyaretçilerin yanında iyi görünmeye çalışırdık, ama koğuşumuza dönünce hepimiz ağlardık. Yaşadıkları kolay değil.” diyor.

Eşi, ilk bebeğini dünyaya getirmeye hazırlandığı bir dönemde, hamileliğinin en zor zamanlarında aralarında erkeklerin de olduğu infaz koruma memurlarıyla hastaneye götürülmüş. “İlk altı ay boyunca kelepçeli olarak götürüyorlardı. Bizi değil, görenleri bile bunalıma sokuyordu.” diyor.

Şimdi eşinin doğumuna yaklaşık bir hafta var… Avukatın yanına bir refakatçinin verilmesini istemişler ama cezaevindeki memurlardan olumlu cevap alamaışlar. “Eşiniz cezaevinde, doğum gerçekleşirse hastaneye götüreceğiz, doğum bitince de tekrar cezaevine getireceğiz.” demişler. Kendisine ve ailesine yeteri kadar bilgi de verilmemiş.

‘EŞİMLE GÖZ GÖZE GELMEMİZE BİLE İZİN YOK!’

Geçen hafta hastanede eşiyle tesadüfen karşılaşmış, göz göze gelmişler ama bakışmalarına bile izin verilmemiş. ‘Konuşma bile yok, birbirimize sadece bakıyoruz. Yaklaştırmadılar, uzaktan bakmaya bile izin vermediler. “Eşini doktora göstermeden götürürüz!” diye tehdit ettiler. Tamam dedim, bari kontrole mâni olmayalım!

Yaklaşık sekiz aydır dilekçe yazıyoruz. İstinaf onaylayalı üç ay oldu. Eşimin dosyası ne İstinafta ne de Yargıtay’da gözüküyor. Cumhuriyet savcısındaymış. Eşim dilekçe yazdı, dilekçe yazacak muhatap yok. Bütün meselemiz ne, eşimin tarif ettiği benim aldığım birkaç parça çocuk giysisi ve biberonun, battaniyenin cezaevine eşime verilmesi.”

‘BEBEK GİYSİLERİNİ ÇÖP POŞETİYLE VERİYORLAR’

Kendisinin asgari ücretle çalıştığını ve kıt imkanlarla hayatlarını idame ettirmeye uğraştıklarını söyleyen Şahnaz, şöyle devam ediyor:

“İnanabiliyor musunuz? Eşimin benden istediği birkaç parça giysi, biberon gibi sıradan şeyler… Koğuştaki bazı çocuklarda var, biz de vermek istiyoruz almıyorlar. Aslında yapılanların kanunda, hukukta yeri yok. Tamamen görevlilerin insafına terk edildi.

Biberon, battaniye, küçük bir beşik, giysiler almıştık. Kabul etmediler. Bunun için savcıya çıkmamız lazım, ulaşamıyoruz. ‘Parayı verin biz alıp eşine veririz.’ diyorlar. Kiram 800 TL, eşime en az 500-600 TL gönderiyorum… Sonuçta asgari ücretliyim. 500-600 lira ile nasıl geçineyim. Nasıl para vereyim. Üstelik ben o giysileri, battaniyeleri yıkayıp ütülemiştim. Tertemiz verecektim. Onlar alsa bile çöp poşetiyle veriyorlar, fabrika tozlarıyla bebeği saracaklar. Giysiye bile tahammül edemiyorlar. Alın arayın, detektör tutun, nasıl kontrol edecekseniz edin. Kalitesiz şeyleri neden iki üç kat parayla insanlara satmaya çalışıyorsunuz? Giysi, biberon sonuçta…

Eşim hamile olduğu için sürekli numarası büyüyordu. Kota olduğu için eşime devamlı giysi ve hırka veremiyorduk.”

Babası vefat etmiş Hüseyin Şahnaz’ın… Annesi ve kardeşleri kendisini ziyaret ederken geçirdikleri kazada yaralanmışlar. Eşi de 6 yıl 10 ay 15 gün ceza almış… ‘Bizden kim ne kötülük gördü? Ben üniversiteyi bitirdim, önce memleketime döndüm. Yüksek lisansa çalışırken İnegöl’de bir lastikçide iş buldum.’ diyor.

90 YAŞINDAKİ BABAANNESİNE YARDIMI KESTİLER

Kendilerine reva görülenler konusunda bile mahcup. Tüm bu hukuksuzlukları için ‘insaf sınırlarını aştı’ diyor sadece… Ve soruyor ‘Kayseri’de köyde babaannem vardı, 90 yaşında… Sosyal Yardımlaşma Fonu’ndan verdikleri kömürü kesmişler. Görevli gelip, benim adımı anarak, bunların ne kendisine ne ailesine bir bardak su bile yok demiş. Haydi bana bir şey uydurdunuz, babaannemden ne istiyorsunuz. Bazı akrabalar var, “Ya sen soyadını değiştir ya biz soyadımızı değiştirelim.” diyor. Biz utanılacak ne yaptık?

https://kronos23.news/tr/1-hafta-kaldi-8-5-aydir-tutuklu-hamile-esim-haftaya-dogum-yapacak/
14 May 2019 01:03
87 gündür babasından haber almayı bekleyen yavrusuna cevap verin hiç olmazsa T.C. İçişleri Bakanlığı https://twitter.com/yasin_UGAN1976/status/1127901533578977280
87 gündür babasından haber almayı bekleyen yavrusuna cevap verin hiç olmazsa T.C. İçişleri Bakanlığı

https://twitter.com/yasin_UGAN1976/status/1127901533578977280
14 May 2019 00:58
İlaç mümessili Deniz Hakan Şen, DigiTürk iptal ettiği gerekçesiyle “terörist” olarak tutuklu yargılanırken kanser oldu. Ölüm döşeğine düşünceye kadar serbest bırakılmadı. Vefat etti. Cezaevine aldıklarında mide kanseriydi 85 kilo girdiği cezaevinde 50 kiloya düştü. 45 dilekçe vermesine rağmen ölümüne az süre kala hastaneye kaldırılma izni verildi ama çok geçti. Dünyanı zehir ettiler belki ama ahiretin şen olsun Deniz Hakan Şen. https://twitter.com/_Magduriyetler/status/977540788362952704
İlaç mümessili Deniz Hakan Şen, DigiTürk iptal ettiği gerekçesiyle “terörist” olarak tutuklu yargılanırken kanser oldu. Ölüm döşeğine düşünceye kadar serbest bırakılmadı. Vefat etti.

Cezaevine aldıklarında mide kanseriydi 85 kilo girdiği cezaevinde 50 kiloya düştü. 45 dilekçe vermesine rağmen ölümüne az süre kala hastaneye kaldırılma izni verildi ama çok geçti. Dünyanı zehir ettiler belki ama ahiretin şen olsun Deniz Hakan Şen.

https://twitter.com/_Magduriyetler/status/977540788362952704
14 May 2019 00:57
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Abdullah Gül`ün AKREP burcundan oldugunu hatirlatirim.
Akrep burcundan olan insanlarin karakteri inatci ve intikamci olmaktir, Eninde sonunda sikacak Erdogana zehiri göreceksiniz...
14 May 2019 00:49
PKK kandilden konusma yayinlamis Imamoglunu destekleyin diye :) sanki cocuk kandiriyorlar, daha gecenlerde MiT ile Öcalanin bulusmasi desifre oldu, demekki bunun icin görüsmüsler. Bu konusma sadece Erdogana ve akp`ye yarar, kime yariyorsa söyletende odur ! PKK`nın bu günlere nasıl geldiğini ve MiT denen ihanet teskilatinin rolünüde çok iyi biliyoruz, PKK MiT`in eseridir !
PKK kandilden konusma yayinlamis Imamoglunu destekleyin diye :) sanki cocuk kandiriyorlar, daha gecenlerde MiT ile Öcalanin bulusmasi desifre oldu, demekki bunun icin görüsmüsler.

Bu konusma sadece Erdogana ve akp`ye yarar, kime yariyorsa söyletende odur !

PKK`nın bu günlere nasıl geldiğini ve MiT denen ihanet teskilatinin rolünüde çok iyi biliyoruz, PKK MiT`in eseridir !
14 May 2019 00:40
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Herkes seni sevmek zorunda mi yav? Yani sen eleştirilemez haşa layüsel misin bre gafil?
Sen yaptıysan cebinden mi yaptın stadları? Hadi diyelim sen yaptın her dediğine "He" mi diyeceğiz.
Senin tabirinle sindire sindire düşeceksin milletin sirtina basarak çıktığın kağıttan kuleden.

Mutlu Karaca
14 May 2019 00:27
Bireysel başvurularda tazminat yolunun da tüketilmesi zorunlu mu? (1)

YORUM | AZİZ KAMİL CAN

Demokrasi bilinci yerleşmemiş ülkelerde, siyasi iktidarlar kendi idarelerini devam ettirmek için, hukuktan ayrılmakta mahzur görmemiş, kendi emelleri için hukuk ve uygulayıcılarını bir silah olarak kullanmışlardır.

Bu silahın en çok kullanıldığı alan ise gözaltı ve tutuklama işlemleridir. Cumhuriyet Savcısının kararı veya talebi ile yerine getirilen bu hukuki tedbirlere, hukuk devletinin tam anlamıyla oluşmadığı Türkiye gibi toplumlarda, kanunun ruhuna ve amacına aykırı olarak oldukça sık başvuruluyor.

Türkiye’de de uzunca bir süredir ve özellikle de 15 Temmuz sonrasında, siyasilerin etkilerindeki hâkim ve savcıların bu kanuni yetkileri, toplumda muhalif olarak görülen kesimlerin başında her an ipi kesilecek giyotin gibi sallanmaktadır. Bu manada en küçük bir siyasi eleştirinin bile gözaltı ve tutuklamayla sonuçlandığı herkese gösterilmiş ve maalesef artık normalleşmiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne tutukluluk sürecinde yaşanan hak ihlalleriyle ilgili yapılan başvuruların neredeyse tamamına yakını kabul edilmezlik kararı verilerek reddedildi. AYM’nin bu kararlarında özellikle iki konu vurgulanıyor. Birincisi başvurucunun Gülen Cemaati ile irtibatının olup olmadığı, ikincisi ileri sürdüğü hak ihlalleriyle ilgili ilk derece mahkemelerinde tazminat davası açıp açmadığı. Yapılan başvuruların tamamına yakını bu iki gerekçeyle geri çevriliyor. TR724 yazarı hukukçu Aziz Kâmil Can bu konuyu kaleme aldı.

Bu normalleşmeye direnen mağdurlara da sürekli farklı engeller çıkarılmaktadır. Bu engellemelerin en önemli ayağını maalesef idarenin bir ofisi olarak çalışan Anayasa Mahkemesi oluşturmaktadır. Bilindiği gibi haksız gözaltı ve tutuklamalara neden olan yerel mekanizmaların kararlarına karşı gidilebilecek yegane hukuksal mekanizma bireysel başvuru yoludur. Ancak sıralı itiraz yolu kullanılıp kesinleşmesine rağmen, AYM bu kez başka yolların da tüketilmesini keyfi ve istikrarsız bir şekilde isteyebilmekte ve mağduriyetlerin katmerleşmesine sebebiyet verebilmektedir.

ÇELİŞKİLİ KARARLAR

İşte iki bölümden oluşan bu yazıda keyfi gözaltı ve tutuklamalarla ilgili Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan bireysel başvuruların, bu mahkemelerce nasıl çelişkili olarak ele alındığını irdeleyeceğiz.

Yazının kaleme alınmasındaki en önemli etken ise şüphesiz 5271 sayılı CMK’nın “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlığı altındaki 141. maddesi ve uygulamalarıdır. Bu madde, haksız gözaltı ve tutuklamalar nedeniyle, olayın mağdurlarına belirli şartların varlığı halinde, bu durumun tespiti ve de tazminat ödenmesini hüküm altına almıştır. Fakat mağdurlara tanınmış bu imkân, kanun yollarında karşılarına çıkan en büyük sorunlardan biri haline getirilmiştir.

AYM’ye yapılan bireysel başvurularda, mağdurlar haksız gözaltı ve tutuklamalara karşı ilgili savcılığa, hâkime ve mahkemeye itiraz haklarını kullandıktan sonra iç hukuk yollarının son aşaması olarak AYM’ye gitmektedir.

ÇELİŞKİ DOĞURAN MADDE: CMK 141

Ancak özellikle son yıllarda bu başvurular, alternatif bir hukuk yolu olarak değerlendirilen ama aslında derinlemesine incelendiğinde başka bir hukuksal çare sunduğu görülen, tahliye imkanı sağlamayan, özellikle CMK 144’de düzenlenen istisnalarla çelişki doğuran CMK 141 nedeniyle, tazminat davanın açılmadığından bahisle reddedilmektedir. Benzer şekilde AİHM de bazı başvurularda, Türk hükümetinin 141’de gösterilen yolun tüketilmediği yönündeki matbu itirazına değer vermekte ve başvuruları reddedebilmektedir.

AYM’nin son zamanlarda verdiği Şahin Alpay, Mehmet Altan, Selahattin Demirtaş kararlarında söz konusu maddeye ve alternatif kanun yoluna atıf ve kısmi ret kararları yer almıştır. AİHM ise, 2012 yılında verdiği Şefik Demir kararı ile birlikte bu alternatif kanun yolunu, bazı şartların varlığı halinde, tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak kabul etmeye başlamıştır.

Oysa her ay yüzlerce kişinin gözaltına alındığı, sadece son 2,5 yılda 500 binden fazla kişi hakkında soruşturma açılarak 100 binden fazla kişinin tutuklandığı 250 bin civarında tutuklu ve hükümlünün bulunduğu Türkiye’de, haksız gözaltı ve tutuklamalara karşı kanun yolları çok ehemmiyet arz etmektedir.

Bu önemli konuyu, CMK 141 ile ilgili olarak kanun yollarında karşılaşılan sorunlar bağlamında, “uzun gözaltı/tutukluluk” ve “hukuksuz gözaltı/tutukluluk” başlıkları altında incelemekte fayda gördük.

UZUN SÜRELİ GÖZALTI VE TUTUKLAMALARA KARŞI CMK 141 ŞARTI

5271 sayılı CMK’nın “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlığı altındaki 141. madde metnine göre gözaltı ve tutukluluk sırasındaki farklı hak kayıpları nedeniyle tazminat istenebileceği kabul edilmiştir. Bununla birlikte taraf olduğumuz AİHS’in “Özgürlük Ve Güvenlik Hakkı” başlıklı 5. maddesinin 3. ve 5. fıkraları da “makul süreyi” aşan bu mağduriyetler için tazminat hakkı sağlamaktadır.

CMK’nın “Tazminat İstemi Koşulları” başlıklı 142. maddesinde söz konusu davayı açabilmek için başlayacak süre, mahkeme kararının kesinleşmesine bağlanmıştır. Ancak, Yargıtay içtihatlarında, mevcut dava sonucunun kesinleşmesi beklenmeden de tazminat davasının açılabileceği kabul edildiği için (12. Ceza Dairesinin 2014/23346 E.-2015/10032 K. v.b. kararlarında olduğu gibi) hem AYM hem de AİHM özellikle uzun gözaltı veya tutuklulukla ilgili başvurularda bu davayı tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmeye başlamışlardır.

AYM 2014 öncesi verdiği birçok kararında CMK 141’i tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmezken, 2016 yılındaki İrfan Gerçek başvurusunda, CMK 141’in tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmediğine yönelik içtihadından döndüğünü belirtmiştir.

Uzun süreli gözaltı veya tutukluluk başvurularında aranan CMK 141 şartında, özellikle AİHM’in dikkat ettiği diğer önemli bir husus ise, sadece hüküm tarihi itibariyle başvuranın gözaltı veya tutukluluk halinin sona ermiş olması kabulüdür. Yani uzun tutukluluk itirazlarında, başvuru tarihinde başvurucunun gözaltı/tutukluluk halinin devam ediyor olmasını (istinaf/Yargıtay) ve de bu kanun yolunun öngörülebilir olmaması her iki yüksek mahkemede ne yazık ki önemli görülmemektedir.

ŞEFİK DEMİR KARARI

Özellikle AİHM’in bu konudaki tutumu çelişkilerle doludur. Ve yakın zamanda verdiği kararlarda farklı tutumlar sergilediği vakidir. CMK 141 konusundaki ilk karar olan Şefik Demir kararı incelendiğinde bu durum daha fazla göze çarpıyor. Şefik Demir, 2007 yılında AİHM’e başvurduğunda 2000 yılından itibaren 7 yıldır tutuklu bulunmaktaydı. Hakkında 2006 yılında müebbet hapis cezası verilmişse de karar 2008 yılında bozulmuş ve nihayet 2009 yılında kesinleşmiştir. Yani Demir, AİHM’e başvuru tarihi itibariyle “hüküm özlü” olarak tanımlansa da tutukluluk hali devam ediyordu. Yargıtay incelemesinde tahliye edilme hatta beraat etme ihtimali de vardı.

Her ne kadar CMK 141’de belirtilen kanun yolu 2005 yılında düzenlenmiş olsa ve 2012 yılına kadar Yargıtay, AYM veya AİHM bunu tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmemişse de AİHM 2012 yılında verdiği ret kararında şu kabullerini açıklamıştır:

– “Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. paragrafı anlamında tutukluluk süresiyle ilgili bir hukuk yolunun etkili olabilmesi için, söz konusu yolu kullanan kişiye, özgürlükten yoksun bırakılmasına bir son verme imkânı sunması gerekir.

– AİHM, tutukluluk hali sona erdiğinde olayın seyrinin başka türlü ilerleyebileceği kanısındadır.

– Tutukluluk sona erdiğinde, ilgilinin, tutukluluk süresinin makul olmadığının kabul edilmesini ve buna bağlı olarak bir tazminat ödenmesini isteyebileceği bir başvuru yoluna sahip olması halinde bu yolu genel anlamda kullanması gerekir.

– Hükümet’in, başvuranın durumuna benzer bir durumda, bu hükmün başarıyla uyguladığını gösteren emsal davalar sunmadığı da bir gerçektir. Bununla beraber hiçbir durum, yerel yargı organları tarafından uygulanacak olan denetimin, böyle bir hukuk yolunun etkinliği hakkında şüphelenebilmeyi ve kesinlikle başarısız olacağını iddia edebilmeyi ortaya koymamaktadır.”

Bu kabulün ilk cümlesinden anladığımız kadarı ile eğer başvuranın tutukluluk durumu devam ediyor olsaydı, CMK 141’i etkili bir iç hukuk yolu olarak görmeyecekti. Çünkü AİHS’in 5/3 fıkrası bağlamında etkili bir hukuk yolundan bahsedebilmek için kararda da dendiği gibi “özgürlükten yoksun bırakılmasına bir son verme imkânı sunması” gerekecekti.

AİHM’e göre sözleşmenin 5/3 maddesi buna elverişli olsa da CMK 141 değildir. Başvuran da karar tarihi itibariyle artık tutuklu olmadığı için yapabileceği sadece tutukluluğunun uzun sürdüğünün tespiti ile tazminat talebidir. Bu iki talep yönünden ise CMK 141 zaten yeterli olduğu için öncelikle onun tüketilmesi gerekir. Hâlbuki başvuru tarihi itibariyle karar kesinleşmediği için başvurucunun tutukluluk hali devam etmekte olup AİHM’e yapılacak başvurunun kabul edilmesiyle kişinin her an serbest kalma ihtimali söz konusudur. Fakat bu ihtimal anlaşılmaz biçimde görmezden gelinmiştir.

Bunun dışında, Türk hükümeti her savunmasında olduğu gibi CMK 141 yönünden “etkili iç hukuk yolu” itirazında bulunmuş ise de bununla ilgili iç hukuktan tek bir olumlu örnek gösterebilmiş değildir. Oysa AİHM farklı davalarda bu konudaki kabulünü şu cümlelerle açıklamıştır;

“Taraf devletler, tazminat yolunun mevcut olduğunu, içtihatlar sunmak suretiyle ve yeterli kesinlikte gösterebilmelidir. Bu bakımdan örneğin sadece Sözleşme’nin iç hukuk düzeyinde Anayasal yerine işaret etmek veya soyut olarak bazı hükümlerin varlığına dikkat çekmek yeterli sayılmayacaktır”, “Çünkü mahkeme, sadece normun lafzına bakmamakta, mahkemelerin iç hukuk normunu nasıl uyguladığını da dikkate alarak bir sonuca ulaşmaktadır (Ciulla v. İtalya, Sevgin ve İnce v. Türkiye, Mitev v. Bulgaristan).

AİHM, hak ihlalinin varlığını kabul ettiği Mergen/Türkiye başvurusunun gerekçesinde ise, Türk hükümetinin örnek dava sunamadığına yönelik eleştirisini şu cümlelerle yapmıştı;

“Hükümetin, delil unsurları ışığında kişinin suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin bulunup bulunmadığının tespit edilmesine imkân sağlayacak şekilde, ulusal mahkemelerin özgürlükten yoksun bırakmanın yasaya uygun olup olmadığını inceledikleri bir davada CMK’nın 141. maddesinin e) bendinin başarılı bir şekilde ileri sürüldüğü davalara ilişkin herhangi bir örnek sunmadığını kaydetmektedir”

Son olarak ise haksız gözaltı/tutuklamanın hukuka aykırı olan kısmı ile ilgili olsa da AİHM’in tutarsız tavrını göstermek için şu örneklere de değinmek gerekir. Hukuka aykırı tutuklamanın konu edildiği Lütfiye Zengin v. Türkiye kararında AİHM, CMK 141 yolunun tüketilmesine gerek olmadığına karar verirken gerekçelerinden biri olarak “hükümetin, kanuna aykırı tutuklamalarda tazminat verildiğine dair içtihat sunmamış olmasını” göstermişti. Ne var ki aynı dönemde verdiği ve aynı konudaki Mustafa Avcı v. Türkiye kararında, söz konusu eksikliği bu kez görmezden gelerek CMK 141 yolunun tüketilmesinin gerekliliğini aramıştı.

Öte yandan AYM, gözaltı/tutukluluk süresinin uzun olması nedeniyle yapılan başvurularda AİHM’e göre CMK 141 yolunu daha geniş yorumlamakta ve gözaltı/tutuklulukla ilgili birçok hak ihlaliyle ilgili başvuruda, olumlu bir örnek olmamasına rağmen, bu kanun yolunu etkili görmeye devam etmektedir.

Gelecek yazımızda iki mahkemenin hukuksuz tutuklama iddialarına yönelik başvurularda, CMK 141-tazminat yolunun tüketilmesine yönelik yaklaşımlarını ele alacağız.

http://www.tr724.com/bireysel-basvurularda-tazminat-yolunun-da-tuketilmesi-zorunlu-mu-1/
13 May 2019 21:19 güncellendi
13 May 2019 21:19
“Merkez Bankası’nın net döviz rezervi eksiye geçti”

Dünya gazetesi yazarı Alaattin Aktaş, Merkez Bankası’nın (MB) sahibi olmadığı dövizleri sattığını savundu. Aktaş, MB’nin net rezervlerinin ekside olduğunu öne sürdü.

Aktaş’ın “Dövizde tehlikeli operasyonlar” başlığını taşıyan yazısı özetle şöyle:

“Merkez Bankası’nın altın ve kamu mevduatı hariç net döviz rezervi 9 Mayıs’ta 10.5 milyar dolara indi. Yalnızca bir günde 1.5 milyar dolarlık azalma oldu. 8 Mayıs’ta 12 milyar dolar olan net döviz rezervinin bir gün sonra 9 Mayıs’ta 10.5 milyar dolara inmesine ne yol açtı?

Reuters, ‘Merkez Bankası kamu bankaları eliyle döviz satıyor’ diye günlerdir yazıyor, kimsenin yalanladığını da görmedik. Satılan dövizin ilk gün 1 milyar dolar olduğu, daha sonra tutarın haftalık bazda 4.5 milyar doları bulduğu yazıldı.

DÖVİZ SATMAK, HEM DE DÖVİZ YOKKEN!

Elinizde ‘sahibi olduğunuz’ on milyarlarca dolarlık ‘net rezerv’ olur satarsınız. Ya da çok eskide kalan Merkez Bankası’nın döviz müdahaleleri gibi bir operasyon yaparsınız. Hatırlayın Merkez Bankası bankalararası piyasaya satıcı olarak girdi mi, döviz talebi bir anda kırılırdı. Ama artık işleyiş bambaşka. Şimdi bir kere, güya dövizi Merkez Bankası değil, bazı kamu bankaları satıyor. Arka kapıdan dolanıyoruz.

İkincisi daha da tehlikeli bir duruma işaret ediyor. Satılan bu döviz artık Merkez Bankası’nın dövizi değil. Çünkü Merkez Bankası dövizini sıfırladı.

Nasıl olur, demeyin; oluyor işte… Merkez Bankası’nın net döviz rezervi ekside.
Merkez Bankası’nın 9 Mayısta 10.5 milyar dolar olan dövizindi swap yoluyla elde edilen dövizi düştüğünüzde rezerv eksiye iniyor.

Yani Merkez Bankası kur daha da artmasın diye piyasaya bir şekilde müdahale ederken kendisinde emaneten tutulan zorunlu karşılık dövizlerini ve swap yoluyla elde ettiği dövizleri kullanıyor.

KATAR’DAN ALINAN DÖVİZİ Mİ GÖSTERİYOR?

Swap dövizinin tutarı olarak mart sonundaki resmi verileri biliyoruz. Bu yolla elde edilen dövizin toplamı 13.1 milyar dolar. Tutarı tam verelim; 13 milyar 55 milyon dolar. Bu tutarın 9 milyar 589 milyon doları bir aya kadar vadeli.

Bir de dört ay ile bir yıl arası vadeli olan 3 milyar 466 milyon dolarlık tutar var.

‘Yaklaşık 3.5 milyar dolarlık bu tutar acaba Katar’dan alınan dövizi mi gösteriyor?’ Katar döviziyse de hiç olmazsa 3.5 milyarın vadesi uzun sayılır. 9.6 milyarın vadesi çok kısa ve sonuçta Merkez Bankası bu tutarı en fazla bir ay içinde ödeyecek.

Bu arada 9.6 milyar dolar mart sonundaki durumu gösteriyor ama son dönemdeki tutarın daha da fazla olduğu tahmin ediliyor. Mart sonundaki 13.1 milyar doları esas alsak bile Merkez Bankasının net döviz rezervi artık eksi.”

http://www.tr724.com/merkez-bankasinin-net-doviz-rezervi-eksiye-gecti/
13 May 2019 21:18 güncellendi
13 May 2019 21:18
Ekonomik kriz, özel hastaneleri vurdu: Yüzde 30 düşüş var

Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) Başkanı Reşat Bahat, özel hastanelere gelen hasta sayısının yüzde 25-30 arasında düştüğünü söyledi. Özel hastanelerde yaşanan düşüş kadar kamu hastanelerinde de artış olduğunu belirtti.
Hürriyet gazetesinin haberine göre Bahat, düşüşün sebeplerini araştırdıklarını ancak insanların ekonomideki çalkantılardan dolayı daha temkinli durmayı tercih ettiğini kaydetti. Bahat, “Bu tür durumlarda özel hastaneler yerine kamu hastanelerine yöneliyor. Belirsizlik, seçim süreci, ekonomideki çalkantılar insanların hastane tercihlerine yansıyor. Bunun için çözüm arıyoruz. Bakanlarımızla görüşüyoruz. Seçim sonrası sayın Cumhurbaşkanıyla da görüşerek, bir çözüm arayışı başlatmak istiyoruz” diye konuştu.

“İlaçlara gelen yüzde 26 zam oranı az”

Özel hastaneler, geçen ay toplanan sağlık kurultayında da fiyatlara yeni düzenleme talebini gündeme getirmişti. OHSAD Başkanı Bahat burada yaptığı değerlendirmede, ilaca yüzde 26 zam geldiğini ve bu zammın bile az olduğunu ifade etti.

Bahat, “Ancak bizim paket fiyatlarımıza, ameliyatlarımıza hiç zam gelmedi. Biz ameliyatlarımızda ilaç da kullanıyoruz. Bunların maliyeti arttı, ancak bize bir artış gelmedi. 5 yılda 10 bin yatak artmış ama 6 bini yoğun bakımlarda artmış ve zarar etmişiz. Uzman hekim sayımız yüzde 32.3’müş, bugün yüzde 29.4. Yani aslında geriye gidiş var. Sektörümüz büyümüyor, şişmanlıyor. Özel hastanelere gelen vatandaşlardan alınan payın 15 TL, devlet hastanelerinde 8 TL olması ve bunun eczanelerden alınması sebebiyle oluşan asimetriden kaynaklı nedenlerden 5 yıl içinde hasta sayımızda, ameliyatlarımızda artış olmamış” diye konuştu.
“Tamamlayıcı sigorta ayağa kalkmıyor”

Acillerden, yoğun bakımlardan ve fark alınmayan kalemlerden dolayı kuralsızlık içinde kalındığını belirten Bahat, “Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) fiyatları enflasyon oranında güncellenmediği gibi modern dünyada cepten harcamayı destekleyecek olan tamamlayıcı sigorta bir türlü ayağa kalkmıyor” değerendirmesini yaptı.

http://www.tr724.com/ekonomik-kriz-ozel-hastaneleri-vurdu-yuzde-30-dusus-var/
13 May 2019 21:17 güncellendi
13 May 2019 21:17
YSK, İstanbul seçimlerinin tümü ile 24 Haziran seçimlerinin iptal başvurularını reddetti

YSK’dan İstanbul seçiminin tümünün iptal edilmesi başvurularına reddetti. Başvuru, CHP ile İYİ Parti tarafından ‘tam kanunsuzluk’ gerekçesiyle yapılmıştı.

Kurul ayrıca 24 Haziran Cumhurbaşkanı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçiminin iptali için iki partinin aynı gerekçeyle yaptığı başvuruları da reddetti.

YSK’nın AKP’nin itirazı üzerine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini iptal etmesinin ardından CHP ile İYİ Parti, “Zarftan çıkan 4 pusuladan birisi iptal ediliyorsa hepsinin iptal edilmesi gerekiyor” demiş ve seçimlerin tamamen iptal edilmesini ve 39 ilçede seçimlerin tekrarlanmasını talep etmişti.

YSK, itirazları ele aldığı bugünkü görüşmesinde seçimlerin tamamının yenilenmesi talebini reddetti. 23 Haziran’da İstanbul seçmeni yalnızca Büyükşehir Belediye Başkanı’nı yeniden seçmek için oy kullanacak. YSK, ayrıca Mustafakemalpaşa seçimlerinin iptali için bugün İYİ Parti tarafından yapılan başvuruyu da reddetti.

http://www.tr724.com/ysk-istanbul-secimlerinin-tumu-ile-24-haziran-secimlerinin-iptal-basvurularini-reddetti/
13 May 2019 21:16 güncellendi
13 May 2019 21:16
Erdoğan YSK kararını eleştiren AKP’lilere kapıyı gösterdi

YSK’nin aldığı İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararı AKP’de çatlak meydana getirdi. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan, kararı eleştiren partililere sert çıkarken, eleştiri yapanlara kapıyı gösterdi.

Erdoğan’ın “Hele ki parti yönetimindeki arkadaşlarımızın yaptığı paylaşımları anlamıyorum. Madem böyle düşünüyorlarsa arzu ediyorlarsa istifa etsinler” sözü, MKYK üyesi Mustafa Yeneroğlu’na mesaj olarak yorumlandı. Yeneroğlu, sosyal medyada yaptığı paylaşımla YSK’nin kararını eleştirmişti.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında önceki gün toplanan AKP MKYK’de, YSK’nin İstanbul kararı ve seçim çalışmaları değerlendirildi. Erdoğan, Ömer Çelik’in basın toplantısı yaptıktan sonra kurul toplantısına tekrar dönerken gazetecilerin “Partinin kurucusu Abdullah Gül ve eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nun YSK kararıyla ilgili açıklamalarını” sorduğunu söyledi. Bunun üzerine Erdoğan, Abdullah Gül’ün kurucu olmadığını, konunun yanlış bilindiğini, Gül’ün cumhurbaşkanı olmasıyla parti üyeliğinin düştüğünü, cumhurbaşkanlığından sonra da partiye üye olmadığını söyledi.
Hele bir Ramazan ve bayram geçsin!

Erdoğan’ın “Ahmet Bey ise eski başbakanımız, onların yaptığı açıklamaları anlıyorum. Ama partimizin içinden arkadaşlarımızın hele ki parti yönetimindeki arkadaşlarımızın yaptığı paylaşımları anlamıyorum. Madem böyle düşünüyorlarsa arzu ediyorlarsa istifa etsinler” dediği öğrenildi. Erdoğan, bunlarla ilgili olarak gereğini yapacaklarını belirtirken “Hele bir ramazan ve bayram geçsin” diye konuştu.

Erdoğan’ın isim vermese de “parti yöneticilerinin paylaşımları” sözleri, MKYK üyesi Mustafa Yeneroğlu’na mesaj olarak yorumlandı. Yeneroğlu, YSK’nin karar verdiği 6 Mayıs’ta Twitter’da, “Büyük hukukçu Ebu Hanife’nin mihraptan ve minberden hukukun sesini kısarsanız, Hz. Allah da sizin nefesinizi, iflahınızı kısar ikazı her okuduğumuzda sarsılmamızı sağlıyorsa hayırlı sahurlar dilerim. Aksi takdirde tuttuğumuz oruç bizi kurtarmayabilir” paylaşımında bulunmuştu.

http://www.tr724.com/erdogan-ysk-kararini-elestiren-akplilere-kapiyi-gosterdi/
13 May 2019 21:16 güncellendi
13 May 2019 21:16
İmamoğlu’na desteğini açıklamıştı: Erdoğan’ın manevi kızı bıçaklandı

Tekirdağ’da kanser tedavisi görürken AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “manevi kızım” dediği Göknur Damat, sosyal medya hesabında Ekrem İmamoğlu için “Her şey çok güzel olacak” diye paylaşım yapıp İmamoğlu’na destek için 20 TL para yatırdı.

Tekirdağ Odak Haber’de yer alan habere göre, bu paylaşımdan sonra linç girişimine maruz kaldı. Göknur Damat, “Sen misin cesur yürek” diyen bir kişi tarafından baldırından bıçaklandı. Olayı duyan İmamoğlu, bugün Damat’a geçmiş olsun ziyaretinde bulundu.

İMAMOĞLU’NA DESTEK OLDU

Meme kanseri tedavisi gören ve KOSGEB’ten çektiği kredi ile makyaj stüdyosu açan ve kanserle mücadelesi nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “manevi kızı” ilan edilen Göknur Damat, sosyal medya hesabında Ekrem İmamoğlu için “Her şey çok güzel olacak” diye paylaşım yapıp İmamoğlu’na destek için 20 TL para yatırdı.

Damat’ın bu paylaşımı bazı AKP’liler tarafından eleştirildi. Damat’ın yazdıklarını sosyal medyada paylaşan bazı AKP’liler, “Bizden olanı bir kenara attık. Bizden olmayanı başa taç ettik. Onlar da aldı bizi ayak altına paspas etti” şeklinde ifadeler kullandılar. Bazı troller de “geber” diye mesajlar attı. Kimi sosyal medya kullanıcıları ise Damat’a sahip çıktı.

Linç girişimine maruz kalan Damat dün akşam saatlerinde “Sen misin o cesur yürek” diyen bir kişi tarafından baldırından bıçaklandı. Hafif yaralanan Damat’a saldıran şahsı polis her yerde arıyor.

Polis merkezinde ifade veren Damat’ın sağlık durumunun iyi olduğu öğrenildi.

CHP Tekirdağ Milletvekili İlhami Özcan Aygun menfur saldırının takipçisi olduklarını söyledi.

http://www.tr724.com/imamogluna-destegini-aciklamisti-erdoganin-manevi-kizi-bicaklandi/
13 May 2019 21:15 güncellendi
13 May 2019 21:15
İmamoğlu’nun mazbatası alındı ama vaatleri bir bir kabul ediliyor: “Peşini bırakmayacağız”

YSK tarafından mazbatası alınan Ekrem İmamoğlu’nun 19 günlük İBB Başkanlığı döneminde hayata geçirmeye başladığı vaatleri bir bir kabul ediliyor. İmamoğlu, öğrenciler için aylık akbilin 50 liraya indirilmesi için çalışma başlatmış, ayrıca İBB Meclisi bünyesinde ‘uyuşturucu ile mücadele’ komisyonu kurulmasını istemişti.

İmamoğlu’nun bu taleplerini reddeden ve Meclis’te çoğunlukta bulunan AKP grubu, bugünkü “geçici başkan” döneminde geri adım attı. İBB Meclisi’nde alınan kararlarla aylık akbilin 40 lira olmasına, uyuşturucu ile mücadele komisyonunun da kurulmasına karar verildi.
İmamoğlu: İndirimlerin peşini bırakmayacağız

Diğer yandan bugün Twitter hesabından bir video paylaşan İmamoğlu, “Görevdeyken hazırlığını yaptığımız tüm indirimlerin takipçisi olacağız. İstanbullular adına bu indirimlerin peşini bırakmayacağız” ifadelerini kullandı.

Videoda İmamoğlu’nun “İstanbul seçim sürecini tanımayanları biz de tanımıyoruz” dediği ve “Türkiye demokrasisini mağdur ettiniz, İstanbulluyu mağdur etmenize fırsat vermeyeceğiz” şeklinde konuştuğu duyuluyor.

​İmamoğlu görevi sırasında ayrıca, 0-4 yaş arasındaki bebeklerin annelerine ve 12 yaşına kadar çocuklara toplu taşımayı ücretsiz yapmak için talimatları da vermişti. Bunun yanı sıra dini ve milli bayramlarda da ulaşım ücretsiz olacaktı. İmamoğlu, İstanbul’daki su ücretlerini de yüzde 40 ila 50 oranında indirim uygulama kararı almıştı.

İmamoğlu, Ramazan ayında da pideye zam yapmamış ve Halk Ekmek’te 300 gram pidenin 1 TL’den satışı için karar almıştı.

http://www.tr724.com/imamoglunun-mazbatasi-alindi-ama-vaatleri-bir-bir-kabul-ediliyor-pesini-birakmayacagiz/
13 May 2019 21:13 güncellendi
13 May 2019 21:13
Kanser olduğu halde tahliye edilmeyen yüzlerce tutuklu var

İnsan hakları savunucusu ve HDP Kocaeli Milletvekili ve İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, cezaevlerindeki insanlık dışı muamele ve işkenceleri tekrar gündeme getirdi. Gergerlioğlu, cezaevlerindeki hak ihlallerini, İnsan Hakları Komisyonu’nun görevini yerine getirmemesi tartışmalarını ve açlık grevlerini değerlendirdi.

Gergerlioğlu, “Gardiyanın, açlık grevindeki tutukluya ‘Hala ölmediniz mi, ne zaman öleceksiniz’ diye bağırdığını anlatan bir mektup aldım” diyerek durumun vehametini özetledi.

İnsan hakları ihlallerini istatistiklerle anlatan Gergerlioğlu, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na 1432 başvuru aldığını, sadece bir milletvekili olarak kendisine gelen başvuru sayısının 1537 olduğunu hatırlattı. Bu başvuruları TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na taşımaya devam ettiğini kaydederek, Gergerlioğlu, 500 dilekçe ile komisyona başvurduklarını bununu 300’ünün cezaevleri ile ilgili olduğunu söyledi.

Konuşa Konuşa’da Gülten Sarı’nın konuğu Gergerlioğlu’nun anlattıklarının tamamı şu linkten dinlenebiliyor:
https://www.spreaker.com/user/ahvalpod/untitled_68?utm_medium=widget&utm_source=user%3A10753342&utm_term=episode_title

http://www.tr724.com/gergerlioglu-kanser-oldugu-halde-tahliye-edilmeyen-yuzlerce-tutuklu-var/
13 May 2019 21:09 güncellendi
13 May 2019 21:09
Kızım Fatıma bile olsa elini keserdim

YORUM | AHMET KURUCAN

Dikkat; aşağıda okuyacağınız yazı Maide suresi 38 ve 39. ayette geçen hırsızlığın cezasının tefsirini ya da tarih boyunca hukukçuların ve siyasilerin başrol oynadığı müzakereleri ve uygulamaları konu edinmemektedir. Yazıda yapmak istediğim şey, bir hadise verilen iki ayrı tercümeyi merkeze koyarak zihniyet tahlili yapmaktır.

Hadis adaletin tesis ve temini adına hiçbir ayrımcılığın yapılmaması gerektiğini ifade eden bir hadis. İslam öncesi Arap toplumunda ayrıcalıklı bir yeri olan Mahzumoğulları kabilesinden bir kadın hırsızlık yapar. Suç, el kesme cezasının verileceği ölçüde sabit olmuş ve karar verilmiştir. Bu arada o kabileden bazıları İslam öncesi uygulamalardan hareketle bu cezanın Mahzumoğulları fertlerine tatbik edilmemesi gerektiğini düşünürler. Ama son tahlilde bir kayırmacılığı netice verecek olan bu teklifi Hz. Peygamber’e yapacak cesareti kendilerinde bulamaz ve Efendimizin çok sevdiği, sevgide torunları Hasan ve Hüseyin’den ayırt etmediği Üsame b. Zeyd’i gönderirler. Üsame Peygamber Efendimizin hürriyetine kavuşturduğu Zeyd b. Harise’nin oğludur. Teklif kendisine yapıldığında Allah Resulü çok kızar, oldukça sert bir tavır takınır ve “Sen Allah’ın koyduğu had cezalarından birisinin uygulanmaması için bana şefaatçi mi oluyorsun?” der. Ardından minbere çıkıp cemaate şunları söyler: “Sizden evvelkiler soylu, itibarlı bir kimse hırsızlık yaptığında suçluyu bırakırlar, soy itibariyle daha zayıf bir kavme mensup insan çaldığında ise haddi tatbik ederlerdi ve onlar bu yüzden helak oldular. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapmış olsaydı…” (Ebu Davud, Hudud, 4)

Dikkatlerini toplamanızı sağlamak için son cümleyi tamamlamadım. Çünkü iki ayrı tercüme dediğim husus cümlenin geride kalan kısmı için yapılıyor. O kısımda Efendimizin ağzından çıkan kelimeler şöyle; “le kata’tu yedehe.” İlkokul seviyesinde Arapçaya vakıf herkesin mana verebileceği sadelikte ve netlikte olan bu cümleye yapılan birinci tercüme şöyle: “Elbette onun da elini keserdim.” Lafzi tercüme bu ve metinle yüzde yüz mutabakat içinde. Sözünü ettiğim ve bu yazının yazılmasına sebep teşkil eden ikinci tercüme ise şöyle: “adaletten ayrılmazdım; tarafsız davranırdım, cezasını verirdim.”

İnsan burada ister istemez şu soruyu soruyor; neden? Neden “elini keserdim” yerine “adaletten ayrılmazdım, tarafsız davranırdım, cezasını verirdim” deniliyor. Yorum mu? Yorum olsa denilenler doğru olabilir. Peygamber kızı bile olsa hiç kimseye ayrıcalık tanınmayarak haddin uygulanması, adaletin sağlanması, tarafsız davranılması ve cezanın verilmesi yorumları yapılabilir. Ama söz konusu olan yorum değil ki. Ortada var olan bir Peygamber beyanını Arapça’dan Türkçe’ye tercüme ediyor, manasını veriyorsunuz. Lafzi tercümenin anlamı daha zorlaştıracağı çok anlamlı kelimeler de yok ortada. Olsa bu türlü durumlarda yapıldığı gibi mananın doğru anlaşılması için parantez içinde bu ilaveleri yapabilirsiniz. Halbuki tercümeyi direkt olarak böyle yapıyorsunuz.

Şimdi bu temel üzerine zihniyet tahlili dediğim hususa geçeyim. Son söyleyeceğim cümleyi baştan ifade edeyim; modernite ile geleneğin çatışması, bu çatışma içinde arada kalma, tercihini tam yapamama, yapsa da izahta zorlanma ya da aklını ikna kalbini tatmin eden izahı paylaşacak cesareti bulamama.

Şöyle ki; hırsıza verilen el kesme cezası nüzul toplumu şartlarında uygulanan bir cezaydı ve Allah bu ceza şeklini Maide Suresi 38. ayeti ile tasdikledi. İslam tarihinin erken dönemlerinde bu ceza en üst sınır olarak kabullenildi, uygulandı ve geleneğimiz içinde yerini aldı.

Ama modern dönemlere geldiğimizde hukuk geleneğimiz içinde yerini alan bu ceza şekli çok şiddetli biçimde sorgulanmaya tabii tutulmaya başlandı. Aslında bu sorgulama tarih boyunca vardı ve yapıldı. El kesme cezasının gerek mal gerekse hırsız üzerinde aranan şartları nelerdir, hırsızın tövbe etmesi af edilmesini gerektirir mi, zaruret sebebiyle mal çalmanın hükme tesiri nedir, el kesme yerine hapis ve sürgün gibi başka cezalar verilemez mi, suçta hafifletici unsurların yer alması cezanın el kesme olarak değil de başka şekillerde icrasını gerektirmez mi vb. sorular ekseninde konu hep tartışıldı ve dönemin siyasi, sosyal, hukuki, ekonomik şartlarına göre karara bağlandı. Fakat günümüzdeki sorgulamalar hâkim batı paradigmasının etkisi ile daha ileri boyutlara taşındı. Kaldı ki böylesi sorgulamalar çok eşlilikten, kocanın karısını dövmesine, dinden dönenin öldürülmesinden mirasa kadar birçok meselede kendisi gösterdi ve hala gösteriyor.

İşte bu zemin karşımıza üç grup insan çıkardı. Birinci grup “gelenekselciler” dediğimiz ortodoksi bir anlayışı savunan ve değişen, gelişen, farklılaşan hayat şartlarını hiç kaale almaksızın Kur’an ve sünnette yer alan ceza şeklinin aynen uygulanması gerektiğini düşünen ve savunan kişilerden oluşuyor. İkinci grup modernist denilen el kesme cezasının nüzul toplumu şartlarında geçerli olduğu, bundan böyle kesinlikle başka bir ceza şeklinin uygulanması gerektiği ve bu konuda nihai kararı hukukçuların teklifi, siyasilerin yasa haline getirmesi ile yapılacağı görüşüne sahip olanlar. Üçüncü grup ise “muhafazakar” adını verdiğimiz geleneksel değerlerin modern tecrübe ile uyumunu, uzlaştırılmasını ve yapılacak terkipler ile yeniden inşayı savunan kişiler. Bu grupta yer alanlar söz konusu ceza şeklini tespit ederken Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in dışlanmasını kabul etmiyor. Nüzul toplumu hayat şartlarının devam ettiği mekanlarda soruna çözüm teşkil ettiği müddetçe aynı cezanın uygulanabileceğini, etmediği yerlerde ise bu iki ana kaynaktaki ilkeler doğrultusunda yeniden yasamanın(taknin) yapılabileceğini savunuyorlar.

Şimdi tekrar hadise dönelim; gelenekselciler ve modernistler hadisin üzerinde durduğumuz kısmına “Eğer Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapsa elini keserim” manasını veriyorlar. Sözü hiç eğip bükmeden, hiçbir zorlanmaya girmeden lafzi tercümeyi yapıyorlar. Zira izahını yapamayacakları bir şey yok. Yukarıda ifade ettiğimiz yaklaşımlarına göre gelenekselciler el kesme bugün de uygulanmalı, modernistler de tam aksine uygulanmamalı diyorlar.

“Eğer Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapsa adaletten ayrılmazdım; tarafsız davranırdım, cezasını verirdim” diye mana verenler yukarıda çerçevesini çizdiğimiz ve tanımlamasını yapmaya çalıştığımız muhafazakarlar. Bunlar bana göre iki grup arasında bir yerde duruyorlar. Tarihi olan ile İslami olanın arasında farkın farkında olan bu zümre toplumsal değişimlerin kendilerini modern ile gelenek, yeni ile eski, dün ile bugün ve yarın arasında sıkıştırdığını biliyorlar ve çıkış yolu arıyorlar. Batı’nın “Tanrısız bir modernleşme” diye adlandırabileceğimiz aşkın olanla ilişkisini kopararak yürüttüğü modernleşme, sekülerleşme ve dünyevileşmesini almak istemiyorlar ama modernitenin ürettiği zihniyetin tesirinden de kurtulamıyorlar.

Burası işin aslına bakılacak olduğunda tam bir yol ayrımı. Durulan yer de çok doğru bir yer. Aşkın olanla münasebeti koparmadan İslam’ın güncellenmesi diyebileceğimiz açılımların yapılabileceği ve bu çerçevede yeni okumaların, anlamaların, yorumlamaların ve uygulamaların ortaya konulabileceği bir zemin. Fakat bunun için de gerçekten günümüz şartları içinde karşılaştığımız sorunlarla yüzleşmeye, o sorunlara cevap üreten metodolojiler üretmeye, fikri tutarlılığa ve bunu samimiyetle, candanlıkla, içtenlikle yapabilecek bir iman ve cesarete ihtiyacımız var. Yalnız hemen ilave edelim, bunların hepsinin bir arada olması gerekiyor. İman var, samimiyet var ama metodoloji yoksa, metodoloji var cesaret yoksa, cesaret var ama fikri tutarlılık yoksa günümüz insanını tatmin edecek, gelecek nesillerin önünü açacak bir netice ortaya çıkmıyor. Çıkan şey hadise verilen manada görüldüğü gibi kaçamak güreşmek oluyor.

Dikkat uyarısı koyarak yazıya başlamıştım; onu tekrar ederek bitiriyorum. Bu yazı hırsızlık cezasına verilen el kesme cezasını ele almadı. Sadece Hz. Peygamberin (sas) Allah’a yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapsa elini keserim” dediği hadise “adaletten ayrılmazdım, tarafsız davranırdım, cezasını verirdim” tercümesini yapmanın zihni arka planını ele almaya çalıştı.

Son bir not: Hadise böyle mana verme hadisi tahrif ve tahrip midir? Hiç şüphesiz tahrif ve tahriptir. Bunu yapanın niyeti öyle olmayabilir. Ama ortaya çıkan sonuç budur ve bu Hz. Peygamber’e söylemediği bir şeyi isnat manası taşır.

http://www.tr724.com/kizim-fatima-bile-olsa-elini-keserdim/
13 May 2019 20:25 güncellendi
13 May 2019 20:25
AKP’yi ipten alan adam

HABER PORTRE | İLKER DOĞAN

Tartışmasız 2001’den bu yana Türkiye siyasetine yön veren en önemli figürlerden biri MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli. 2002’de yaptığı ‘erken seçim’ çağrısıyla Türkiye’yi AKP’yle tanıştıran Bahçeli’den başkası değildi. Başkanlık sistemine en ağır eleştirileri yaptıktan sonra Erdoğan’ı o koltuğa taşıyan da, Erdoğan’ın iktidarı kaybettiği 2015 seçimlerinden sonra yaptığı erken seçim çağrısıyla AKP rejimini dirilten de o idi. Daha birkaç yıl önce, “İmralı’ya ancak yağlı urganla giderim!” diyen Bahçeli, önceki gün ise ‘Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesi gerektiğini’ söyleyiverdi!

AKP, 2001 yılındaki ekonomik krizin de etkisiyle gelmişti iktidara. Ve iktidara geldiği 2002’den bu yana en büyük destekçisi Başbuğ Alparslan Türkeş’in vefatının ardından 1997’de MHP’de genel başkanlık koltuğuna oturan Devlet Bahçeli oldu. 1999 genel seçimlerinde siyasi hayatının rekorunu kırarak yüzde 18’e yakın oy topladı. Seçimlerin ardından rahmetli Bülent Ecevit’in başında bulunduğu DSP ve ANAP’la kurulan koalisyon hükümetinde ‘başbakan yardımcısı’ olarak görev aldı.

HEP AYNI SENARYO: SEÇİME GİDELİM!

Öcalan yaklaşık 2 ay kadar önce yakalanarak Türkiye’ye getirilmişti. Ve koalisyonda ilk kriz Öcalan’a idam tartışmalarıyla patlak verdi. Ancak asıl kriz dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlatmasıyla yaşandı. 2001 ekonomik krizi koalisyonu dağıttı. Ecevit’in artan sağlık sorunları da işin tuzu biberi oldu. İşte tam bu günlerde, 7 Temmuz 2002’de Devlet Bahçeli sahne aldı ve 2 Kasım 2002’de ‘erken seçim’ yapılmasını istedi. Talep kabul gördü ve 31 Temmuz 2002’de TBMM’de onaylandı. Ve AKP, 2002 seçimlerinden sonra iktidara geldi.

7 HAZİRAN’DA AKP’Yİ İPTEN ALDI

Devlet Bahçeli, AKP rejimine en büyük desteği 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından verdi. 7 Haziran seçimleri AKP için tam bir hezimet olmuş ve Erdoğan 13 yıllık iktidarını kaybetmişti. AKP, ilk kez tek başına hükümet kuracak oy oranına ulaşamamıştı. Ancak Bahçeli, daha seçim gecesi bütün koalisyon taleplerine kapıları kapattı, hiç bir hükümet formülünde yer almayacağını açıkladı. Daha da ileri giderek ‘gerekirse erken seçim’ yapılmasını istedi.

KAOS, AKP’Yİ İKTİDARA TAŞIDI

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun hükümet kurma girişimleri ya da muhalefeti oyalama taktikleri haftalarca sürdü. Doğal olarak sonuç alınamadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP’ye hükümeti kurma görevi bile vermedi. Geçici hükümet kurularak 1 Kasım 2015’te erken seçim kararı alındı. Oluşturulan ‘kaos’ ortamı ve gelen şehitlerin ardından yapılan seçimlerde ‘güven’ arayan Türkiyeli seçmen yüzde 49,5 oyla AKP rejimini bir kez daha tek başına iktidara getirdi.

BAHÇELİ: ERDOĞAN, ‘SULTAN’LIK PEŞİNDE KOŞMAKTADIR

Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan’ın dile getirdiği ‘Türk tipi başkanlık’ sistemini en ağır ifadelerle eleştirenlerin başında geliyordu. “Öcalan canisiyle başkanlık sistemini kurma hedefine sabitlenen Erdoğan..” ifadeleriyle başlayan cümleler kuruyor ve “Erdoğan ve Öcalan başkanlık sisteminde söz kesmiş, bölücü çevrelerden gelen mesajlar bunu doğrulamıştır. Recep Tayyip Erdoğan, aslında Türk tipi değil ‘Tayyip tipi’ başkanlık hayalleri kurmaktadır. Bütün yetkilerin kendisinde toplandığı, yargının kendisine bağlandığı, yasama organı Meclis’in kendi kontrolüne sokulduğu, denge, denetim ve fren sistemi olmayan, tek adam diktatörlüğü, tahtsız ve taçsız sultanlık peşinde koşmaktadır.” diyordu.

ERDOĞAN’I ‘SULTAN’ YAPTI!

15 Temmuz sözde darbe girişiminin ardından ‘iktidara koşulsuz destek’ vereceğini açıkladı. Başkanlık sistemi konusunda da fikri değişmişti! 11 Ekim 2016’da partisinin grup toplantısında, “Fiili duruma hukuki boyut kazandırmak gerek.” diyerek başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini söyledi. ‘Türk tipi başkanlık sistemi’ni içeren Anayasa değişikliği Ocak 2017’de TBMM’den geçti. Bahçeli, anayasa referandumunda ‘Evet’ diyeceklerini açıkladı. 16 Nisan 2017’de halk oylaması yapıldı. Yüzde 51,4’le değişiklik kabul edildi. 2015’de AKP’yi yeniden iktidara taşıyan Bahçeli, Türkiye’nin yönetim sisteminin değişmesinde de kilit bir rol üstlenmiş oldu.

BİR ERKEN SEÇİM ÇAĞRISI DAHA!

Devlet Bahçeli, daha 2 yıl önce, “AKP, PKK terör örgütüne boyun eğmiştir. AKP’nin PKK ile kurduğu ihanet, melanet ve rezalet ortaklığı tüm yönleriyle deşifre olmuştur.” diyerek yerden yere vurduğu Erdoğan’a son kıyağını ise 17 Nisan 2017’de yaptı. Erken seçim çağrısı yaptı. 24 Haziran’da gerçekleşen erken seçimle Erdoğan, Türkiye’nin ilk yürütme yetkisine sahip cumhurbaşkanı seçildi. MHP 49 vekil çıkardı. Cumhur İttifakı TBMM’de çoğunluğu sağladı. Ancak AKP’nin sandalye sayısı 291’de kaldı. Bu AKP’nin çoğunluğu kaybetmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla Erdoğan, MHP’ye muhtaç hale geldi.

31 MART’TAN SONRA DA ‘KURTARICI’ ROLÜNDE

Daha önce yaptıkları ve yapmadıklarıyla AKP’ye can suyu olan Bahçeli, bugün de ittifak ortağının en büyük destekçisi. 31 Mart’ta İstanbul, Ankara ve Antalya gibi büyükşehirleri kaybeden AKP’ye en büyük destek yine Bahçeli’den geldi. İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi gerektiği en yüksek perdeden defalarca dile getirdi. Seçimlerin iptali halinde ‘İstanbul’a mitili atacağını’ bile söyledi. Sonuç olarak; YSK hiçbir somut delil göstermeksizin İstanbul’da seçimin yenilenmesi kararı aldı.

BAHÇELİ: ÖCALAN AVUKATLARIYLA GÖRÜŞMELİ

İstanbul’daki Kürtlerin oyunu isteyen AKP ile Öcalan arasında görüşme trafiği yeniden başladı. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine 8 yıl sonra izin verildi. Konu Bahçeli’nin de gündemindeydi. Daha birkaç yıl önce, “Biz İmralı’ya sadece yağlı urganı caninin boynuna takmak için gideriz.” diyen kendisi değilmiş gibi, “Bana sorarsanız avukatıyla görüşsün.” dedi. Bu arada, tıpkı AKP’nin iktidarı kaybettiği 7 Haziran’da olduğu gibi büyük bir hezimete uğradığı 31 Mart’tan sonra da şehit haberleri gelmeye başladı…

http://www.tr724.com/akpyi-ipten-alan-adam/
13 May 2019 20:22 güncellendi
13 May 2019 20:22
Moody’s’den Türkiye değerlendirmesi

Kredi derecelendirme kuruluşu Moody's Türkiye ve Güney Afrika'da düşük ekonomik büyümenin tüketici güveninde istikrarsızlık anlamına geldiğini belirtti.

Moody’s gelişmekte olan piyasa ekonomilerine ilişkin bugün yayınladığı raporunda Güney Afrika ve Türkiye’deki zayıf veya kötüleşen makroekonomik ortamların tüketici güvenini olumsuz yönde etkilemeye devam edeceğini ifade etti.

Raporda ayrıca “Türkiye tüketici sektöründeki koşullar, süregelen makroekonomik zayıflık, döviz kurundaki oynaklık, yüksek enflasyon ve politika belirsizliğinin etkisiyle 2019 boyunca ve 2020 yılı başlarında zorlu olmaya devam edebilir” denildi.

Raporda ayrıca, Türkiye’nin zayıflayan ekonomisinin şirket ve altyapı sektörü için zorlu işletme temelleri ortaya koyarak yüksek faiz oranları ve krediye erişimdeki zorlukları yansıttığı belirtildi.

REUTERS

http://aktifhaber.com/ekonomi/moodysden-turkiye-degerlendirmesi-h132407.html
13 May 2019 20:20 güncellendi
13 May 2019 20:20
Müebbet alan askeri öğrencilerin anneleri anlatıyor: Yetiştiren de, ceza veren de devlet

Yalova’da eğitim gören yaklaşık 350 askeri öğrenci 15 Temmuz darbe teşebbüsü için Yalova’dan İstanbul’un beş farklı bölgesine getirildi.

O gece silahları ile birlikte teslim olan çok sayıda askeri öğrenci tutuklu yargılanıp müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Birçoğu 20 yaşına basmadan müebbet hapis cezasına çarptırılan askerlerin anneleri anlatıyor.

“O benim değil devletin evladıydı... Devlet yetiştirdi. Ben yetiştirmedim.”

Askeri öğrencilerinden Furkan Talha Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya ‘ İlk gözümün nuru’ diyor oğlu için.

17 Temmuz pazar günü oğlu Furkan Talha Çetinkaya’nın gözaltında olduğunu öğrenen anne Çetinkaya, polislerin arayarak ‘Oğlunuz Furkan Talha Çetinkaya İstanbul’da gözaltında, iyi merak etmeyin’ dediklerini ancak nerede olduğu konusunda bilgi vermediklerini söylüyor.

Anne Çetinkaya, “Türk Hava Kuvvetlerine verdiğim emanetimi (oğlu) Silivri Cezaevinde buldum.” diyor

Mahkeme sürecinin çok yavaş ilerlediğini ifade eden anne Çetinkaya, oğlunun bir yıl önce müebbet hapis cezası aldığını ve mahkemenin gerekçeli kararını hükümden 11 ay sonra yazdığını belirtiyor.

'Çocuğumu emin ellerde sanıyordum'

Emine Uyanık, 18 yaşında darbe girişiminden tutuklanan askeri öğrenci Yusuf Uyanık’ın annesi. “15 Temmuz günü ben ve kızım sokaktaydık” diyen anne Emine Uyanık, oğlu için “Ben çocuğumun emin ellerde olduğunu sanıyordum, daha birinci sınıf öğrencisi. Yazık değil mi pırıl pırıl çocuklara.” İfadelerini kullanıyor.

O gece Yalova’dan İstanbul’ a getirilen Hava Harp Okulu birinci sınıf öğrencilerinden biri de Taha Yasin Türedi.

Oğlu Yasin’i devlete emanet ettiğini vurgulayarak sözlerine başlıyor anne Nurdane Türedi, “Benim oğlum 13 yaşında Işıklar Lisesi’ne gitti. Işıklar’da dışarıda bir olay olduğunda cumartesi ve pazar öğrencileri dışarı çıkarmazlardı. Çünkü onlar devlete emanetti. 15 Temmuz’da dışarı çıkartmış olabilecekleri aklımın köşesinden bile geçmedi. Çocuğumu oraya götürüp bu duruma düşürecekleri hiç aklıma gelmezdi.” diyor.

“Oğlumu ben değil devlet yetiştirdi” diyen anne Nurdane Türedi, “Devletim 17 -18 yaşındaki çocuğu hapishaneye koydu, acımadı” diyor.

http://aktifhaber.com/15-temmuz/muebbet-alan-askeri-ogrencilerin-anneleri-anlatiyor-yetistiren-de-ceza-veren-de-devlet-h132408.html
13 May 2019 20:19 güncellendi
13 May 2019 20:19
Aslı Erdoğan: Türkiye'de demokrasinin d'si yok

Yazar Aslı Erdoğan DW Türkçe ile yaptığı röportajda, YSK'nın İstanbul kararıyla demokrasinin en basit ögesi olan seçimin de bittiğini belirtti. Erdoğan, ayrıca 23 Haziran’dan demokratik bir sonuç beklemediğini kaydetti.

Özgür Gündem gazetesine yönelik açılan dava kapsamında "silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla tutuksuz yargılanan yazar Aslı Erdoğan, 2017 yılından bu yana Almanya’da yaşıyor. "Taş Bina ve Diğerleri” adlı kitabının Alman okuyucularla buluşması kapsamında Bonn'da bir etkinliğe katılan Erdoğan ile Türkiye'deki gelişmeleri değerlendirdik. Erdoğan, YSK'nın İstanbul seçimlerini iptal kararından, "sürgünde olmaya” kadar birçok konuda sorularımızı yanıtladı.DW Türkçe: Aslı Hanım, herkesin dilinde aynı konu var, biz de onunla başlayalım... YSK 36 gün sonra İstanbul seçimlerini iptal etti. Kararı duyunca, ne düşündünüz?

Aslı Erdoğan: Aslında bekliyordum. Çok açıktı böyle bir şey olacağı ancak çoğumuz inanmak istemedik. Bir oyundur gidiyor. Bir tek bu değil, birkaç seçimde ciddi şaibeler vardı. Ve biz nedense bu şaibeleri görmezden geliyoruz. Bir yanıyla da bu maskenin tümüyle düşmesi iyi oldu. Türkiye'de aslında demokrasinin en basit ögesi seçim bile kalmadı. Bunu da hep birlikte kabul edelim. Türkiye'de demokrasinin d'si yok.

YSK kararı muhalefetin seçmenlerinde önce bir yılgınlık yaratsa da, ciddi bir çoğunluk İmamoğlu’nun kararın ardından yaptığı konuşmayla daha da motive olmuş durumda. Bazı seçmenler ise sandıktan umudu kesti ve organize bir boykota gitme taraftarı. Siz ne düşünüyorsunuz?

Çok riskli bir karar. 2016-2017’de, tam baskıların dorukta olduğu dönemde ben de böyle şeyler düşünüyordum. Yani Meclis’in boykot edilmesi gerekiyor artık diye düşünüyordum. Boykot çok anlamlı bir çıkış ama karşı taraf o kadar ilkesizse bütün alanı da onlara bırakma, her şeyi kaybetme riski var. Ne diyeceğimi bilmiyorum, siyasetten o kadar anlamam. Ne yapmak gerekiyor bu durumda, çok zor bir karar.

YSK kararını Türkiye’de demokrasinin nihai sonu olarak yorumlayanlar var. Siz de bir süre önce "belki de artık faşizm kelimesini kullanmanın zamanı gelmiştir” diye konuşmuştunuz. Şu anki koşullarda 23 Haziran’da demokratik bir sonuç alınabileceğini düşünüyor musun?

Bu kadar beklemeden sonra bir şeyleri halledecekler. Hayır, yok. AKP'nin kazanmaması mümkün değil. Bunu seçmen tercihi olarak demiyorum, bu kez işi sağlam tutacaklar diye düşünüyorum. Ama benim dediğime biraz daha gelindi herhalde. En çok karşı çıkanlar bile bunu görüyor. Bundan sonra artık tamam, faşizm sözcüğünü az çok tırnak içinde kullandım. Çünkü bu hakikaten siyasi literatürde çok tartışılan bir şey. Nazizm, faşizm, Francoizm, Stalinizm, ben en geniş anlamıyla kullandım. Bu konuda akademik bir makale yazamam. Ama tek bir insanın isteğiyle birileri ağırlaştırılmış müebbet alıyorsa artık bu otoriter mi, totaliter mi, artık bunların çok önemi yok. Bu faşizmdir. Ve Türkiye'de bu durum böyle. Bir kişi size kızıyor ve ağırlaştırılmış müebbet alıyorsunuz. Yani bu şaka falan değil. Bunun yanında diğer kıstasların, akademik tartışmaların ne önemi var ki?

"Özgür de değilim, içeride de”

Bir panel için Bonn'dasınız. Henüz 2,5 yıl önce, benzeri panellerde cezaevinden mektubunuz okunurdu, şimdi burada okurlarınızla buluşuyorsunuz. Bu geçiş size ne hissettiriyor?

Duygusal bir geçiş, tam bitmemiş bir geçiş. Bir yanıyla ruhum hâlâ cezaevinde. İnsan öyle kapıyı çekip çıkamıyor ne cezaevinden ne de kendi ülkesinden. Cezaevlerinde açlık grevi başladı, benim koğuş arkadaşlarımdan biri ölüm orucuna girdi. Çok ağır bir his. Özgür de değilim, içeride de değilim. Buna minnet duymam lazım ama insan duyamıyor.

Peki, geçirdiğiniz kötü tecrübeler sizi edebi olarak besledi mi, yoksa frenliyor mu?

Benim edebiyatım daha çok travma üzerine bir edebiyat. Cezaevi ve sürgün ağır bir travma. Bundan iyi bir edebiyat çıkmasını umuyorum diyebilirim. Ama edebiyat çok iyi garantisi olmayan bir dal. İnsan bir daha hayatı boyunca tek bir anlamlı cümle kurup kuramayacağını hiçbir zaman bilemiyor. Sıfırdan başlıyor her yeni cümleye. Hakikaten bu kez ağır bir lokma sindirmem gereken. Başarabilecek miyim bilmiyorum. Ama bir yanıyla da hem kendime hem koğuş arkadaşlarıma hem de Türkiye'dekilere sanki böyle de bir borcum var gibi hissediyorum. Bu yazılmalı. Sadece bunun için bile sağ kalınmalı.

"İnsan içindeki vatanla hesaplaşmak zorunda kalıyor”

Sürgünde olmak insanı, ülkesinden küstürüyor mu, yoksa daha mı çok bağlıyor?

Bence ikisi de yan yana. Andan ana değişiyor. Bende dış cephede bir kırgınlık ama daha derinlere daldıkça daha bir bağlılık var. Sanırım insan kendi içinde kendi ülkesini bulmak zorunda kalıyor sürgündeyken. Bu da çok derin ve kopmaz bir bağ. İnsan savrulmamak için bunu yaratmak zorunda. Ama zor ve insanı büyüten bir süreç. Önce tabii ki tepkiliyiz. Her sürgün tepkidir. Hem kendi ülkesine hem de geldiği ülkeye. Ama bir noktada insan vatan nedir, benim içimdeki vatan nedir, bunlarla daha bir ciddi hesaplaşmak zorunda kalıyor.

En çok neyi özlediniz Türkiye’deki hayatınızdan?

Annemi saymazsak tabii… Ölü kedimi özlüyorum. Cezaevinde de onu çok özlemiştim, rüyalarıma hep o giriyor. Denizi özlüyorum. Ben İstanbul'da doğdum, büyüdüm. Denizsiz yaşayamıyor gibiyim. Güneşi de özlüyorum. Çok şey var özlediğim. Çay, boğaz, klasik şeyler... Bütün klişelerle İstanbul'u özlüyorum. Martılı videolar gönderiyorlar, gözlerim doluyor.

"Gece polis beklemeden uyuyabilmek bile nimet”

Kendinizi yalnız hissediyor musunuz?

Frankfurt'ta epeyce yalnızım. Belki sorun Frankfurt'ta yaşıyor oluşum. Belki Berlin ya da Köln'de olsaydı, benim için çok daha kolay olurdu. Ama İstanbul'da yaşıyor olsaydım da sürekli polis korkusu, şu korku bu korku, baskı olacaktı, onun da üstümden kalkmış olması büyük bir hafifleme. Buranın da kıymetini biraz bileyim diyorum kendime. Gece polis beklemeden uyuyabilmek bile bir nimet.

Farklı ülkelerde destek görüyorsunuz, sizinle dayanışma için etkinlikler düzenleniyor. Türkiye'de cezaevlerinde çok sayıda gazeteci ve yazar bulunuyor. Avrupa Birliği ve Avrupa ülkelerinden bu konuda eleştirel açıklamalar yapılıyor. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim durumumda uluslararası dayanışma çok etkili oldu. Belki biz ilk olduğumuz için belki de o sıralar Türkiye'den dışa yansıyan fotoğraflar dehşet vericiydi. Kulağı kesilmiş insanlar, işkenceden geçirilmiş subaylar… Dünya şoka girdi. Fakat bir ölçüde sanırım kanıksandı. Bu da doğal. O kadar çok insan tutuklandı ki artık bıktılar diyebilirim. Yani daha tepkili olabilirlerdi. Bir yanım bunu istiyor. Bir yanım daha rasyonel düşünüyor. İnsanların işi gücü hayatı var, tek dertlerinin Türkiye olmasını beklemek haksızlık. Ama Sayın Merkel Erdoğan’ı ağırladığında şaşırdım. Bu bir ölçüde de çelişkili tutumlar. Avrupa sanki bir yanıyla da hem eleştiriyor hem de “ne yaparsan yap, sen bize mültecileri yollama gibi” bir tutum var. Avrupa da bir bütün değil tabii ki. Ve sanırım Alman kamuoyu Alman siyasilerine göre Türkiye'ye daha tepkili.

"Nasıl dayanmışız, kafayı kırmamışız diyorum”

Bir takım sorunlar, bire bir içinde yaşayınca farklı, onlara dışarıdan bakınca farklı değerlendirilebiliyor. Farklı değerlere sahip bir ülkeden Türkiye’deki gelişmelere baktığınızda, bakış açınız değişti mi?

Dışarıdan bakabilecek kadar deneyimli miyim bilmiyorum. Ben hâlâ çok Türkiyeliyim. Fakat bahsettiğim kanıksama durumu aslında Türkiye’de daha yoğun. O kadar çok şeyi kanıksadık ki aslında dudağımızı uçuklatması gereken şeylere ‘oh, iyi kurtardık' gibi bakmayı öğrendik. 2, 3 yıl ceza artık Türkiye’de bir hiç. İnsanlar 15 yılla başlıyor, 30 yıllar, müebbetler. Dışarıdan bakınca nasıl dayanmışız bunlara, nasıl kafayı kırmamışız diyorum. Türkiye’de pek çok durum pek barbarca, çok vahşice. Ciddi bir vicdan yokluğu söz konusu.

"Nasıl ki burnunu kesip atamıyorsun, ülkeni de atamıyorsun”

Son röportajlarınızdan birinde "Gelecek 10 yıl Türkiye’ye dönmem mümkün görünmüyor” dediniz. Aynı şeyi sormak istiyorum. Türkiye'ye dönmek istiyor musunuz?

Elbette istiyorum. Buraya geldiğimde ben üç gün sonra döneceğim diyordum. Şimdi bakıyorum işler son bir buçuk yıldır hiç düzelmedi hatta daha kötüye gitti. Türkiye'ye dönmek demek cezaevine yeniden girme riskini göze almak demek. Ne gereği var? Bir yanım da belki beraat edersin diyor. Hâlâ bunu safça umuyorum. Ama sizinle konuşmamdan bile dava açabilirler hakkımda. Şu konuşmaya on yıl verebilirler. Ama insan nasıl kendi burnunu kesip atamıyorsa, ülkesini de kesip atamıyor. Ama birkaç yıl için iyimser değilim. Olumlu gelişmeler olmayacak. Çok büyük facialar da beklemiyorum ama giderek sertleşen, kimsenin soluk alamayacağı bir rejim olacakmış gibi geliyor.

Deutsche Welle Türkçe

http://aktifhaber.com/genel/asli-erdogan-turkiyede-demokrasinin-dsi-yok-h132412.html
13 May 2019 20:18 güncellendi
13 May 2019 20:18
Dilipak: Reis'i çok kötü harcadılar, iftar sohbetlerinde bu konuşuluyor

Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, AKP’yi bir kez daha uyaran yazı kaleme aldı.

Erdoğan’ın İstanbul’da Birlik Vakfı’ndaki öz eleştiri temalı konuşmasının eyleme geçmemesi durumunda seçmende hayal kırıklığı oluşacağını söyleyen Dilipak, “Reisin yakınındakiler reisi kötü şekilde harcadı. ‘Tek Adam’lık insanları korkutuyor artık. Seçim sonuçlarından kimse emin olmasın” diyor.

“Menfaatleri olan bir işi kendi aralarında hallettiler, menfaatleri olmayan sıradan bir işi bile Beştepe’ye havale ettiler. Beştepe’yi dost görünerek boğmaya çalıştılar” diyen İslamcı yazar, “Erdoğan’ın birçok eski dostu ona ulaşamamaktan şikâyetçi. Erdoğan’ın yakın çevresinin ise onu yanılttığı görüşü hakim bu eski dostlarda” ifadesini kullanıyor.

Ekonomideki karamsar tabloya da gönderme yapan Akit yazarı, “Çalışanına parasını ödeyemiyor, piyasaya borcunu ödeyemiyor. İşi durdursa, sonra başına iş açılacak. Kestiği faturanın vergisini ödeyemediği için başka bir ihale açılsa giremeyecek. Bu insanlar iftar sohbetlerinde bunu konuşuyor” diyor ve ekliyor:

“Bu şekilde seçim mi kazanılır Allah aşkına! Ailede sıkıntı büyük. Gençlik konusunda da. Yargıya ilişkin çok sayıda şikâyet var. Hangi birini sayayım ki. Dış borç, döviz, kamu borç ödemeleri, Tarım, sağlık.. Medyanın hali malum. STK’ların da. Bu konuda seçimden sonra değil, hemen bir iyileştirme gerek.”

“İnsanları değişime inandırmamız şart” diyen Dilipak, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Yoksa bakın bu seçimin sonucundan emin olmayın. Haydi, kazandınız diyelim, bir sonraki seçim için hiçbir şansınız yok, böyle giderseniz. Hatta o güne de ulaşamayabilirsiniz. O zaman da dün FETÖ’cülerin başına gelen, yarın sizin başınıza gelir. Değişim şart! Karar sizin.. Geciken çözüm çözüm değildir. Bade harabul Basra! Yarın çok geç olabilir. Ne yapılacaksa, hemen şimdi! Haksızlıklar karşısında susmayın, zalimlere kapı aralamayın, sonra ateş bize de dokunur.”

http://aktifhaber.com/analiz/dilipak-reisi-cok-kotu-harcadilar-iftar-sohbetlerinde-bu-konusuluyor-h132372.html
13 May 2019 20:14 güncellendi
13 May 2019 20:14
Erdoğan, sarayda ağırladığı sanatçıları “Dalkavukluk” ile suçladı

Erdoğan, Taksim Meydanı’nda düzenlenen Geleneksel Beyoğlu İftarı’nda Ekrem İmamoğlu’na destek veren sanatçılara yüklendi.

YSK’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin iptali ve yenilenmesine ilişkin hukuksuz kararını savunan Erdoğan, “Bir ülkede seçim yapılıyorsa ve yenileniyorsa, orada demokrasi işliyor demektir” ifadelerini kullandı.

29 Ocak 2019’da sinema sanatçılarını Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda ağırlayan Erdoğan, o gün kendisi ile sinema sektörüne ilişkin sorunları görüşmeye gelen sanatçıların Ekrem İmamoğlu’na destek vermesine tepki gösterdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Sinema dünyası ile ilgili olarak bize kadar, kimse bir yasal düzenleme yapmadığı halde, bu yasal düzenlemeyi yapıp, ondan sonra bir taraftan bize teşekküre geleceksin, arkadan da bunlarla beraber şakşakçılık yapacaksınız. Bunu ne ile ifade edeceğiz, ne ile izah edeceğiz? Sanatçı, sanatıyla konuşur, dalkavukluk yapmaz” şeklinde konuştu.

“Kazanı kaynattılar, oyları çaldılar” iddiasında bulunan Erdoğan, “Milletimiz 23 Haziran’da gereken cevabı verecektir” diye konuştu. Erdoğan şöyle devam etti, “Sandıklardan oyları çalanlarla benim milletimin bir arada olacağına zerre kadar ihtimal vermiyorum.” dedi.

ERDOĞAN SLOGANLARDAN RAHATSIZ OLMUŞ: BUNLARIN HEPSİ KAYDA GİRİYOR

Cumhurbaşkanı Erdoğan, statlardaki “Her şey çok güzel olacak” sloganlarına ilişkin tehdit dolu açıklamalarda bulundu. “Ya bu statları biz yaptık, biz” diyen Erdoğan, “Bunlar yanlış yolda. Ama biz düzelteceğiz. Hepsi kayda giriyor” dedi.

Fenerbahçe Ülker Stadyumu’nda dün akşam saat 19.00’da başlayan Fenerbahçe-Akhisarspor maçı öncesi, tribünlerde ‘Her şey çok güzel olacak’ sloganı atılmıştı.

http://aktifhaber.com/gundem/erdogan-sarayda-agirladigi-sanatcilari-dalkavukluk-ile-sucladi-h132376.html
13 May 2019 20:11 güncellendi
13 May 2019 20:11
"Erdoğan emek ve mülkiyet hakkı gasplarıyla adım adım nihai hedefine yaklaşıyor" Erdoğan ve yakın kurmaylarının belediye paralarını hangi motivasyonla çaldığını buna nasıl dini bir kılıf bulduklarını, bunun nasıl bir bozuk psikolojik ruh hali olduğunu anlamak çok zordur. İsmail S. Gülümser/Aktif Haber Erdoğan’ın baba zoruyla gittiği İmam Hatip okulundan dolayı dini bir kimliği olsa da; o emeğe saygının ve mülkiyet hakkının önemli olmadığı, kişilerin zorbalıkla hak gaspı yaptığı bir ortamda yetişti, bu yüzden emek ve mülkiyet haklarına karşı hep parti arkadaşlarından farklı bir duruş sergiledi. Fırsatını bulduğu anda bu duyguları ortaya çıktı ve başkasının emeğiyle kazandığı şeyleri kendi hakkı gibi gördü, gerektiğinde başkasının mülkiyet hakkını emeğini gasp etmekte, hakkı olmayan şeyleri hile ve zorbalıkla ele geçirmekte mahzur görmedi. Onun bu konudaki kamuya yansımış ilk zaafı Erbakan’ın kurduğu partinin kapatılması sırasında partiye ait hisse senetleri ya da çeklerin devlete geçmemesi için partililere dağıtılması olayında ortaya çıktı. Tüm partililer yeni parti kurulurken kendilerine verilen bu emaneti iade ederken o tüm ısrarlara rağmen iade etmedi bunların kendi hakkı olduğunu iddia ederek partiye ait paraları gasp etti. Babadan kalma bir varlığı olmayan Erdoğan’ın AKP kurulurken televizyonlarda “parayı nereden buldun” sorusuna karşılık “ticaretten kazandım” diyerek anlattığı Ülker bayiliğini muhtemelen partiye ait bu paralarla aldı. Başkasına ait olanı gasp ederek de olsa elde etme alışkanlığı seçimlerde de sürdü, Erbakan’ın partisiyle girdiği 3 seçimi kaybettikten sonra partililerden bir grubu çete gibi kullandı çalarak seçim kazanmaya ikna etti. İstanbul belediyesini mafyavari bir yöntemle, “evet” mührü çalarak, sandık başlarında kavga çıkarıp görevlileri dağıttıktan sonra oy pusulalarını boş arazilere gömüp liste değiştirerek %3 farkla kazandı. Ülke yönetiminin kendi hakları olduğuna gerekirse oy çalarak bunu elde etmek gerektiğine partili bir grubu ikna etti ve girdiği her seçimde farklı hileler geliştirerek halkın tercihlerine ipotek koymada mahzur görmedi. ERBAKAN’IN İTİBARIYLA BELEDİYE BAŞKANI OLDU AMA ONDAN HABERSİZ GASP ÇETESİ KURDU Erdoğan ve yakın kurmaylarının belediye paralarını hangi motivasyonla çaldığını buna nasıl dini bir kılıf bulduklarını, bunun nasıl bir bozuk psikolojik ruh hali olduğunu anlamak çok zordur. Mülkiyet hakkının olduğu tüm ülkelerde devlete ya da vatandaşa ait varlıkları üstüne geçirmenin adı gasptır ve hırsızlıktır. Ülkenin hukuk sistemi ve Erdoğan’ın mensubu olduğunu iddia ettiği dinin tüm temel kaynaklarında hırsızlık suçtur. Ancak onlar gözlerini kırpmadan adeta bir suç çetesi kurmuş, örgütlü bir faaliyetle İstanbul belediye şirketlerinden kendi keselerine 1 milyar dolarlık servet aktarmışlardır. Bu çapta büyük bir hırsızlığın dünyada örneği sayılıdır. Toplumda İslami kimliği ile öne çıkmış bir grubu Erdoğan, “Siyasette çalmadan rekabet etme şansı yoktur, ülke yönetiminde söz sahibi olmak için büyük mali kaynak gerekir ve tüm siyasiler bu yolla mali kaynak oluşturmaktadır, rekabet edebilmek için bizim de aynısını yapma hakkımızdır” yönündeki tezi ile ikna etmiş bu motivasyonla hareket eden bir hırsızlık ekibi kurmuştur. Diğer siyasi partilerde bu tür eylemlere karışanlar bireysel ilişkilerle sonuca gitmeye çalışırken, Erdoğan dava uğruna hırsızlık yapmaya inandırdığı bir grup partiliyle gizlilik anlaşması yapmış ve mafyavari bir suç örgütüyle organize hırsızlık çetesi yönetmiştir. Bu yolla 4 yıllık belediye başkanlığı döneminde belediye şirketleri aracılığıyla yaptığı her işten pay almış ve kaynak oluşturmuştur. ERBAKAN ve SAĞ PARTİLERİN YILLARCA EMEKLE KAZANDIĞI OYLARINI ÇALARAK ÜLKE YÖNETİMİNİ GASP ETTİ Erdoğan’ın emeğe saygısı yoktur, o herkesin kullandığı normal yöntemlerden geçerek serbest rekabet ortamında sonuca ulaşmayı çok yorucu bir yol olarak görmüş ve tüm mesaisini başkasının emeğini gasp ederek kısa yoldan sonuç gidecek yöntemler aramaya harcamıştır. Mali güç elde ettikten sonra kendi lideri Erbakan’la parti içi yarışa girmeden onun yıllarca emek vererek kazandığı oy potansiyelini çalmayı seçmiştir. Arkadaşlarının kapatılma davasıyla boğuştuğu günlerde onları yalnız bırakmış kendisi ayrı parti kurarak çalıntı paralarla kısa sürede örgütlenip rekabeti zor reklamlara başlamıştır. Parti liderlerini ve arkadaşlarını tutuculukla toplumu ayrıştırmakla suçlamış onları marjinalleştirerek emeklerini gasp etmekte beis görmemiştir. Kurduğu yeni partiyle girdiği ilk seçimde eski partisi ve ANAP-DYP-MHP gibi üç sağ partiyi; beceriksizlikle, sorumsuzlukla, ülke meselelerine duyarsız kalmakla suçlamış. Belediyeden çaldığı paralarla onların rekabet edemeyeceği çapta reklamlar yaparak hepsini barajın altına itmiş ve onların yıllarca emek vererek oluşturduğu oy potansiyellerini gasp ederek merkez sağ oyların üzerine konmuştur. Buna her seçim döneminde yapılan hileler, parti başkanlarıyla ilgili çirkin kampanyalar, bazı parti başkanlarının bilerek ölüme gönderilmesi, bazı parti başkanlarının bakanlık vadiyle kandırılıp partilerin eritilmesi gibi gayrı ahlaki yöntemleri de ekleyerek başkalarının emekleriyle kazandığı oy potansiyelini eritmiştir. Şartlarını taşımadığı Cumhurbaşkanlığı makamını sahte diplomayla işgal etmesi, onun istediğini elde etmek için her türlü hileyi yapabilecek ruh halini gösteren en güzel örneklerden biridir. Yaptırdığı sarayda devlet imkânlarıyla çalıştırdığı paralı yüzlerce elemanla partinin yönetimini de partililerin elinden almış birlikte yola çıktıkları dava arkadaşlarını da devre dışı bırakarak ülke yönetimi tek başına onun kontrolüne geçmiştir. Darbeden sonra devletin tüm denetim birimleri ve bağımsız kontrol mekanizmalarında tek seçici konumuna gelmiş ve devletin karar alma mekanizmalarını dilediği gibi yönlendirecek yetkilerle kendini donatmıştır. Devlet birimleri bağımsızlığını kaybetmiş, AKP partililerin kontrolünden çıkmış ve tüm birimler Erdoğan ve ailesine bağlanarak onların projelerini gerçekleştirmenin aracı haline gelmiştir. Meclise dilediği talimatı vermekte dilediği düzenlemeyi yaptırmaktadır. Yüksek yargı organları ona bağlanmış ve hukuk sistemi adalet dağıtmaktan vazgeçerek o ve ailesinin kişisel tercihlerini gerçekleştiren araca dönüşmüştür. TMSF ile dilediğinin işletmesine el koymakta, YÖK le dilediği üniversite yönetimini kendine bağlamaktadır. Bunları uzatmak mümkündür. DEVLET İHALELERİNDEN KENDİSİNE ERİŞİLMEZ MALİ KAYNAKLAR OLUŞTURDU Ahmet Dönmez’in “yüzde on” isimli kitabı Erdoğan ve ekibinin devletin yaptığı her ihaleden nasıl pay aldığını anlatmaktadır. AKP iktidara geldikten sonra yol-baraj-santral-köprü inşaatları hızlanmış, dış borçlanma ile alınan kredilerle yapılan TOKİ vb inşaatlarla bir yandan ülke kalkınıyor görüntüsü oluştururken bir yandan da her devlet ihalesi için gizli pazarlıklar başlamıştır. 17-25 Aralıkta basına düşen ses kaydından da anlaşılacağı gibi Erdoğan tüm devlet ihalelerini Başbakanlığa bağlayıp ihale alacak firmalarla ortaklıklar kurmuş, telefonda açık açık “nasıl ödemezler hepsi kucağımıza düşecekler” demekte beis görmemiştir. Erdoğan’a pay vermeyi kabul eden iş adamları ile yola devam edilirken buna yanaşmayanlar dışlanmış ve bu dönemde ihalelerin gözdesi birkaç firma milyarları bulan devlet ihalesini üstlenmiş, Erdoğan’ın gizli ortağı olduğu yeni zenginler grubu türemiştir. Ardından özelleştirme dalgası başlamış devletin kuruluşundan bu yana oluşturduğu tüm birikimleri yandaş firmalara adeta peşkeş çekilmiş, örneğin 3-4 trilyonluk SEKA bir milyon dolara İstanbul’da küçük bir servis işletmecisi olan dünürü Albayraklar’a satılmıştır. Bu ve benzeri devlete ait en değerli varlıklar Erdoğan’la gizli pazarlık ilişkisi içinde olan firmalara yok pahasına satılmış ve devlet işletmeleri lojmanlarıyla birlikte onların kontrolüne geçmiştir. Buna kalan devlet varlıklarının “varlık fonu” adı altında birleştirilip tek elden Erdoğan’ın kontrolüne verilmesini hazinenin tek başına damada teslim edilmesini de eklerseniz devlete ait tüm gelir getirici yapıların onların elinde olduğu daha net ortaya çıkar. ÜLKENİN MÜLKİYETİ ERDOĞAN VE AİLESİNE DEVREDİLİYOR 2001 krizinden sonra Karamehmetlerin ve Uzan’lara ait basın kuruluşlarının bankalarının BDDK ve TMSF kullanılarak devlete geçirilmesi, basını ele geçirmede bir fırsat olarak değerlendirilmiş Erol Aksoy ve Dinç Bilgin gibi diğer gruplara doğru genişletilmiş ve büyük ölçekteki birçok basın kuruluşuna el konulmuş ya da bahanelerle gizli ortaklara devredilmiştir. Bankalara el koymada BDDK aparatı kullanılırken şirketlere el koymada TMSF kullanılmış darbeden sonra bu bağımsız kuruluşların yapısı değiştirilerek adeta Erdoğan’ın emir eri haline getirilmiştir. Özelleştirmeyle binlerce taşınmaz ve işletme devlet bankalarından verilen ucuz kredilerle çok düşük fiyatlarla yandaşlara aktarılarak devlete ait milyarlarca dolar değerindeki varlıkların tamamı kendi yakınları üzerine geçirilmiş 100 yıllık ülke birikimi çoğu arsa fiyatın altında bir rakamla satılmıştır. 15 Temmuz’dan sonra aralarında İstikbal ve Naksan gibi milyar dolarlık olanlar dâhil cemaat mensuplarına ait 9 bine yakın irili ufaklı işletme ve toplamda 50 milyar dolarlık varlığı KHK larla TMSF ye devredilmiş, kontrolü Erdoğan’ın eline geçmiştir. Bugünlerde ekonomik krizden ve dış borçtan dolayı birçok bankanın ve dev büyüklükteki holdinglerin iflasın eşiğinde olduğu konuşulmaktadır. Bu durum ülke açısından bir kayıp gibi görünse de Erdoğan ve ekibi için kayıp değildir. Çünkü ülkenin en güçlü holdinglerini ekonomik krizde hiç bedel ödemeden TMSF ye aktarma fırsatı doğacak ve bu kurum aracılığıyla kendi gizili ortaklarına devredilecektir. İlerleyen günlerde ödeme güçlüğü çekip köşeye sıkışan her işletme Erdoğan’ın da ortağı olduğu Katar’lı ya da başka bir kuruluşa çok ucuz fiyatla satılacak ülkenin en büyük işletmeleri de onların yönetimine geçecektir. Damat Albayrak Avrupa ve Amerika’da yeni yatırımcı aramakta, görüntüde bu arayış ülke ekonomisini düze çıkarma gayreti olarak sunulmaktadır. Hâlbuki onların 200 milyar dolardan fazla tutardaki yakın vadeli özel sektör dış borcunun ödenmesi diye bir kaygısı yoktur. Aksine bu borçları kullanarak ülkenin en büyük şirketlerini ortaklık ilişkisi içine girecekleri yabancı kuruluşlara devretmenin hesabı yapılmaktadır. ERDOĞAN’IN EN BÜYÜK HEDEFİ Erdoğan’ın emeğe ve mülkiyet hakkına saygısı yoktur. O tüm hesaplarını başkasının emek vererek kurduğu mülkiyet haklarını gasp ederek kısa yoldan kazanç elde etmeye göre yapmaktadır. Bu güne kadar devlete ait olanlardan başlamak suretiyle milyar dolarlık işletmeler ve varlıklarını hiç bedel ödemeden devlet bankalarından aktardığı ucuz kredilerle yandaşlara ya da gizli ortaklara aktarmıştır. Önüne bir engel çıkmazsa bu uygulama ülkedeki tüm varlıkların bir şekilde Erdoğan ve ailesine geçeceği ana kadar devam edecektir. Erdoğan Suudi Arabistan gibi ülkelerde uygulanan yöntemi kendine hedef olarak seçmiştir. Kendini ülkenin tek sahibi olarak görmektedir ve ülkenin tüm varlıklarını kontrolüne alıp yapılan her faaliyetten pazarlıkla pay alacak sistemi kuruncaya kadar uygulamaları yaygınlaştırmayı düşünmektedir. İşler onun planlandığı gibi giderse önümüzdeki dönemde ülkede yapılan tüm ticari faaliyetlerin yönetimi Erdoğan’a geçecek ve ticaret yapan vatandaşlar kazançlarından ona ve ailesine pay verilecek, aile oturduğu yerden ülkedeki tüm ticari faaliyetleri yöneterek zenginliğine zenginlik katacaktır. Bunların mübalağa olmadığını anlamak için üstte hatırlatılan bazı örneklere bakmak yeterlidir. Şu anda Erdoğan’ın elde ettiği parasal güçle ve üzerinde topladığı yetkilerle mevzuat çerçevesinde ülkede onunla baş edebilecek hiçbir mekanizma kalmamıştır. Senaryo bir darbeyle cemaati şeytanlaştırıp tüm varlıklarına el koymuş cemaatin yıllarca emek vererek oluşturduğu hizmet birimlerini ve mensuplarının kişisel mülkiyet hakkını yok ederek emek hırsızlığı yaparak ellerinden almıştır. Kıskançlık vb farklı gerekçelerle cemaat mensuplarının olumlu hizmetlerinin yok edilmesi, basit gerekçelerle cemaat kurumlarına kayyum atanması karşısında susmayı tercih edenler sıranın kendilerine geldiğinin yeni farkına varmaktadır. Darbeden sonra çıkarılan KHK larla belediyelere kayyum atanmış bundan ilk HDP li belediyeler nasibini almış ve seçilmiş başkanları tutuklanarak partili kayyumlarla belediye yönetimleri gasp edilmiştir. Terörle ilişkilendirilme korkusuyla HDP li seçilmiş belediye başkanı milletvekili ve parti başkanlarının yaşadığı hukuksuzlukta susanlar her türlü hile ve düzenbazlığa rağmen kazanılmış İstanbul belediyesinin Erdoğan talimatıyla hareket eden YSK marifetiyle ellerinden alınıp kayyum atanmasıyla sıranın kendilerine geldiğini yeni fark etmişlerdir. Kayyumlar Erdoğan’ın emir eridir ve dilediği kurumun yönetimini bu yolla ele geçirmektedir. Devletin bağımsız denetim birimleri ve üst yargı organlarından başlayarak tüm hukuk sistemi kendilerine bağlandığı için İstanbul seçimlerinin iptali karşısında muhalefetin itiraz edebileceği hiçbir mekanizma yoktur. Son günlerde Erdoğan Türkiye ittifakı diyerek MHP de olduğu gibi diğer partileri de kendi kontrolü altına alma hesabı yapmaktadır, kayyumluk müessesi vasıtasıyla Erdoğan’ın resmi özel gasp edemeyeceği hiçbir organ kalmamıştır. Bundan sonra partilerin Erdoğan’la ortak olma dışında şansları bulunmamaktadır. Eğer işler onun planladığı gibi giderse tüm partileri kendi emri altında toplayacak ve dilediği kadar makam verip onları memnun ederken sarayda kurduğu suç örgütüyle ülkede istediği icraatı yapacak adım adım ülkenin her yerini kendi tasarrufuna geçirecektir. Tüm gelirlerden kendine pay alıp ülkeni tek hâkimi olacak adeta ülkede herkes kendi sahip olduğunu sandığı birimde onun izin verdiği ölçüde faaliyet yürütürken o ülkenin tüm tapusunu üstüne geçirip yapılan her faaliyetten payını alacak uluslararası iş yapan tüm kuruluşlar onunla ortaklık kuramadan ona pay ödemeden çalışma şansı kalmayacaktır. Erdoğan’ın tüm özlemi ülkenin tek sahibi olup onun için ırgat gibi çalışmayı göze alacak vatandaşların gelirlerinden pay alarak servetini artıracak kimse onuna pay ödemeden ticari faaliyet yapamayacak ülkenin tüm ballı ticaret pazarlıkları onunla görüşülecek ona pay ödenerek yürütülecektir. Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki bu sisteme halk yadırgasa ciddi mali zorluk yaşasa da kralla güç yarışına girme şansı olmadığı için katlanmak zorundadır. Erdoğan’ın bu aşamaya ulaşmasına ramak kalmıştır. Ülke adım adım bu yöne doğru giderken müspet bir rüzgârla şartların değişmesini ve yanılmış olmayı çok isteriz. http://aktifhaber.com/analiz/erdogan-emek-ve-mulkiyet-hakki-gasplariyla-adim-adim-nihai-hedefine-yaklasiyor-h132394.html
"Erdoğan emek ve mülkiyet hakkı gasplarıyla adım adım nihai hedefine yaklaşıyor"

Erdoğan ve yakın kurmaylarının belediye paralarını hangi motivasyonla çaldığını buna nasıl dini bir kılıf bulduklarını, bunun nasıl bir bozuk psikolojik ruh hali olduğunu anlamak çok zordur.

İsmail S. Gülümser/Aktif Haber

Erdoğan’ın baba zoruyla gittiği İmam Hatip okulundan dolayı dini bir kimliği olsa da; o emeğe saygının ve mülkiyet hakkının önemli olmadığı, kişilerin zorbalıkla hak gaspı yaptığı bir ortamda yetişti, bu yüzden emek ve mülkiyet haklarına karşı hep parti arkadaşlarından farklı bir duruş sergiledi. Fırsatını bulduğu anda bu duyguları ortaya çıktı ve başkasının emeğiyle kazandığı şeyleri kendi hakkı gibi gördü, gerektiğinde başkasının mülkiyet hakkını emeğini gasp etmekte, hakkı olmayan şeyleri hile ve zorbalıkla ele geçirmekte mahzur görmedi.

Onun bu konudaki kamuya yansımış ilk zaafı Erbakan’ın kurduğu partinin kapatılması sırasında partiye ait hisse senetleri ya da çeklerin devlete geçmemesi için partililere dağıtılması olayında ortaya çıktı. Tüm partililer yeni parti kurulurken kendilerine verilen bu emaneti iade ederken o tüm ısrarlara rağmen iade etmedi bunların kendi hakkı olduğunu iddia ederek partiye ait paraları gasp etti. Babadan kalma bir varlığı olmayan Erdoğan’ın AKP kurulurken televizyonlarda “parayı nereden buldun” sorusuna karşılık “ticaretten kazandım” diyerek anlattığı Ülker bayiliğini muhtemelen partiye ait bu paralarla aldı.

Başkasına ait olanı gasp ederek de olsa elde etme alışkanlığı seçimlerde de sürdü, Erbakan’ın partisiyle girdiği 3 seçimi kaybettikten sonra partililerden bir grubu çete gibi kullandı çalarak seçim kazanmaya ikna etti. İstanbul belediyesini mafyavari bir yöntemle, “evet” mührü çalarak, sandık başlarında kavga çıkarıp görevlileri dağıttıktan sonra oy pusulalarını boş arazilere gömüp liste değiştirerek %3 farkla kazandı. Ülke yönetiminin kendi hakları olduğuna gerekirse oy çalarak bunu elde etmek gerektiğine partili bir grubu ikna etti ve girdiği her seçimde farklı hileler geliştirerek halkın tercihlerine ipotek koymada mahzur görmedi.

ERBAKAN’IN İTİBARIYLA BELEDİYE BAŞKANI OLDU AMA ONDAN HABERSİZ GASP ÇETESİ KURDU

Erdoğan ve yakın kurmaylarının belediye paralarını hangi motivasyonla çaldığını buna nasıl dini bir kılıf bulduklarını, bunun nasıl bir bozuk psikolojik ruh hali olduğunu anlamak çok zordur.

Mülkiyet hakkının olduğu tüm ülkelerde devlete ya da vatandaşa ait varlıkları üstüne geçirmenin adı gasptır ve hırsızlıktır. Ülkenin hukuk sistemi ve Erdoğan’ın mensubu olduğunu iddia ettiği dinin tüm temel kaynaklarında hırsızlık suçtur. Ancak onlar gözlerini kırpmadan adeta bir suç çetesi kurmuş, örgütlü bir faaliyetle İstanbul belediye şirketlerinden kendi keselerine 1 milyar dolarlık servet aktarmışlardır. Bu çapta büyük bir hırsızlığın dünyada örneği sayılıdır.

Toplumda İslami kimliği ile öne çıkmış bir grubu Erdoğan, “Siyasette çalmadan rekabet etme şansı yoktur, ülke yönetiminde söz sahibi olmak için büyük mali kaynak gerekir ve tüm siyasiler bu yolla mali kaynak oluşturmaktadır, rekabet edebilmek için bizim de aynısını yapma hakkımızdır” yönündeki tezi ile ikna etmiş bu motivasyonla hareket eden bir hırsızlık ekibi kurmuştur.

Diğer siyasi partilerde bu tür eylemlere karışanlar bireysel ilişkilerle sonuca gitmeye çalışırken, Erdoğan dava uğruna hırsızlık yapmaya inandırdığı bir grup partiliyle gizlilik anlaşması yapmış ve mafyavari bir suç örgütüyle organize hırsızlık çetesi yönetmiştir. Bu yolla 4 yıllık belediye başkanlığı döneminde belediye şirketleri aracılığıyla yaptığı her işten pay almış ve kaynak oluşturmuştur.

ERBAKAN ve SAĞ PARTİLERİN YILLARCA EMEKLE KAZANDIĞI OYLARINI ÇALARAK ÜLKE YÖNETİMİNİ GASP ETTİ

Erdoğan’ın emeğe saygısı yoktur, o herkesin kullandığı normal yöntemlerden geçerek serbest rekabet ortamında sonuca ulaşmayı çok yorucu bir yol olarak görmüş ve tüm mesaisini başkasının emeğini gasp ederek kısa yoldan sonuç gidecek yöntemler aramaya harcamıştır.

Mali güç elde ettikten sonra kendi lideri Erbakan’la parti içi yarışa girmeden onun yıllarca emek vererek kazandığı oy potansiyelini çalmayı seçmiştir. Arkadaşlarının kapatılma davasıyla boğuştuğu günlerde onları yalnız bırakmış kendisi ayrı parti kurarak çalıntı paralarla kısa sürede örgütlenip rekabeti zor reklamlara başlamıştır. Parti liderlerini ve arkadaşlarını tutuculukla toplumu ayrıştırmakla suçlamış onları marjinalleştirerek emeklerini gasp etmekte beis görmemiştir.

Kurduğu yeni partiyle girdiği ilk seçimde eski partisi ve ANAP-DYP-MHP gibi üç sağ partiyi; beceriksizlikle, sorumsuzlukla, ülke meselelerine duyarsız kalmakla suçlamış. Belediyeden çaldığı paralarla onların rekabet edemeyeceği çapta reklamlar yaparak hepsini barajın altına itmiş ve onların yıllarca emek vererek oluşturduğu oy potansiyellerini gasp ederek merkez sağ oyların üzerine konmuştur.

Buna her seçim döneminde yapılan hileler, parti başkanlarıyla ilgili çirkin kampanyalar, bazı parti başkanlarının bilerek ölüme gönderilmesi, bazı parti başkanlarının bakanlık vadiyle kandırılıp partilerin eritilmesi gibi gayrı ahlaki yöntemleri de ekleyerek başkalarının emekleriyle kazandığı oy potansiyelini eritmiştir.

Şartlarını taşımadığı Cumhurbaşkanlığı makamını sahte diplomayla işgal etmesi, onun istediğini elde etmek için her türlü hileyi yapabilecek ruh halini gösteren en güzel örneklerden biridir. Yaptırdığı sarayda devlet imkânlarıyla çalıştırdığı paralı yüzlerce elemanla partinin yönetimini de partililerin elinden almış birlikte yola çıktıkları dava arkadaşlarını da devre dışı bırakarak ülke yönetimi tek başına onun kontrolüne geçmiştir.

Darbeden sonra devletin tüm denetim birimleri ve bağımsız kontrol mekanizmalarında tek seçici konumuna gelmiş ve devletin karar alma mekanizmalarını dilediği gibi yönlendirecek yetkilerle kendini donatmıştır.

Devlet birimleri bağımsızlığını kaybetmiş, AKP partililerin kontrolünden çıkmış ve tüm birimler Erdoğan ve ailesine bağlanarak onların projelerini gerçekleştirmenin aracı haline gelmiştir. Meclise dilediği talimatı vermekte dilediği düzenlemeyi yaptırmaktadır. Yüksek yargı organları ona bağlanmış ve hukuk sistemi adalet dağıtmaktan vazgeçerek o ve ailesinin kişisel tercihlerini gerçekleştiren araca dönüşmüştür. TMSF ile dilediğinin işletmesine el koymakta, YÖK le dilediği üniversite yönetimini kendine bağlamaktadır.

Bunları uzatmak mümkündür.

DEVLET İHALELERİNDEN KENDİSİNE ERİŞİLMEZ MALİ KAYNAKLAR OLUŞTURDU

Ahmet Dönmez’in “yüzde on” isimli kitabı Erdoğan ve ekibinin devletin yaptığı her ihaleden nasıl pay aldığını anlatmaktadır. AKP iktidara geldikten sonra yol-baraj-santral-köprü inşaatları hızlanmış, dış borçlanma ile alınan kredilerle yapılan TOKİ vb inşaatlarla bir yandan ülke kalkınıyor görüntüsü oluştururken bir yandan da her devlet ihalesi için gizli pazarlıklar başlamıştır.

17-25 Aralıkta basına düşen ses kaydından da anlaşılacağı gibi Erdoğan tüm devlet ihalelerini Başbakanlığa bağlayıp ihale alacak firmalarla ortaklıklar kurmuş, telefonda açık açık “nasıl ödemezler hepsi kucağımıza düşecekler” demekte beis görmemiştir.

Erdoğan’a pay vermeyi kabul eden iş adamları ile yola devam edilirken buna yanaşmayanlar dışlanmış ve bu dönemde ihalelerin gözdesi birkaç firma milyarları bulan devlet ihalesini üstlenmiş, Erdoğan’ın gizli ortağı olduğu yeni zenginler grubu türemiştir. Ardından özelleştirme dalgası başlamış devletin kuruluşundan bu yana oluşturduğu tüm birikimleri yandaş firmalara adeta peşkeş çekilmiş, örneğin 3-4 trilyonluk SEKA bir milyon dolara İstanbul’da küçük bir servis işletmecisi olan dünürü Albayraklar’a satılmıştır.

Bu ve benzeri devlete ait en değerli varlıklar Erdoğan’la gizli pazarlık ilişkisi içinde olan firmalara yok pahasına satılmış ve devlet işletmeleri lojmanlarıyla birlikte onların kontrolüne geçmiştir. Buna kalan devlet varlıklarının “varlık fonu” adı altında birleştirilip tek elden Erdoğan’ın kontrolüne verilmesini hazinenin tek başına damada teslim edilmesini de eklerseniz devlete ait tüm gelir getirici yapıların onların elinde olduğu daha net ortaya çıkar.

ÜLKENİN MÜLKİYETİ ERDOĞAN VE AİLESİNE DEVREDİLİYOR

2001 krizinden sonra Karamehmetlerin ve Uzan’lara ait basın kuruluşlarının bankalarının BDDK ve TMSF kullanılarak devlete geçirilmesi, basını ele geçirmede bir fırsat olarak değerlendirilmiş Erol Aksoy ve Dinç Bilgin gibi diğer gruplara doğru genişletilmiş ve büyük ölçekteki birçok basın kuruluşuna el konulmuş ya da bahanelerle gizli ortaklara devredilmiştir.

Bankalara el koymada BDDK aparatı kullanılırken şirketlere el koymada TMSF kullanılmış darbeden sonra bu bağımsız kuruluşların yapısı değiştirilerek adeta Erdoğan’ın emir eri haline getirilmiştir.

Özelleştirmeyle binlerce taşınmaz ve işletme devlet bankalarından verilen ucuz kredilerle çok düşük fiyatlarla yandaşlara aktarılarak devlete ait milyarlarca dolar değerindeki varlıkların tamamı kendi yakınları üzerine geçirilmiş 100 yıllık ülke birikimi çoğu arsa fiyatın altında bir rakamla satılmıştır. 15 Temmuz’dan sonra aralarında İstikbal ve Naksan gibi milyar dolarlık olanlar dâhil cemaat mensuplarına ait 9 bine yakın irili ufaklı işletme ve toplamda 50 milyar dolarlık varlığı KHK larla TMSF ye devredilmiş, kontrolü Erdoğan’ın eline geçmiştir.

Bugünlerde ekonomik krizden ve dış borçtan dolayı birçok bankanın ve dev büyüklükteki holdinglerin iflasın eşiğinde olduğu konuşulmaktadır. Bu durum ülke açısından bir kayıp gibi görünse de Erdoğan ve ekibi için kayıp değildir. Çünkü ülkenin en güçlü holdinglerini ekonomik krizde hiç bedel ödemeden TMSF ye aktarma fırsatı doğacak ve bu kurum aracılığıyla kendi gizili ortaklarına devredilecektir. İlerleyen günlerde ödeme güçlüğü çekip köşeye sıkışan her işletme Erdoğan’ın da ortağı olduğu Katar’lı ya da başka bir kuruluşa çok ucuz fiyatla satılacak ülkenin en büyük işletmeleri de onların yönetimine geçecektir.

Damat Albayrak Avrupa ve Amerika’da yeni yatırımcı aramakta, görüntüde bu arayış ülke ekonomisini düze çıkarma gayreti olarak sunulmaktadır. Hâlbuki onların 200 milyar dolardan fazla tutardaki yakın vadeli özel sektör dış borcunun ödenmesi diye bir kaygısı yoktur. Aksine bu borçları kullanarak ülkenin en büyük şirketlerini ortaklık ilişkisi içine girecekleri yabancı kuruluşlara devretmenin hesabı yapılmaktadır.

ERDOĞAN’IN EN BÜYÜK HEDEFİ

Erdoğan’ın emeğe ve mülkiyet hakkına saygısı yoktur. O tüm hesaplarını başkasının emek vererek kurduğu mülkiyet haklarını gasp ederek kısa yoldan kazanç elde etmeye göre yapmaktadır. Bu güne kadar devlete ait olanlardan başlamak suretiyle milyar dolarlık işletmeler ve varlıklarını hiç bedel ödemeden devlet bankalarından aktardığı ucuz kredilerle yandaşlara ya da gizli ortaklara aktarmıştır. Önüne bir engel çıkmazsa bu uygulama ülkedeki tüm varlıkların bir şekilde Erdoğan ve ailesine geçeceği ana kadar devam edecektir.

Erdoğan Suudi Arabistan gibi ülkelerde uygulanan yöntemi kendine hedef olarak seçmiştir. Kendini ülkenin tek sahibi olarak görmektedir ve ülkenin tüm varlıklarını kontrolüne alıp yapılan her faaliyetten pazarlıkla pay alacak sistemi kuruncaya kadar uygulamaları yaygınlaştırmayı düşünmektedir.

İşler onun planlandığı gibi giderse önümüzdeki dönemde ülkede yapılan tüm ticari faaliyetlerin yönetimi Erdoğan’a geçecek ve ticaret yapan vatandaşlar kazançlarından ona ve ailesine pay verilecek, aile oturduğu yerden ülkedeki tüm ticari faaliyetleri yöneterek zenginliğine zenginlik katacaktır.

Bunların mübalağa olmadığını anlamak için üstte hatırlatılan bazı örneklere bakmak yeterlidir. Şu anda Erdoğan’ın elde ettiği parasal güçle ve üzerinde topladığı yetkilerle mevzuat çerçevesinde ülkede onunla baş edebilecek hiçbir mekanizma kalmamıştır. Senaryo bir darbeyle cemaati şeytanlaştırıp tüm varlıklarına el koymuş cemaatin yıllarca emek vererek oluşturduğu hizmet birimlerini ve mensuplarının kişisel mülkiyet hakkını yok ederek emek hırsızlığı yaparak ellerinden almıştır. Kıskançlık vb farklı gerekçelerle cemaat mensuplarının olumlu hizmetlerinin yok edilmesi, basit gerekçelerle cemaat kurumlarına kayyum atanması karşısında susmayı tercih edenler sıranın kendilerine geldiğinin yeni farkına varmaktadır.

Darbeden sonra çıkarılan KHK larla belediyelere kayyum atanmış bundan ilk HDP li belediyeler nasibini almış ve seçilmiş başkanları tutuklanarak partili kayyumlarla belediye yönetimleri gasp edilmiştir. Terörle ilişkilendirilme korkusuyla HDP li seçilmiş belediye başkanı milletvekili ve parti başkanlarının yaşadığı hukuksuzlukta susanlar her türlü hile ve düzenbazlığa rağmen kazanılmış İstanbul belediyesinin Erdoğan talimatıyla hareket eden YSK marifetiyle ellerinden alınıp kayyum atanmasıyla sıranın kendilerine geldiğini yeni fark etmişlerdir.

Kayyumlar Erdoğan’ın emir eridir ve dilediği kurumun yönetimini bu yolla ele geçirmektedir. Devletin bağımsız denetim birimleri ve üst yargı organlarından başlayarak tüm hukuk sistemi kendilerine bağlandığı için İstanbul seçimlerinin iptali karşısında muhalefetin itiraz edebileceği hiçbir mekanizma yoktur.

Son günlerde Erdoğan Türkiye ittifakı diyerek MHP de olduğu gibi diğer partileri de kendi kontrolü altına alma hesabı yapmaktadır, kayyumluk müessesi vasıtasıyla Erdoğan’ın resmi özel gasp edemeyeceği hiçbir organ kalmamıştır. Bundan sonra partilerin Erdoğan’la ortak olma dışında şansları bulunmamaktadır. Eğer işler onun planladığı gibi giderse tüm partileri kendi emri altında toplayacak ve dilediği kadar makam verip onları memnun ederken sarayda kurduğu suç örgütüyle ülkede istediği icraatı yapacak adım adım ülkenin her yerini kendi tasarrufuna geçirecektir.

Tüm gelirlerden kendine pay alıp ülkeni tek hâkimi olacak adeta ülkede herkes kendi sahip olduğunu sandığı birimde onun izin verdiği ölçüde faaliyet yürütürken o ülkenin tüm tapusunu üstüne geçirip yapılan her faaliyetten payını alacak uluslararası iş yapan tüm kuruluşlar onunla ortaklık kuramadan ona pay ödemeden çalışma şansı kalmayacaktır.

Erdoğan’ın tüm özlemi ülkenin tek sahibi olup onun için ırgat gibi çalışmayı göze alacak vatandaşların gelirlerinden pay alarak servetini artıracak kimse onuna pay ödemeden ticari faaliyet yapamayacak ülkenin tüm ballı ticaret pazarlıkları onunla görüşülecek ona pay ödenerek yürütülecektir.

Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki bu sisteme halk yadırgasa ciddi mali zorluk yaşasa da kralla güç yarışına girme şansı olmadığı için katlanmak zorundadır. Erdoğan’ın bu aşamaya ulaşmasına ramak kalmıştır.

Ülke adım adım bu yöne doğru giderken müspet bir rüzgârla şartların değişmesini ve yanılmış olmayı çok isteriz.

http://aktifhaber.com/analiz/erdogan-emek-ve-mulkiyet-hakki-gasplariyla-adim-adim-nihai-hedefine-yaklasiyor-h132394.html
13 May 2019 20:08
Soma Katliamı’nın 5. yılı: Kömür çıkarır gibi adalet için uğraşıyoruz

301 madencinin yaşamını yitirdiği Soma Katliamı 5. yılında. Soma Davası'nda katedilemeyen mesafeyse hükümetin ve yargının sermayenin yanında olduğunu bir daha gösterdi.

Soma’da alınmayan önlemler yüzünden 301 işçinin yaşamını yitirdiği, 301 ailenin yüreğini yakan katliamın üzerinden 5 yıl geçti. 4 yıl süren dava sürecinde patronun ihmalleri ve katliamın göz göre göre geldiği mahkeme tutanaklarına, bilirkişi raporlarına da yansıdı. Ailelerin yüreği soğumamışken dava sonucunda patrona ve diğer sorumlulara ödül gibi cezalar verildi.

Yetmedi katliamın sorumluluğu mahkeme tarafından tescillenmiş olan patron Can Gürkan serbest bırakıldı. Kamu görevlilerin yargılanması engellendi, madenci ailelerinin avukatı ise tutuklandı. Geriye ise gözü yaşlı aileler, kadınlar, babasız büyüyen çocuklar kaldı.

Evrensel’e Gazetesi tüm bu süreçte neler yaşandı sormuş ve anlatmış…

‘YENİ KATLİAMLARIN ÖNÜNÜ AÇTILAR’

Katliamda oğlu Uğur Çolak’ı kaybeden İsmail Çolak, “Bugün bu anmanın anlamı daha da büyük. 5. yılındayız Soma Katliamı’nın. Geçtiğimiz aylarda Soma katliamının sorumlularından Can Gürkan da tahliye edildi. Canımız acıyor. Yeni katliamların önünü açtılar ve buna dur demek zorundayız. Yılmadan adalet talebimizi haykırmak zorundayız. Biz tahliye kararına karşı Yargıtay’a taşıdık, umarım bu dava tekrar görülür. 301 canın ölümünden sorumlu kişilerin yeniden en ağır ceza ile cezalandırılmasını istiyoruz. Bunun için de mücadele edeceğiz. Adalet olmayan ülkede adalet arıyoruz. Umarım ki adaleti yer altından kömür çıkarır gibi yer yüzüne çıkaracağız. Anmaya da tüm duyarlı insanlarımızı bekliyoruz” dedi.

MADENCİYE TEKME ATAN KİMDİ?

Katliamdan iki gün sonra, katliamı protesto etmek için yürüyen, aralarında avukatların da bulunduğu yaklaşık 5 bin Somalıya polis saldırdı. Cengiz Topel Meydanı’nda toplanan kalabalık, “Hükümet istifa” sloganları atarak Beşyol kavşağındaki Madenci Heykeli’ne yürüyüşe geçti. Somalılara polis saldırdı, 7 kişi gözaltına alındı. Aynı günlerde Soma’ya ziyareti sırasında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik halk tepkisi ve Müşaviri Yusuf Yerkel’in bir madenciyi tekmelemesi hafızalara kazındı.

İŞÇİ AİLELERİNİN AVUKATI TUTUKLANDI

Soma’da 2014 yılında meydana gelen ve 301 işçinin yaşamını yitirdiği dava mart 2015’te mahkemenin iddianameyi kabul etmesiyle başladı.
Daha önce olası kastla yargılanan (sanığın alacağı ceza ölen kişi sayısına çarpılır) sanıklar, katliamın “FETÖ” tarafından yapılan bir sabotaj olduğunu iddia etti. Sanıkların bu iddiası araştırılırken davayı yürüten ve soruşturmaya hakim olan mahkeme heyeti değişti ve savcı. Mahkeme başkanlığına Afşin Elbistan B Termik Santralinin Çöllolar kömür sahasında yaşanan ve 11 işçinin yaşamını yitirdiği, 9 işçinin cenazelerinin ise halen toprak altında olduğu iş cinayeti davasında, sanıklara sadece para cezası veren Hakim Salih Pehlivanoğlu atandı. Aynı zamanda davanın savcısı da değişti. Savcı mütalaasında, olayın ailelerin ve avukatların talebi olan olası kasta değil, bilinçli taksirle (Ölen kişi sayısına bakılmaksızın verilen, üst sınırı 22.5 yıl olan ceza) meydana geldiğini değerlendirdiğini söyledi.

Dava sürerken işçi ailelerinin avukatı Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı ise tutuklandı.

SOMA YASASI DENDİ PATRONLARIN ELİ GÜÇLENDİRİLDİ

Hükümet adına tüm açıklamaları olayın hemen ardından Soma’ya gelen dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız yaptı. Taner Yıldız katliama özelleştirmenin davetiye çıkardığı yönündeki ifadelerle ilgili, Hükümetin bu politikadan vazgeçmesinin doğru olmayacağını söyledi. Daha sonra da Soma yasası olarak bilinen düzenlemeyle maden patronlarına kıyaklar yapıldı. Düzenlemeye göre kömür madenlerinde yapılan maaş düzenlemeleri nedeniyle işletmelere devlet desteği geldi. Yer altı kömür işletmelerine asgari ücretin iki katı ödenmesi, çalışma sürelerinin kısalması ve yıllık izin gün sayısının artması nedeniyle oluşan maliyetler sebebiyle maden patronlarına destek verildi. İşçiler için ise 2 bin TL’lik maaş asgari ücretin iki katı oldu. Emeklilik yaşı 49 olacaktı, 50 olarak düzenlendi. Taşeron sistemi kaldırılmadı. Haftalık çalışma süresi sadece yer altında çalışan maden işçileri için 36 saat yapılırken, vardiya değişimi yer altında yapıldığı için çalışma saati fiilen yine 45 saatte bırakıldı.

BAKAN GÖMLEĞİNİ 2 GÜN DEĞİŞTİRMEMİŞTİ!

Dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Soma Katliamı’nın ikinci gününde konuk olduğu bir canlı yayında sarf ettiği “Olayı duyunca hiçbir hazırlık yapmadan geldik. Arkadaşlarım soruyor neden iki gündür aynı gömleği giyiyorsun. Ben de durumumuz bu diyorum” sözleri büyük tepki çekmişti.

ERDOĞAN ‘SORUMLU KİM’ SORUSUNA ‘FITRAT’ DEMİŞTİ

Katliamın ardından Soma’ya giden Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bir gazeteci tarafından kendisine yöneltilen “Sorumluluk kime ait?” sorusuna, olay 2014’te yaşanmasına rağmen 1800’lü yıllarda meydana gelen madenci ölümlerini örnek göstererek yanıt vermişti. Erdoğan, “Bu ocakların bu noktada bu tür kazaları sürekli olan şeyler. Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bunun yapısında fıtratında bunlar var. Hiç kaza olmayacak diye bir şey yok” demişti.

İŞÇİLER AKP MİTİNGLERİNE KATILMAYA ZORLANDI

Dava sürecinde maden işçilerinin zorla AKP mitinglerine götürüldüğü de ortaya çıktı. Sanıklardan Ramazan Doğru, sorulan bir soru üzerine “2011’deki seçimlerden önce Tayyip Bey’in Manisa’da mitingi vardı. 2011’de yeni bir maden sahasının açılması için ihale talebimiz vardı. Bu süreçte, biz 3 bin işçiyle AK Parti’nin Manisa’da yaptığı mitinge katıldık” demişti.

‘HESABI SORULACAK’ DENMİŞTİ DE NE OLDU?

O dönem AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Mustafa Şentop, katliama ilişkin yaptığı açıklamada, “Bir ihmal varsa yapılması gerektiği halde yapılmayan işler, eksikler varsa ve bunların sorumlusu kimse bununla ilgili her türlü çalışma, inceleme de başladı zaten, devam ediyor. Nereye kadar giderse kime kadar uzanırsa uzansın başta hükümetimiz, başbakanımız olmak üzere devletimizin boynunun borcudur” demişti.

http://aktifhaber.com/gundem/soma-katliaminin-5-yili-komur-cikarir-gibi-adalet-icin-ugrasiyoruz-h132395.html
13 May 2019 20:04 güncellendi
13 May 2019 20:04
Sürgün gazeteciyi susturma operasyonu

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve İletişim Ofisi her gün basın özgürlüğüyle ilgili açıklama yaparak Türkiye’nin ne kadar özgür bir ülke olduğunu vurguluyor. Oysa sadece Türkiye’deki değil, 10 bin km ötede, Amerika’daki sürgün gazetecileri bile susturmak için talimat çalışıyorlar.

Zaman Gazetesi son Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici, ABD’de katıldığı bir konferansta başına gelenleri Kronos News‘e yazdığı bir yazıda anlattı.

‘Asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıkla!’ başlıklı yazıda Bilici, Houston’daki Türk konsolosluğundan 3 yetkilinin konferansın iptal edilmesi için, programı düzenleyen sivil toplum kuruluşu World Affairs Coincil’e (WAC) baskı yaptığını açıkladı.

Olaydan konferansa gidince haberinin olduğunu ifade eden Bilici, “Konsolosluktan 3 kişi gelip malum propagandaları tekrar ederek toplantının iptal edilmesini istemişler. Baskıcı ülkelerin bu tür şantajlarına alışık olan kuruluş, bu tepkileri umursamadı. Washington’a ziyarete gelen Erdoğan’ın Amerikan toprağında göstericilere şiddet uyguladığını bildikleri için muhtemel bir taşkınlığa karşı güvenlik tedbiri almayı da ihmal etmemiş, polisi haberdar etmişlerdi.” dedi.

“BİR ŞEY ANLATMAMA GEREK KALMADI”

Davet edildiği her konferansa gittiğinde kapıda ve salonda polisleri gördüğünü söyleyen Bilici, “Tüm bunlar, kendi ayağına kurşun sıkan lobiciliğin muhteşem performansına dair çok önemli dersler içeriyordu. Erdoğan yönetimi resmi söyleminde Türkiye medyasının Batı’dan daha özgür olduğunu, hapiste gazeteci olmadığını öne sürüyor. Oysa gerçekte, Türkiye’yi geçtik, dünyanın öteki yakasında mağdur bir gazeteciyi bile susturmaya çalışıyordu. Aslında benim çıkıp bunun üstüne ilave bir şey söylememe gerek kalmadı.” ifadelerini kullandı.

Bilici, toplantıda kendisine soru soran ve “Gülen ile bağlantını açıkla” diye seslenen bir dinleyiciye ise kendisinin yerine O’Malley’in cevap verdiğini ifade ederek “Bilici, Hizmet hareketiyle ilişkisinin ne olduğunu açıkça anlattı, asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıklar mısın?” şeklinde cevap verdiğini yazdı.

Dünya siyaseti ve Türkiye hakkında geniş bilgi sahibi moderatör Ronan O’Malley, program devam ederken takipçilerinden gelen bir notu da paylaştı. O’Malley, Houstan’da yaşayan bir Türk vatandaşının konferansa katılmak istediğini ama konsolosluk yetkilileri tarafından fişlenmekten ve bu yüzden mağduriyet yaşamaktan endişe ettiği için çok istemesine rağmen toplantıya katılamadığını ifade ettiğini söyledi.

ABDÜLHAMİT BİLİCİ’NİN YAZISININ TAMAMI…

ABD’nin önemli STK’larından World Affairs Coincil’de (WAC) verdiğim konferansta bir kişi, bağırarak bir şeyler söylemeye başladı. Gülen’le ilişkimin ne olduğunu açıklamamı istiyordu. Moderatör de ona yerinde bir soru sordu: Asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıklar mısın?’

Görme engelli bir gazetecinin aylardır hapiste tutulduğunu bilseniz, 748 bebeğin ve 10 binden fazla kadının demir parmaklıklar arkasında güneşi görmeden yaşadığını bilseniz, kimi öğretmen kimi hakim kimi yazar 3 bin insanın hücre işkencesine maruz kaldığını ve bu insanlardan bazılarının hücrelerinde ölü bulunduklarını bilseniz ve bütün bu dramatik tablonun yüzde birinden bile habersiz profesörlerle karşılaşırsanız ne yaparsınız? Elinizden geldiğince, diliniz döndüğünce acı gerçekleri dünyaya anlatır, soruna çare bulmak için her fırsatı değerlendirirsiniz.

Yurt dışında bulunduğum 3 yıldır işte bu ruh halindeyim. Cüneyt Arat, Mümtaz’er Türköne, Fevzi Yazıcı, Faruk Akkan, Nazlı Ilıcak, Büşra Erdal, Ünal Tanık, Ahmet Altan, Emre Soncan, Hidayet Karaca, Vahit Yazgan ve diğerleri sürekli aklımda. Yaptıklarımı hiçbir zaman yeterli görmesem de küçük büyük demeden her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorum. Uluslararası medyaya yazılar yazmak, konuşmak isteyen gazetecilere röportaj vermek, davet edildiğim üniversitelerde öğrencilerin dersine girmek, hocalarıyla konuşmak, kanaat önderleriyle birebir görüşmeler yapmak, bulunduğum ülkedeki sivil toplum kuruluşlarının davetlerine katılıp, konferanslar vermek, medya kurumlarını, siyasetçileri, think tankleri, medya ve insan haklarını örgütlerini ziyaret edip bilgilendirmek, Uber/Lyft yaparken müşterilere kendi hikayemi ve ülkedeki insan hakları dramını anlatmak, tanıştığım insanları bu konuda bir şeyler yapmaya teşvik etmek gibi çabalar bunlar.

Bunu, özgürlüğünü kaybetmiş birçok meslektaşıma ve dostuma karşı vefa, bir insan ve bir gazeteci olmanın gerektirdiği sorumluluk ve çok yüksek bir ihtimalken özgürlüğümü kaybetmemiş olmanın şükrü ve gereği olarak görüyorum. Benzer durumdaki birçok arkadaşın da aynı duyguları taşıdığını ve benzer gayretler sergilediğini görüyorum.

Bütün bu çabaların, sorunun çözümüne bir katkısı oluyor mu, bundan emin değilim. Ancak hukukun yerle bir olduğu, gazeteci Deniz Yücel ve rahip Brunson örneklerinde olduğu gibi ancak büyük devletlerin yaptırım tehdidiyle insanların o cendereden zor bela kurtarılabildiği ortamda sonuç almak hiç kolay değil. Ancak tüm olumsuzluklara rağmen bu cılız gayretleri sürdürürken, Güney Afrika özgürlük lideri Mandela’nın hayatını anlattığı kitapta paylaştığı siyah beyaz bir fotoğraf aklıma geliyor sürekli. Irkçı beyaz azınlığın zulümde zirve yaptığı, Mandela ve arkadaşlarının 20-30 yıl sürecek zindan hayatının daha başlarında olduğu günlerde, onları hatırlayan ve dünyanın bir başka köşesinde, “Mandela’ya özgürlük” yazan dövizle mücadelelerine destek veren gencin fotoğrafı. Bu minik gayretin sonuca etkisini ölçemeyiz belki ama terörist denilerek 27 yıl hapiste tutulan Mandela’nın, bu duruş ve bu mücadele sonucunda bir gün hapisten çıkıp ülkesini özgürlüğe kavuştuğunu ve tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiği örnek bir insan olarak tarihe geçtiğini biliyoruz.

Amerika’daki önemli sivil toplum kuruluşlarından biri olan World Affairs Coincil’den (WAC) Houston’da iki konferans daveti alınca tereddütsüz kabul ettim. Daha önce de bu kuruluşun başka şehirlerdeki konferanslarına katılmıştım. Üyeleri dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden, çoğu Türkiye’yi ziyaret etmiş, içinde bulundukları toplumun kanaat önderleri konumundaki insanlardı. “Türkiye’deki Demokrasi ve Basın Özgürlüğüne İçten Bakış” başlıklı konferanslarda, gazetesi kapatılmış, arkadaşları hapse atılmış, sürgündeki bir gazeteci olarak yaşadıklarımı, 7’den 70’e herkesi ve her kesimi etkileyen insan hakları ihlallerini anlatacaktım. Toplantının duyurusu yapılır yapılmaz, Erdoğan iktidarının yerli ve Amerikalı uzantıları harekete geçti. Sosyal medyada gördüğüm kadarıyla Nedim Şener ve ismini Flynn skandalından hatırladığımız, yasadışı faaliyetleri nedeniyle hakkında soruşturma açıldığı için ABD’ye gelemeyen Ekim Alptekin başı çekiyordu.

Hizmet hareketi, Fethullah Gülen ve yurtdışındaki okullar aleyhine karalama haberleri, belgesel çalışmaları yapan birkaç Amerikalı da boş durmuyordu. Beni davet eden kuruluşu ikaz etmeye, programı iptal ettirmeye çalışıyorlardı. Daveti kabul ederken, WAC yetkililerine başlarına gelecekleri önceden söylemiştim. Erdoğan’ın uzantılarının ve bizzat Türkiye elçiliğinin, Houston’daki konsolosluğun baskı uygulayacağını, tehdit edeceklerini, konferans sırasında taşkınlık çıkarabileceklerini hatırlatmıştım. Konferans için gittiğimde davet sahipleri paylaşınca haberim oldu. Konsolosluktan 3 kişi gelip malum propagandaları tekrar ederek toplantının iptal edilmesini istemişler. Baskıcı ülkelerin bu tür şantajlarına alışık olan kuruluş, bu tepkileri umursamadı. Washington’a ziyarete gelen Erdoğan’ın Amerikan toprağında göstericilere şiddet uyguladığını bildikleri için muhtemel bir taşkınlığa karşı güvenlik tedbiri almayı da ihmal etmemiş, polisi haberdar etmişlerdi. Her iki konferansa da gittiğimde kapıda ve salonda polisleri gördüm. Tüm bunlar, kendi ayağına kurşun sıkan lobiciliğin muhteşem performansına dair çok önemli dersler içeriyordu. Erdoğan yönetimi resmi söyleminde Türkiye medyasının Batı’dan daha özgür olduğunu, hapiste gazeteci olmadığını öne sürüyor. Oysa gerçekte, Türkiye’yi geçtik, dünyanın öteki yakasında mağdur bir gazeteciyi bile susturmaya çalışıyordu. Aslında benim çıkıp bunun üstüne ilave bir şey söylememe gerek kalmadı. Gitmişken yine de konuştum. Soru cevap şeklinde yapılan panelde, Türkiye’nin zorlu demokrasi serüvenini, AKP’nin iyi ve berbat zamanlarını, medyada Zaman’ın çizgisini, artı ve eksilerini, Hizmet hareketinin yaptıklarını, hakkındaki tartışmaları, Erdoğan ile ilişkilerindeki iniş çıkışları, medya özgürlüğünün bir demokrasi için önemini, popülist otoriter bir lider eliyle adalet ve özgürlükleri kaybeden Türkiye örneğinden alınması gereken dersleri anlattım. Demokrasiye dönmesi durumunda Türkiye’nin bölge ve dünya barışı için çok önemli roller oynayacak potansiyeli olduğuna hala inandığımı vurguladım.
Ülkemizi esir alan baskı ve korku ikliminin boyutlarının nerelere kadar ulaştığını gösteren iki hususu konuşma sırasında öğrendim.

Dünya siyaseti ve Türkiye hakkında geniş bilgi sahibi Moderatör Ronan O’Malley, Türkiye’den farklı görüşlerin de temsil edilmesi adına bazı Türk uzman ve akademisyenlerle temasa geçip davet ettiğini ama sonuç alamadığını çok manidar şu sözlerle açıkladı: “Konuştuğum isimler, Türkiye’de medyaya baskı ve insan hakkı ihlallerini dile getiren Bilici’yi takdir ettiklerini, aynı panelde kendilerinin de konuşmayı arzu ettiklerini ama o fotoğraf karesine girmeleri halinde fişleneceklerini ve Türkiye’yle ilişkilerde sıkıntılarının artacağını ifade ederek davetimizi geri çevirdiler.”

Sunucu bir not daha paylaştı panel sürerken. Bu not, Houston’da yaşayan muhtemelen bir Türk vatandaşı bir hanımefendiden geliyordu. İnsan hakları ihlallerine dikkat çeken bu konferansı düzenledikleri için WAC’e teşekkür eden kişi, konsolosluk yetkilileri tarafından fişlenmekten ve bu yüzden mağduriyet yaşamaktan endişe ettiği için çok istemesine rağmen toplantıya katılamadığını söylüyordu.

Önemli bir sivil toplum kuruluşunun, önemli bir Amerikan şehrindeki toplantısında bunlar konuşuluyordu. Demokrasiyi rafa kaldıranların bu yaptıklarıyla ülkeye verdikleri korkunç zararı düşünün. Seçkin topluluğa verilen mesajlar bunlar.

Bu satırların yazılmasına vesile olan ve Oda TV’nin yalanlarla dolu rezil bir haber yapmasına yol açan gelişme de panelin sonunda yaşandı. Panelin duyurulduğu ilk günden beri sosyal medyada aleyhime mesajlar atıp duran ve Hizmet aleyhine tamamen AKP/Ergenekon perspektifinde bir propaganda belgeseli hazırlayan bir kişi, soruların yazılı iletilmesi kuralını ihlal edip bağırarak bir şeyler söylemeye başladı. Tam duyamıyordum, ama anladığım kadarıyla benim doğruları söylemediğimi, daha önce gazeteciler hapse atıldığında karşı çıkmadığımı söylüyor ve Gülen’le ilişkimin ne olduğunu açıklamamı istiyordu. Gereksiz yere ortamı elektriklendiren bu çıkış, hem moderatörü hem salondakileri rahatsız etti. Çünkü konuşmamda Zaman’ın Fethullah Gülen’le ilişkisini anlatmış, hapse atılan gazeteciler konusundaki tavrımızın yanlış olduğunu süreçten çıkardığım dersler faslında zaten ifade etmiştim. Sorusu elinde kalmıştı ama eline tutuşturulmuş bir sloganı atmakla görevlendirilmiş ergen gibi görevini yerine getirdi. Moderatör de ona yerinde bir soru sordu: Bilici, Hizmet hareketiyle ilişkisinin ne olduğunu açıkça anlattı, asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıklar mısın?

Demokratik dünyada hemen herkesin bir kabus olarak gördüğü Erdoğan’ın hatırı için mağdur gazeteciye çamur atmaya kalkan bir Amerikalı bulmak imkansızken bu şahsın davranışı normal değildi o yüzden bu çok yerinde bir soruydu.

Cevap vermek yerine bağırmaya devam edince dinleyicilerin tepkisi daha arttı ve polis dışarı çıkarmak zorunda kaldı. Meğer soruyu soran cevabı biliyormuş: Epey zamandır başlarını ağrıttığı için araştırmışlar. Erdoğan’ın Hizmet hareketini karalamak için kiraladığı avukatlık firması Amsterdam’la ilişkili biriymiş.

Programın sonunda hem davet sahiplerine hem katılımcılara konuşmayı nasıl bulduklarını sordum. Bu kadar sıkıntıya maruz kalan biri için beklenenden daha ölçülü ve dengeli bulduklarını ifade ettiler. Hala iyimserliğimi ve tebessümü koruyabilmeme şaşırdıklarını söyleyenler oldu. Olağandışı bir durum yoktu. Herkes kendi karakterinin gereğini yapıyordu.

Son bir not, bu toplantılara ilgi duyanlar, organizasyonu yapan kuruluştan 45 dolarlık bilet alarak katılabiliyorlar. Katılım ücretli olmasına rağmen konuşma yaptığım programların çoğunda biletlerin tamamı satılmıştı. Kendi ülkende konuşman yasaklanır, en yakınların bile hal hatır sormaktan çekinir ama gurbet ilde insanlar konuşmanı dinlemek için koşar, hatta bunun için para öder. İlginç değil mi?

https://medyabold.com/2019/05/13/surgun-gazeteciyi-susturma-operasyonu/
13 May 2019 20:02 güncellendi
13 May 2019 20:02
PKK, AKP için yine devrede Maskeli balonun kanlı katilleri, ihtiyaç hasıl olunca tiyatrodaki yerlerini yine aldı. Kör göze sokulan parmaklar gibi hep aynı repliği tekrar ediyorlar ‘İmamoğlu’nu destekliyoruz, eğer AKP kazanırsa biteriz’. Duran Kalkan ve Bese Hozat’ın seçime yönelik mesajlar verdiği evlere şenlik videolar hep aynı şeyi tekrar ediyor. Duran Kalkan ilişkileriyle zaten bilinen bir isim de demek çok sıkıştılar ki bu kez Bese Hozat kartını da açık etmişler. Evet; AKP sanki ilk defa kazanacak, ilk defa iktidar olacak! Bu kadar sene boyunca seni bitirememişler de eğer İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanırlarsa bitirecekler öyle mi? Herkes salak olduğu için senin bu mesajının maksadını anlamıyor. Her seçim öncesi yerli otomobil ve uçak yapımına başlanması gibi her seçim öncesi PKK çıkıyor ve AKP’nin rakibini tuttuğunu söyleyen açıklamaları yapıyor. ‘Yetkiyi verin enflasyonu, doları yeneyim’ açıklamasıyla ‘Erdoğan’ı seçmeyin bizi bitirecek’ sözü aynı senaristin replikleri. Eski fotoğraflarda aynı karenin negatifi vardı ya işte aynen onun gibi… Böylesi bir embesilliği sahneleyene mi yanarsın, bunlara inananlara mı? PKK bu ülkenin evlatlarının kanı üzerinden Türk siyasetini dizayn etmek için var olmuş alçak bir terör şirketidir. 90’lı yıllarda iktidarda kim varsa ona yapardı operasyonları, AK Parti derin devlet tarafından henüz devşirilmediği dönemlerde Ak Parti’ye de çok yaptı. Şehit cenazelerinde hükümet üyelerinin tartaklanmaya varacak derecede protesto edildiğini hatırlayın. Hükümet protesto edildikçe şehit cenazeleri gelir, şehit cenazeleri geldikçe hükümet protesto edilirdi. Güvenlik güçleri bu örgütü bitirmeye ne zaman niyet ettiyse bir gizli el devreye girip buna müsaade etmedi. Detayları pek çoğumuzun malumu olduğu için çok fazla girmeyeceğim. En son Roboski saldırısı ile Silvan saldırısı soruşturmasını krize dönüştürenler, boğazından yakalanmış PKK’yı kurtarmıştı. Karanlık bir el, bu iki mesele ile PKK’nın paçayı kurtarmasını sağlamıştı. Çözüm süreci denen başka bir tiyatro ile de can bulması, kendine gelmesi, Kürtler nezdinde tekrar itibar görmesi sağlandı. Bir yandan PKK’nın hayatını kurtaran el diğer yandan da AK Partiyi devşirip ipleri kendi kontrolü altına aldı. 7 Haziran’da büyük hüsran yaşayan AKP’nin hemen yardımına koştu PKK, yaktı, yıktı, yıkmalara zemin hazırladı, bombaladı, tuzaklar kurdu, ülkeyi kan gölüne çevirdi ve AKP’nin istediğini almasını sağladı. Saray, 1 Kasım seçimlerinden en önemli partneri haline gelen PKK sayesinde zaferle çıkmıştı. PKK her seçim ve ihtiyaç döneminde sıkıntıda olan ağababalarının yardımına koşmaktan geri durmuyor. 16 Nisan Referandumunda da PKK video üstüne video yayınlayarak mesaj veriyordu. Mesajın içeriği de tam adrese teslim cümlelerden ibaretti. ‘Evet çıkarsa biz biteriz’ ‘Evet’ çıktı ama bitmediler. Seçime giderken sürekli şehit cenazesinin gelmesi Recep T. Erdoğan’ın da kolunu tabuta koyup oradan seçim konuşmaları yapması bir gelenek oldu. Başka ülkelerde bir istifa sebebi olabilecek terörle mücadele başarısızlığı Erdoğan’ın elinde miting malzemesi haline geldi. Bütün yetkiler elinde ve terörü bitirmesi gereken kişi o ama buna rağmen tabuta yaslanıp gencecik bedenler üzerinden iktidar devşiren de. Bir anne olarak bu çocuklar nasıl toprağa düşüyor diye soru sorması, feryat figan çözüm araması gereken Emine Erdoğan da ‘Yeni nesil artık vatan için candan vazgeçmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyor’ diyecek kadar kan ticareti işine girdi. Evet, Bunlar 1000 odalı sarayda saltanat sürsün diye bu ülkenin çocuklarının canlarından kolayca vaz geçiyorlar. Saraylardaki saltanat ne zaman zorda kalsa PKK ortaya çıkıyor ve muktedirlere hemen baston değneği oluyor. O örgüt seçimler öncesi bir kez daha ortaya çıktı. Duran Kalkan ve Bese Hozat’ın İmamoğlu’nu destekleyen videosu da tam böyle bir baston değnekliği. Bu ülke çocuklarının kanı üzerinden hayat devşiren kirli ilişkilerin kirli örgütleri… YORUM | ALPER ENDER FIRAT http://www.tr724.com/pkk-akp-icin-yine-devrede/
PKK, AKP için yine devrede

Maskeli balonun kanlı katilleri, ihtiyaç hasıl olunca tiyatrodaki yerlerini yine aldı. Kör göze sokulan parmaklar gibi hep aynı repliği tekrar ediyorlar ‘İmamoğlu’nu destekliyoruz, eğer AKP kazanırsa biteriz’.

Duran Kalkan ve Bese Hozat’ın seçime yönelik mesajlar verdiği evlere şenlik videolar hep aynı şeyi tekrar ediyor. Duran Kalkan ilişkileriyle zaten bilinen bir isim de demek çok sıkıştılar ki bu kez Bese Hozat kartını da açık etmişler.

Evet; AKP sanki ilk defa kazanacak, ilk defa iktidar olacak! Bu kadar sene boyunca seni bitirememişler de eğer İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanırlarsa bitirecekler öyle mi? Herkes salak olduğu için senin bu mesajının maksadını anlamıyor.

Her seçim öncesi yerli otomobil ve uçak yapımına başlanması gibi her seçim öncesi PKK çıkıyor ve AKP’nin rakibini tuttuğunu söyleyen açıklamaları yapıyor. ‘Yetkiyi verin enflasyonu, doları yeneyim’ açıklamasıyla ‘Erdoğan’ı seçmeyin bizi bitirecek’ sözü aynı senaristin replikleri. Eski fotoğraflarda aynı karenin negatifi vardı ya işte aynen onun gibi…

Böylesi bir embesilliği sahneleyene mi yanarsın, bunlara inananlara mı?

PKK bu ülkenin evlatlarının kanı üzerinden Türk siyasetini dizayn etmek için var olmuş alçak bir terör şirketidir. 90’lı yıllarda iktidarda kim varsa ona yapardı operasyonları, AK Parti derin devlet tarafından henüz devşirilmediği dönemlerde Ak Parti’ye de çok yaptı. Şehit cenazelerinde hükümet üyelerinin tartaklanmaya varacak derecede protesto edildiğini hatırlayın. Hükümet protesto edildikçe şehit cenazeleri gelir, şehit cenazeleri geldikçe hükümet protesto edilirdi.

Güvenlik güçleri bu örgütü bitirmeye ne zaman niyet ettiyse bir gizli el devreye girip buna müsaade etmedi. Detayları pek çoğumuzun malumu olduğu için çok fazla girmeyeceğim. En son Roboski saldırısı ile Silvan saldırısı soruşturmasını krize dönüştürenler, boğazından yakalanmış PKK’yı kurtarmıştı. Karanlık bir el, bu iki mesele ile PKK’nın paçayı kurtarmasını sağlamıştı.

Çözüm süreci denen başka bir tiyatro ile de can bulması, kendine gelmesi, Kürtler nezdinde tekrar itibar görmesi sağlandı. Bir yandan PKK’nın hayatını kurtaran el diğer yandan da AK Partiyi devşirip ipleri kendi kontrolü altına aldı.

7 Haziran’da büyük hüsran yaşayan AKP’nin hemen yardımına koştu PKK, yaktı, yıktı, yıkmalara zemin hazırladı, bombaladı, tuzaklar kurdu, ülkeyi kan gölüne çevirdi ve AKP’nin istediğini almasını sağladı. Saray, 1 Kasım seçimlerinden en önemli partneri haline gelen PKK sayesinde zaferle çıkmıştı.

PKK her seçim ve ihtiyaç döneminde sıkıntıda olan ağababalarının yardımına koşmaktan geri durmuyor. 16 Nisan Referandumunda da PKK video üstüne video yayınlayarak mesaj veriyordu. Mesajın içeriği de tam adrese teslim cümlelerden ibaretti. ‘Evet çıkarsa biz biteriz’

‘Evet’ çıktı ama bitmediler.

Seçime giderken sürekli şehit cenazesinin gelmesi Recep T. Erdoğan’ın da kolunu tabuta koyup oradan seçim konuşmaları yapması bir gelenek oldu. Başka ülkelerde bir istifa sebebi olabilecek terörle mücadele başarısızlığı Erdoğan’ın elinde miting malzemesi haline geldi. Bütün yetkiler elinde ve terörü bitirmesi gereken kişi o ama buna rağmen tabuta yaslanıp gencecik bedenler üzerinden iktidar devşiren de.

Bir anne olarak bu çocuklar nasıl toprağa düşüyor diye soru sorması, feryat figan çözüm araması gereken Emine Erdoğan da ‘Yeni nesil artık vatan için candan vazgeçmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyor’ diyecek kadar kan ticareti işine girdi.

Evet, Bunlar 1000 odalı sarayda saltanat sürsün diye bu ülkenin çocuklarının canlarından kolayca vaz geçiyorlar.

Saraylardaki saltanat ne zaman zorda kalsa PKK ortaya çıkıyor ve muktedirlere hemen baston değneği oluyor. O örgüt seçimler öncesi bir kez daha ortaya çıktı. Duran Kalkan ve Bese Hozat’ın İmamoğlu’nu destekleyen videosu da tam böyle bir baston değnekliği.

Bu ülke çocuklarının kanı üzerinden hayat devşiren kirli ilişkilerin kirli örgütleri…

YORUM | ALPER ENDER FIRAT

http://www.tr724.com/pkk-akp-icin-yine-devrede/
13 May 2019 17:56
13 May 2019 16:30
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Ben % 50 mi zor evde tutuyorum diyerek ( 45 degisik irktan olan toplumu bir Millet, Ulus yapmayi basaran Atatürke nazaran ) catir catir karpuz gibi Bu Milleti ikiye böldünüz.

Keske adil olsaydiniz ve sadece yandaslarinizi tutmasaydiniz,Cumhuriyetcilere düsman olmayip,herkesin Cumhur baskani olsaydiniz keske Ve keske hic unutmasaydiniz o Saray masraflarinizi ve maaslarinizi ,örtülü ödeneklerinizi,dagittiginiz gida paketlerini,mitgingler icin yandaslariniza verdiginiz ücretleri,hatta su an Sarayda verdiginiz iftar sofralarini ve Mitinglerde kullandiginiz tüm araclari dahi Cumhuriyetcilerin de ödedegi vergiler sayesinde kullandiginizi satin aldiginizi ,unutmasaydiniz keske.

Kendi özgür ifadesini kullanan herkesi hapise tikamasaydiniz o hapise tikadiginiz 70 bin üniversite ögrencileri ve aileleri de vergi veriyorlar bu ülkede,Anayasanin 26 ci maddesini hatirlasaydiniz keskeSürekli insanlari kindar tavirla tehdit etmeseydiniz keske,Ve sürekli aldatildim deyip yaptiginiz hatalar cezasiz kalirken daha düsük bir hatayi yapan bir Vatandasa da ayni hakki tanisaydiniz keske.

Cumhurbaskanligini devralirken ettiginiz yemini unutmasaydiniz keske,hep adil olsaydiniz 83 Milyon insana esit olsaydiniz keske.

Eminim o zaman herkes sizi severdi...Allah Kuran ile gelip bu Millete bu ve bir sürü haksizliklar yasattiginiz icin gercek müslümanlar ne diyor biliyormusunuz.Bu dünya fani ergec herkes bir gün ölecek orda nereye kacacak bu zulmü yasatanlar kul hakki yiyenler...

Nevis Ilkyeni
13 May 2019 13:06
13 May 2019 04:52
ÇÖZÜM SÜRECİ GERÇEKLERİ - TERÖR VE KAOSUN TÜM NEDENLERİ PKK`nın bu günlere nasıl geldiğini çok iyi biliyoruz ! 2012 yılında final yılını ilan eden, 2013 yılında tarihinde ilk defa bitirilmek üzere olan PKK`nın aynı yıl başlatılan ihanet süreciyle nasıl tekrar canlandırııdığını, devlet eliyle resmen ihya edildiğini, beslendiğini, eskisinden çok daha güçlü duruma getirildiğini çok iyi biliyoruz ! PKK`nin ihanetlerine nasıl göz yumulduğunuda, bu ihanete tepki gösterenlere nasıl "hain" denildiğinide çok iyi biliyoruz ! Çalarken yakalanan yavuz hırsız PKK`yı bitirme noktasına getiren kadroları nasıl hedef aldığınıda çok ama çok iyi biliyoruz !
ÇÖZÜM SÜRECİ GERÇEKLERİ - TERÖR VE KAOSUN TÜM NEDENLERİ

PKK`nın bu günlere nasıl geldiğini çok iyi biliyoruz !

2012 yılında final yılını ilan eden, 2013 yılında tarihinde ilk defa bitirilmek üzere olan PKK`nın aynı yıl başlatılan ihanet süreciyle nasıl tekrar canlandırııdığını, devlet eliyle resmen ihya edildiğini, beslendiğini, eskisinden çok daha güçlü duruma getirildiğini çok iyi biliyoruz !

PKK`nin ihanetlerine nasıl göz yumulduğunuda, bu ihanete tepki gösterenlere nasıl "hain" denildiğinide çok iyi biliyoruz !

Çalarken yakalanan yavuz hırsız PKK`yı bitirme noktasına getiren kadroları nasıl hedef aldığınıda çok ama çok iyi biliyoruz !
13 May 2019 01:39
AKP`nin yeni seçim sloganı “Çünkü çaldılar” ...

Benim aklıma #çünküçaldılar deyince 'sıfırla oğlum' geliyor.
13 May 2019 00:53 güncellendi
13 May 2019 00:53
Hakim Ayşe Neşe Gül’ün tutuklanırken 14 yaşında olan kızıyla tam 6 ay hiç görüştürülmediğini, yaklaşık üç yıldır hücrede tutulduğunu, çocuklarının hem annesiz hem babasız bırakıldığını biliyorsunuz değil mi?

https://twitter.com/WomanJudgeTR/status/1127358790280646656
13 May 2019 00:38 güncellendi
13 May 2019 00:38
Cuma günü Hakan Fidan, Öcalan'la görüştü...

Gazeteci Çağlar Cilara’nın Onuncu Köy programına katılan Ali Tarakçı, “Hakan Fidan, Cuma günü Abdullah Öcalan’la görüşüyordu, çok açık net söylüyorum” ifadelerini kullandı. Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan avukatlarıyla görüşsün” sözlerini hatırlatan Tarakçı, “Değişiyor herkes, başka bir şey kırılıyor” yorumunda bulundu. İddia üzerine Cilara’nın ‘yeni bir çözüm süreci mi?’ sorusunu yanıtlayan Tarakçı şu yanıtı verdi:

“Yeni bir çözüm sürecinden çok daha farklı. Suriye üzerinden bakmak gerekiyor. Suriye’de yeni bir politika kurulacak. Bugün ABD’nin Dışişlerindeki en önemli yetkilisi dedi ki bölgeye yeni bir güç geliyor. Kim bilmiyoruz”

https://t24.com.tr/haber/gazeteci-ali-tarakci-cuma-gunu-hakan-fidan-ocalan-la-gorustu,820907
13 May 2019 00:37 güncellendi
13 May 2019 00:37
Dünyanın gözü önünde hırsızlık üzerinde yakalandılar. Ama inkar ettiler. Sonra hırsızı yakalayan polisi, savcıyı hapse tıktılar. En son çaldıkları halde kaybettikleri seçimi iptal ettiler. Ve pişkinlikte yeni evre: “Çünkü çaldılar” diye seçim sloganı! Bu yüzsüzlüğe 🎩 çıkarılır!

https://twitter.com/mahmutakpinar1/status/1127505570615971840
12 May 2019 20:58 güncellendi
12 May 2019 20:58
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Daha hala fetö diyen geri zekalılar adam böyle bir sakız attı ortaya aptal gibi alıp çiyniyirsunuz. Böyle bir şey yok ortada çalarken yakalanan yavuz hırsız ve ülkeyi avucunun içine almak için darbe tiyatrosu çeviren eşkiyalar var diyemediğiniz sürece bu adam sizin ağzınıza s......maya devam edecek.

Gurbet Yolları
12 May 2019 20:57
Bir grup avukat olarak hukuksuzlukları ve konusu suç teşkil eden karar ve eylemleri takip edip uluslararası yargıya taşımayı mesleki bir sorumluluk olarak görüyoruz. Mevcut rejimin sistematik bir suç makinasına dönüşen tüm kamu görevlilerinin yargılanması için çalışıyoruz. Av. Osman ERTURK https://twitter.com/osmanerturk1/status/1127557513363238912
Bir grup avukat olarak hukuksuzlukları ve konusu suç teşkil eden karar ve eylemleri takip edip uluslararası yargıya taşımayı mesleki bir sorumluluk olarak görüyoruz. Mevcut rejimin sistematik bir suç makinasına dönüşen tüm kamu görevlilerinin yargılanması için çalışıyoruz.

Av. Osman ERTURK

https://twitter.com/osmanerturk1/status/1127557513363238912
12 May 2019 20:56
Tutsak Anneler Günü YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ Annelerinin göğsünden koparılan yavrular, kucağında koca bir boşluk kalan anneler ile dolu ülkemin zindanları. Her mevsim biraz soğuk, biraz nemli, çokça karanlık ve kasvetli zindanlarda. O zindanlarda, kimi yeni doğum yapmış bir anne. Henüz yirmi ikisinde belki de. Kimi torun torbaya karışmış bir büyükanne. Ama hepsi neticede anne. Bir anneye evlat, en nihayetinde. Bir çocuğu, önce kalbinde, aklında, zihninde; sonra karnında, rahminde büyütendi anne. Bir yanı hep biraz endişe. Bir yanı göz alabildiğine şefkat ve merhamet. Ciğerlerinde bir soluk. Kalbinde titreyen bir kuş kanadı:evlat. Evladından ayrı düşünce soluğunun kesilişi, dizlerinin bağı çözülüp yerlere düşmesi de işte bundan. Bir hayvanat bahçesindeki anne gorilin, onu izlemeye gelen ziyaretçilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan, yavrusunu yağan yağmurdan korumak üzere, barınağına girdiği videoyu, tekrar tekrar izliyoruz. Yumurtalarını korumak isteyen bir tavuğun, kanatlarını olabildiğince açışını; herhangi bir tehlike anında, yavruları uğruna, canını hiçe sayışını izleyip, hayranlık duyuyoruz. Peki ya, haksız yere tutsak edilmiş anneler? Kollarını yavrularını korumak, sarmak sarmalamak için her açtıklarında koca bir boşluğa sarılan o anneler. Kulağında bebeğinin ağlama sesi, göğsünde süt sızısı. Kimi hamile haliyle çekti esaretin acısını, kimi lohusayken düştü parmaklıklar ardına. Geride bıraktı kimi diğer yavrularını da, birini alabildi ancak yanına. Bir anne kalbi kaç parçaya bölünsün şimdi? *** Geceler hep biraz uyanık, hep ağlamaktan gözler biraz şiş… Burun direkleri sızlıyor hatırlandıkça özlenenler. Et tırnaktan ayrılır gibi, rengarenk taptaze bahar çiçekleri açmış bir fidan budanır gibi… Öyle dayanılmaz, öyle yarası sarılmaz bir ayrılık bu. Çocukları büyüten, anneleri kuytu köşelerde çocukça yalnızlıklara iten cinsten. Bakışları hep hüzünlü bu yüzden ülkemdeki tutsak annelerin. Başları dik ama dokunsan gözyaşlarına değebilir ellerin. Yüreklerinde, kırgınlıklar, umutsuzluklar, yorgunluklar… Meriç’in netameli sularına yeni doğmuş bebeğini düşürüp, o günden sonra kimseyle konuşmayanı da bir anne. Hamile haliyle girdiği cezaevinde, eşinin boşanma kararı aldığını öğrenip de yalnız başına doğum yapıp, tekrar cezaevine giren de bir taze anne. Suçsuz yere binlerce kadının cezaevinde tutulduğunu bildiği için, tutuklanma korkusuyla hastaneye gidemeyip de evinde, gece saat 03.00 te komşular duymasın, polis çağırmasın diye ses bile çıkaramadan, bir koyunun kuzusunu yavrulaması gibi, ilkel şartlarda doğum yapmak zorunda kalan da bir anne. *** Anne nereye? Üç çocuğuyla hayat mücadelesinin tam ortasında kalmasına aldırmadan, kilometrelerce yolu aşıp ziyaret için gittiği cezaevinde tutuklanan; üç yavrusu seksen küsur yaşındaki bakıma muhtaç babaanneye bırakılan da bir anne. Bir başka şehrinde ülkemin, cezaevindeki eşini ziyarete giderken, yolda vefat eden bilmem ki kaçıncı anne? Kaçıncı eş, zindanda hayat arkadaşının vefatı ile bağrı yanan? Kaçıncı masum insan? Bir bebek daha cezaevinde giriyor annesiyle. İki evlat daha akrabalara emanet. Çünkü baba da bir başka cezaevinde tutsak. Kaç aile daha parçalanacak, haksızlıklara dur diyebilmemiz için? Kaç çocuk geceleri anne diye bir boşluğa ağlayacak? Kaç anne yavrusunu gördüğü rüyalardan, gri beton duvarlar içindeki koğuşa uyanacak? Özleyip de sesini duymak için annesini bir hafta bekleyecek çocuklar. Bir haftalık, 168 saatlik hasret 10 dakikalık telefon görüşüne sığdırılmaya çalışılacak gözyaşları müsaade ederse. Anne elinin lezzeti unutulacak yemeklerde, anne kokusu ancak en son giydiği cezaevinden gönderilen giysilerden koklanabilecek. Annesiyle uyuyor gibi olsun diye, giydiği bluze, örttüğü başörtüsüne sarılıp uyuyacak annesine hasret çocuklar. Sütten ayrılmadan annesinden ayrılan bebekler, anneannesinden süt emmek isteyecek. Kendi annesini ancak fotoğraflardan hatırlayabilecek. 18 saatlik yolculuklar yapacak, annesini 40 dakika görmek için. Yollarda üşütecek, hastalanacak, iyileşecek. Yollarda büyüyecek. Oyuncaklarına annesinin fotoğrafını gösterecek. Bu da benim annem, diyecek. Benim de bir annem var, deyip vesikalık resmi öpecek, bağrına basacak sonra. Kimi oda oda annesini arayacak gittiğine inanamayacak, çocuk çünkü. Kimi konuşmayı unutacak kadar büyük travmalar yaşayacak. Kimi annesini suçlayacak bıraktı gitti sanıp. Bir başka çocuk, kapalı görüşlerdeki kalın ve kirli camın ardından, annesinin gözyaşlarını silmek isteyecek. Eli ancak cama değecek. Bir anne tahliye edilmeyi beklerken, uydurulmuş suçlarla hüküm giyecek; evlat hasreti ağır basınca kendini kaybedip mahkeme salonunda baygınlık geçirecek. *** Konuşmazsak, duyurmazsak olanı biteni. Gerçekleri bir sır gibi saklarsak. Duymazsak masumların feryadını, yaşamın ne anlamı kalır ki.. Nasıl rahat uyuruz sıcak evlerimizde, nasıl sarılırız yavrularımıza gönül rahatlığıyla? Büyük acıların dili yoktur, derler. Bir yerlerde anneler dilsiz acılar çekiyor, elleri kolları bağlı duyuramıyorlar çığlıklarını. Ciğerleri pare pare ama gören yok. Gitiikçe artan bir şiddette yaşıyor zulmün her çeşidini, en ağırını. Gülümseyen resimler, dualar eden güzel mektuplar gönderiyorlar her şeye rağmen. Mazlumun gücü, masumluğundandır zira. O güçle ışıldasa da güzel gözleri her birinin. Yeri zindan değil, evleridir annelerin. Türkiye zindanlarında 17.000 i aşkın kadın ve 800 ü aşkın bebek tutuklu hala. Yeni yapılan çok sayıda cezaevi, bu sayının artacağının da işareti. Amerikalı bir kadın profesörün, Türkiye’deki haksızlıklar karşısındaki gözyaşları içinde çektiği videosunu izlemişsinizdir. Gözünü hırs bürümüş, hak hukuk bilmez; mafyatik yapılardan bile daha şerir bir zalim elin kopardığı, hoyratça parçaladığı aileler için, bir ses verin. Bu anneler gününde hiç olmazsa aklınızdan çıkarmayın onları, bir duayla anın adlarını, olmaz mı? http://www.tr724.com/tutsak-anneler-gunu/
Tutsak Anneler Günü

YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ

Annelerinin göğsünden koparılan yavrular, kucağında koca bir boşluk kalan anneler ile dolu ülkemin zindanları.

Her mevsim biraz soğuk, biraz nemli, çokça karanlık ve kasvetli zindanlarda.

O zindanlarda, kimi yeni doğum yapmış bir anne. Henüz yirmi ikisinde belki de. Kimi torun torbaya karışmış bir büyükanne.

Ama hepsi neticede anne. Bir anneye evlat, en nihayetinde.

Bir çocuğu, önce kalbinde, aklında, zihninde; sonra karnında, rahminde büyütendi anne.

Bir yanı hep biraz endişe. Bir yanı göz alabildiğine şefkat ve merhamet.

Ciğerlerinde bir soluk. Kalbinde titreyen bir kuş kanadı:evlat.

Evladından ayrı düşünce soluğunun kesilişi, dizlerinin bağı çözülüp yerlere düşmesi de işte bundan.

Bir hayvanat bahçesindeki anne gorilin, onu izlemeye gelen ziyaretçilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan, yavrusunu yağan yağmurdan korumak üzere, barınağına girdiği videoyu, tekrar tekrar izliyoruz.

Yumurtalarını korumak isteyen bir tavuğun, kanatlarını olabildiğince açışını; herhangi bir tehlike anında, yavruları uğruna, canını hiçe sayışını izleyip, hayranlık duyuyoruz.

Peki ya, haksız yere tutsak edilmiş anneler? Kollarını yavrularını korumak, sarmak sarmalamak için her açtıklarında koca bir boşluğa sarılan o anneler.

Kulağında bebeğinin ağlama sesi, göğsünde süt sızısı.

Kimi hamile haliyle çekti esaretin acısını, kimi lohusayken düştü parmaklıklar ardına.

Geride bıraktı kimi diğer yavrularını da, birini alabildi ancak yanına.

Bir anne kalbi kaç parçaya bölünsün şimdi?

***

Geceler hep biraz uyanık, hep ağlamaktan gözler biraz şiş…

Burun direkleri sızlıyor hatırlandıkça özlenenler.

Et tırnaktan ayrılır gibi, rengarenk taptaze bahar çiçekleri açmış bir fidan budanır gibi…

Öyle dayanılmaz, öyle yarası sarılmaz bir ayrılık bu.

Çocukları büyüten, anneleri kuytu köşelerde çocukça yalnızlıklara iten cinsten.

Bakışları hep hüzünlü bu yüzden ülkemdeki tutsak annelerin. Başları dik ama dokunsan gözyaşlarına değebilir ellerin.

Yüreklerinde, kırgınlıklar, umutsuzluklar, yorgunluklar…

Meriç’in netameli sularına yeni doğmuş bebeğini düşürüp, o günden sonra kimseyle konuşmayanı da bir anne.

Hamile haliyle girdiği cezaevinde, eşinin boşanma kararı aldığını öğrenip de yalnız başına doğum yapıp, tekrar cezaevine giren de bir taze anne.

Suçsuz yere binlerce kadının cezaevinde tutulduğunu bildiği için, tutuklanma korkusuyla hastaneye gidemeyip de evinde, gece saat 03.00 te komşular duymasın, polis çağırmasın diye ses bile çıkaramadan, bir koyunun kuzusunu yavrulaması gibi, ilkel şartlarda doğum yapmak zorunda kalan da bir anne.

***

Anne nereye?

Üç çocuğuyla hayat mücadelesinin tam ortasında kalmasına aldırmadan, kilometrelerce yolu aşıp ziyaret için gittiği cezaevinde tutuklanan; üç yavrusu seksen küsur yaşındaki bakıma muhtaç babaanneye bırakılan da bir anne.

Bir başka şehrinde ülkemin, cezaevindeki eşini ziyarete giderken, yolda vefat eden bilmem ki kaçıncı anne?

Kaçıncı eş, zindanda hayat arkadaşının vefatı ile bağrı yanan?

Kaçıncı masum insan?

Bir bebek daha cezaevinde giriyor annesiyle. İki evlat daha akrabalara emanet.

Çünkü baba da bir başka cezaevinde tutsak.

Kaç aile daha parçalanacak, haksızlıklara dur diyebilmemiz için?

Kaç çocuk geceleri anne diye bir boşluğa ağlayacak?

Kaç anne yavrusunu gördüğü rüyalardan, gri beton duvarlar içindeki koğuşa uyanacak?

Özleyip de sesini duymak için annesini bir hafta bekleyecek çocuklar.

Bir haftalık, 168 saatlik hasret 10 dakikalık telefon görüşüne sığdırılmaya çalışılacak gözyaşları müsaade ederse.

Anne elinin lezzeti unutulacak yemeklerde, anne kokusu ancak en son giydiği cezaevinden gönderilen giysilerden koklanabilecek.

Annesiyle uyuyor gibi olsun diye, giydiği bluze, örttüğü başörtüsüne sarılıp uyuyacak annesine hasret çocuklar.

Sütten ayrılmadan annesinden ayrılan bebekler, anneannesinden süt emmek isteyecek. Kendi annesini ancak fotoğraflardan hatırlayabilecek.

18 saatlik yolculuklar yapacak, annesini 40 dakika görmek için.

Yollarda üşütecek, hastalanacak, iyileşecek. Yollarda büyüyecek.

Oyuncaklarına annesinin fotoğrafını gösterecek. Bu da benim annem, diyecek. Benim de bir annem var, deyip vesikalık resmi öpecek, bağrına basacak sonra.

Kimi oda oda annesini arayacak gittiğine inanamayacak, çocuk çünkü.

Kimi konuşmayı unutacak kadar büyük travmalar yaşayacak.

Kimi annesini suçlayacak bıraktı gitti sanıp.

Bir başka çocuk, kapalı görüşlerdeki kalın ve kirli camın ardından, annesinin gözyaşlarını silmek isteyecek. Eli ancak cama değecek.

Bir anne tahliye edilmeyi beklerken, uydurulmuş suçlarla hüküm giyecek; evlat hasreti ağır basınca kendini kaybedip mahkeme salonunda baygınlık geçirecek.

***

Konuşmazsak, duyurmazsak olanı biteni. Gerçekleri bir sır gibi saklarsak. Duymazsak masumların feryadını, yaşamın ne anlamı kalır ki..

Nasıl rahat uyuruz sıcak evlerimizde, nasıl sarılırız yavrularımıza gönül rahatlığıyla?

Büyük acıların dili yoktur, derler.

Bir yerlerde anneler dilsiz acılar çekiyor, elleri kolları bağlı duyuramıyorlar çığlıklarını.

Ciğerleri pare pare ama gören yok.

Gitiikçe artan bir şiddette yaşıyor zulmün her çeşidini, en ağırını.

Gülümseyen resimler, dualar eden güzel mektuplar gönderiyorlar her şeye rağmen.

Mazlumun gücü, masumluğundandır zira.

O güçle ışıldasa da güzel gözleri her birinin.

Yeri zindan değil, evleridir annelerin.

Türkiye zindanlarında 17.000 i aşkın kadın ve 800 ü aşkın bebek tutuklu hala.

Yeni yapılan çok sayıda cezaevi, bu sayının artacağının da işareti.

Amerikalı bir kadın profesörün, Türkiye’deki haksızlıklar karşısındaki gözyaşları içinde çektiği videosunu izlemişsinizdir.

Gözünü hırs bürümüş, hak hukuk bilmez; mafyatik yapılardan bile daha şerir bir zalim elin kopardığı, hoyratça parçaladığı aileler için, bir ses verin.

Bu anneler gününde hiç olmazsa aklınızdan çıkarmayın onları, bir duayla anın adlarını, olmaz mı?

http://www.tr724.com/tutsak-anneler-gunu/
12 May 2019 20:50
Müebbet alan askeri öğrencilerin anneleri: “Devlete verdiğim emanetimi Silivri Cezaevinde buldum” Hiçbir şeyden habersiz 15 Temmuz gecesi köprüye çıkartılan ve tek kurşun atmadan teslim olan 350 askeri okul öğrencisi hukuksuz birşekilde müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Hak arama çabaları yetersiz kalan aileler bir an önce çocuklarına kavuşmak istiyor. Anneler günü dolayısıyla Euronews müebbet hapis cezası alan öğrencilerin anneleri ile görüştü. Birçoğu 20 yaşına basmadan müebbet hapis cezasına çarptırılan askerlerin anneleri anlatıyor. “O benim değil devletin evladıydı… Devlet yetiştirdi. Ben yetiştirmedim.” Askeri öğrencilerinden Furkan Talha Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya ‘ İlk gözümün nuru’ diyor oğlu için. 17 Temmuz pazar günü oğlu Furkan Talha Çetinkaya’nın gözaltında olduğunu öğrenen anne Çetinkaya, polislerin arayarak ‘Oğlunuz Furkan Talha Çetinkaya İstanbul’da gözaltında, iyi merak etmeyin’ dediklerini ancak nerede olduğu konusunda bilgi vermediklerini söylüyor. Anne Çetinkaya, “Türk Hava Kuvvetlerine verdiğim emanetimi (oğlu) Silivri Cezaevinde buldum.” diyor Mahkeme sürecinin çok yavaş ilerlediğini ifade eden anne Çetinkaya, oğlunun bir yıl önce müebbet hapis cezası aldığını ve mahkemenin gerekçeli kararını hükümden 11 ay sonra yazdığını belirtiyor. ‘Çocuğumu emin ellerde sanıyordum’ Emine Uyanık, 18 yaşında darbe girişiminden tutuklanan askeri öğrenci Yusuf Uyanık’ın annesi. “15 Temmuz günü ben ve kızım sokaktaydık” diyen anne Emine Uyanık, oğlu için “Ben çocuğumun emin ellerde olduğunu sanıyordum, daha birinci sınıf öğrencisi. Yazık değil mi pırıl pırıl çocuklara.” İfadelerini kullanıyor. O gece Yalova’dan İstanbul’ a getirilen Hava Harp Okulu birinci sınıf öğrencilerinden biri de Taha Yasin Türedi. Oğlu Yasin’i devlete emanet ettiğini vurgulayarak sözlerine başlıyor anne Nurdane Türedi, “Benim oğlum 13 yaşında Işıklar Lisesi’ne gitti. Işıklar’da dışarıda bir olay olduğunda cumartesi ve pazar öğrencileri dışarı çıkarmazlardı. Çünkü onlar devlete emanetti. 15 Temmuz’da dışarı çıkartmış olabilecekleri aklımın köşesinden bile geçmedi. Çocuğumu oraya götürüp bu duruma düşürecekleri hiç aklıma gelmezdi.” diyor. “Oğlumu ben değil devlet yetiştirdi” diyen anne Nurdane Türedi, “Devletim 17 -18 yaşındaki çocuğu hapishaneye koydu, acımadı” diyor. http://www.tr724.com/muebbet-alan-askeri-ogrencilerin-anneleri-devlete-verdigim-emanetimi-silivri-cezaevinde-buldum/
Müebbet alan askeri öğrencilerin anneleri: “Devlete verdiğim emanetimi Silivri Cezaevinde buldum”

Hiçbir şeyden habersiz 15 Temmuz gecesi köprüye çıkartılan ve tek kurşun atmadan teslim olan 350 askeri okul öğrencisi hukuksuz birşekilde müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Hak arama çabaları yetersiz kalan aileler bir an önce çocuklarına kavuşmak istiyor.

Anneler günü dolayısıyla Euronews müebbet hapis cezası alan öğrencilerin anneleri ile görüştü. Birçoğu 20 yaşına basmadan müebbet hapis cezasına çarptırılan askerlerin anneleri anlatıyor.
“O benim değil devletin evladıydı… Devlet yetiştirdi. Ben yetiştirmedim.”

Askeri öğrencilerinden Furkan Talha Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya ‘ İlk gözümün nuru’ diyor oğlu için.

17 Temmuz pazar günü oğlu Furkan Talha Çetinkaya’nın gözaltında olduğunu öğrenen anne Çetinkaya, polislerin arayarak ‘Oğlunuz Furkan Talha Çetinkaya İstanbul’da gözaltında, iyi merak etmeyin’ dediklerini ancak nerede olduğu konusunda bilgi vermediklerini söylüyor. Anne Çetinkaya, “Türk Hava Kuvvetlerine verdiğim emanetimi (oğlu) Silivri Cezaevinde buldum.” diyor

Mahkeme sürecinin çok yavaş ilerlediğini ifade eden anne Çetinkaya, oğlunun bir yıl önce müebbet hapis cezası aldığını ve mahkemenin gerekçeli kararını hükümden 11 ay sonra yazdığını belirtiyor.
‘Çocuğumu emin ellerde sanıyordum’

Emine Uyanık, 18 yaşında darbe girişiminden tutuklanan askeri öğrenci Yusuf Uyanık’ın annesi. “15 Temmuz günü ben ve kızım sokaktaydık” diyen anne Emine Uyanık, oğlu için “Ben çocuğumun emin ellerde olduğunu sanıyordum, daha birinci sınıf öğrencisi. Yazık değil mi pırıl pırıl çocuklara.” İfadelerini kullanıyor.

O gece Yalova’dan İstanbul’ a getirilen Hava Harp Okulu birinci sınıf öğrencilerinden biri de Taha Yasin Türedi.

Oğlu Yasin’i devlete emanet ettiğini vurgulayarak sözlerine başlıyor anne Nurdane Türedi, “Benim oğlum 13 yaşında Işıklar Lisesi’ne gitti. Işıklar’da dışarıda bir olay olduğunda cumartesi ve pazar öğrencileri dışarı çıkarmazlardı. Çünkü onlar devlete emanetti. 15 Temmuz’da dışarı çıkartmış olabilecekleri aklımın köşesinden bile geçmedi. Çocuğumu oraya götürüp bu duruma düşürecekleri hiç aklıma gelmezdi.” diyor.

“Oğlumu ben değil devlet yetiştirdi” diyen anne Nurdane Türedi, “Devletim 17 -18 yaşındaki çocuğu hapishaneye koydu, acımadı” diyor.

http://www.tr724.com/muebbet-alan-askeri-ogrencilerin-anneleri-devlete-verdigim-emanetimi-silivri-cezaevinde-buldum/
12 May 2019 20:44
Cezaevindeki Nazlı Ilıcak: “Dışarıda hayat devam ediyor, ben mezarda izliyor gibiyim”

Uluslararası Af Örgütü basın koordinatörü Beril Eski, gazeteci Çağlar Cilara’nın YouTube kanalındaki ‘Onuncu Köy’ programında soruları cevaplandırdı. Programda Türkiye’deki cezaevlerindeki gazeteciler konuşuldu.

Hapis yatan gazetecileri tek tek ziyaret eden Beril Eski, programda gördüklerini ve yaşadıklarını anlattı. Yazdığı köşe yazılarından dolayı müebbet hapis cezasına çarptırılan Nazlı Ilıcak’ı da ziyaret eden Eski, Ilıcak’ın görüşmesinde kendisine, ‘dışarıda hayat devam ediyor, ben mezarda izliyor gibiyim.’ dediğini iletti. Ilıcak’ın şaşkın olduğunu söyleyen Eski, “Bana Adalet Bakanlığı reform paketlerini sordu, dışarıdaki hayatı merak ediyor. Üzgündü, ağladı. Torunlarını özlüyor. Suçlamaları çok zayıf görüyor. Delillerin zayıf olduğunu anlattıklarını ama bir anlamı olmadığını söyledi. Torunlarına bu durumu anlatmakta zorlandığını belirti. Destek çıkılmamasında dolayı kırgın.” ifadesini kullandı.

Silivri Cezaevinde Ahmet Altan’ı da ziyaret ettiğini anlatan Eski, “Altan’ın morali iyiydi. Orayı yatılı okul olarak görüyor. Günlük okumalarını ve sporunu yapıyor. Her şeyin düzeleceğini inanıyor. Ben Anayasa Mahkemesi’nin kararından önce konuşmuştum. Fakat Anayasa Mahkemesi tam da basın özgürlüğü gününde hakkında olumsuz karar verdi.” dedi.

Beril Eski, Bakırköy Cezaevi’nde Nazlı Ilıcak dışında Büşra Erdal da dahil 6 gazeteci ile görüştüğünü söyledi. Silivri Cezaevi’nde de Eren Erdem, Ahmet Altan ve Yakup Çetin ile görüştüğünü belirtti. Eski Türkiye’de gazetecilik faaliyetlerinde dolayı 143 gazetecinin cezaevinde olduğunu aktardı. Programda Basın Özgürlüğü gününde Uluslararası Af Örgütü’nün hazırladığı broşürler de konuşuldu.

https://www.youtube.com/watch?v=qIogJWW2zNY

http://www.tr724.com/cezaevindeki-nazli-ilicak-disarida-hayat-devam-ediyor-ben-mezarda-izliyor-gibiyim/
12 May 2019 20:31 güncellendi
12 May 2019 20:31
‘100 bin öğretmen açığı var’ diyen CHP’ye bakandan yanıt: Yeni atama yok

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, devlet okullarında ek ders ücreti karşılığı çalışan ve beş yılını tamamlayan ücretli öğretmenlerin atama taleplerini içeren soru önergesini Milli Eğitim Bakanlığı’na yöneltti.

100 bin öğretmen açığı olduğu ve buna rağmen binlerce öğretmenin atamasının yapılmadığını belirten Gürer, “Öğretmenlerin durumunun bir kez daha gözden geçirilmesi gerekmektedir” dedi.

Önergeyi yanıtlayan Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, 5 bin öğretmenin önceki dönemde atandığını, yeni atama olmayacağını söyledi.

http://aktifhaber.com/egitim/100-bin-ogretmen-acigi-var-diyen-chpye-bakandan-yanit-yeni-atama-yok-h132370.html
12 May 2019 20:30 güncellendi
12 May 2019 20:30
Dövize kaçış son 15 yılın zirvesinde

Yurttaşlar tasarruflarını döviz olarak saklıyor. Lirayı bulan dolar alıyor. Hafta sonuna girerken dövizde yaşanan düşüşte ise kamu bankalarının sattığı 4,5 milyar doların etkisi olduğu konuşuluyor

2010 yılında yabancı para mevduatlarının toplam mevduatlar içindeki oranı yüzde 29,4 iken 2019’da bu oran yüzde 53,7 oldu ve son 15 yılın zirvesine çıktı. Bundan önceki rekor 2002 yılında yüzde 57,2 ile gerçekleşmişti. Döviz mevduat oranları 90’lı yılları andırırken, uzmanlar en büyük sorunun siyasi ve ekonomik belirsizlik olduğunu vurguluyor.

En son 2018 yılının ağustos ayında Türkiye bankacılık sektöründeki toplam mevduatların yüzde 50,6’sı yabancı paralardan oluşurken bu oran 2019 mart ayında yüzde 53,7’ye fırladı. Yurttaş Türk Lirası’ndaki değer kaybını telafi etmek için dövize kaçıyor. Öte yandan döviz kurundaki dalgalanmayı durdurmak için palyatif önlemlerle yapılan müdahaleler devam ediyor.

YSK’nin hukuksuz kararı sonrası hafta boyunca yükseliş grafiğini sürdüren dolar kuru hafta kapanışında günü sert şekilde düşerek tamamladı. Kurun düşmesinde Almanya merkezli Bild gazetesinin S-400 haberi etkili olduğu söylense de piyasada dolaşan başkaca dedikodular da mevcut.

Cuma günü Alman Bild gazetesinde çıkan “Türkiye S-400 alımını erteledi” başlıklı haber Türk Lirası’nın değerlenmesine yol açtı. Ancak Türkiye’de kamu bankalarının milyar doların üzerinde döviz sattığı da piyasalarda dolaşan dedikodular olarak kayda geçti. Reuters haber ajansının bildirdiğine göre Türk kamu bankalarının bir hafta içinde piyasaya 4,5 milyar dolar sattığını iddia etti.

http://aktifhaber.com/ekonomi/dovize-kacis-son-15-yilin-zirvesinde-h132361.html
12 May 2019 13:13 güncellendi
12 May 2019 13:13
'Katılım payı'na seçim kamuflajı! 'Gerçeği gizliyorlar'

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, plastik kapların paralı olması haberlerinin ardından yayınlanan yönetmeliği gizledi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, “Poşetten sonra yoğurt kabı, cips-çerez paketi, içecek kutusu da paralı olacak” haberleri sonrası, halktan gelen tepkileri ve İstanbul seçimini de dikkate alarak yayınladığı yönetmeliği gizledi.

Bakanlığın web sitesinde yayınlanan “Geri Kazanım Katılım Payına İlişkin Yönetmelik Taslağı” tepkiler üzerine alelacele kaldırıldı.

Sözcü'den Ali Ekber Ertürk'ün haberine göre; Bakanlık, basında çıkan “Poşetten sonra yoğurt kabı, cips-çerez paketi, içecek kutusu da paralı olacak” haberleri sonrasında, halktan gelen tepki üzerine yönetmeliği gizledi ancak bakanlığın hazırladığı broşürlerde, bunlar için de vatandaştan ücret alınacağı açıkça vurgulanıyor.

GERÇEĞİ GİZLİYORLAR

CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, “Kamuoyu tepkisi karşısında kendi çıkardıkları yasa ve yönetmeliklerden de geri adım atıyorlar. Bu düzenleme, doğayı korumak için değil, Hazine'de yarattıkları deliği yamamak içindi. Şimdi de gerçeği gizliyorlar'' dedi ve şunları söyledi:

“Çevre ve Şehircilik Bakanı, makamına yakışmayacak şekilde gerçekleri halktan gizlemeye çalışıyor. Sıfır atık politikası kapsamında Çevre Kanunu'nda yapılan değişikliklerin arkasında duramayan bakanlık, sorumluluğu TBMM'deki diğer partilere atıyor. TBMM Genel Kurulu'nda CHP bu yasaya ret oyu verdi. Ama bakan, sanki biz de kabul etmişiz gibi paylaşımda bulunuyor.”

http://aktifhaber.com/ekonomi/katilim-payina-secim-kamuflaji-gercegi-gizliyorlar-h132355.html
12 May 2019 13:12 güncellendi
12 May 2019 13:12
AKP kaynıyor: ‘Kaybedebiliriz!’

YSK’nın İstanbul seçiminin yenilenmesi kararını almasının ardından AKP içinde büyük riske girildiği, seçimin kazanılamayabileceği görüşleri dile getiriliyor.

İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararı, AKP içinde büyük bir coşku ve memnuniyet yaratamadı. Parti içinde çok iyi bir seçim çalışmasıyla Binali Yıldırım’ın kazanabileceğine inanan bir kesim olsa da seçimin yenilenmesiyle çok büyük riskin alındığı, 23 Haziran’da da kazanılamaması durumunda yıkımın çok daha büyük olacağı, koşullarda bir değişiklik olmaması nedeniyle kaybetme riskinin bulunduğunu düşünenlerin sayısı da az değil. “Şu an seçime gidilse İmamoğlu 5 puan fark atarak seçimi kazanır” görüşünü dile getirenler, ‘İmamoğlu mağdur edildi, hakkı gasp edildi’ algısının kırılamaması, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) seçimi neden iptal ettiğinin anlatılamaması durumunda seçimin kazanılmasının çok zor olduğuna dikkat çekiyor.

Cumhuriyet’te yer alan habere göre, AKP kulislerinde, iptal edilen İstanbul seçimiyle ilgili şu değerlendirmeler yapılıyor:

– İyi bir çalışmayla seçim kazanılır: YSK’nin kararıyla İstanbul’u kazanmanın yolunun açıldığını düşünenler, iyi bir seçim çalışması ve algı yönetimi ile Binali Yıldırım’ın kazanacağı görüşünü dile getiriyor. İstanbul’da sandığa gitmeyen 1.7 milyon seçmenin büyük çoğunluğunun küskün ve kızgın AKP seçmeni olduğunu, bu seçmenlerin yarısının bile sandığa gitmesinin sağlanması, özellikle Kürt kökenli seçmenin tepkisini çekecek söylemin bir kenara bırakılması, daha kucaklayıcı bir seçim stratejisinin yürütülmesi, teşkilat ile Binali Yıldırım arasında uyumun sağlanması durumunda AKP’nin lehine bir durum yaratılabileceği görüşü dile getiriliyor.

– İmamoğlu’nun oyu 5 puan arttı: Hem seçim öncesi hem de seçim sonrasında süreç kötü yönetildi. Sürecin bu kadar uzatılması, İmamoğlu’nun hakkının gasp edildiği algısına yol açtı. Bu da İmamoğlu’nun oyunu artırdı. ‘Şu an seçime gidilse İmamoğlu kazanır, Binali Yıldırım ile arasında en az 5 puan fark var’ diyen bazı AKP’liler, bundan sonraki sürecin yönetilme biçiminin bu farkı kapatıp Yıldırım’ı öne geçirebileceği gibi farkı daha da açabileceğini düşünüyor.

– ‘Mağdur algısı’ kırılmazsa zor: 23 Haziran’a kadar geçecek sürede ‘İmamoğlu mağdur’ algısının kırılması çok önemli. YSK’nin iptal kararının gerekçesi, AKP’nin bu konudaki iddiası çok iyi anlatılmalı. Eğer algı kırılamaz ve AKP kendini iyi anlatamazsa Yıldırım’ın işi zorlaşır. Bu süreçte partiye diğer parti seçmeninden oy gelme ihtimali oldukça zayıf. Sandığa gitmeyen AKP’li seçmen açısından da koşullarda bir değişiklik yok, tavırlarında değişiklik yapmaları da mümkün olmayabilir. Bu kapsamdaki seçmene ‘Mesajınızı verdiniz, biz de aldık. İkinci kez cezalandırmayın” söyleminin işe yaraması için seçmenin ikna edilmesi gerekiyor. Seçimin yenilenmesiyle risk alındı. 31 Mart’ın ardından 23 Haziran’da da seçimin kaybedilmesi, AKP açısından daha büyük bir yıkım olur.

http://www.tr724.com/akp-kayniyor-kaybedebiliriz/
12 May 2019 07:21 güncellendi
12 May 2019 07:21
İskenderun Cezaevinde işkence, görüşten çıkan anneleri, eşleri ağlattı: ‘Yürüyemeyecek durumdalar’

İskenderun M Tipi Kapalı ve Açık Ceza İnfaz Kurumu’ndahi tutukluların yakınları, görüş çıkışında yakınlarının içeride işkence gördüğünü söyledi.

Cezaevi önünde Cumhuriyet savcılığı ve Adalet Komisyonu vermek üzere dilekçeler hazırlayan hükümlü ve tutuklu yakınları şahit olduklarını gözyaşları ile anlattı.

Hükümlü yakınları, içeride bulunanların falakaya yatırıldıkları aksayarak yürüdükleri ve kiminin ayak parmağının kırıldığı, psikolojilerinin bozulduğunu anlattılar.

‘Oğlum ayağına basamıyordu’

Görüşten yeni çıkan bir tutuklu annesi, ”Oğlumu ziyarete geldim ayağına basamıyordu. Bakayım dedim bana göstermedi. Çocuklarımız diyorlar, ‘Ailelerinize söylerseniz daha beterini yaparız. Tehdit ediyorlar üzerlerine baskı uyguluyorlar.’ Ne için olduğunu da bilmiyoruz.” ifadelerini kullanırken gözyaşlarına hakim olamadı.

‘Tehdit etmişler’

Her hafta görüşe geldiğini söyleyen bir diğer tutuklu yakını, “İşkence yapıldığını kendisinden ve bizzat mahkûm arkadaşlarından dinledim. Ayaklarını kaldırarak sopayla vurulmuş. Ailelerinize bildiriseniz gözünüzü Türkiye’nin öbür ucunda açarsınız diyerek tehdit ediliyorlar.” diye konuştu.

‘Benim eşim çok güçlü biridir fakat bugün psikolojisini hiç iyi görmedim’

İki yıldır eşinin cezaevinde yattığını belirten bir öğretmen ise şunları aktardı: “Eşim iki yıldır ne ceza almıştır nede disiplinsizliğe girmiştir. Kendilerine isyana çıkıyor kurallara uymuyorsunuz diyerek yalan dilekçe ve beyanlarda bulunuyorlar. İçeride süngerli bir odanın bulunduğunu hatta kameraların kontrol edilmesi gerektiğini sürülerek mahkumların falakalara yatırılarak sabahlara kadar işkenceler yapıldığını duydum eşimden. Benim eşim çok güçlü biridir fakat bugün psikolojisini hiç iyi görmedim. Biz asla devletimize milletimize zarar vermeyen insanlarız. Asla yüz kızartıcı bir suç işlemedik. Biz ne vatan hainiyiz ne tecavüzcüyüz. Benim eşim sabahlara kadar işkence çekmiş biz bunları hak eden insanlar değiliz. Yeni gelen müdür ve yardımcıları ile atananlar geldikten sonra cezaevinin sistemini değiştirmek adı altında mahkûmlara işkence uygulanmaktadır. Lütfen yetkililer bu işe el atsınlar. Biz bugün görüşe gittiğimizde yürüyemeyecek durumdalardı.”

http://www.tr724.com/iskenderun-cezaevinde-iskence-gorusten-cikan-anneleri-esleri-aglatti/
12 May 2019 07:20 güncellendi
12 May 2019 07:20
Cezaevlerini anne ve çocukları için cehenneme çevirdiler: İşkence gören, hamile ve hasta, bebekli anneler…

Bugün ‘Anneler Günü’. Türkiye cezaevleri 15 Temmuz sonrası başlatılan cadı avı sonucunda adeta cehenneme çevrildi. Tutuklu hamile kadınlar cezaevinde doğumu bekliyor. Yüzlerce çocuk ve bebek annesiyle cezaevlerinde büyüyor. Tutuklu kadın sayısı 10 binden fazla. İşkence kötü muamelenin yanında cezaevinde eşleri tutuklu olduğu için dışarıda hayata tutunmaya çalışan binlerce aile var. Sürecin en büyük mağdurları ise kadınlar, çocuklar ve hasta tutuklular.

Milletvekilleri Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sezgin Tanrıkulu’nun neredeyse hergün gündeme getirdiği Türkiye cezaevelerindeki kötü muaemele, insan hakları ihlalleri, işkence ve zulümler bitmek bilmiyor. Yakınları ise milletvekilleri ve sosyal medya aracılığıyla cezaevindeki hak ihlallerini duyurmaya çalışıyor. Gözaltında ve tutukluluk aşamasında mağdur edilen onlarca kadın, çocuk, hasta tutuklu bulunuyor.

Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanvekili Sezgin Tanrıkul’nun yayınladığı “Türkiye’de İnsan Hakkı İhlalleri Nisan 2019 Raporu”na göre, cezaevlerinde bir yılda kayıt altına alınailmiş 69 işkence vakası, 186 kez işkence ve kötü muamele yasağına aykırı davranış tespiti var.

İşte o mağduriyetlerden bir kısmı:

9 AYLIK HAMİLE KADIN CEZAEVİNDE DOĞUMU BEKLİYOR

Hatice Şahnaz, hamile olduğu halde aylardır tutuklu. Antalya L Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Şahnaz’ın doğumuna günler kaldı. Türk Ceza Kanunu’na göre hamile kadınlar hiçbir şekilde tutuklanamayacakları halde cezaevlerine atılıyor. Bunun son örneklerinde biri de Hatice Şahnaz. Üç haftalık hamile iken eşi tutuklanan Hüseyin Şahnaz, sosyal medyadan, “TC Anayasası’na göre hamile bir kadın gözaltına alınamaz, tutuklamaz. Doğumdan itibaren 6 ay cezasının ertelenmesi gerekir. Fakat eşim tüm hamilelik sürecini cezaevinde geçirdi. Anayasa’nın bu maddesini neden dikkate alınmıyor?” diye soruyor. 6 yıl 10 ay ceza verilen Hatice Şahnaz’ın doğumuna sadece 9 gün kaldı.

KALP HASTASI EŞİ TUTUKLU BAZLAMA İLE ÇOCUKLARINA BAKIYOR, OĞLU OKULUNU DONDURDU

Öğretmen Malik Demir, 15 aydır tutuklu ve kalp rahatsızlığı var. 12 Haziran’da mahkemesi var. Eşi feryat ediyor: “Evim kira, bazlama yaparak geçinmeye çalışıyorum-geçinemiyorum. Çocuklarımın baba feryadını durduramıyorum. Sol baştaki (aşağıdaki fotoğrafta) oğlum imkansızlıktan okulu dondurdu”

6 AYLIK EFLİN BEBEK ANNESİYLE GÖZALTINDA

Büşra Şerif ve eşi İsa Şerif geçtiimiz günlerde gözaltına alındı. 6 Aylık bebekleri Meryem Eflin annesiyle birlikte gözaltında İzmir’e getirildi. Baba İsa Şerif Turgutlu’da gözaltında. Doğuştan beri sağlık problemleri çeken Eflin Bebek, annesiyle. Annesi tutuklanırsa cezaevindeki 700’den fazla bebek ve çocuğa bir yenisi daha eklenecek.

TİROİD HASTASI TEKRAR CEZAEVİNE DÖNECEĞİ İÇİN AMELİYAT OLAMIYOR

Uşak Cezaevi’nde aylardır tutuklu bulunan Figen Osma’nın acilen tiroid ameliyatı olması gerekiyor. Hastalığına dair müracaatlar, sağlık raporlarına rağmen salıverilmedi. Ameliyat sonrası tekrar cezaevine döndüğünde hijyen şartları sağlanamayacağı için ameliyatını tehir etmek zorunda kalıyor.

ANNESİNİ AYDA BİR KERE, 40 DAKİKA GÖRMEK İÇİN 18 SAAT YOL GİDİYOR

Antalya Cezaevi’nde tutuklu bulunan Sümeyra Öztürk’ün eşi de mahkum. 90 gündür bebeğinden ayrı kalan Sümeyra Öztürk tutuklandığında minik yavrusu sütten ayrılamamış. Annesini bulamadığı için anneannesinden süt emmek istemiş. Her ay annesini sadece 40 dakika görebilmek için 18 saat yol gitmek zorunda. Son görüşte annesinin kucağında 10 dakika uyuyakalmış.

ERGENEKON SAVCISI PEKGÜZEL’İN EŞİ CEZAEVİ YOLUNDA VEFAT ETTİ

Ergenekon Davası’nın savcısı Mehmet Ali Pekgüzel’in eşi Firdevs Pekgüzel, geçtiğimiz günlerde cezeevi ziyaretine giderken trafik kazasında hayatını kaybetti. 3 Ağustos 2018 tarihli son duruşmada 7 yıl 6 ay hapse mahkum edilen savcı Pekgüzel’in Adana’da tutuklu olması nedeniyle aile görüş için sürekli yolculuk yapıyordu. Cezaevleri nakilleri uygulanmadığı için benzer şekilde trafik kazalarında hayatını kaybeden bir çok tutuklu yakını bulunuyor.

VERTİGO VE TANSİYON HASTASI KADIN TEK BAŞINA HÜCREDE

Yüksek tansiyon ve vertigo hastası Fadime Karyağdı, 31 aydır tutuklu. Geçtiğimiz günlerde hiçbir gerekçe gösterilmeden tek kişilik hücreye atıldı. Ağır hastalığı ve ilaç tedavisi ihtiyacına rağmen hem tutuklu hem de İzmi Şakran Cezaevi’nde hücrede tutuluyor.

1 YAŞINDAKİ MAHİR BEBEK ANNESİYLE CEZAEVİNDE

Bir yaşındaki Mahir bebek annesiyle birlikte tutuklu. Annesi Gülnur gibi babası Özgür Sayım da tutuklu. Mahir bebek diğer yüzlerce tutuklu bebek ve çocuk gibi cezaevinde büyüyor.

ALANYA’DAKİ TUTUKLULARA CEZAEVİNDE RİSALE YASAĞI

Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun bildirdiğine göre, Alanya Mahmutlar Cezaevi’nde talepleri geri çevrilerek, Risal-i Nur kitapları verilmiyor. Atölye çalışmalarına siyasi mahkumler çıkarılmıyor, birçok hakkı gaspediliyor. Gergerlioğlu’nun ‘hukuksuzluğa son verin’ çağrılarına Adatel Bakanlığı (@adalet_bakanlik) kulak tıkıyor.

AYŞE ÖĞRETMEN:

ANNESİZ KALAN SADECE DERAN DEĞİL, 700’DEN FAZLA ÇOCUK CEZAEVİNDE

Ayşe Öğretmen olarak kamuoyunun tanıdığı Ayşe Çelik ‘çocuklar ölmesin’ sözleri nedeniyle ceza almıştı. Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra tahliye olan Ayşe Öğretmen, T24’e verdiği röportajında “Annesiz kalan sadece Deran değil” dedi. ‘Terör propagandası’ suçlamasıyla hakkında dava açıldı. 15 ay hapis cezası aldı. Son üç yılda hayatında çok şey değişti. İşsiz kaldı, bebeği oldu ve cezaevine girdi. Yeni doğan çocuğunun olması nedeniyle cezasının infazı ertelendi. AYM başvurusu karara bağlanmadığı için ertelenen süre bitti ve yeniden cezaevine girdi. Bu kez kızı Deran’ı yanına almadı.

Cezasının infazı nedeniyle 22 gün boyunca tutukla kalan Çelik, “Girdiğim koğuşta benimle beraber 43 yetişkin, 8 çocuk vardı. 6 çocuk 0-1 yaş arasındaydı. Onları görünce canımdan can gitti. Düşündüğünü yazan ve söyleyen tüm yazarların, aydınların, avukatların, gazetecilerin, akademisyenlerin, öğrencilerin, siyasetçilerin, annelerin özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum.” diye yaşananları anlattı. Ayşe Öğretmen şunları söyledi:

“Kızım tekrar annesiz kalacaktı. Beni tanıyor, yürümeye başlamıştı. Benden 1 dakika bile ayrılamayan yavrum annesiz nasıl yapar diye düşündüm. Ne yapacağıma zor da olsa karar vermeye çalışıyordum. Cezaevi şartları yetişkinler için ağırken bir çocuğun özellikle sağlık sorunları olan bir bebeğin orada kalması ciddi sorunlar barındırıyordu. Hasrete katlanmak zordu ama kızımın hem psikolojisi hem de sağlığı açısından bunu yapmam gerekiyordu. Elbet bu kara günler geçer diye de umudumu diri tutuyordum. Fakat annesiz kalan sadece Deren değil. 700’den fazla çocuk annesi ile cezaevinde. Ve sayısını bilmediğim çocukların ise anneleri cezaevinde…”

ADALET BAKANLIĞI 91 YENİ CEZAEVİ İNŞAA ETMEYE ÇALIŞIYOR

Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevfikevleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre Mart 2019 itibariyle Türkiye’de; 313 kapalı, 75 açık, 9 kadın kapalı, 8 kadın açık, 7 çocuk kapalı, 5 çocuk eğitimevi olmak üzere toplam 396 ceza infaz kurumu bulunuyor. Bu kurumların toplam kapasitesi ise 220 bin 8 kişi. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 31 Aralık 2017 tarihi itibariyle cezaevinde 232 bin 340 kişi vardı. Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün Kasım 2018’de açıkladı son verilere göre ise cezaevlerinde 260 bin 144 kişi bulunuyor.

Adalet Bakanlığı, 9 milyar lira yatırımla 48 yeni cezaevinin yapımını sürdürüyor. İktidar, iki yıl içinde 13 milyar lira harcayarak 91 yeni cezaevi inşa etmeye çalışıyor.

http://www.tr724.com/cezaevlerini-anne-ve-cocuklari-icin-cehenneme-cevirdiler-iskence-goren-hamile-ve-hasta-bebekli-anneler/
12 May 2019 07:18 güncellendi
12 May 2019 07:18
Öcüüü... sabah sabah sizi biraz korkutayim dedim uyanin diye, hayirli sabahlar :)
Öcüüü...
sabah sabah sizi biraz korkutayim dedim uyanin diye, hayirli sabahlar :)
12 May 2019 07:15
YAKINDA "Herşey çok güzel olacak"
Sözüne yayın yasağı getirirlerse şaşmamak gerek
Çünkü çıldırmaya başladılar...

Devlet Bahçeli'den İmamoğlu'na: "Yerin dibine batsın sizin güzelliğiniz"

https://gazetemanifesto.com/2019/devlet-bahceliden-imamogluna-yerin-dibine-batsin-sizin-guzelliginiz-263658/?fbclid=IwAR0AMU6Nnzw1KZIkbVHgTiC-o0mAJeif712o_8U4y7EhMcEyv6AXHJvYb5U
12 May 2019 04:44 güncellendi
12 May 2019 04:44
12 May 2019 03:10
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
BAKIN BURASI ÇOK ÖNEMLİ...
110 MİLYON DOLARA CAMİ YAPTIK
50 MİLYON DOLARA TANK FABRİKAMIZI ARAP’A SATTIK
12 May 2019 03:04
İran'ın nükleerden daha etkili silahı neymiş biliyor musunuz? Gariban Müslüman mülteciler ! İran diyorki: Afgan mültecileri Avrupa'nın üzerine salarız https://www.aydinlik.com.tr/iran-in-nukleerden-daha-etkili-silahi-hazirda-bekliyor-ekonomi-mayis-2019?fbclid=IwAR1xdYvjhwULyVgpoMn8wajCHHBUKhe4T0nQy6attmgXzpdrKhME7y-ZqUY Bu alçak siyaset size tanıdık geldi mi? Erdoğan AB'yi tehdit etti: Sınırları açarız https://www.dw.com/tr/erdo%C4%9Fan-abyi-tehdit-etti-s%C4%B1n%C4%B1rlar%C4%B1-a%C3%A7ar%C4%B1z/a-36519386
İran'ın nükleerden daha etkili silahı neymiş biliyor musunuz? Gariban Müslüman mülteciler !

İran diyorki: Afgan mültecileri Avrupa'nın üzerine salarız
https://www.aydinlik.com.tr/iran-in-nukleerden-daha-etkili-silahi-hazirda-bekliyor-ekonomi-mayis-2019?fbclid=IwAR1xdYvjhwULyVgpoMn8wajCHHBUKhe4T0nQy6attmgXzpdrKhME7y-ZqUY

Bu alçak siyaset size tanıdık geldi mi?

Erdoğan AB'yi tehdit etti: Sınırları açarız
https://www.dw.com/tr/erdoğan-abyi-tehdit-etti-sınırları-açarız/a-36519386
12 May 2019 02:18
Ey muhalif siyasiler;yok mu aranızda bir tane yüreğini cesaretine katıp,korkusunu şeytana satmış bir babayiğit! Hapisteki yüzbinleri geçtim,bari linç edilen,müeebbet alan bu öğrencilere 2 kelâmla sahip çıkın!
12 May 2019 01:24 güncellendi
12 May 2019 01:24
Kim derdi ki; AKP,CHP'yi hırsızlıkla suçlayıp,oy isteyecek!

Acaba;17/25 Aralık binyılın hırsızlığını ortaya çıkaran polis ve savcıların çoluk çocuğuna kadar hapislere,işkencelere marzu kalmasına sessiz kalan CHP'ye,ilâhi adâletin bir kulak çekmesi olabilir mi?

Yıldırım: Neresinden bakarsanız bakın oy hırsızlığı açık ve seçik bir şekilde yapıldı. Bu hırsızlık YSK'de görüldü ve iptal edildi https://sptnkne.ws/mwYf
12 May 2019 00:24 güncellendi
12 May 2019 00:24
“Girdiğim koğuşta benimle beraber 43 yetişkin, 8 çocuk vardı. 6 çocuk 0-1 yaş arasındaydı. Onları görünce canımdan can gitti. Kızımı unutup, cezaevindeki bebeklere kahroldum. Hiçbir çocuğun yeri cezaevi olmamalı.”

https://www.artigercek.com/haberler/ayse-ogretmen-cezaevini-anlatti
12 May 2019 00:15 güncellendi
12 May 2019 00:15
Derin devletin sözcüsü Doğu Perinçek (2017): "Erdoğan yönetimi 2019'da bitecek" https://www.mynet.com/dogu-perincek-erdogan-yonetimi-2019da-bitecek-110103298734 Perinçek: "AK Parti iktidarının sonu geldi" (2019) https://medyabold.com/2019/04/01/perincek-ak-parti-iktidarinin-sonu-geldi-hukumet-sorunu-var/
Derin devletin sözcüsü Doğu Perinçek (2017):
"Erdoğan yönetimi 2019'da bitecek"
https://www.mynet.com/dogu-perincek-erdogan-yonetimi-2019da-bitecek-110103298734

Perinçek: "AK Parti iktidarının sonu geldi" (2019)
https://medyabold.com/2019/04/01/perincek-ak-parti-iktidarinin-sonu-geldi-hukumet-sorunu-var/
12 May 2019 00:10
Şer İttifakı, PKK bunların eminde !
Şer İttifakı, PKK bunların eminde !
11 May 2019 23:54
Şer İttifakı: AKP + ERGENEKON = TERÖR = PKK
Şer İttifakı:
AKP + ERGENEKON = TERÖR = PKK
11 May 2019 23:29
15 Temmuz davasında AKP torpili | Tutuklu harbiyeli yeğenini cezaevinden kurtaran o Bakan kim?

Müebbet hapis cezası alan Harbiyeli gencin annesi Melek Çetinkaya, 15 Temmuz sonrası neler yaşadığını BOLD’un canlı yayınına anlattı.

NASA’DA İKİNCİ OLAN ÇOCUĞU AÇIKÖĞRETİME KAYDETTİRMİYORLAR

Bakın, NASA’da ülkemizi temsil eden Oğuzhan Kızıltaş var. Bu çocuk okul birincisi. Bu çocuk Türkiye’ye birincilik kazandıran çocuk. Tahsin Elmas var radyasyon geçirmeyen kumaşı icat ederek ülkeye derece getirdi.

Tahsin Elmas NASA’dan ikincilik ödülü aldığı için istediği üniversiteye kayıt yaptırma hakkı var. Şu an bu çocuğa bu hakkı verilmiyor. Bırakın istediği üniversiteyi Açıköğretim’e bile kaydı yaptırılmıyor. Benim çocuğum da öyle.

Bizim çocuklarımız 9 otobüs çıktılar. İki otobüs FSM köprüsüne gitmişti. Oraya giden çocuklar 8 ayda tahliye edildiler. Şimdi çevremiz diyo ki onlar çıktı sizin çocuklarınız niye çıkmadı diye ima ediyorlar. Bakın o iki otobüslük grubun içinde bir tane Bakan yeğeni olan çocuk var 10 gün yattı 10 gün. Benim çocuğumla aynı gün aynı yerde çıkan çocuk 10 günde tahliye oluyor. Beni oradan çıkan her çocuk mutlu eder. O çocuk da masum ama benim çocuğumun diğer çocukların suçu ne? FSM’deki çocuklardan birinin babası da hakimdi. İlk önce FSM’deki çocukların iddianamesi yazıldı. Neden?

İnsanlar bu çocuklar 8 ayda çıktılar sizinkiler neden çıkmıyor bu nasıl adalet demiyorlar. Kimin ne dediği de önemli değil biz çocuklarımızdan eminiz.

Benim çocuğumun adı 755 sayfalık iddianamede sadece ev adresinin olduğu yerde geçiyor ve bununla müebbet aldı düşünebiliyor musunuz?

ÇOCUĞUM KEŞKE ÖLSEYDİM DİYOR
Bizim çocuklarımız teröristse bütün çocuklar terörist. Benim çocuğum dedi ki, ‘Anne keşke ben de ölseydim o gece bunları yaşayacağıma’. Çocuklarımız o kadar kötü şeyler yaşadılar ki, dövüldüler, linç edildiler, aç susuz bırakıldılar, karakollarda, Silivri’de işkenceye hakarete küfre maruz kaldılar. 1.5 yılda mahkemeye çıktık, mahkemelere gelerek küfür ve hakaret ettiler. Vatan haini annesi ilan ettiler. Hatta camiye namaz kılmaya gitmiştik, müşteki olan kadınlar da namaz kılmaya gelmiştiler. Bizi camiden kovdular. Siz varken namaz kılmayız dediler.

HULUSİ AKAR NEREDEYDİ
Hulusi Akar’ın “TSK’dan 16 bin 540 terörist ihraç ettik” açıklamasına değinen Melek Çetinkaya şöyle dedi:

“16 bin 540 terörist varmış da askeriyenin içinde peki kendi nerdeymiş. Niye tespit etmemiş. O güne kadar Hulusi Akar sorumlu değil miydi bu ordudan. Çocuklarımız o gece sağduyulu davranmasaydı daha kötü şeyler de olabilirdi. Çocukarımız tuzağa düştüklerini anlamasalardı ne olacaktı? O silahları kullansalardı, karşı taraf da kullansaydı, çocuklarımız ölseydi, onlar birilerini öldürseydi ne olacaktı? Bizim çocuklarımıza teşekkür etmesi gerekirken Hulusi Akar o çocuklara terörist damgası vurdu. O çocukları siz yetiştirdiniz. Ben çocuğumu 14 yaşında verdim Işıklar Askeri Hava Lisesi’ne. Benim çocuğum senede 1 aylığına geliyordu eve. Çocuklarımıza hasret kaldık, hasret büyüdüler gittiler.

Çocuğum bir yıl oldu müebbet alalı kuru yaprak kıpırdamıyor. Üçüncü Ceza Dairesi’ne düştü bizim dosyamız. Ben sesleniyorum üçüncü ceza dairesine, 28. Ağır ceza mahkemesinin yaptığı haksızlığı lütfen yapmayın. Elinizi vicdanınıza koyun. Dosyalara bir an önce bakın, çocukların masumluğunu göreceksiniz.

https://www.youtube.com/watch?time_continue=6&v=C6XcWMlmtkc
11 May 2019 22:32 güncellendi
11 May 2019 22:32
AKP’de muhalifler düğmeye bastı; AKP'den yeni partiye 30 milletvekili geçecek

Abdullah Gül ve Ali Babacan gibi Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) kurucu isimlerinin başlattığı muhalif hareket günden güne şekilleniyor.

Odatv yazarı Sabahattin Önkibar, “Aktaracaklarım kehanet değil, bilgidir.” diyerek başladığı makalesinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) alternatif olarak kurulacak partiye eylül ayında AKP’den milletvekilinin geçeceğini iddia etti.

“Bırakın ayranı ve yoğurdu, suyu bile üfleyerek içen Abdullah Gül net bir mesaj ile sahneye çıktı ve Tayyip Erdoğan’a meydan okudu ise…” tespitinde bulunan Önkibar’a göre eski Anaysa Mahkemesi başkanı Haşim Kılıç’tan Ahmet Davutoğlu’na kadar önemli isimlerin aynı anda konuşmaya başlaması sebepsiz değil.

30 CİVARINDA MİLLETVEKİLİ EYLÜLDE YENİ PARTİYE GEÇECEK

AKP’nin kurucu heyetinin önemli isimleri AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’a karşı harekete geçti.

Yeni parti genel merkezi için Eskişehir yolu güzergâhında iki ayrı binaya bakıldığını aktaran Önkibar, yolsuzluk iddiaları ile ekonomik çöküşten rahatsız olan 30 civarında milletvekilinin AKP’den yeni partiye geçeceğini belirtti.
Önkibar, “En önemlisi, yeni parti ile beraber AKP’nin doğuracağı, yani çok sayıda iktidar milletvekilinin partisinden istifa edip kurulacak yeni partiye katılacağı konusu ki, bu iddia bu aralar Ankara kulislerinin ana malzemesi.” ifadelerini kullandı.

AKP-MHP İTTİFAKI, TBMM’DE AZINLIĞA DÜŞECEK

“Kararlaştırılan tarih ise, yaz sonu; yani Eylül ayı.” diyen Önkibar’a göre, böylece Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) destekli iktidarı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde azınlığa düşürüp, erken seçim kararı almaya mecbur kalacak.
Önkibar, Erdoğan’ın kendisine karşı günden güne büyüyen muhalif hareketi dikkatle takip ettiğini belirterek, muhaliflerin eylül hamlesine karşı İstanbul Büyükşehir’e odaklandığını kaydetti.
Önkibar, “Eşyanın tabiatı gereği hepimizden önce o öğrendi ve yine iddialara göre İstanbul’da yeniden seçim kararı biraz da bu sebepten ötürü alınmış! Erdoğan’ın amacı 23 Haziran’da İstanbul’u alıp, partisinde uç veren kanamayı durdurmakmış.” dedi.

"ERDOĞAN, İMAMOĞLU RÜZGÂRINI TERSİNE ÇEVİREMEZ

Önkibar, Erdoğan’ın partisinin İstanbul’de seçimi kazanma ihtimalinin olmadığına işaret ederek, “Zira İstanbul’da esmeye başlayan güçlü Ekrem İmamoğlu rüzgârını tersine çevirmesi zor.” tespitinde bulundu.
Önkibar’a göre Erdoğan iktidar kaybedeceğinden emin olursa, seçime birkaç gün kala “milli güvenlik tehlikede” bahanesiyle seçimleri erteletecek.
Ancak muhalifet cenahı erken seçime hazırlanıyor. Önkibar’ın konuştuğu Ali Babacan’a yakın isimler; yeni partini her şartta kurulacağını aktardı.
Babacan ve arkadaşlarına göre AKP eğer seçimi erteler ya da İstanbul’u ikinci kere kaybederse 2020 yılının eylül ayında kesinlikle erken seçim var.

http://aktifhaber.com/analiz/akpde-muhalifler-dugmeye-basti-akpden-yeni-partiye-30-milletvekili-gececek-h132337.html
11 May 2019 22:24 güncellendi
11 May 2019 22:24
Soylu “seçim hediyesi” demişti: Öldürüldüğü duyurulan PKK’li Rıza Altun televizyona çıktı

31 marttan önce, S. Soylu, size seçim hediyesi veriyoruz, Rıza Altun'un içinde olduğu 5 pkk yöneticisini öldürdük demişti.
'Seçim hediyesi' dediği, Havuz'un 'MİT ve TSK'nın muhteşem operasyonu' diye manşetlere taşıdığı olay da yalanmış. Öldürdük dedikleri Rıza Altun tv de konuşuyor.

Saray-AKP iktidarının 27 Mart’ta, Kandil’e yapılan hava saldırısı ile öldürüldüğünü duyurduğu KCK Yürütme Konseyi üyesi Rıza Altun, Medya Haber TV’ye konuştu. Altun, hakkında öne sürülen haberler için “Bunlara çok itibar edilmemesi gerekiyor” dedi

http://sendika63.org/2019/05/soylu-secim-hediyesi-demisti-olduruldugu-duyurulan-pkkli-riza-altun-televizyona-cikti-547460/
11 May 2019 22:22 güncellendi
11 May 2019 22:22
Kandil, @RTErdogan ne isterse onu yapıyor.. Aydınlık, bugün "PKK: İmamoğlu'nu destekliyoruz" manşetiyle bayilerde. PKK' li yöneticilerin medyaya Ekrem başkanı destekleyici mesaj vermesi Ekrem başkana fayda mi sağlar, zarar mi 🤔 BENCE ZARAR SAĞLAR.. Pekiii PKK' yi bu açıklamaya iten ne 🤔 Malum kişi ve avanesi olmasın ... https://twitter.com/erbil_osman/status/1126727527345442816
Kandil, @RTErdogan ne isterse onu yapıyor..

Aydınlık, bugün "PKK: İmamoğlu'nu destekliyoruz" manşetiyle bayilerde.

PKK' li yöneticilerin medyaya Ekrem başkanı destekleyici mesaj vermesi Ekrem başkana fayda mi sağlar, zarar mi 🤔
BENCE ZARAR SAĞLAR..
Pekiii PKK' yi bu açıklamaya iten ne 🤔
Malum kişi ve avanesi olmasın ...

https://twitter.com/erbil_osman/status/1126727527345442816
11 May 2019 18:25
Saltanatınızda zulmünüze uğramamak için analar "gıkını çıkarmadan" sessizce çocuklarını doğuruyor. Fravun saltanatında ancak oluyordu bu. Batsın böylesi saltanat, batıyor da. Sacit Arvasi https://twitter.com/ArvasiSacit/status/1126754803948838912
Saltanatınızda zulmünüze uğramamak için analar "gıkını çıkarmadan" sessizce çocuklarını doğuruyor.
Fravun saltanatında ancak oluyordu bu.
Batsın böylesi saltanat, batıyor da.

Sacit Arvasi

https://twitter.com/ArvasiSacit/status/1126754803948838912
11 May 2019 18:15
İmamoğlu, YSK’yı 2 dakikada çürüttü

31 Mart'ta Yerel Seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı seçilen İmamoğlu, YSK'nın iptal kararını çektiği bir bilgilendirme videosu ile çürüttü

Ekrem İmamoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı; “31 Mart günü sandıkta neler yaşandığını sizlere tek tek anlattım. Siz de eşinizle, dostunuzla, komşunuzla, haksızlığa uğramış 16 Milyon İstanbullu hemşehrimle lütfen “paylaşın. Paylaşın ki bilsinler; bu kez oylarını demokrasi ve adalet için de versinler.”

https://twitter.com/ekrem_imamoglu/status/1126849061095710721?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1126849061095710721&ref_url=https%3A%2F%2Fgazeteyolculuk.net%2Fimamoglu-yskyi-uc-soruda-curuttu

https://gazeteyolculuk.net/imamoglu-yskyi-uc-soruda-curuttu
11 May 2019 18:10 güncellendi
11 May 2019 18:10
Erdoğan ne zaman sıkışsa PKK yardıma koşuyor. Önce Öcalan'ın 'AKP'li birinin elinden çıkmış gibi' bir mektup yollaması sonra KCK eş başkanı Bese Hozat'ın 'İmamoğlu'na destek' açıklaması... Erdoğan ne zaman sıkışsa PKK yardıma koşuyor. Bu durum bir tek bana mı tuhaf geliyor ?
Erdoğan ne zaman sıkışsa PKK yardıma koşuyor.

Önce Öcalan'ın 'AKP'li birinin elinden çıkmış gibi' bir mektup yollaması sonra KCK eş başkanı Bese Hozat'ın 'İmamoğlu'na destek' açıklaması... Erdoğan ne zaman sıkışsa PKK yardıma koşuyor. Bu durum bir tek bana mı tuhaf geliyor ?
11 May 2019 18:09
Ahmet Davutoğlu'dan 'Payitaht' yanıtı:

"Gün gelir kimin ihanet ettiği görülür"

https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/node/47105?amp
11 May 2019 18:01 güncellendi
11 May 2019 18:01
YENİ Türkiye Gerçekleri durumunu güncelledi.
Atatürk tarihte önemli bir figür. Takdire ve eleştiriye açık özellikleri olan bir insandır. Hala 1930’ların anlayışıyla onu “mutlak önder”, “tek lider” “peygamber” gibi dayatmak toplumu sadece böler. Toplum Kemalistlerden ibaret değil! Birilerinin Erdoğanizme çözümü Kemalizm?!

Katı laikçi ve Kemalist tutumlar AKP türü tepkisel bir dindarlığı doğurdu. Şimdi de AKP, uygulamalarıyla din-dindar düşmanlığını üretiyor! Ülke o uçtan bu uca savrulmak zorunda mı? Herkesin inanç ve düşüncesine, yaşam tarzına saygılı Demokratik bir yönetim kurulamaz mı?

Mahmut Akpınar​

https://twitter.com/mahmutakpinar1
11 May 2019 17:59
Hatice Şahnaz 9 aylık hamile Antalya L Tipi Cezaevinde Doğuma 10 GÜN kaldı. Hamile bir kadına, 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası reva mı bu? Konuşacaksanız hamile kadınlar ve bebekler içinde konuşun Siz susarsanız Bir bebek daha cezaevinde doğacak. Ömer Faruk Gergerlioğlu https://twitter.com/SelcanCan19/status/1126929223531233281
Hatice Şahnaz 9 aylık hamile
Antalya L Tipi Cezaevinde
Doğuma 10 GÜN kaldı.

Hamile bir kadına,
6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası
reva mı bu?
Konuşacaksanız hamile kadınlar ve bebekler içinde konuşun
Siz susarsanız Bir bebek daha cezaevinde doğacak.

Ömer Faruk Gergerlioğlu
https://twitter.com/SelcanCan19/status/1126929223531233281
11 May 2019 17:45
Almanya’dan Türkiye’ye çağrı: İşkence sözleşmesine sadık kalın DW’nin haberine göre Almanya Dışişleri Bakanlığı’ndan bir sözcü Alman haber ajansı dpa’ya yaptığı açıklamada, “Her türlü işkence ve kötü muameleyi kınıyoruz. Bu tür muameleler hukuk dışıdır” ifadelerine yer verdi. Sözcü, Türk hükümetini uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini hassasiyetle yerine getirmeye çağırdı. TÜRKİYE’NİN DE İMZASI VAR Sözcü, Türkiye’nin işkence ve kötü muameleyi önlemeye yönelik uluslararası anlaşmalarda imzasının bulunduğunu hatırlattı. Türkiye, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 10 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen BM İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele ve Cezaya Karşı Sözleşme’yi 25 Ocak 1988’de imzaladı. Sözleşme, 3441 sayılı kanunla kabul edilerek, resmi gazete yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Ancak Türk hükümeti, taraf devletler arasında bir ihtilafın oluşması durumunda Uluslararası Adalet Divanı’nın yetkili kılınması yönündeki seçeneği kabul etmedi. http://aktifhaber.com/iskence/almanyadan-turkiyeye-cagri-iskence-sozlesmesine-sadik-kalin-h132334.html
Almanya’dan Türkiye’ye çağrı: İşkence sözleşmesine sadık kalın

DW’nin haberine göre Almanya Dışişleri Bakanlığı’ndan bir sözcü Alman haber ajansı dpa’ya yaptığı açıklamada, “Her türlü işkence ve kötü muameleyi kınıyoruz. Bu tür muameleler hukuk dışıdır” ifadelerine yer verdi.

Sözcü, Türk hükümetini uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini hassasiyetle yerine getirmeye çağırdı.

TÜRKİYE’NİN DE İMZASI VAR

Sözcü, Türkiye’nin işkence ve kötü muameleyi önlemeye yönelik uluslararası anlaşmalarda imzasının bulunduğunu hatırlattı.

Türkiye, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 10 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen BM İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele ve Cezaya Karşı Sözleşme’yi 25 Ocak 1988’de imzaladı. Sözleşme, 3441 sayılı kanunla kabul edilerek, resmi gazete yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Ancak Türk hükümeti, taraf devletler arasında bir ihtilafın oluşması durumunda Uluslararası Adalet Divanı’nın yetkili kılınması yönündeki seçeneği kabul etmedi.

http://aktifhaber.com/iskence/almanyadan-turkiyeye-cagri-iskence-sozlesmesine-sadik-kalin-h132334.html
11 May 2019 17:44
Konuşmacı olmadığı panelde 'propaganda yapmak' ile suçlanan barış akademisyeni tutuklandı

Türkiye'de barış istedikleri için haklarında soruşturmalar açılan akademisyenlerin yargılamaları devam ederken, bir tutuklama haberi geldi.

Barış İçin Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi imzacılarından Doç. Tuna Altınel Balıkesir’de gözaltına alınmasının ardından tutuklandı. “Terör örgütü propagandası yapmak suçlaması”yla tutuklanan Altınel için gerekçe olarak kendisinin konuşmacı dahi olmadığı Fransa’da katıldığı bir panel gösteriliyor.

Barış İçin Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi imzacılarından Lyon 1 Üniversitesi Matematik Bölümü’nden Doç. Tuna Altınel “Terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklandı.

Evrensel’e konuşan Altınel’in avukatı Meriç Eyüboğlu, ellerinde çok az bilginin olduğunu söyledi.

Eyüboğlu, “Lyon’da yapılan bir panelden söz ediliyor. Onunla ilgili oluşturulmuş bir tutanak var. Anlaşıldığı kadarıyla bir tutanak tutulmuş emniyete, emniyetten savcılığa iletilmiş. O tutanak gerekçe gösterilerek de terör örgütü propagandası yapmakla suçlanıyor. Başka hiçbir belgeye ulaşmak mümkün değil. Söz konusu panelde de kendisi konuşmacı da değil. Dolayısıyla bir anlam vermek de imkansız” dedi.

Altınel’in sık sık Çağlayan’da devam eden Barış İçin Akademisyenler’in yargılandığı duruşmaları takip etmek ve dayanışmak için Türkiye’ye geldiğini anlatan Eyüboğlu, tekrar dönmek için yurt dışına çıkacağı sırada havaalanında pasaportunda tahdit olduğu bilgisi verildiğini öğrendiklerini söyledi. Balıkesir Valiliği tarafından konulmuş bir tahdit olduğu bilgisi almalarının ardından Altınel’in Balıkesir Nüfus Müdürlüğü’ne dilekçe vermek üzere gittiğini, işlemleri tamamlayıp dönmek üzereyken gözaltına alındığını ve tutuklandığını kaydetti ve şunları söyledi:

“Bu da bize gösteriyor ki yurt dışına çıkarken havaalanında, Çağlayan Adliyesi’nde duruşmaları takip ederken, evinde herhangi bir biçimde gözaltı, yakalama, emniyete davet gibi bir işlem yapılmadı. Çok acelesi olmayan, çok da önemli olmayan bir suç isnadı belli ki. Aksi durumda insanlar gece yarısı malum olduğu üzere evleri basılarak gözaltına alınıyor. Kendisi eliyle ayağıyla hakkındaki bu hukuksuz durumu anlamak için gittiği Balıkesir’de gözaltına alındı ve jet hızıyla da tutuklandı. O kadar kısa bir süre içerisinde oldu ki bunlar gerçekten çok şaşkınız."

İşlemin keyfiliğinin altını çizen Eyüboğlu, “Havaalanında pasaportuna el konulmasıyla birlikte gözaltı işlemi de olabilirdi, bunlar olmadı. Kendisi Balıkesir Nüfus Müdürlüğü’ne başvurunca Balıkesir Savcılığı sanırım durumdan haberdar oldu. ‘Buraya kadar gelmişken gözaltı yapalım’ dedi herhalde. Başka bir izahı yok” dedi.

http://aktifhaber.com/gundem/konusmaci-olmadigi-panelde-propaganda-yapmak-ile-suclanan-baris-akademisyeni-tutuklandi-h132333.html
11 May 2019 17:31 güncellendi
11 May 2019 17:31
Almanya eski istihbarat şefi: ‘Türkiyeli imamlar ajan’

Almanya’da 900’e yakın camisiyle Türkiye Diyanet Kurumu'na bağlı çalışan Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) ile ilgili tartışma yeniden alevlendi.

Geçen yıl görevinden ayrılan Almanya Anayasayı Koruma Teşkilatı Başkanı Hans-Georg Maaßen, Almanya’da 900’e yakın camisiyle Türkiye Diyanet Kurumu'na bağlı çalışan Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) üyesi imamlar için “Onların istihbarat faaliyetleri içinde bulunduklarını ve topladıkları bilgileri Türkiye kurumlarına gönderdikleri biliniyordu” diye konuştu.

Hans-Georg Maaßen haftalık haber dergisi Focus’un internet sitesi “Focus Online”na konuştu.

Türkiyeli imamlarının söz konusu ajanlık faaliyetlerinin devletin bağımsızlığına saldırı anlamına geldiğini belirten Maaßen devamla şunları söyledi:

“Bana göre DİTİB’in ideolojik dini bakış açısının da demokratik değerlerle uyuşmuyor. Bundan dolayı Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın bu organizasyonu daha yakından takip etmesi gerekiyor. Tabii ki bu konudaki karar siyasi
iradenindir.”

Geçtiğimiz Ocak ayında DİTİB’in tamamen Ankara’ya bağlanması amacıyla genel başkan ve genel başkan yardımcısı bizzat Türkiye tarafından belirlenmişti. DİTİB’in genel başkanlığına Türkiye'nin Berlin Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Kazım Türkmen getirilerken, genel başkanlığına ise 2014-2017 yılları arasında Türkiye'nin Köln’deki konsolosluğunda Din Hizmetleri Ataşesi olarak çalışan Ahmet Dilek atanmıştı.

‘AJAN İMAMLAR’ SORUŞTURMASI KAPANMIŞTI

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimin ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Gülen yapılanması üyesi oldukları gerekçisiyle birçok imamın görevine son verirken, DİTİB yöneticileri ve imamları son dönemlerde özel olarak seçilip Almanya’ya gönderiliyor.

2017 yılı başında DİTİB’li imamların MİT’e bilgi verdiği iddiaları ortaya çıkmıştı. O dönem Kuzey Ren Vestfilya Eyaleti Anayasa Koruma Örgütü en az 13 imamı tespit etmiş, polis de bazı ev baskınları gerçekleştirmişti. Ancak daha sonra DİTİB’e soruşturma dosyası kapatılmıştı.

http://aktifhaber.com/dunya/almanya-eski-istihbarat-sefi-turkiyeli-imamlar-ajan-h132330.html
11 May 2019 17:30 güncellendi
11 May 2019 17:30
"Ftö" `cülerin yaptıgına bak, adamlar rahat durmuyor, gittikleri yerlerde "terör" estirmeye devam ediyorlar...

Ramazan bereketi dünyanın dört bir yanına yayıldı.

https://www.youtube.com/watch?v=Y6vPigY5fhw

Türkiye’deki baskılar nedeniyle dünyanın farklı ülkelerine iltica etmek zorunda kalan gazeteci ve televizyoncular ile o ülkelerdeki genç yeteneklerin sosyal medya üzerinden oluşturduğu yeni Ramazan programları bu coşkuyu ve bereketi gözler önüne seriyor.

Kanada’daki genç müslümanların sosyal medya kanalı youtube üzerinden başlattıkları Embracing Ramadan (Ramazanlaşma) programı İngilizce olarak Zehra Sasal Gümüştekin’in sunumuyla ekrana geliyor.

İsmi Azam tesbihatı, Çevşen-i Kebir ve İngilizce çevirileri ile süren yayında, benzer şekilde Kur’an-ı Kerim tilaveti gerçekleştirilip, Peygamberler Tarihi ve Siyer-i Nebi’den örneklerle Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ve sahabi arkadaşlarının hayatı anlatılıyor. Kanada’daki Müslüman topluluğunun farklı ses ve temsilcilerinden Ramazan röportajları yapılıyor.

https://twitter.com/CaferTayyarKala/status/1127084448237924352

http://www.tr724.com/dunyayi-ramazanlastiran-heyecan-sosyal-medyada/
11 May 2019 17:27 güncellendi
11 May 2019 17:27
“Adana Emniyeti’nde sahurda su isteyen kadına su verilmedi”

Adana Emniyeti’nde Ramazan’ın ilk günü tutuklanan bir kadına sahurda istemesine rağmen su verilmediği iddia edildi. İnsanlık dışı olayı, Kocaeli Milletvekili ve insan hakları aktivisti Ömer Faruk Gergerlioğlu, Meclis’teki basın toplantısında gündeme getirdi.

Tutuklanan Fatma Urungu’nun 2-3 yaşlarındaki çocuğunun fotoğrafını gösteren Gergerlioğlu, şunları söyledi: “Bu çocuğun annesi ile ilgili çok ciddi bir şikayet aldık. Fatma Urungu, tutuklandığı esnada Ramazan’ın ilk günü. Sahurda oruca niyet etmek için su istiyor Emniyet’teki görevlilerden ve onlar su vermiyorlar. ‘Ya biraz su verin ben oruca niyet edeceğim’ deniyor ve su verilmiyor. Değerli arkadaşlar bakın bu kadar düşman hukuku uygulanmasının manası ne olabilir?”

Skandal iddiayı Adana Valiliği’ne soran Gergerlioğlu, “Buradan tekrar soruyorum, siz gözaltına aldığınız bir kişinin su ihtiyacını bile karşılayamayacak insaf halinde misiniz? Buna nasıl bir izah getirebilirsiniz? Adana Emniyeti’nde böyle bir olay nasıl olabilir?” dedi.

Kocaeli Milletvekili Gergerlioğlu, hazırlayacağı soru önergesi ile konuyu Meclis’e de taşıyacağını belirtti.

https://twitter.com/gergerliogluof/status/1126799364935045121?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1126799364935045121&ref_url=http%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Fadana-emniyetinde-sahurda-su-isteyen-kadina-su-verilmedi%2F

http://www.tr724.com/adana-emniyetinde-sahurda-su-isteyen-kadina-su-verilmedi/
11 May 2019 17:20 güncellendi
11 May 2019 17:20
Avrupa Komisyonu: YSK'nin seçimi yenileme gerekçesi bir güldürü YSK'nin AKP ve MHP'nin talebi doğrultusunda karar vererek, istanbul seçimlerini iptal etmesiyle ilgili Avrupa'dan da tepkiler devam ediyor. Tepki bu kez Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn"dang eldi. Sçimlerin yenileme kararına ilişkin Welt am Sonntag gazetesine açıklamalarda bulunan "AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ile yaptığım ortak açıklamada sorumlu kurumların bu tarz kapsamlı kararlar için gerekçeler ortaya sürmeleri gerektiğini vurguladım. Bu olmadı. Kamuoyuna gerekçe olarak sunulan, bir fars (güldürü)" dedi. Seçmen iradesine saygı gösterilmesi gerektiğini belirten Hahn "Ülkenin güneydoğusunda olduğu gibi seçilmiş belediye başkanlarının seçime katılmalarına sonradan izin verilmemesi hiçbir şekilde kabul edilemez” diye konuştu. Hahn, Türkiye’de vatandaşların seçime yüksek katılımla demokratik olgunluklarını kanıtlamış oldukları göz önünde tutulduğunda bunun daha da "vahim" olduğunu ifade etti. Yüksek Seçim Kurulu Pazartesi günü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin iptal edilerek 23 Haziran'da yenilenmesi kararı almıştı. Hahn ve Mogherini 7 Mayıs'ta yaptıkları ortak açıklamada YSK kararının gerekçesini sorgulamış ve yeniden seçim için uluslararası gözlemci talebini dile getirmişti. http://aktifhaber.com/dunya/avrupa-komisyonu-ysknin-secimi-yenileme-gerekcesi-bir-gulduru-h132327.html
Avrupa Komisyonu: YSK'nin seçimi yenileme gerekçesi bir güldürü

YSK'nin AKP ve MHP'nin talebi doğrultusunda karar vererek, istanbul seçimlerini iptal etmesiyle ilgili Avrupa'dan da tepkiler devam ediyor.

Tepki bu kez Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn"dang eldi.

Sçimlerin yenileme kararına ilişkin Welt am Sonntag gazetesine açıklamalarda bulunan "AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ile yaptığım ortak açıklamada sorumlu kurumların bu tarz kapsamlı kararlar için gerekçeler ortaya sürmeleri gerektiğini vurguladım. Bu olmadı. Kamuoyuna gerekçe olarak sunulan, bir fars (güldürü)" dedi.

Seçmen iradesine saygı gösterilmesi gerektiğini belirten Hahn "Ülkenin güneydoğusunda olduğu gibi seçilmiş belediye başkanlarının seçime katılmalarına sonradan izin verilmemesi hiçbir şekilde kabul edilemez” diye konuştu.

Hahn, Türkiye’de vatandaşların seçime yüksek katılımla demokratik olgunluklarını kanıtlamış oldukları göz önünde tutulduğunda bunun daha da "vahim" olduğunu ifade etti.

Yüksek Seçim Kurulu Pazartesi günü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin iptal edilerek 23 Haziran'da yenilenmesi kararı almıştı. Hahn ve Mogherini 7 Mayıs'ta yaptıkları ortak açıklamada YSK kararının gerekçesini sorgulamış ve yeniden seçim için uluslararası gözlemci talebini dile getirmişti.

http://aktifhaber.com/dunya/avrupa-komisyonu-ysknin-secimi-yenileme-gerekcesi-bir-gulduru-h132327.html
11 May 2019 17:18
11 May 2019 17:15
Davutoğlu, “Ciddiye almadım” dediği dizi mesajına dakikalarca cevap verdi

Eski başbakan Ahmet Davutoğlu, TRT 1’de yayınlanan Payitaht Abdülhamit dizisinin reklamında yer alan ve kendisine ‘gönderme’ olarak yorumlanan ifadelere tepki gösterdi. Davutoğlu, “Eski milletvekillerine, eski devlet görevlilerine yönelik Sultan Abdülhamid’in ağzından çıkması mümkün olmayacak bir takım ifadelerle günlük siyasete gönderme yapılıyor” ifadelerini kullandı.

Sputnik’teki habere göre, yeni parti hazırlıkları yaptığı iddia edilen Ahmet Davutoğlu, KONSİAD 6. Olağan Genel Kurulu’nun iftarına katılarak Konyalı Sanayici ve İşadamları Derneği üyelerine konuştu. Davutoğlu, çok tartışılan Payitaht Abdülhamit dizisinin fragmanıyla kendisine verilmek istenen mesajı sert sözlerle cevapladı.

Ahmet Davutoğlu dizideki göndermeyle ilgili özetle şu değerlendirmeleri yaptı:

– Beni aslında çok da etkilemedi ama dün ve bugün birçok hemşehrimden ve dostumdan aldığım mesaj gereği bir konuya açıklık getirmek istiyorum.

– Bugünlerde 2-3 gündür Abdülhamid Payitaht dizisi dolayısıyla bir fragman dolaşıyor. Eski milletvekillerine, eski devlet görevlilerine yönelik Sultan Abdülhamid’in ağzından çıkması mümkün olmayacak bir takım ifadelerle günlük siyasete gönderme yapılıyor. Bunu hiçbir zaman ciddiye almadım. Bu şekilde mesajların da devlet ahlakı açısından da, toplumsal ahlak açısından da doğru olmadığına inanıyorum. Ancak o kadar çok mesaj geldi ki üzüntü ifade eden, bir dostumuzun telefonda ağladığına şahit oldum. ‘Nasıl olur sizlere dönük böyle mesajlar verilir’. Eğer Sultan Abdülhamid’in mirasına sahip çıkacak birisi varsa en çok biz sahip çıkarız.

– Bizim Osmanlı mirasına ve Sultan Abdülhamid Han’ın mirasına ne derece sahip çıktığımızı görmek isteyenler, bir hafta önce açılan ve yıkıldığı zaman mihrabını bulup üzerinde burada ‘bu camiyi tekrar inşa etmeyi nasip et bize Rabbim’ diye dua ettiğim Koca Alaca Camii’nin taşlarına sorsunlar.

BU MESAJLAR ÜZERİNDEN SADAKAT TESTİ YAPANLAR…

– Bu tür mesajlar üzerinden sadakat testine bizi tabi tutmaya çalışanlar da bilsinler; biz bu topraklardaki ilk başkentimiz olan Konya’nın hamurunda yoğrulmuşuz, devlet ahlakı ne demek biliriz. Ve gerektiğinde devletimiz zaaf göstermesin diye nefsimizi ayaklarımızın altına alıp, bütün makamları elimizin tersiyle ittiğimize de bu millet şahittir.

Kriz çıkarmak kolayken, her türlü fitneyi yaymak çok kolayken, bütün bunlara dur dediğimize de Allah şahittir. Bu tür mesajlar vermek isteyenler ve bizim sadakatimizi sorgulamaya kalkanlar bizi Hazreti Mevlânâ’nın irfanına, hikmetine ram olan bizi o terazide tartsınlar. Görecekler ki, Hazreti Mevlânâ’nın irfanı ve hikmeti bizim yolumuzun ışığıdır.

– Biz kimseye adaletsizlik yapmayız ama kim tarafından ve kime adaletsizlik yapılırsa, ona da rıza göstermeyiz. Bizi hiç yılmayan yalçın Toros dağlarına sorsunlar, cesaretimizi oradan aldık. Kimsenin önünde eğilmez, kimseye baş eğmeyiz.

GÜN GELİR, KİMİN MİRASA İHANET ETTİĞİ GÖRÜLÜR

– Allah, Sultan Abdülhamid Han’ın da, bütün ecdadın da mirasına sahip çıkmayı bize nasip eylesin. Gün gelir hesap günü defterler açıldığında kimin o mirasa sahip çıktığı görülür. Kimin o mirasa ihanet ettiği görülür. Sadakatimiz her şeyden önce Rabbimize, aziz ülkemize, necip milletimize ve kökünü kadim kültürümüzden alan ilkelerimizedir. O ilkelerden sapmaksızın toplumumuzun neresinde olursak olalım, dayanışma içinde olacağımıza eminim.

EKOMOMİK SIKINTILAR YAŞADIĞINIZIN FARKINDAYIZ

– Türkiye’de yaşamakta olduğumuz ekonomik sıkıntıların bazı göstergeleri var. Bilmek durumundayız ki, ekonomik hayat bir boşlukta seyretmez. Sizler, sanayiciler, iş adamları ekonominin iç piyasalar itibariyle de, dış piyasalar itibariyle de bir büyük risk içinde seyrettiğini bilirsiniz. Türkiye içinde olduğu ekonomik krizin aşılabilmesi için her şeyden önce güven ortamının tesis edilmesi, hukuk devleti kurallarının işletilmesi lazım.

– Siyasetten, adalet sisteminden bağımsız şekilde ekonominin düzeltileceğini varsaymak ekonominin temel rasyonelliğini fark etmemek demektir. Bu açıdan bakıldığında ekonomi teknik bir süreç değildir. Hukukla, siyasi istikrarla ve ülkedeki genel sükunet ortamıyla doğrudan alakalıdır.

‘HUKUK DEVLETİ TAHKİM EDİLMELİ’

– Önümüzdeki dört yıl seçimsiz bir dört yıldır, normal şartlar altında. Bu dört yıl içinde hukuk devletinin tahkim edilmesi, insan haklarına, demokratik özgürlüklere dayalı reformların hızlandırılması ekonomik hayata da güven verecektir.

Payitaht Abdülhamit’te ne oldu?

TRT’nin çok konuşulan dizisi Payitaht Abdülhamid’in son bölümü sosyal medyada tıklanma rekorları kırmıştı. Sebebi ise Abdülhamid’in “Gül ağacına su veririz. Lakin su hem güle yarar hem de dikene… Yanımızda yöremizde su verdiklerimiz diken olmaya meyletmişlerse sonunda mutlaka budarız!” sözleriydi.

http://www.tr724.com/davutoglu-ciddiye-almadim-dedigi-dizi-mesajina-dakikalarca-cevap-verdi/
11 May 2019 12:57 güncellendi
11 May 2019 12:57
Mart ayı şubattan, nisan ise marttan daha iyi olacaktı; ama olmadı! Otomobil ve hafif ticari araç satışları resmen çakıldı....

HABER İNCELEME | YUSUF DERELİ

Nisan, Mart’tan daha kötü!

Mart ayı şubattan, nisan ise marttan daha iyi olacaktı; ama olmadı! Otomobil ve hafif ticari araç satışları resmen çakıldı. Mart ayında 49.221 olan otomobil ve hafif ticari araç satışı, nisanda 30 bin 971’e geriledi. Pazar yüzde 56 düştü. İlk 4 ayda daralma ise yüzde 48 olarak kayıtlara girdi.

14 Nisan’daki haber incelemede otomotiv sektörünün geçtiğimiz yılı mumla arayacağını söylemiş ve bunun nedenlerini sıralamıştık. Pazara ilişkin son veriler de haklı olduğumuzu ortaya koydu. Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) verilerine göre, Nisan ayında otomobil ve hafif ticari araç pazarı yüzde 56 düşüşle 30 bin 971 adet oldu.

HAFİF TİCARİ ARAÇ SATIŞLARI YÜZDE 59 AZALDI

Otomobil satışları yüzde 55.7 azalarak 24 bin 416 adet, hafif ticari araç satışları da yüzde 59,08 gerileyerek 6 bin 555 adet olarak gerçekleşti. ODD verilerine göre, otomobil ve hafif ticari araç pazarı, 10 yıllık Nisan ayı ortalama satışlarına göre ise yüzde 55,6 azaldı.

İLK DÖRT AYDA DARALMA YÜZDE 48

Ocak-nisan döneminde ise otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı yüzde 47,9 azalarak 119 bin 440 adet olarak kayıtlara geçti. Buna göre ilk dört ayda otomobil satışları yüzde 47,4 azalarak 93 bin 228; hafif ticari araç pazarı da yüzde 49,73 düşüşle 26 bin 212 adet oldu.

PAZAR GİDEREK DARALIYOR

Otomotiv pazarı geçtiğimiz yılı yüzde 35 daralarak geçirmişti. Bu yılın ilk çeyreğinde ise daralma yüzde 44 olarak gerçekleşti. İlk dört ayın sonunda ise oran yüzde 48’e kadar çıktı. Mart ayında yaklaşık 49 bin olan satış, nisanda 31 bine geriledi.

http://www.tr724.com/otomotiv-pazari-yuzde-56-daraldi-nisan-marttan-daha-kotu/
11 May 2019 12:50 güncellendi
11 May 2019 12:50
Vurulan Rus uçağı sonrasında neler oldu? YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN 24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye’ye ait F-16 savaş uçağı, Rusya Federasyonu’na ait bir SU-24M saldırı uçağını Türkiye-Suriye sınırına yakın bölgede vurdu ve düşürdü. Türkiye, Rus uçağının hava sahasına girerek tecavüzde bulunduğunu ve birçok kereler uyarı yapılmasına karşın Türkiye hava sahasını terk etmediğini, bunun üzerine angajman kuralları gereğince iki Türk F16’sı tarafından yakın takibe alındığını ve vurulduğunu açıkladı. Rusya savunma bakanlığıysa uçaklarının Türkiye hava sahasına girmediğini ve Rusya tarafından kontrol edilen Suriye hava sahası dâhilinde Türk uçakları tarafından saldırıya uğradığını açıkladı. Rus uçağı vurulduktan sonra, Bayırbucak Türkmenlerinden oluşan bir cihatçı grup tarafından kontrol edilen bölgeye düştü. Düşen uçaktan fırlatma mekanizmasıyla atlayan iki Rus pilotun üzerine, paraşütle yere iniş yaparken üzerlerine cihatçı Türkmen grup tarafından makineli tüfeklerle ateş açıldı. Pilotlardan biri havada öldü. Diğer Rus pilot kurtulmayı başardı ve Rus birliklerince güvenli bölgeye kaçırıldı. Rusya, Türkiye’nin Suriye’de cihatçı teröristleri desteklediğini ve IŞİD’le petrol ticareti yaptığını, böylelikle IŞİD’in finansmanına olanak sağladığını duyurdu. Rusya devlet başkanı Putin, Türkiye’nin uçaklarını düşürmesini “sırtlarından bıçaklanma” olarak niteledi. Aynı gün Rusya dışişleri, Rus vatandaşlarına Türkiye’ye gitmeme yönünde uyarı yaptı. Rus turizm şirketleri birbiri ardına Türkiye tur rezervasyonlarını iptal etti. Rusya genelkurmay başkanlığı, Türkiye ile her türlü askeri diyaloğun kesildiğini açıkladı. Rusya, olayın gerçekleştiği Türk-Suriye sınırında Rus savunma sistemlerini takviye etti ve Rus devriye uçuşlarını 7/24’e çıkardı. Putin, açıkça Türkiye’yi tehdit ederek, uçak düşürülme olayında Türkiye’nin yanlış yaptığını ve hatasını kabul ederek özür dilemesi, Moskova’ya tazminat ödemesi ve bu tür bir saldırının bir daha tekrar etmeyeceğini garanti etmesini, aksi halde her türlü yaptırım haklarını saklı tuttuklarını deklare etti. Erdoğan ise, Putin’e yanıt olarak, “Özür dilemesi gereken bir taraf varsa, bu biz değiliz. Hava sahamızı ihlal edenler özür dilemeli!” şeklinde açıklama yaptı. IŞİD yardımı konusunda Putin’in suçlamalarını reddeden Erdoğan, “İddialarını kanıtlaması gerek. Kanıtlayabilirse, ben bu makamdan ayrılırım” diye konuştu. Rusya, resmi olarak tüm Rusya vatandaşlarının derhal Türkiye’den ayrılmaları uyarısı yaptı. Aynı zamanda yüzlerce Türkiye vatandaşı iş insanı Rusya’dan sınırdışı edildi. Buna ek olarak, Rusya sınırlarına giriş yapmak isteyen Türk tırlarını geri göndermeye başladı. Rusya: Erdoğan ve ailesi, IŞİD’in Suriye’deki yasadışı petrol sevkiyatıyla doğrudan ilişkili https://www.youtube.com/watch?v=nMA4B2ZnQ2o 27 Kasım günü, Rusya’nın ciddiyetini anlayan Erdoğan Putin’i aradı. Ancak Putin’in yardımcısı Yuri Uşakov, Putin’in Türkiye resmen özür dileyene dek Erdoğan’la görüşmeme kararı aldığını duyurdu. Kriz kontrolden çıkmıştı ve Türkiye’de TSK içinde ciddi bir bunalım baş göstermişti. Aynı gün Rusya Türkiye üniversiteleriyle ilişkileri askıya aldığını açıkladı. Türkiye menşeli televizyon dizileri yayından kaldırıldı. 28 Kasım günü Erdoğan Türk basınına “Yaşanan hadiseden dolayı gerçekten üzgünüz. Biz böyle olmasını istemezdik. Temenni ederim ki bundan sonra böyle bir şey olmaz” açıklaması yaparak, Putin’i yatıştırmaya çalıştı. TSK’ya yakın kulislerde Rus uçaklarının Türkiye sınırına yakın uçtukları ve Türkiye’ye ait her tür hava unsurunun Suriye’ye geçmesi halinde düşürülmesi emrinin verildiğini konuşuyordu. Batılı başkentlerde panik havası esiyordu. NATO bir taraftan ittifak kuralları ve centilmenlik anlaşması gereği Ankara’ya destek açıklamaları yapıyor, diğer taraftan kapalı kapılar ardından Rus uçağının neden düşürüldüğünü, bu emri kimin verdiğini anlamaya gayret ediyordu. “İşimizi yaptık ve özür dilemeyeceğiz!” Başbakan Ahmet Davutoğlu, Erdoğan’ın açıklamalarının aksine, geri adım atmayarak Rusya’dan gelen sert açıklamaların Ankara tarafından kabul edilecek gibi olmadığını söylüyor, her düzeyde görüşmeye hazır olduğunu, ama kesinlikle özür dileme diye bir şeyin söz konusu olmayacağını açıklayarak Moskova’ya meydan okuyordu. “Ordumuz sorumluluğunu yerine getirdi, işimizi yaptık ve özür dilemeyeceğiz!” diyerek Erdoğan’ın aksine bir tutum içine giriyordu. Putin, bu açıklamaların ardından, Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesinin nedeninin, IŞİD ile yapılan petrol ticaretini sürdürmek olarak açıkladı. Rusya tarafından IŞİD petrol konvoylarının Türkiye ile ilişkilerini belgelediği iddia edilen hava (muhtemelen uydu) görüntüleri basına sızdırıldı. Putin “elimizde ney istihbarat var” diyerek bu görsel kanıtlara atıfta bulundu. Erdoğan Putin’in iddialarının kabul edilemez olduğunu ve iddia sahibinin (Putin’in) iddialarını ispatla mükellef olduğunu, aksi takdirde istifa etmesi gerektiğini söylerken, Rusya savunma bakan yardımcısı Anatoly Antonov Türkiye’nin “IŞİD petrolünün en büyük alcısı” olduğunu ve “haince bir savaş suçu işlediğini” açıkladı. Rusya savunma bakanlığı, uluslararası basına uydu fotoğraflarını dağıtarak, IŞİD petrol konvoyunun Türkiye yönünde seyir halinde net olarak görüldüğünü, Türkiye’nin IŞİD ile işbirliği yaptığını duyurdu. Artık Rusya aleni olarak Türkiye’yi savaş suçu işlemekle ve IŞİD’e hamilik etmekle suçluyordu. Bu açıklamanın yapıldığı tarihten bir gün sonra, 3 Aralık’ta Rusya tek taraflı olarak Türk Akımı projesini askıya aldı. Putin kararı duyurduğu basın toplantısında “Türkiye’yi pişman edeceğini” açıkladı ve ekledi: “Rusya’nın yanıtının sadece yaptırımlarla sınırlı kalacağını düşünenler yanılıyor!”. İşte ne olduysa bu olaydan sonra oldu Ergenekoncu çevrelerin bu aşamada devreye girdikleri görülüyor. Doğu Perinçek Rus uçağının düşürülmesinde ABD ve İsrail’in parmağı olduğunu öne sürüyor. Erdoğan ile Putin’in Rus uçağı düşürülmeden dört gün önce Türkiye’nin Cerablus bölgesine askeri operasyon düzenlemesi konusunu görüştüğünü, Putin’in bunu kabul ettiğini, Türk ordusunun kuzey Suriye’ye girmemesi için ABD ve İsrail tarafından uçak düşürülmesi olayının gerçekleştirildiğini iddia eden Perinçek çok enteresan bir şey söylüyor. Bağlamdan kopuk olmasına karşın “paralel yapı” ile ABD arasındaki ilişkiye değiniyor! “Türkiye-Rusya ilişkileri normalleşmezse AKP iktidarı devrilir!” diyor. Bu arada Ankara Rus pilotunu öldüren cihatçı Türk vatandaşı Alparslan Çelik’i apar topar tutukluyor. Cihatçının yeri Ankara tarafından biliniyor yani! Elleriyle koymuş gibi Alpaslan Çelik’i buluyorlar. Bu durum, Türk istihbaratı uçak düşürülmesi olayının neresinde sorusunu ister istemez akıllara getiriyor. Bayırbucak Türkmenleri kartının Türkiye’nin kuzey Suriye’ye yönelik askeri emelleri için en önemli meşruiyet zemini oluşturduğunu, Can Dündar’ın MİT Tırları haberinin bu nedenle Erdoğan’ın çok büyük tepkisini çektiğini de bu bağlamda hatırlatayım. Cerablus’ta ne oldu? Erdoğan orada ne yaptı veya yaptırttı? IŞİD petrolünde Erdoğan ve onun kontrolündeki Ankara ne gibi bir işlev üstlenmişti? Suriye’de neler dönüyordu? Bu işlerden Ankara’da kimler rahatsızdı? NATO bu olayları kontrol edebilmek ve Ankara’yı “normalleştirebilmek” için neler yaptı veya yapamadı? TSK içinde Rus uçağını düşürten, o emri veren hizip hangisiydi? Avrasyacılar Türkiye’yi Rus etkisine açabilmek için mi bunu yaptılar? Yoksa NATO’cu kanat Rusya ile ilişkileri kökten kopartmak için mi bu hamleyi yaptı? Davutoğlu ve Erdoğan’ın vur emrini verenler olmadığını biliyoruz! Bu işin kontrolü kimdeydi peki? MİT bu işin neresindeydi? Ankara’da Erdoğan ve çevresine “lades” yaptıran ve başladıkları işbirliğinde üstün taraf konumuna geçmeyi başaran Avrasyacı Ergenekoncular, bunu yaparken Rus uçağının düşürülmesi konusunu mu kullandılar? Emri kim vermişse vermiş, bunun önemi olsa da, olayın neticesi daha önemli: bu olay sonrasında Türkiye üzerinde artan bir Rus etkisi gözlemleniyor. Ve bu etki, 15 Temmuz’a kadar devam ediyor. 15 Temmuz gecesi Putin’in danışmanı ve Rus Avrasyacılığının babası Profesör Aleksandr Dugin Ankara’da ne yapıyordu? Neden “darbe istihbaratını Türk hükümetiyle paylaştığını” söyledi? Bu bilginin üzerine Türkiye’de neden kimse gitmedi? Bu iddia Ankara tarafından asla yalanlanmadı! Neden? Perinçek’in dediği gibi, Rusya’yı karşıya almanın bedeli iktidarın devrilmesi miydi? Eğer öyleyse, 15 Temmuz ve sonrasında tasfiye edilen NATO’cu subayları nasıl değerlendirmek gerekiyor? Bunlar Rusya’ya yanaşmayı reddeden ve maceracı bulan NATO’cu kanat olduklarına göre, 15 Temmuz öncesi fişlemeler konusunu bu bağlamda değerlendirmeyelim mi? Rusya 15 Temmuz’un planlanması ve icrası konusunda salt istihbari bir işbirliğinde mi bulundu? Acaba başka “daha aktif” bir misyon üstlendi mi? Neden Ergenekoncu Avrasya kanadı, 15 Temmuz sonrasında Perinçek ağzından İran’da yaptığı bir konuşmada İranlılara Türk ordusundan NATO’yu tasfiye ettiklerini söyledi? Neden CHP ve İYİ Parti gibi “muhalifler” NATO’dan uzaklaşan Türkiye meselesini hiç ama hiç gündemlerine al(a)mıyor? Türkiye’deki 15 Temmuz sonrası güç dengelerini incelerken neden karşımıza hep Rusya ve Avrasyacılar çıkıyor? Bu soruların üzerine gittiğimiz sürece, 15 Temmuz’da ne oldu sorusuna daha tatmin edici yanıtlar verebileceğiz sanırım. http://www.tr724.com/vurulan-rus-ucagi-sonrasinda-neler-oldu/
Vurulan Rus uçağı sonrasında neler oldu?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye’ye ait F-16 savaş uçağı, Rusya Federasyonu’na ait bir SU-24M saldırı uçağını Türkiye-Suriye sınırına yakın bölgede vurdu ve düşürdü. Türkiye, Rus uçağının hava sahasına girerek tecavüzde bulunduğunu ve birçok kereler uyarı yapılmasına karşın Türkiye hava sahasını terk etmediğini, bunun üzerine angajman kuralları gereğince iki Türk F16’sı tarafından yakın takibe alındığını ve vurulduğunu açıkladı. Rusya savunma bakanlığıysa uçaklarının Türkiye hava sahasına girmediğini ve Rusya tarafından kontrol edilen Suriye hava sahası dâhilinde Türk uçakları tarafından saldırıya uğradığını açıkladı.

Rus uçağı vurulduktan sonra, Bayırbucak Türkmenlerinden oluşan bir cihatçı grup tarafından kontrol edilen bölgeye düştü. Düşen uçaktan fırlatma mekanizmasıyla atlayan iki Rus pilotun üzerine, paraşütle yere iniş yaparken üzerlerine cihatçı Türkmen grup tarafından makineli tüfeklerle ateş açıldı. Pilotlardan biri havada öldü. Diğer Rus pilot kurtulmayı başardı ve Rus birliklerince güvenli bölgeye kaçırıldı.

Rusya, Türkiye’nin Suriye’de cihatçı teröristleri desteklediğini ve IŞİD’le petrol ticareti yaptığını, böylelikle IŞİD’in finansmanına olanak sağladığını duyurdu.

Rusya devlet başkanı Putin, Türkiye’nin uçaklarını düşürmesini “sırtlarından bıçaklanma” olarak niteledi. Aynı gün Rusya dışişleri, Rus vatandaşlarına Türkiye’ye gitmeme yönünde uyarı yaptı. Rus turizm şirketleri birbiri ardına Türkiye tur rezervasyonlarını iptal etti. Rusya genelkurmay başkanlığı, Türkiye ile her türlü askeri diyaloğun kesildiğini açıkladı. Rusya, olayın gerçekleştiği Türk-Suriye sınırında Rus savunma sistemlerini takviye etti ve Rus devriye uçuşlarını 7/24’e çıkardı. Putin, açıkça Türkiye’yi tehdit ederek, uçak düşürülme olayında Türkiye’nin yanlış yaptığını ve hatasını kabul ederek özür dilemesi, Moskova’ya tazminat ödemesi ve bu tür bir saldırının bir daha tekrar etmeyeceğini garanti etmesini, aksi halde her türlü yaptırım haklarını saklı tuttuklarını deklare etti.

Erdoğan ise, Putin’e yanıt olarak, “Özür dilemesi gereken bir taraf varsa, bu biz değiliz. Hava sahamızı ihlal edenler özür dilemeli!” şeklinde açıklama yaptı. IŞİD yardımı konusunda Putin’in suçlamalarını reddeden Erdoğan, “İddialarını kanıtlaması gerek. Kanıtlayabilirse, ben bu makamdan ayrılırım” diye konuştu. Rusya, resmi olarak tüm Rusya vatandaşlarının derhal Türkiye’den ayrılmaları uyarısı yaptı. Aynı zamanda yüzlerce Türkiye vatandaşı iş insanı Rusya’dan sınırdışı edildi. Buna ek olarak, Rusya sınırlarına giriş yapmak isteyen Türk tırlarını geri göndermeye başladı.

Rusya: Erdoğan ve ailesi, IŞİD’in Suriye’deki yasadışı petrol sevkiyatıyla doğrudan ilişkili
https://www.youtube.com/watch?v=nMA4B2ZnQ2o

27 Kasım günü, Rusya’nın ciddiyetini anlayan Erdoğan Putin’i aradı. Ancak Putin’in yardımcısı Yuri Uşakov, Putin’in Türkiye resmen özür dileyene dek Erdoğan’la görüşmeme kararı aldığını duyurdu. Kriz kontrolden çıkmıştı ve Türkiye’de TSK içinde ciddi bir bunalım baş göstermişti. Aynı gün Rusya Türkiye üniversiteleriyle ilişkileri askıya aldığını açıkladı. Türkiye menşeli televizyon dizileri yayından kaldırıldı. 28 Kasım günü Erdoğan Türk basınına “Yaşanan hadiseden dolayı gerçekten üzgünüz. Biz böyle olmasını istemezdik. Temenni ederim ki bundan sonra böyle bir şey olmaz” açıklaması yaparak, Putin’i yatıştırmaya çalıştı. TSK’ya yakın kulislerde Rus uçaklarının Türkiye sınırına yakın uçtukları ve Türkiye’ye ait her tür hava unsurunun Suriye’ye geçmesi halinde düşürülmesi emrinin verildiğini konuşuyordu. Batılı başkentlerde panik havası esiyordu. NATO bir taraftan ittifak kuralları ve centilmenlik anlaşması gereği Ankara’ya destek açıklamaları yapıyor, diğer taraftan kapalı kapılar ardından Rus uçağının neden düşürüldüğünü, bu emri kimin verdiğini anlamaya gayret ediyordu.

“İşimizi yaptık ve özür dilemeyeceğiz!”

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Erdoğan’ın açıklamalarının aksine, geri adım atmayarak Rusya’dan gelen sert açıklamaların Ankara tarafından kabul edilecek gibi olmadığını söylüyor, her düzeyde görüşmeye hazır olduğunu, ama kesinlikle özür dileme diye bir şeyin söz konusu olmayacağını açıklayarak Moskova’ya meydan okuyordu. “Ordumuz sorumluluğunu yerine getirdi, işimizi yaptık ve özür dilemeyeceğiz!” diyerek Erdoğan’ın aksine bir tutum içine giriyordu. Putin, bu açıklamaların ardından, Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesinin nedeninin, IŞİD ile yapılan petrol ticaretini sürdürmek olarak açıkladı. Rusya tarafından IŞİD petrol konvoylarının Türkiye ile ilişkilerini belgelediği iddia edilen hava (muhtemelen uydu) görüntüleri basına sızdırıldı. Putin “elimizde ney istihbarat var” diyerek bu görsel kanıtlara atıfta bulundu.

Erdoğan Putin’in iddialarının kabul edilemez olduğunu ve iddia sahibinin (Putin’in) iddialarını ispatla mükellef olduğunu, aksi takdirde istifa etmesi gerektiğini söylerken, Rusya savunma bakan yardımcısı Anatoly Antonov Türkiye’nin “IŞİD petrolünün en büyük alcısı” olduğunu ve “haince bir savaş suçu işlediğini” açıkladı. Rusya savunma bakanlığı, uluslararası basına uydu fotoğraflarını dağıtarak, IŞİD petrol konvoyunun Türkiye yönünde seyir halinde net olarak görüldüğünü, Türkiye’nin IŞİD ile işbirliği yaptığını duyurdu. Artık Rusya aleni olarak Türkiye’yi savaş suçu işlemekle ve IŞİD’e hamilik etmekle suçluyordu. Bu açıklamanın yapıldığı tarihten bir gün sonra, 3 Aralık’ta Rusya tek taraflı olarak Türk Akımı projesini askıya aldı. Putin kararı duyurduğu basın toplantısında “Türkiye’yi pişman edeceğini” açıkladı ve ekledi: “Rusya’nın yanıtının sadece yaptırımlarla sınırlı kalacağını düşünenler yanılıyor!”.

İşte ne olduysa bu olaydan sonra oldu

Ergenekoncu çevrelerin bu aşamada devreye girdikleri görülüyor. Doğu Perinçek Rus uçağının düşürülmesinde ABD ve İsrail’in parmağı olduğunu öne sürüyor. Erdoğan ile Putin’in Rus uçağı düşürülmeden dört gün önce Türkiye’nin Cerablus bölgesine askeri operasyon düzenlemesi konusunu görüştüğünü, Putin’in bunu kabul ettiğini, Türk ordusunun kuzey Suriye’ye girmemesi için ABD ve İsrail tarafından uçak düşürülmesi olayının gerçekleştirildiğini iddia eden Perinçek çok enteresan bir şey söylüyor. Bağlamdan kopuk olmasına karşın “paralel yapı” ile ABD arasındaki ilişkiye değiniyor! “Türkiye-Rusya ilişkileri normalleşmezse AKP iktidarı devrilir!” diyor. Bu arada Ankara Rus pilotunu öldüren cihatçı Türk vatandaşı Alparslan Çelik’i apar topar tutukluyor. Cihatçının yeri Ankara tarafından biliniyor yani! Elleriyle koymuş gibi Alpaslan Çelik’i buluyorlar. Bu durum, Türk istihbaratı uçak düşürülmesi olayının neresinde sorusunu ister istemez akıllara getiriyor. Bayırbucak Türkmenleri kartının Türkiye’nin kuzey Suriye’ye yönelik askeri emelleri için en önemli meşruiyet zemini oluşturduğunu, Can Dündar’ın MİT Tırları haberinin bu nedenle Erdoğan’ın çok büyük tepkisini çektiğini de bu bağlamda hatırlatayım.

Cerablus’ta ne oldu?

Erdoğan orada ne yaptı veya yaptırttı? IŞİD petrolünde Erdoğan ve onun kontrolündeki Ankara ne gibi bir işlev üstlenmişti? Suriye’de neler dönüyordu? Bu işlerden Ankara’da kimler rahatsızdı? NATO bu olayları kontrol edebilmek ve Ankara’yı “normalleştirebilmek” için neler yaptı veya yapamadı? TSK içinde Rus uçağını düşürten, o emri veren hizip hangisiydi? Avrasyacılar Türkiye’yi Rus etkisine açabilmek için mi bunu yaptılar? Yoksa NATO’cu kanat Rusya ile ilişkileri kökten kopartmak için mi bu hamleyi yaptı? Davutoğlu ve Erdoğan’ın vur emrini verenler olmadığını biliyoruz! Bu işin kontrolü kimdeydi peki? MİT bu işin neresindeydi? Ankara’da Erdoğan ve çevresine “lades” yaptıran ve başladıkları işbirliğinde üstün taraf konumuna geçmeyi başaran Avrasyacı Ergenekoncular, bunu yaparken Rus uçağının düşürülmesi konusunu mu kullandılar? Emri kim vermişse vermiş, bunun önemi olsa da, olayın neticesi daha önemli: bu olay sonrasında Türkiye üzerinde artan bir Rus etkisi gözlemleniyor. Ve bu etki, 15 Temmuz’a kadar devam ediyor.

15 Temmuz gecesi Putin’in danışmanı ve Rus Avrasyacılığının babası Profesör Aleksandr Dugin Ankara’da ne yapıyordu? Neden “darbe istihbaratını Türk hükümetiyle paylaştığını” söyledi? Bu bilginin üzerine Türkiye’de neden kimse gitmedi? Bu iddia Ankara tarafından asla yalanlanmadı! Neden? Perinçek’in dediği gibi, Rusya’yı karşıya almanın bedeli iktidarın devrilmesi miydi? Eğer öyleyse, 15 Temmuz ve sonrasında tasfiye edilen NATO’cu subayları nasıl değerlendirmek gerekiyor? Bunlar Rusya’ya yanaşmayı reddeden ve maceracı bulan NATO’cu kanat olduklarına göre, 15 Temmuz öncesi fişlemeler konusunu bu bağlamda değerlendirmeyelim mi? Rusya 15 Temmuz’un planlanması ve icrası konusunda salt istihbari bir işbirliğinde mi bulundu? Acaba başka “daha aktif” bir misyon üstlendi mi? Neden Ergenekoncu Avrasya kanadı, 15 Temmuz sonrasında Perinçek ağzından İran’da yaptığı bir konuşmada İranlılara Türk ordusundan NATO’yu tasfiye ettiklerini söyledi? Neden CHP ve İYİ Parti gibi “muhalifler” NATO’dan uzaklaşan Türkiye meselesini hiç ama hiç gündemlerine al(a)mıyor? Türkiye’deki 15 Temmuz sonrası güç dengelerini incelerken neden karşımıza hep Rusya ve Avrasyacılar çıkıyor?

Bu soruların üzerine gittiğimiz sürece, 15 Temmuz’da ne oldu sorusuna daha tatmin edici yanıtlar verebileceğiz sanırım.

http://www.tr724.com/vurulan-rus-ucagi-sonrasinda-neler-oldu/
11 May 2019 12:47
Türkiye genelinde elektrik dağıtım şirketlerinin, kamunun malını kullanarak reklamlardan kazandığı parayı düşünün! Elektrik direkleri reklamları, kimin cebine giriyor? ÖZEL HABER | İLKER DOĞAN Elektrik dağıtım şirketleri, direklere aldıkları reklamlardan yıllık milyonlarca lira gelir elde ediyor. En küçük ilanın bedeli aylık 4 bin 700 lira. Polebanner olarak adlandırılan uzun ve direklere paralel reklamlar için ise 7 bin lira ödemek zorundasınız. Trafolara giydirilen reklamlarda ise ücret daha da artıyor. Bu reklam gelirlerinin bir kısmının tüketici lehine faturalara yansıtılacağı açıklanmıştı yıllar önce. Ancak dağıtım şirketlerinin yıllık reklamlardan ne kadar kazandığını, aldığı paranın ne kadarını tüketici lehine faturalara yansıttığını hiç kimse bilmiyor! 2015 yılının Eylül ayında yayınlanan haberlerde, ‘elektrik direklerinde reklam döneminin başladığı’ duyuruluyordu. Buna göre, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK),döviz kurunda yaşanan artış nedeniyle (3 liraya yükselmişti) mali açıdan zorlanan elektrik dağıtım şirketleri için harekete geçmişti. Haberlerde, “EPDK’nın bu adımı, hem tüketiciye hem de şirketlere yansıyacak. Reklam gelirinden sağlanacak gelirlerin bir bölümü, dağıtım şirketlerinin kasasında kalacak. Bir bölümü de tüketici lehine tarifeye yansıtılacak. Böylece elektrik faturalarında indirim sağlanabilecek.” ifadelerine yer veriliyordu. Aradan 4 yıl geçti. Ancak faturalarda zerre kadar düşme olmadığı gibi aksine zam üstüne zam geldi. 36 LİRALIK FATURA 140 LİRAYA DAYANDI! Araştırma raporlarına göre, konutlarda aylık ortalama tüketim 230 Kw/saat. 2007 yılında söz konusu tüketim için ödenen bedel 36 liraydı. Geçtiğimiz yıl eylül ayına kadar bu rakam 103 TL yükseldi. Ancak Ekim ayında yaşanan zamlardan sonra bugün aylık 230 Kw/h için tüketicinin ödeyeceği para fon ve vergi kesintileri dahil yaklaşık 138 lirayı buldu. TMMOB Makina Mühendisleri Odası’nın raporuna göre asgari yaşam standardında dört kişilik bir ailenin aylık doğal gaz ve elektrik faturası toplamı 300 liraya dayandı! KAMU BİNALARI ŞİRKETLERE GELİR KAPISI OLDU 2015 yılında doların 3 TL’ye doğru tırmanması sonra EPDK, elektrik dağıtım şirketlerine bir ‘kıyak’ yaptı! Ve elektirik direklerine reklam almalarına izin verdi. Buna göre Türkiye genelinde faaliyet gösteren 21 elektirik dağıtım şirketi, işlettikleri dağıtım şebekesi üzerinden reklam ve kira geliri elde edecekti. Bu, şirketlerin, mülkiyeti TEDAŞ’a yani kamuya ait olan direk ve trafo gibi dağıtım altyapısına reklam alarak, kiraya vererek milyonlarca lira gelir sağlamaları demekti. Ve uygulama başladı. HANİ FATURALARA YANSIYACAKTI! Söz konusu dönemde yapılan haberlerde, elde edilen reklam gelirinin bir kısmının dağıtım şirketlerine aktarılacağı, bir kısmının Hazine’ye gelir kaydedileceği kalan bölümün ise tüketici lehine faturalara yansıtılacağı belirtiliyordu. Ancak 4 yıldır elektrik faturalarında zerre kadar düşüş olmadığı gibi, aksine 2015’de ortalama 85-90 lira ödeyen tüketicinin bugün cebinden çıkan para 140 lirayı buluyor. TÜRKİYE’DE 14,7 MİLYON DİREK VAR 2019 yılı Mayıs ayı itibarıyla ülkede elektrik dağıtımda 21 şirket faaliyet gösteriyor. Sadece İstanbul’da yaklaşık 6 bin 500 trafo, 470 bin direk bulunuyor. Türkiye genelinde de 14.7 milyon direk, 400 bin trafo var. Elektrik direklerine posterpano (94*136 cm) ve polebanner (88*232cm) reklamlar alınıyor. Direklere asılan küçük levhalar şeklinde olan posterpanolar için istenen ücret KDV dahil aylık 4 bin 700 lira! Uzun şerit şeklinde olan polebannerlarda ise fiyat 7 bin lirayı buluyor. Trafo duvarlarına asılan reklamlarda ise trafonun büyüklüğüne göre rakam 15 bin liraya kadar çıkıyor. MİLYONLARCA LİRA KİMİN CEBİNE GİDİYOR? Elektrik dağıtım şirketlerinin, direklere ve trafo binalarına aldıkları reklamlardan yıllık ne kadar kazandıklarına dair elimizde net bir rakam yok; zira bu konuda çok ketumlar. Ancak reklam fiyatlarını ve direk sayısını biliyoruz. Basit bir hesap yapalım; İstanbul’daki dağıtım şirketlerinin 470 bin direkten sadece 50 binine, aylık ortalama 5 bin liradan reklam aldığını düşünün. Bu 250 milyon lira gelir anlamına geliyor. Yıllık 3 milyar TL! Bunun içerisinde trafo reklamlarından alınan para yok! Şimdi de, Türkiye genelinde elektrik dağıtım şirketlerinin, kamunun malını kullanarak reklamlardan kazandığı parayı düşünün! http://www.tr724.com/elektrik-direkleri-reklamlari-kimin-cebine-giriyor/
Türkiye genelinde elektrik dağıtım şirketlerinin, kamunun malını kullanarak reklamlardan kazandığı parayı düşünün!

Elektrik direkleri reklamları, kimin cebine giriyor?

ÖZEL HABER | İLKER DOĞAN

Elektrik dağıtım şirketleri, direklere aldıkları reklamlardan yıllık milyonlarca lira gelir elde ediyor. En küçük ilanın bedeli aylık 4 bin 700 lira. Polebanner olarak adlandırılan uzun ve direklere paralel reklamlar için ise 7 bin lira ödemek zorundasınız. Trafolara giydirilen reklamlarda ise ücret daha da artıyor. Bu reklam gelirlerinin bir kısmının tüketici lehine faturalara yansıtılacağı açıklanmıştı yıllar önce. Ancak dağıtım şirketlerinin yıllık reklamlardan ne kadar kazandığını, aldığı paranın ne kadarını tüketici lehine faturalara yansıttığını hiç kimse bilmiyor!

2015 yılının Eylül ayında yayınlanan haberlerde, ‘elektrik direklerinde reklam döneminin başladığı’ duyuruluyordu. Buna göre, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK),döviz kurunda yaşanan artış nedeniyle (3 liraya yükselmişti) mali açıdan zorlanan elektrik dağıtım şirketleri için harekete geçmişti. Haberlerde, “EPDK’nın bu adımı, hem tüketiciye hem de şirketlere yansıyacak. Reklam gelirinden sağlanacak gelirlerin bir bölümü, dağıtım şirketlerinin kasasında kalacak. Bir bölümü de tüketici lehine tarifeye yansıtılacak. Böylece elektrik faturalarında indirim sağlanabilecek.” ifadelerine yer veriliyordu. Aradan 4 yıl geçti. Ancak faturalarda zerre kadar düşme olmadığı gibi aksine zam üstüne zam geldi.

36 LİRALIK FATURA 140 LİRAYA DAYANDI!

Araştırma raporlarına göre, konutlarda aylık ortalama tüketim 230 Kw/saat. 2007 yılında söz konusu tüketim için ödenen bedel 36 liraydı. Geçtiğimiz yıl eylül ayına kadar bu rakam 103 TL yükseldi. Ancak Ekim ayında yaşanan zamlardan sonra bugün aylık 230 Kw/h için tüketicinin ödeyeceği para fon ve vergi kesintileri dahil yaklaşık 138 lirayı buldu. TMMOB Makina Mühendisleri Odası’nın raporuna göre asgari yaşam standardında dört kişilik bir ailenin aylık doğal gaz ve elektrik faturası toplamı 300 liraya dayandı!

KAMU BİNALARI ŞİRKETLERE GELİR KAPISI OLDU

2015 yılında doların 3 TL’ye doğru tırmanması sonra EPDK, elektrik dağıtım şirketlerine bir ‘kıyak’ yaptı! Ve elektirik direklerine reklam almalarına izin verdi. Buna göre Türkiye genelinde faaliyet gösteren 21 elektirik dağıtım şirketi, işlettikleri dağıtım şebekesi üzerinden reklam ve kira geliri elde edecekti. Bu, şirketlerin, mülkiyeti TEDAŞ’a yani kamuya ait olan direk ve trafo gibi dağıtım altyapısına reklam alarak, kiraya vererek milyonlarca lira gelir sağlamaları demekti. Ve uygulama başladı.

HANİ FATURALARA YANSIYACAKTI!

Söz konusu dönemde yapılan haberlerde, elde edilen reklam gelirinin bir kısmının dağıtım şirketlerine aktarılacağı, bir kısmının Hazine’ye gelir kaydedileceği kalan bölümün ise tüketici lehine faturalara yansıtılacağı belirtiliyordu. Ancak 4 yıldır elektrik faturalarında zerre kadar düşüş olmadığı gibi, aksine 2015’de ortalama 85-90 lira ödeyen tüketicinin bugün cebinden çıkan para 140 lirayı buluyor.

TÜRKİYE’DE 14,7 MİLYON DİREK VAR

2019 yılı Mayıs ayı itibarıyla ülkede elektrik dağıtımda 21 şirket faaliyet gösteriyor. Sadece İstanbul’da yaklaşık 6 bin 500 trafo, 470 bin direk bulunuyor. Türkiye genelinde de 14.7 milyon direk, 400 bin trafo var. Elektrik direklerine posterpano (94*136 cm) ve polebanner (88*232cm) reklamlar alınıyor. Direklere asılan küçük levhalar şeklinde olan posterpanolar için istenen ücret KDV dahil aylık 4 bin 700 lira! Uzun şerit şeklinde olan polebannerlarda ise fiyat 7 bin lirayı buluyor. Trafo duvarlarına asılan reklamlarda ise trafonun büyüklüğüne göre rakam 15 bin liraya kadar çıkıyor.

MİLYONLARCA LİRA KİMİN CEBİNE GİDİYOR?

Elektrik dağıtım şirketlerinin, direklere ve trafo binalarına aldıkları reklamlardan yıllık ne kadar kazandıklarına dair elimizde net bir rakam yok; zira bu konuda çok ketumlar. Ancak reklam fiyatlarını ve direk sayısını biliyoruz. Basit bir hesap yapalım; İstanbul’daki dağıtım şirketlerinin 470 bin direkten sadece 50 binine, aylık ortalama 5 bin liradan reklam aldığını düşünün. Bu 250 milyon lira gelir anlamına geliyor. Yıllık 3 milyar TL! Bunun içerisinde trafo reklamlarından alınan para yok! Şimdi de, Türkiye genelinde elektrik dağıtım şirketlerinin, kamunun malını kullanarak reklamlardan kazandığı parayı düşünün!

http://www.tr724.com/elektrik-direkleri-reklamlari-kimin-cebine-giriyor/
11 May 2019 12:44
Korku dağları sardı Bireysel silahlanmayı teşvik edici düzenlemeler artıyor... Erdoğan'dan Saray personeline süresiz silah ruhsatı Cumhurbaşkanı, yeni yönetmelikle yakın çalışma ekibine süresiz silah ruhsatı hakkı verdi. Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkındaki Yönetmelik’te birbiri ardına değişikliklere imza atan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, son değişikliği silah ruhsatına yönelik yaptı. Erdoğan, “Ruhsatlarında süre kaydı aranmayacak kişiler” arasına, Cumhurbaşkanı Yardımcıları, Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı ve İdari İşler Başkan Yardımcıları ve Savunma Sanayi Başkanı’nı ekledi. OFİSTEKİLER DE SÜRESİZ SİLAH TAŞIYABİLECEK Birgün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre yönetmelikte yer alan, “Görevi gereği silah taşıması gerekenler” listesini de değiştiren Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcılarını, Bakan Yardımcılarını, Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanını, İdari İşler Başkan Yardımcılarını, Genel Müdürleri, Daire Başkan Yardımcılarını ve Cumhurbaşkanlığı Ofis Başkanları’nı bu listeye ekledi. BİREYSEL SİLAHLANMA TEHLİKESİ Dünya ve yurt genelinde bireysel silahlanmaya yönelik tehlikeler günden güne artarken, bunu teşvik edici düzenlemelerin birbiri ardına hayata geçirilmesi dikkat çekti. Daha önce mermi fiyatlarında indirime giden hükümet, geçen yıl yaptığı değişiklikle emekli ve görevi başındaki koruculara bireysel silah taşıma ruhsatı verilmesine karar vermişti. Olağanüstü Hal (OHAL) kaldırılmadan önce KHK ile de bir düzenleme yapan Erdoğan, bir dönem de olsa muhtarlık veya belediye başkanlığı yapan kişilerin silah taşıma ve bulundurma ruhsatı almasını kolaylaştırdı, bu kişilerden harç alınması zorunluluğunu ise kaldırmıştı. http://aktifhaber.com/gundem/erdogandan-saray-personeline-suresiz-silah-ruhsati-h132319.html
Korku dağları sardı

Bireysel silahlanmayı teşvik edici düzenlemeler artıyor...

Erdoğan'dan Saray personeline süresiz silah ruhsatı

Cumhurbaşkanı, yeni yönetmelikle yakın çalışma ekibine süresiz silah ruhsatı hakkı verdi.

Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkındaki Yönetmelik’te birbiri ardına değişikliklere imza atan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, son değişikliği silah ruhsatına yönelik yaptı.

Erdoğan, “Ruhsatlarında süre kaydı aranmayacak kişiler” arasına, Cumhurbaşkanı Yardımcıları, Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı ve İdari İşler Başkan Yardımcıları ve Savunma Sanayi Başkanı’nı ekledi.

OFİSTEKİLER DE SÜRESİZ SİLAH TAŞIYABİLECEK

Birgün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre yönetmelikte yer alan, “Görevi gereği silah taşıması gerekenler” listesini de değiştiren Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcılarını, Bakan Yardımcılarını, Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanını, İdari İşler Başkan Yardımcılarını, Genel Müdürleri, Daire Başkan Yardımcılarını ve Cumhurbaşkanlığı Ofis Başkanları’nı bu listeye ekledi.

BİREYSEL SİLAHLANMA TEHLİKESİ

Dünya ve yurt genelinde bireysel silahlanmaya yönelik tehlikeler günden güne artarken, bunu teşvik edici düzenlemelerin birbiri ardına hayata geçirilmesi dikkat çekti. Daha önce mermi fiyatlarında indirime giden hükümet, geçen yıl yaptığı değişiklikle emekli ve görevi başındaki koruculara bireysel silah taşıma ruhsatı verilmesine karar vermişti.

Olağanüstü Hal (OHAL) kaldırılmadan önce KHK ile de bir düzenleme yapan Erdoğan, bir dönem de olsa muhtarlık veya belediye başkanlığı yapan kişilerin silah taşıma ve bulundurma ruhsatı almasını kolaylaştırdı, bu kişilerden harç alınması zorunluluğunu ise kaldırmıştı.

http://aktifhaber.com/gundem/erdogandan-saray-personeline-suresiz-silah-ruhsati-h132319.html
11 May 2019 12:40
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun geçen hafta “Türkiye, basın özgürlüğünün çok geniş çerçevede yaşandığı bir ülke” demişti...

Üç gazeteci dün gözaltına alındı.

Gazeteciler Zeynep Kuray, İrfan Tunççelik ve Canan Coşkun gözaltına alındı. Kuray ve Tunççelik’in haber takibi yaptıkları sırada, Çoşkun’un da yaptığı bir haberden aldığı cezanın infazı için gözaltına alındıkları öğrenildi.

Gözaltıları gazeteci Eylem Nazlıer sosyal medya hesabından duyurdu. Nazlıer: “Bugün haber takibi sırasında gazeteci Zeynep Kuray ve Mezopotamya Haber Ajansı muhabiri İrfan Tuncçelik gözaltına alındı.

Kolluk kuvvetleri tarafından görüntü çekmemiz engelleniyor, tehdit ediliyoruz, gözaltına alınıyoruz. Ama birileri hala basın özgürlüğünden bahsediyor, komik” şeklinde açıklama yaptı.

http://aktifhaber.com/medya/uc-gazeteciye-gozalti-2-h132321.html
11 May 2019 12:32 güncellendi
11 May 2019 12:32
Ayşe Öğretmen: Kızımı unutup, cezaevindeki bebeklere kahroldum

Cezaevinden tahliye olan Ayşe öğretmen: Kızımı unutup, cezaevindeki bebeklere kahroldum. Hiçbir çocuğun yeri cezaevi olmamalı. 12 kişilik koğuşta 51 can ne demek. Her ranzayı iki kişi kullanıyordu. Geride kalanlar ise çoluk çocuk yerde yatıyorduk.

Telefonla bağlandığı Beyaz Show adlı programda “Çocuklar ölmesin” dediği için hakkında verilen hapis cezası nedeniyle Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu bulunan öğretmen Ayşe Çelik önceki gün Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ihlal kararının ardından 1.5 yaşındaki kızı Deran bebeğe ve özgürlüğüne kavuştu.

‘HER RANZADA İKİ KİŞİ, KALANLAR YERDE…’

“12 kişilik koğuşta 51 can ne demek” diyen Ayşe Öğretmen cezaevini, “Her ranzayı iki kişi kullanıyorlardı. Geride kalanlar ise çoluk çocuk yerde yatıyorduk. Hijyenden uzak tuvaletin, banyonun olduğu yerde uyumak zorundaydık. Tuvalete giderken insanların yataklarına basmak zorundaydık” diye anlattı.

22 gün tutuklu kaldıktan sonra tahliye olduğu gecenin kendisi için çok zor geçtiğini belirten Ayşe Öğretmen, Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar‘ın sorularını yanıtladı. Ayşe Çelik şunları kaydetti:

‘CEZAEVİNDEKİ BEBEKLERE KAHROLDUM’

“17 Nisan günü teslim oldum. Girdiğim koğuşta benimle beraber 43 yetişkin, 8 çocuk vardı. 6 çocuk 0-1 yaş arasındaydı. Onları görünce canımdan can gitti. Kızımı unutup, cezaevindeki bebeklere kahroldum. Hiçbir çocuğun yeri cezaevi olmamalı. 12 kişilik koğuşta 51 can ne demek. Her ranzayı iki kişi kullanıyorlardı. Geride kalanlar ise çoluk çocuk yerde yatıyorduk. Hijyenden uzak tuvaletin, banyonun olduğu yerde uyumak zorundaydık. Tuvalete giderken insanların yataklarına basmak zorundaydık. Özellikle karanlıkta bir bebeğe zarar vermemek adına yataktan çıkmıyordum.

‘DERAN’I HİÇ GÖRMEDİM’

Cezaevinde olduğum süre boyunca Deran’ı hiç görmedim. Yanıma getirilmesini ben istemedim. Bir sürü arama ve eziyetten sonra onu camların ardından görmeyi göze alamadım. Düşünün canınızın diğer yarısını camın öteki tarafından göreceksin. Dokunup, öpüp, koklayamayacaksın. Buna dayanacak gücüm olmadığını biliyordum. Beni gördükten sonra ağlayarak, yanıma gelmek istemesini ve yanıma gelmesinin mümkün olmamasını düşündüm. Bu durum cezaevini çekilmez hale getirecekti. Yavruma da bu travmayı yaşatmak istemedim.”

http://aktifhaber.com/gundem/ayse-ogretmen-kizimi-unutup-cezaevindeki-bebeklere-kahroldum-h132323.html
11 May 2019 12:29 güncellendi
11 May 2019 12:29
İstanbul’da yapılan gizli toplantı…“Hasta adam” bu sefer Türkiye Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminde Batı’da en fazla kullanılan tabirlerden biriydi “hasta adam”. Hazine’de para kalmadığı halde Galata bankerlerinden alınan borçlar İstanbul Boğazı’na inşâ edilen lüks sarayların temsil ettiği sefahat için harcanmıştı. OSMANLI’NIN ALDIĞI BORÇLAR SONUNU GETİRDİ Gemi batıyordu, amma velâkin hanedan ve mabeyni şahsi ikbal peşinde vergileri çarçur ediyordu. Gösteriş için hiçbir masraftan imtina edilmiyordu. Sadece Dolmabahçe Sarayı’na neredeyse devletin o günkü senelik toplam vergi gelirinin yarısı kadar para harcanmıştı. Galata bankerlerinin de boyunu aşan rakamlar için bu defa Fransa, Almanya ve İngiltere’de bankaların kapısı önünde el açılmıştı. Dış borçlanma devrin idarecilerine kolay geldiği için kısa zamanda alışkanlık halini aldı. 1854’ten 1874’e kadar on beş dış borç anlaşması imzalandı. Devlet dışarıya ana para olarak 238 milyon 773 bin 272 Osmanlı Lirası borçlandığı halde tahvillerin düşük fiyattan satılması ve komisyon masrafları yüzünden Hazine’ye giren net tutar 127 milyon 120 bin 220 Osmanlı Lirası olarak tahakkuk etti. 100 LİRALIK BORCUN SADECE 8 LİRASI DEMİRYOLUNA HARCANDI Aynı dönemde alınan dış borçların sadece yüzde 7,8’i Rumeli Demiryolu’na tahsis edilmişti. Büyük kısmı ise bütçe açığının kapatılması, iç ve dış borç taksitlerinin ödenmesi, değerini yitiren kâğıt ve bakır paraların tedavülden kaldırılması gibi cârî harcamalar için kullanılmıştı. Her borç alışta devlet gelir kaynaklarının teminat olarak gösterilmesi ise ülkeyi ipotek altına sokuyordu. Borçlar ödenemeyince alacaklı bankalar İstanbul’a kadar geldi ve Sirkeci’ye demir attı. Halihazırda İstanbul Erkek Lisesi’nin kullandığı binada maaşlarını Osmanlı’nın ödediği Duyûn-ı Umûmiyye’nin icra memurları ve tahsildarları Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar vazife yaptı. 138 SENE SONRA YENİDEN DUYÛN-I UMÛMİYYE Osmanlı’nın Düyûn-ı Umumîyye Meclisi tarafından rehin alındığı devrin üzerinden 138 sene geçti. Bugün de benzer bir yolda ilerleniyor. Bu sefer devlet yerine şirketlerin dış borcu fazla. Özel sektör döviz bol ve ucuzken aldığı 220 milyar dolar borcu, döviz kurlarının her sene yüzde 30-40 yükselmesi sebebiyle artık ödeyemiyor. Bankaların “takipteki alacak” diye tanımladığı batık kredi tutarı 110 milyar TL’nin eşiğine geldi. Senelik artış yüzde 60. Bir de ağır aksak tahsil edilebilen ve “Grup 2” diye tasnif edilen krediler var ki mevcut krizde o krediler arasından batık havuzuna dahil edilen kredi tutarı her geçen hafta artıyor. Onlarla beraber 200 milyar TL’yi bulan bir batık var. Hâl böyle olunca sermaye ihtiyacı katlanan bankaların genel müdürleri batıkları elden çıkarmak için kapı kapı dolaşıyor. Borsa İstanbul’da hisse fiyatlarının paraşütsüz düşüşü de işin cabası. İSTANBUL’DA YAPILAN GİZLİ TOPLANTI Artık alacaklıların sabrı da tükendi. 9 Mayıs’ta İstanbul’da batık kredilere çare bulmak için bir toplantı tertip edildi. Alman PricewaterhouseCoopers (PwC) tarafından koordine edilen toplantıya taraflar büyük bir gizlilik içinde katıldı. PwC bu toplantı ile yüksek borcu olan firmalarla yabancı bankaları buluşturdu. İstanbul’da bir otelde yapılan toplantıya bankaların genel müdürleri, yabancı fonlar, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), Uluslararası Finans Kurumu (IFC), Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) Goldman Sachs, Deutsche Bank, Cerberus ve Bain Capital’in yanı sıra varlık yönetim şirketleri ve portföy idarecileri katıldı. Akbank, İş Bankası, Garanti Bankası, Finansbank, Alternatifbank ve Kuveyt Türk’ün yanı sıra bazı varlık yönetim ve portföy yönetim şirketleri de toplantıda hazır bulundu. DÜNYA TÜRKİYE’NİN BATIK KREDİLERİNİ KONUŞUYOR Mart ve nisan aylarında Goldman Sachs’ın Türkiye’de yapılandırılan büyük kurumsal kredileri almak için bankalarla görüşmeler yürüttüğü ve ABD’li Bain Capital’in de bu kredilerden pay almak için görüşmeler yürüttüğü ifade edilmişti. Neticede para onların ve meblağ üzerine çizgi çekemeyecekleri kadar yüksek. Batı’da bugünlerde “hasta adam” Türkiye ve onun batırdığı krediler konuşuluyor. Bankaların batık kredi oranı yüzde 4,04’e ulaşırken, yıl sonunda yüzde 6’ya kadar çıkabileceği belirtiliyor. Batık kredilerin satılmasına matuf toplantıya Türkiye’den katılan bankalar batık kredilerin bilançodan nasıl çıkarılacağı konusunda batılı muhataplarından yardım talep etti. BANKALAR BDDK’DAN İMTİYAZ TALEP ETTİ
 Investing.com’da yer alan bir haberde, “Bankalar varlık yönetim şirketlerinin harç ve vergi istisnalarının aynısına sahip olabilmek için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na müracaat etti. Çünkü daha çok kredi yapılandıracaklar.” deniliyordu. Ancak Maliye’nin bu teklifi kabul etme ihtimali yok. Bütçe 4 ayda 52,5 milyar TL açık verdi. Bu şartlarda bankalara vergi imtiyazı sağlanamaz. EBRD’nin geri dönmeyen krediler veya ağır aksak tahsil edilen kredilere farklı yatırım metotları üzerinde çalıştığı belirtiliyor. Ancak toplantıya katılan bir kaynağım EBRD idarecilerinin, “Temel mesele bu varlıklar hakkında sağlanan çok az bilgi var ve ihtiyaç tam olarak nerede belirlenemiyor.” dediğini aktardı. Şeffaf değilseniz şeffaf çalışanlardan yardım istemeyeceksiniz. ŞİRKETLER UCUZA GİDECEK Yabancı yatırımcılar zor durumdaki krediler arasında “en az kılçıklı” olanlarının peşinde. Turizmci ve ihracatçılar gibi döviz geliri olan, fakat mali darboğaza girmiş şirketleri daha cazip görüyorlar. Bu sektörlerde faaliyet gösteren zor durumdaki şirketlere ihtiyaç duydukları yeni mali kaynağı sağlayıp şirketleri düze çıkarmayı hedefliyorlar. Daha ziyade ortak oldukları şirketleri kriz geçince kârlı bir şekilde elden çıkaracaklar. Tabiî bunun bir bedeli var. O da şu: Borsa İstanbul dolar üzerinden 2016 fiyatlarının bile üçte biri etmiyor. Yabancıları batık kredileri alırken değerlemeyi düşen fiyatlara göre yapacak. Bir başka ifade ile elde avuçta kalmış şirketlerimiz krizden evvelki fiyatların yarısına hatta yüzde 60 daha ucuzuna el değiştirecek. İLAÇ ÇOK PAHALI Tıpkı Osmanlı’nın bütün gelirlerine el koyan Duyûn-ı Umûmiyye gibi bugün de alacakları için gelen büyük malî kuruluşlar şirketlerin bütün varlıklarına el koyacak. El kesesinden hovardalık yapanların zerre kadar umurunda değil bu hazin tablo. Türkiye artık bir hasta adam. Hasta adamın ihtiyaç duyduğu ilacı almanın bedeli çok ağır. Hasta sırtındaki gömleğe kadar vermek mecburiyetinde. Maalesef Türkiye “tefecinin eline düşmek” deyiminin biraz daha kurumsallaşmış hâli ile karşı karşıya. Artık “şu şirket falan banka tarafından satın alındı”, “Goldman Sachs x enerji santraline y hastane zincirine ortak oldu” nevinden haberleri daha fazla okuyacağız. Hasta ve müflis adamın malları haraç mezat el değiştirecek. Bütün bunların müsebbibi de Saray’da miadı dolmuş liderliğinin uzatma dakikalarının keyfini sürecek. HABER-YORUM | SEMİH ARDIÇ
 http://www.tr724.com/istanbulda-yapilan-gizli-toplanti-hasta-adam-bu-sefer-turkiye/
İ